geçmiş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geçmiş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2011

2010'da Hayatıma Giren 30 "Şey"



Koca bir seneyi geride bırakmamızın üzerinden bir ay geçmişken, geçtiğimiz yıl yaptığım gibi bir geriye dönüp bakayım dedim; biraz geç kalmış olsam da. Sertab'ın "Kendime Yeni Bir Ben Lazım" şarkısındaki gibi bir yıl olmuş resmen: Yeni bir aşk, yeni bir iş, yeni bir okul, yeni birçok şey, yeni birçok "şey"... Ve işte aşağıda listelediğim 30 "şey", 2010 yılı içinde hayatıma girmiş, güzelleştirmiş beni. (Geçen yılın listesi için tıklayın...)

Andante: Ülkemizin bir klasik müzik dergisi olması gerçekten inanılmaz bir şey. Fakat benim bunu bu kadar geç okumaya başlamış olmam affedilemez. Mayıs 2010'da ilk kez dağıtılan Andante Klasik Müzik Ödülleri sayesinde dergiyi takip etmeye başladım ve gayet memnunum hayatımdan.


Bilgi Üniversitesi: Henüz "okulum" demeye başlayamadığım okulum. 2010'un bahar aylarında, hiç aklımda yokken birdenbire mesleğim dışında bir şeyler yapmak istediğimi fark edip sığındığım eğitim kurumu. Şu sıralar yarıyıl tatilinde olsam da, Kültür Yönetimi Yüksek Lisans Programı ile beni değiştirmekte ve geleceğe hazırlamakta.


Björn Borg: İsveç ziyaretim sırasında metro duraklarındaki dev billboardlarda rengarenk boxerlı genç erkekleri gördükten hemen sonra satın alma aşkıyla yanıp tutuşmaya başladığım ve en rengarenginden bir adedini aldığım, mükemmel rahatlıktaki boxerların markası.


Botero: Mayıs ayında Pera Müzesi sayesinde eserleri ile tanışma fırsatı bulduğum Kolombiyalı, "Geniş Boyutların Adamı". Büyülü gerçekliğin tuvallerdeki yansımasını yaratan çağdaş ressam.

Cemre'nin Kahvesi:
Arkadaşım Cemre'nin, her mutsuz anımda beni kahkahalara boğmayı başaran, güçlü kalemini konuşturduğu ve mükemmel tespit/gözlemlerini paylaştığı blogu.

dot: 2010'da "Shopping & Fucking" ve "Punk Rock" oyunlarını izleyerek beynimden vurulmuşa döndüğüm, tokat yemiş gibi hissettiğim, hayran kaldığım, tiyatroyu -izlemek değil- yaşadığım oyunlar yaratan, daha nice oyunlarını göreceğine ve beğeneceğime emin olduğum oluşum.

Dušan Kovačević: "Profesyonel" ve "İntiharın Genel Provası" oyunlarını izleyerek hayranı olduğum tiyatro yazarı.

Erman Çağlar: Uykusuz'daki "O Sırada Erman Çağlar" başlıklı köşesinde yazdıkları ile beni toplum içerisinde rezil etmeyi kendisine görev edinmiş komik insan. Vapur, otobüs, otobüs durağı, metro, kütüphane demeden; gülmemem gereken her yerde vücudumu ele geçirip kendisini okumamı sağlayarak beni sesli güldüren varlık.

Foursquare: Bağımlılık haline gelen mobil cihaz uygulaması. Kendimi duvara işeyerek mekanı sahiplenen köpek gibi hissetmeme neden olsa da check-in olmadan duramadığım, badge'lerini şirin renkli cupcake'lere benzettiğim, mayor olunca kendimi tüm dertlerimden arınmış hissettiğim hastalık.

Glee: Yıllarca çoksesli pop-rock korosu geçmişi olan bir insan olarak izlemememin düşünülemeyeceği, şarkıları ile büyüleyen, gerisi ile bir işe yaramayan süper dizi.

Hindi Zahra: Anıl sayesinde ilk kez dinlediğim ve Akbank Caz Festivali'nde ilk kez izleme fırsatı bulduğum -ve 24 yaşına yeni girmiş bir insan olarak- önümüzdeki günlerde tekrardan izleyeceğim harika kadın.

Inception: Christopher Nolan'ın son harikası, zihnin ve rüyalar aleminin içine dalan ve geçtiğimiz günlerde 8 dalda Oscar adayı olmuş film. Sadece kendisi olmakla kalmıyor, Ellen Page ve Joseph Gordon Levitt gibi iki yeni gözde ismimi de barındırıyor.

iPhone: İnternetin ne denli bir bağımlılık olabileceğini bana gösteren, artık onsuz olmayı düşünemediğim, hayatıma foursquare'i ve whatsapp'ı sokan, twitter'a beni daha da bağlayan teknolojik aparat. Şarjı da bir günde bitivermese...

I've Just Seen a Face: Pek güzel Beatles şarkısı. 2010'un sonlarından itibaren bana (ve ona) çok fazla şey ifade eden melodiler silsilesi. "Falling. Yes, I am falling."... "Across the Universe" soundtrack albümünde Jim Sturgess tarafından söylenmiş versiyonu da ayrıca tavsiye edilir.

