portre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
portre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2010

Sam Mendes üzerine...

1965 doğumlu, tiyatro kökenli İngiliz yönetmen Sam Mendes, belki de sinema tarihinin en başarılı 'ilk film'lerinden birine imza atmıştı 1999 yılında. Tiyatro oyunları ve iki televizyon filminden sonra, dünya çapında yere göğe sığdırılamayan ilk filmi "American Beauty" ve sonrasında 3 yılda bir, farklı türlerde ve farklı atmosferlerde olsa da benzer mesajlar vermeye çalışan filmler çekerek sağlam adımlar attı yönetmen. 2008 tarihli "Revolutionary Road" sonrasında ise sevenlerini fazla bekletmeyerek sımsıcak bir yol filmi olan "Away We Go" ile karşımıza çıktı 2009'da.

90'lı yılların sonunda "Ice Storm", "Pleasantville" ve "Truman Show" gibi filmler ile yükselişe geçen banliyö yaşamını merkeze alan bağımsız filmler silsilesine katılarak çekti ilk filmi "American Beauty"i Sam Mendes. Üstelik bir İngiliz olarak, Amerikan banliyö hayatını bu kadar iyi anlatan, analiz eden bir filme imza atması başarısını daha da önemli kılıyordu. 2000'li yıllarda "Six Feet Under" ve "True Blood" gibi kalburüstü televizyon yapımlarına imza atacak olan Alan Ball'un senaryosunu yazdığı "American Beauty"nin kadrosunda ise Kevin Spacey, Annette Bening, Chris Cooper, Thora Birch ve Mena Suvari gibi oyuncular yer almaktaydı. "look closer." kadar basit bir tagline'a sahipti film. Ve gerçekten de, sistemin insanlara dayattığı 'ambalaja önem vermek' normuna çomak sokuyor, daha dikkatli bakıldığında görülebilecek şeylere önem verilmesi gerektiğini savunuyordu. Marquez'in "Kırmızı Pazartesi" romanı gibi, filmin daha en başında öğreniyorduk ana karakterin ölümünün hikayesini izleyeceğimizi. Ve bu bilinirliğe rağmen gerek karakterleri, gerek görüntüleri, gerekse hikayesiyle etkileyici bir filmdi "American Beauty".

"American Beauty" ile Sam Mendes, ilk filmi ile ilk Oscar'ını kazanmakla kalmadı; film aday olduğu 8 dalın 5'i ile Oscar kazandı o yıl. (En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Orijinal Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni). Altın Küre, BAFTA, BFCA, DGA, PGA ve WGA Ödülleri'nden toplam 18 ödül kazandı.

Bu kadar sağlam bir çıkış yapan Mendes, bu başarıya güvenip ticari kaygılarla hemen vasat bir ikinci film çekmek hatasına düşmeyerek, 3 yıl bekledi. 2002 yılında, Tom Hanks, Paul Newman, Daniel Craig ve Jude Law gibi oyuncuları buluşturan bir gangster filmi "Road to Perdition" ile karşımıza çıktı. Film, Büyük Buhran yıllarının ABD'sinde, İrlandalı bir gangster ailesine odaklanıyor, aile ilişkilerini karanlık bir boyutta inceliyordu. Çizgi roman uyarlaması olan film, "American Beauty" kadar olmasa da beğeni ile karşılandı ve 2003'teki ölümünden sonra Conrad L. Hall'a En İyi Görüntü yönetmeni Oscarı'nı kazandırdı.