Julie & Julia: İnsanın sevdiği işi yapması gerektiğini ve bunun için savaşması gerektiğini kafama dank ettiren, beni cesaretlendiren, hayatımı değiştiren film. Teşekkürler Julie, Julia, Meryl ve Amy.

Metis Ajanda: Okunabilir ajanda fikrini hayatıma dahil eden Metis Yayınları'na ait ajandalar. Geçtiğimiz yılki "İllallah!"ı kullandığım gibi bu yıl da "Irkçılığa, Ayrımcılığa ve Nefret Suçlarına Karşı"yı kültür/sanat aktivitelerimi günlük olarak not düşmek için kullanmaktayım.

Milliyet Sanat: 2010 kışında ilk kez bir doktor muayenehanesinde bekleme salonunda elime aldığım, o günden beri de her ay almaya devam ettiğim harika dergi. Sanatın her alanıyla ilgili eleştiriler okuduğum, haberler aldığım ve günün birinde yazarları arasında olmayı gerçekten çok istediğim yayın.

Modern Family: Emmy ödüllü pek komik komedi. Modern aile hayatını 3 ayrı aile ve hepsi birbirinden deli birçok karakterle anlatan, yeni favori dizim.


Moderna Museet: Stockholm'de beni kendine hayran bırakan, modern sanatı ne kadar sevdiğimi bir kez daha hatırlatan, Malmö'deki şubesiyle bir kez daha sürpriz bir şekilde karşıma çıkarak beni mutlu eden; İstanbul Modern'in kesinlikle örnek alması gerektiğini düşündüğüm kurum.

Mystery Jets:
İKSV Salon'un programında dikkatimi çeken ve hemen anında hayranları olabileceğim denli hızlı bir şekilde hayatımda yer edinen İngiliz Indie Rock grubu.


Promoqube: 8 aydır bir parçası olduğum, bana sadece para ve deneyim değil partiler ve arkadaşlar da kazandıran sosyal medya ajansı.

Pucca: Birkaç ay birlikte çalışma ve tanıma imkanı bulduğum, çok güldüren, güldürürken düşündürmeyen, yazdıkları ve tespitleri ile daha fazla güldüren harika ve çok tatlı insan. "Küçük Aptalın Büyük Dünyası", büyük ihtimalle en hızlı tükettiğim kitaplardan.

Santral: Yakın vadede Bilgi Üniversitesi'ne "Okulum" dememi kolaylaştıracağını umduğum, ilk kez bu yıl Efes Pilsen One Love Festival'de ziyaret ettiğim ve Ekim'den beri haftanın 3 günü ziyaret etmek durumunda olduğum pek güzel mekan. Otto'su, Tamirane'si, müzesi ve Starbucks'ı gibi kaynaklarından zamansızlık nedeniyle yeterince faydalanamıyor olsam da, baharda etinden sütünden daha sık ve çok faydalanmayı planladığım kampüsümsü.

The Office: 2009'un son günlerinde tüketmeye başladığım ve bölüm-sezon demeden saatlerce ard arda izlediğim, jenerik müziği aklıma direkt olarak 2010 kışını getiren, "That's What She Said" esprilerinin içsesim tarafından benimsenmesine neden olan Steve Carell dizisi.

Trençkot: Bunca yıl kendime yakıştıramadığım, üzerimde taşıyabileceğime inanmadığım, fakat ilk üzerime giydiğim saniyeden itibaren kendimi iyi ve güzel hissettiğim moda mucizesi. Zara'ya yandaki model için özel teşekkürlerimi sunuyorum.

True Blood: Yetişkinler için Twilight. Nokta. (Ayrıca jeneriği kendi başına bir madde olabilir.)

Twitter: Uzun bir süre kullanmayı reddetsem de, 2009'un son günlerinde kullanmaya başladığım ve bir daha bırakamadığım bağımlılık yapıcı sosyal mecra. Akşam eve döndüğümde ne tweetleyeceğimi düşündüğüm günlerden iPhone sayesinde kurtulmam ise gerçekten iyi oldu.

Umut Kaya: Bir Müzikus partisinde "Mor Yazma" şarkısıyla tanıdığım ve çok sevdiğim İzmirli Türkçe rock insanı. Çok gaz, yer yer damar, ama her zaman güzel şarkılara sahip güzellik.


Urban: İstiklal'in ve Küçük Beyoğlu'nun karambolünden ışık yıllarınca uzak olsa da, her ikisinin de dibinde olan; sıcak, güzel, sevimli ve kaliteli mekan. İçki ve kahve çeşitliliği, servisi, yemekleri; kısacası her şeyiyle vazgeçilmezlerimden biri haline geldi.

Xavier Dolan: "J'ai tué ma mère" ile İstanbul Film Festivali'nde hayatıma giren 1989 doğumlu Kanadalı yönetmen, senarist ve oyuncu. Bundan sonra her filmini salyalarım akarak bekleyeceğime ve izleyeceğime emin olduğum muhteşem varlık.

2 Ocak 2011

2010: Yılın En İyileri

Geriye dönüp bakıyorum da, 2010 oldukça aktif bir yıl olmuş hayatımda. 141 film izlemiş, 18 konsere, 15 sergiye gitmiş, 9 tiyatro oyunu seyretmiş, 9 festivale katılmış, (biraz utanç verici olsa da) 6 kitap okumuş ve 3 opera izlemişim 2010 boyunca. Dinlediğim şarkıları ve izlediğim dizi bölümlerini sayacak bir mekanizma ise henüz geliştirilmiş değil tarafımdan.

2010'u kendi çapımda değerlendirmek ve çeşitli dallarda kültür/sanat dolu bu yılın en iyilerini ödüllendirmek istedim. Karşınızda "Bana Göre"* yılın** en iyileri...

YILIN VİZYON FİLMİ
A Single Man / How to Train Your Dragon / Inception / Social Network / Up in the Air

YILIN FESTİVAL FİLMİ
127 Hours / Away We Go / Le concert / J'ai tué ma mère / Somewhere

YILIN VİZYON DIŞI FİLMİ
Dear Wendy (2005) / Fucking Åmål (1998) / Julie & Julia (2009) / Shortbus (2006) / Das Weisse Band (2009)

YILIN SİNEMA ETKİNLİĞİ
9. !F Bağımsız Filmler Festivali / Filmekimi 2010 / Sıfır Derecede Aşk / 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali / 13. Uluslararası Randevu İstanbul Film Festivali

YILIN ALBÜMÜ
Almost Alice - VA / Kırık Kalpler Durağında - Candan Erçetin / Masumiyetin Ziyan Olmaz - mor ve ötesi / Pis - Athena / Prepare the Preparations - Ludo

YILIN PERFORMANSI
Hindi Zahra @Ghetto / Jay Jay Johanson @Ghetto / Mika @Freshtival / Mystery Jets @Salon / Ting Tings @One Love

YILIN KLASİK MÜZİK KONSERİ/OPERASI
Dört Mevsim ve Ötesi - Academy of Ancient Music / Figaro'nun Düğünü - İstanbul Devlet Opera ve Balesi / VI. Leyla Gencer Şan Yarışması Finali / Requiem - İstanbul Devlet Opera ve Balesi / Sevil Berberi - Deutsche Oper Berlin

YILIN MÜZİK ETKİNLİĞİ
Akbank 20. Caz Festivali / 9. Efes Pilsen One Love / Miller Freshtival / 38. İstanbul Uluslararası Müzik Festivali / 1. Uluslararası İstanbul Opera Festivali

YILIN SERGİSİ

Botero @Pera Müzesi / Efsane İstanbul @SSM / Extramücadele @NON / Hüseyin Çağlayan @İstanbul Modern / Kutluğ Ataman @İstanbul Modern

YILIN KİTABI
Ali ile Ramazan - Perihan Mağden / Küçük Aptalın Büyük Dünyası - Pucca / Otomatik Portakal - Anthony Burgess / Ölü Ruhlar Ormanı - Jean Christophe Grangé / Sineklerin Tanrısı - William Golding
YILIN TİYATRO OYUNU
İntiharın Genel Provası @İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları / Kraliçe Lear @Kenter Tiyatrosu / Profesyonel @İstanbul Devlet Tiyatroları / Punk Rock @dot / Shopping & Fucking @dot

YILIN DİZİSİ
Big Bang Theory / FlashForward / Glee / Modern Family / Office

YILIN MEKANI
İstanbul Modern (Hüseyin Çağlayan, Kutluğ Ataman Sergileri; "Sıfırın Altında Aşk" ve "İdare Edemem Anne" gösterim programları.)

YILIN İNSANI
Yekta Kara (Uluslararası İstanbul Opera Festivali)

* Tamamen subjektif bir değerlendirme söz konusudur ve bu değerlendirme yalnızca gitme/görme fırsatı bulduğum adaylar için yapılmıştır.
** 28 Aralık 2009 - 26 Aralık 2010 tarihleri arasındaki kültür/sanat etkinliklerim değerlendirilmiştir.

1 Ocak 2011

Dört.

Ben mesela, uçarım mesela
Yerlere göklere sığamıyorum

Dört güzeldir.
Hayaller kurup havalanmaya çalışmak ama, sadece dört yaşına özgü bir şey değildir.

Bugün dört yaşında oldu blogum.
Ve siz okumaya devam ettikçe, daha yazılacak milyonlarca satır var.

24 Kasım 2010

Öğretmenler üzerine...

Bugün öğretmenler günü.

Bundan tam bir yıl önce, 7 yılımı geçirdiğim Eyüboğlu Eğitim Kurumları'nda yaptığım günün anlam ve önemi belirten konuşmanın metnine yer vermek, bugünü anmak istedim.

Tüm öğretmenlere, ve kendini öğretmen hissedenlere sevgilerimle.

İyi okumalar...

------
24 Kasım 2009

Öncelikle tanımayanlarınız için, ben 2005 IB mezunlarından Emre Eminoğlu. Sabancı Üniversitesi Üretim Sistemleri Mühendisliği Programı’ndan geçtiğimiz Haziran ayında mezun oldum.

Bugün 24 Kasım, yani öğretmenler günü. Öğretmen olanlar da ben değil, sizsiniz. Dolayısıyla her sabah uyandığınızda bilincinde olduğunuz bir durum ve yıllardır yapmakta olduğunuz işle ilgili bir konuşma yapmamı ne siz istersiniz, ne de ben becerebilirim. O yüzden sizlere en iyi bildiğim ve son 16 yıldır uğraştığım meslekten bahsetmek istiyorum, o da öğrencilik.

1993 yılında Anaokulu’ndan başarıyla mezun olarak sektöre emek vermeye başladım. Çalışma arkadaşlarıma göre oldukça önde başlamıştım işime, çünkü zaten okumayı da yazmayı da biliyordum. Ama rekabetli bir ortamdı, ben de kurnazca davranarak, bilmiyormuş gibi sayfalar dolusu çizgi çizmekle başladım mesleğe. Ofisimiz 60 kişilikti. E devlet kurumu tabii. 5 yıl boyunca çekirdek aile ve geniş ailenin farkından, çarpma-bölme işlemlerine, üçgenin iç açılarının toplamından, blok flüt çalmaya, şanlı ordumuzun kazandığı büyük zaferlerden, yapım ve çekim eklerine, hatta havuz problemlerine kadar birçok konuyu öğrenerek hizmet verdim.

Sonra 1998’in Eylül ayında, kendimi bir anda burada buldum. Özel sektörün öğrencilik mesleğine sağladığı tüm imkanları tanıyan kocaman bir kampüste, şu yandaki altı katlı binanın ilk çalışanlarından biriydim. Üstelik bu kez bedavaya değil, üstüne para vererek çalışıyordum. Yine çalışma arkadaşlarıma göre biraz öndeydim ve bu kez kendi dilimi okuyup yazıyor olmam değil, başka bir dili anlıyor olmam etkili olmuştu bunda. Buradaki ilk üç yılımda, dönem ödevleriyle, laboratuar ve gözlemevi denilen şeylerle, power pointle, kompozisyon sınavlarıyla, hatta beden eğitimi sınavlarıyla, resim çantalarıyla ve müzik odalarıyla, ikinci bir yabancı dille, öğrenci kulüpleriyle, kütüphaneyle kısacası bambaşka bir dünyayla tanıştım. Transfer zamanı geldi, gitmek istemedim, kaldım burada.

Lise yılları bizim mesleğin zor zamanlarıdır bilenler bilir. Bir taraftan hormonlarla, bir taraftan patronlarla uğraşır; çalışma arkadaşlarına uyum sağlamaya çalışırsın. Uğraştığın işler de zorlaşmıştır ayrıca. En basitinden artık kompozisyon değil edebi eleştiri yazmak; problem değil denklem çözmek; dağların isimlerini değil nasıl oluştuklarını bilmek, maddenin hallerini değil tepkimelerini öğrenmek durumundasındır. Hayatı öğrenmek içinse hayat bilgisi yoktur artık. Tüm bunlar bir yana dersler sorgulamayı, eleştirmeyi öğretirken; neyin sorgulanıp neyin sorgulanmayacağını ayırt edecek olan da sensindir.

Övünmek gibi olmasın ama lisedeyken ben bu okulda çok şey yaptım. Yazmış olmak için değil, okunmak için yazmaya burada başladım. Okuduğum kitapları, seyrettiğim filmleri gerçek anlamda anlamaya burada başladım. Şarkı söylemeye burada başladım, mikrofon tutmayı bile burada öğrendim. Şu an pek alakam kalmamış olabilir evet, ama arkeolojiyle de astronomiyle de burada tanıştım.

Bu kez ayrılık zamanı gerçekten geldiğinde, nereye transfer olmam gerektiği konusunda oldukça zor zamanlar geçirdim. Yurtdışı tekliflerine açık değildim. Yurtiçi de teklif etmeyip, zorluk çıkarıyordu. Sonuç olarak bir şekilde öğrencilik kariyerime üniversitede devam ettim. Yine bilenler bilir, üniversite de bizim mesleğin genel müdürlüğü gibi bir şeydir. Artık CEO’luk dışında gidecek fazla yer yoktur. Emeklilikten önce mesleğin tadını çıkarma zamanlarıdır yani. Ama işler o kadar fazladır ki, tadını çıkarmaya vakit bulamazsın. Üniversitede de ortama uyum sağlamakta pek zorlanmadım. Çünkü lisenin son iki yılında uğraştığım şeylerden pek bir farkı yoktu ilk başlarda. Sonra da zaten alışıyor insan. Tam notlarım alışamadığımı söylemeye başlamıştı ki, bir anda bitiverdi.

Şu an beni tanımayanlarınız, büyük ihtimalle beni kendini övmeyi seven, arada espri yaptığını sanan, iki lafı bir araya getiremeyen biri olarak görüyor. Fakat tanıyanlarınız - ki sayınızın her sene biraz daha azalması sizin değil ama benim yaşlandığımı gösterip korkutuyor beni - “Emre bu, kesin bir bildiği vardır, nereye getirecek bakalım lafı?” diye bekliyordur şu anda.

Ben biraz önce anlattıklarımda kendimden bahsettim evet. Ama siz öğretmenlerim - ki 1999 yılından itibaren nedense “hocam” demeye başlamışımdır - siz olmasaydınız bu cümleleri kurma ihtimalim olabileceğini sanmıyorum. Düşünüyorum mesela, “Emre, sen yazarak kendini daha iyi ifade ediyorsun.” demeseydi ilkokul öğretmenim, yazmayı sevemezdim ben. Lisede edebiyat öğretmenim matematik dersinin ortasında sınıfa dalıp, “Emre sen ne kadar mükemmel bir şey yazmışsın!” diye şaşkınlığını haykırmasaydı sınıfa, yazdıklarımın kayda değer şeyler olduğunu algılayamazdım. Coğrafya öğretmenimle hiç sinema konuşmamış olsam, şu an onunla okul koridorlarında değil, film festivallerinde karşılaşıyor olamazdım. Ortaokulda ısı transferini buzlu kola içerek anlatan, lisede havuzda fizik deneyi yaptıran öğretmenlerim olmasaydı şu an mühendislik diplomam olamazdı büyük ihtimalle. Öylesine girdiğim müzikal tiyatroda beni sesimin güzel olduğu konusunda ikna eden bir müzik öğretmenim olmasaydı; bugün duş dışında başka bir yerde şarkı söyleme cesaretim olamazdı.

8. Sınıfın sonunda annem ve babamı okula çağırıp, burada kalmam konusunda ikna eden bir öğretmenim olmasaydı tüm bunları yapmış olamaz, şu anda karşınızda konuşuyor olmazdım. Bu liste uzayıp gider. Beni ben yapan her özelliğimin ailemden çok sizden aldıklarımla bir bağlantısı olması tesadüf olamaz yani. Bana öğretmek zorunda olduklarınızın hepsini, kitaplardan okuyarak, internetten araştırarak da öğrenebilirdim ben. Ama öyle şeyler var ki yapmak zorunda olmadan yaptığınız, hayatını değiştiriyor insanın. İşte o zaman anlaşılıyor neden öğrenciliğin değil ama öğretmenliğin bir meslek olduğu. Ve okuduğum okullarda yalnızca ben yoktum, benim gibi yüzlercesi vardı karşınızda. Zayıf bir noktanızı bulmak için pusuda yatan bir ergenler ordusu arasında, her birinin kişiliğini ortaya çıkarmak, hepsine kitaplarda yazmayan şeyleri göstermek ne kadar zordur hayal bile edemiyorum. Bu okulda karşılaştığım ilk öğretmenim, yıllar sonra her konuşmamızda o günü anar. Kendisi saniyede 25 kelime hızla anlamadığım bir dilde, hem de matematikten konuşurken karşısında gördüğü şaşkın gözleri hala unutamadığını söyler. Ama kendi neden olduğu o şaşkınlığı üzerimizden atmaya yardımcı olan da, kendisinden başkası değildir. İşte o şaşkınlığın aşılıp, okulun bir alışkanlık haline gelmesi sürecinde çoğunuzu bir öğretmenin yanı sıra bir arkadaş gibi yanımda buldum ben. Ve aranızda en korktuğumuzun bile yalnızca beni değil, en haylazımızı bile sevdiğine eminim.

Karanlığa doğru giden bir ülkenin, onu aydınlığa geri döndürecek olan geleceği bizim ellerimizde olabilir, doğru, ama bizim geleceğimiz de sizin ellerinizde. Ülkemiz standartlarına göre çocuk sayısı en az 3 olarak belirlenmişken, ondan çok daha fazla çocuğu ve fazlasıyla görevi var hepinizin. O yüzden pes etmeden, bizi sevmeye her zaman devam edin.

Öğretmenler gününüz kutlu olsun hocam.
EMR.

1 Ocak 2010

Üç.

Üç yaşımdan hatırladığım pek bir şey yok. Sadece şu fotoğraf var Kıbrıs'ta çekilen.

Ama üç güzeldir.


Bugün üç yaşında oldu blogum.
Ve daha izlenecek milyonlarca film, izlenecek milyonlarca dizi, dinlenecek milyonlarca albüm var.

22 Aralık 2009

2009'da Hayatıma Giren 30 "Şey"

Koca bir seneyi daha geride bırakırken, geçtiğimiz yıl yaptığım gibi bir geriye dönüp bakayım dedim; neler olmuş diye. "Yeni Yıl Hedefleri"min 25'inden bu kez sadece 5.5'unu gerçekleştirebilmişim ne yazık ki. Ama gerçekleştiremediğim 20'ye yakın şey bir yana; aşağıda listelediğim 30 "şey" 2009 yılı içinde hayatıma girerek, güzelleştirmiş beni. (Geçen yılın listesi için tıklayın...)

30 Rock: Mezuniyet öncesi Sabancı hayatımı renklendiren son dizilerden biridir kendisi. İki yıl (hatta şu an üç oldu) üst üste En İyi Komedi Dizisi ödüllerini silip süpürdüğü için meraktan başladığım, itiraf ediyorum, ilk birkaç bölümünde gülümseme lütfunu bile göstermediğim, fakat sonra bağımlılık haline gelen ve beni kahkahaya boğan, ultra-karakter-odaklı, şu an dördüncü sezonu yayınlanmakta olan dizi.

(500) Days of Summer: Hayatımın ikinci "Juno"su... Başta harika senaryosu ve indie soundtrack albümüyle kalbime giren, Zooey Deschanel ve Joseph Gordon-Levitt'in başrollerinde oynadığı romantik ve sımsıcak film.

Accidentally on Purpose: Bu sezon başlayan dizilerden, "Cougar Town" ile birlikte takip etmeye başladığım ikinci komedi dizisi. "Dharma & Greg"den sonra kendini özleten Jenna Elfman'ı hayatıma geri sokan şirin sit-com.

All American Rejects: Alışveriş merkezi otoparkında araba kaybetme macerası sonrası (bkz. Sezin Zehra Beldağ), sessiz bir eve dönüş yolculuğunda radyoda çalmış olan "Gives You Hell" şarkısı ile tanıştığım soft-rock grubu.

Axe Dark Temptation: Avrupa versiyonu Lynx'in harika videolarından mıdır, dünya çapındaki çikolata adam kampanyalarından mıdır bilmiyorum, kullandığım zaman kendimi çok mükemmel hissettiğim deodorant. Çikolata yemektense, kendimi kokluyorum, belki de o yüzden iyi geliyor.

Beirut: Anıl sayesinde duyduğum "Elephant Gun" ve "Nantes" şarkıları ile tanıştığım Balkan müziği yapan Amerikalı indie grup.

Big Bang Theory: Son sınıfın ilk final haftasında, "Final Haftası Öncesi Yeni Diziye Başlama" geleneğine uyarak izlemeye başladığım "Smart is the new sexy." sloganlı zekice dizi. I love Sheldon Cooper.

Bora Uzer: Almul sayesinde keşfettiğim, ve B.1 albümü mükemmel olan insan.

Dükkan Burger: Cadde'ye şube açtığından beri benim için hamburgerin adresi. (Kızılkayalar'ın yeri ayrı.)

FlashForward: Bu sezon başlayan dizilerden, takip etmeyi tercih ettiğim tek drama dizisi. İlginç konusu, postapokaliptik (bayılıyorum bu kelimeye) pilot bölümü ve bilimsel kurgusal moduyla heyecanıma heyecan katan dizi.

Fringe: "Final Haftası Öncesi Yeni Diziye Başlama" geleneğinin "Bitirme Projesi Teslimi Öncesi Yeni Diziye Başlama" versiyonu olarak hayatıma sokmayı seçtiğim, Walter Bishop gibi inanılmaz bir karakteri de eşantiyon olarak veren bilimkurgu dizisi. Lost'un yapımcılarından...

Inglourious Basterds: Henüz seyretmiş olduğum en iyi 2009 filmi. Aynı zamanda Sinema dergisinin "Son 15 Yılın En İyi 100 Filmi" anketine girebilmiş olan tek 2009 filmi. Quentin Tarantino imzalı, Christoph Waltz'un efsane performansıyla şenlenen bir sinemasal.

Jason Bourne: D&R'ın ilk iki filmi 4.99, son filmi sie 9.99'a alabilmemi sağlayan indirimleri sonrası arşivime kattığım; aldığım gün tükettiğim ajan filmi serisi. "Matt Damon, Jason Bourne'a hayat veriyor." "Bourne Identity" (2002), "Bourne Supremacy" (2004) ve 3 Oscarlı "Bourne Ultimatum" (2007)un her biri bir solukta izlenebilecek, sürükleyici filmler. Jason Bourne'un ise merdivenden yürüyerek, hadi bilemedin koşarak inmesinin nasip olmadığı seri ayrıca. Genelde araba ve motosiklet gibi araçları tercih ediyor.

Jay Jay Johansson: Tipi hiç hoşuma gitmese de, "I Want Some Fun" şarkısı ile kalbimi fethetmiş insan.

Juss: Bütün yıl şirketten para almakla suçlandığım, ama vallahi almadığım, sadece sevdiğim için reklamını yaptığım meyve suyu markası. Hele o vişne suyu... Hem kolay dökülüyor, hem tadı harika... Daha ne ister insan. (Kayısısını beğenmedim, olumsuz bir şey söylemem şartsa.)

Kolpa: Jolly Joker Balans'taki performanslarıyla tanıdığım, hayranları olduğum; sonra albümlerini alıp kop-koptuğum müzik grubu. İlkler özel olur derler, blogumdaki ilk röportajı da Sabancı Üniversitesi performansları öncesi kendileriyle yapmış bulunmaktayım.

Late O'Clock: Adını koyduğum, "Mor ve Ötesi Akustik" projesi sayesinde Berker, Cihan, Oğuzcan ve Onat ile beraber kurduğum grup. Geç kurulmuş grup. Benim için çok özel olan grup. Yeni vokali Ayça'nın benden on kat iyi olduğu grup.

Music Is My Hot Hot Sex: Çokça eğlenceli, fazlasıyla sexy, komik sözlere sahip, kop-kop şarkı. Kendimi her iyi hissettiğimde dinlemek istediğim eser(?).

Müzikus Tabelası: Geçtiğimiz dönemin başkanı Kaan sayesinde tüm Müzikuslular'ın hayatına girmiş, okulumuza trafik levhası olarak asılmış, 60 cm'lik örnekleri odalarımızı süslemiş, 15 cm'lik versiyonları şirin şirin raflarımızda yerini almış olan, üçgen kesilmiş birer metal parçasından çok daha fazlasını ifade eden kulüp logosu formatı.

Per Fly: Aarhus'tan aldığım üçlemesi ("Bænken", "Arven", "Drabet") ile beğenimi kazanmış Danimarkalı yönetmen.

Rufus Wainwright: Nisan ayında dinlediğim "Rebel Prince" ile hayran olduğum, tüm şarkılarında huzur bulduğum, soundtrack şarkılarını severek takip ettiğim Kanadalı şarkıcı.

Serum: Mart ayında Pigastro'da yediğim köftelerden zehirlenmem sonucu ilkini yediğim, daha sonra iflah olmaz bademciklerimin sürekli iltihaplanması sonucu ayda bir koluma bağlanan hayat kurtarıcım. Bu sene 6 kere münasebetim olan (Olympos tatilinde bile ayrılamadığım), fakat aramızdaki duygusal ilişkiye Eylül'de geçirdiğim bademcik ameliyatı sonucu bir son verdiğim sağlık sektörü malzemesi.

Starbucks Filtre Kahve: "Starbucks Kahve Sohbetleri" ile hakkında daha fazla bilgi edindiğim ve artık her sabah (duruma göre günde 2 ya da 3 kere) içtiğim, bağımlısı olduğum aromalı çekirdek kahveler. Favorim "Tanzania" olsa da, bulunmadığı zamanlarda "Kenya" da iyi gidiyor.

Thales: Geçtiğimiz yılın tüm Müzikus içmelerinin vuku bulduğu, KoroSU'09'a da veda ettiğimiz pek güzel bar. Taksim'in türkü barlarının arasına saklanmış kötü bir konuma sahip olsa da alternatif bir mekan kendisi. Hele ki ucuza içkiye doyabileceğiniz shot geceleri kaçırılmamalı.

Tiger: Kötüleyip kötüleyip sonunda teslim olduğum, ve giyince çok beğendiğim şeylerden bir yenisi. Çokça rahat ve çokça sevimli spor ayakkabı markası.

Tina Fey: "30 Rock" ile birlikte hayatıma girmiş olan hayatımın-kadınısın kişisi. Oyunculuğuyla, yapımcılığıyla, yazarlığıyla ve özellikle yaratıcılığıyla beni benden almış insan. Günümüzün en komik kadınlarından.

Tuğla: Nam-ı diğer "Sabancı Üniversitesi Ders Dışı Öğrenci Etkinlikleri Ödülü". Mezun olurkene iki tanesine birden sahip olarak duygu dolu anlar yaşadığım ve Tuğçe'ye çok çok teşekkür etmem gerektiğini bildiğim, şu anda odamın en güzel yerinde duran ödül.

Twilight: Bu yılın "guilty-pleasure"ı olarak listede yer alan gençlik serisi. (Yine geçen yılkinden iyidir. (bkz. High School Musical)) Hem Stephenie Meyer'ın yazdığı romanlarla, hem de onlardan uyarlanan filmlerle bir fenomen haline gelen vampir-kurtadam-genç kız aşk üçgeni.

Uludağ Limonata: Aslında ilkini 2008'de içtiğim, fakat bu yaz (özellikle de cam şişe verisyonunun çıkmasıyla) bağımlılık haline gelen içecek.

Yasemin Mori: Yılın ilk aylarında tekrar tekrar dinlediğim şarkılarını pek sevdiğim şirin şarkıcı.

1 Ekim 2009

Dünden Bugüne Penguen Kapakları

2002 yılında Selçuk Erdem, Bahadır Baruter ve Erdil Yaşaroğlu gibi üç efsane ismi biraraya getiren bir mizah dergisi olarak karşımıza çıktığında, henüz ne Yiğit Özgür'ü, ne Ersin Karabulut'u, ne de Serkan Altuniğne'yi tanıyorduk doğru düzgün. Cem Dinlenmiş, Cihan Ceylan, Uğur Gürsoy gibi isimler ortada bile yoktu. 7 yıldır özellikle gençliğin en sevdiği mizah dergisi olan Penguen, hemen hemen her hafta efsane bir kapakla çıktı bugüne kadar.

Bu hafta 367. sayısı çıkan derginin, 365 sayısındaki kapakları kişisel arşivimin tozunu almak bahanesiyle tek tek inceledim ve beni en çok güldüren, en sevdiğim kapakları seçtim. Karşınızda Dünden Bugüne En Güzel Penguen Kapakları...

Kişisel Mansiyon: 19 Mart 2009, No: 339. 2009 yerel seçimleri öncesi, "İşsizlik oranı, Cumhuriyet tarihinin en yüksek rakamına ulaşarak rekor kırdı!" üstyazısı ile AKP'nin seçim sloganını kapağa taşımış Penguen. "Sen Türkiye'sin, Çok Düşünme Bunları..."

10) 4 Ağustos 2005, No: 150. TDK'na laf sokan bir kapak. "Türk Dil Kurumu, uzaya gidecek ilk Türk'e astronot yerine 'Gökmen' denmesine karar verdi..." , "- Ankara, roket ateşleme sisteminde problem var... / - Lütfen Gökmen, roket diil patlangaç ayrıca problem yok sorun var! diyeceksin... Kullandığın sözcüklere dikkat et!.. / - Ebenizi zikiim ulan sizin.. / - Kınıyorum seni Gökmen!.."

9) 18 Ocak 2007, No: 226. Radikal Gazetesi'nin konuk editör uygulamasına gönderme yapan kapak. "Bu haftaki kapağımızı Tayyip Erdoğan hazırladı..." ve "Tayyip Erdoğan'ın PENGUEN'i" üstyazıları ile...

8) 26 Mart 2009, No: 340. 2009 yerel seçimleri haftası, ülkem insanının akıllanmayacağını öngören bir kapak. Seçim mühürleri ve "Evet", "Evet", "Evet Evet", "Oh Evet", "Devam Et Bebeğim", "Daha Hızlı", "Ohhh!"...

7) 21 Haziran 2007, No: 248. ABD'nin Ortadoğu politikasını eleştiren bir kapak. "ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi tıkır tıkır işliyor. Lübnan ve Irak'tan sonra şimdi de Filistin'de iç savaş başladı..." üst yazısı ve bir pankart üzerinde "Çatışan Taraflara Başarılar Diliyorum - George W. Bush"...

6) 22 Haziran 2006, No: 196. Kapağımızın hedefi TRT. "TRT, domuzlu çizgi filmleri yasakladı..." üst yazısı ile konuşan domuzlar: "- Arkadaşlar, memleketi ele geçirme planımız TRT'nin çizgi filmlerimizi yayınlamama kararıyla suya düştü... / - Süper plandı halbuki..."

5) 5 Şubat 2009, No: 333. Başbakanımızın "One minute" hadisesini işleyen kapak. "Tayyip Erdoğan Davos'a damgasını vurdu..." üstyazısı ve "World Economic Forum - Okuyana Korum"...

4) 23 Ağustos 2007, No: 257. Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı ve Köşk'te türban tartışması gündemde. "Modacı Atıl Kutoğlu, cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül'ün türbanını modernleştirmek için 10 yeni tasarım yapıyor..." üstyazısı ve inanılmaz bir modernleştirme yorumu.

3) 24 Şubat 2005, No: 127. Tayyip Erdoğan'ın Penguen karikatüristlerini mahkemeye vermesine (ve davayı kaybetmesine) neden olan efsanevi Tayyipler Alemi kapağı. Kapak, üstyazıda da belirtildiği gibi karikatürist Musa Kart'ın 'Tayyip Erdoğan Kafalı Kedi' çizdiği için ceza almasına bir tepki olarak hazırlanmıştı.

2) 16 Temmuz 2009, No: 356. Alperen Ocakları üyesi bir grubun Vakit Gazetesi'nin provokasyonu sonucu İdil Biret Konseri'ni basmasına tepki gösteren kapak. "Vakit Gazetesi'nin 'mukaddes mekanda içki içiliyor' diyerek kışkırttığı Alperen Ocakları üyesi bir grup, tekbir getirerek İdil Biret'in Topkapı Sarayı'ndaki konserini bastı." üstyazısı ile Vakit Gazetesi'nin Kültür-Sanat sayfası. "Haftasonu Nereye Saldıralım?", "Bienal Yaklaşıyor Hazır mısınız? Odunlar Biletix'te", "Tatilde Yakılacak Kitaplar", "Rock'n Coke'daki Dayaklık Gruplar"...

1) 30 Ekim 2008, No: 319. İnternet sansürüne tepki. "Sonunda internet mahkeme kararıyla komple yasaklandı." üstyazısı ile bir Google sayfası. "T.C. Google Arama Motoru Müdürlüğü", "Arama Formu", "1. Aramak istediğiniz sözcüğü yukarıdaki kutuya okunaklı olarak yazınız. , 2. Bu sözcüğü bulmanız halinde ne amaçla kullanacağınızı ayrıntılı bir şekilde anlatınız. , 3. Daha önce bu sözcüğü aradınız mı ya da ailenizde arayan var mı, belirtiniz."

Nice 365 kapaklar dileğiyle...