Sam Mendes, 2003 yılında ünlü oyuncu Kate Winslet ile evlenerek magazin dünyasında da adını duyurdu. Şu günlerde ayrılık haberleri duyulan ikili, 6 yıl boyunca hiçbir zaman gözler önünde olmayan, mütevazı bir beraberlik yaşadılar. Bir çocukları oldu. Mendes'in, eşi Winslet'i bir dönem filminde oynatması gerektiği ve bunu yapacağı dedikoduları evlendikleri anda başlamıştı, fakat bunun için Mendes'in 6 yıl beklemesi gerekecekti. Çünkü önce sırada, Anthony Swafford'un Körfez Savaşı anılarından uyarlanan ve savaşta olan ama savaşmayan askerlerin gerginliğini konu alan "Jarhead" vardı. Film, Sam Mendes'in en başarısız filmi olarak nitelense de, 2005 yapımı ve erkek elinden çıkma bir "Hurt Locker" denilebilir "War is a drug." mesajını az da olsa içeren filme bence.

2008 yılında hem yönetmen-oyuncu çifti, hem de "Titanic"in efsanevi çiftini buluşturan filmi çekti Sam Mendes. "Revolutionary Road"un başrollerinde Kate Winslet ve Leonardo DiCaprio vardı. Bu kez 60'lı yılların ABD'sinde, yine banliyö yaşamına odaklanıyordu Mendes. Hayallerin yıkılışını, aşkın sıradanlaşışını konu alan film, Kate Winslet'e iki Altın Küre ve bir Oscar kazandıran 2008 yılının iki önemli filminden biri oldu kendisi için. Winslet'in diğer filmi "Reader"ın daha iyi pazarlanması nedeniyle Oscar'larda beklenen ilgiyi görmeyen "Rvolutionary Road", daha çok dönem filmi olma özelliği ile ön plana çıkarak sanat yönetimi ve kostümleri ile dikkat çekti.

1999 yılındaki hızlı çıkışından bu yana 3 yılda bir film çeken Sam Mendes, son filminden sonra hiç beklemeden "Away We Go" ile çıkageldi 2009'da. (Genellikle böyle sağlam adımlarla hareket eden yönetmenlerin bir anda çekiverdiği filmlerin kişisel filmler olması nedeniyle, filmin yönetmenin eşine olan aşkını sembolize edebileceğini düşünsem de, film vizyona girdikten kısa süre sonra gelen ayrılık haberi bu tezimi boşa çıkardı.) Türkiye'de şu anda vizyonda olan, daha önce de !F Bağımsız Filmler Festivali'nde izleme şansı bulduğumuz "Away We Go", çocuklarını yetiştirmek için en uygun kenti arama pahasına Kuzey Amerika'da oradan oraya dolaşan, birbirine deli gibi aşık, sevimli bir çifti konu alıyor. Her yol hikayesinde olduğu gibi her durakta karşımıza çıkan ilginç karakterler ve onların ana kahramanlarımıza kattıkları, finale doğru bir adım daha attırıyor onlara. İyi müzikler ve iyi görüntüler eşliğinde ilerleyen, esprili ve keyifi bir film "Away We Go". Dave Eggers ve Vandela Vida imzalı senaryo, iki yazarın da ilk çalışması olmasına rağmen çok güzel kurulmuş. Televizyon yıldızları John Krasinski ve Maya Rudolph ise hem birbirlerine, hem de filme oldukça yakışmış. Yan rollerde gördüğümüz (özellikle) Maggie Gyllenhaal, Allison Janney ve çok kısa da görünseler Jeff Daniels ve Catherine O'Hara harikalar yaratıyor.

Sam Mendes, şaşırtıcı bir şekilde, 2011'de yeni Bond filmini çekerek popüler sinemaya el atacak. Bağımsız sularda çok güzel yüzen yönetmenin stüdyo havuzlarında nasıl bir Bond filmi çekeceğini merakla bekliyoruz.

26 Ocak 2010

Jason Reitman üzerine...

Bağımsız sinemanın yükselen isimlerinden biri olan Jason Reitman, bu yılın en iyi eleştiriler alan ve birçok ödül töreninden eli boş dönmeyen filmlerinden "Up in the Air" ile karşımıza çıktı son olarak. Bu, 2005'teki "Thank You for Smoking" ve 2007'deki "Juno"dan sonraki üçüncü filmi olsa da henüz, birçoklarının favori yönetmenler listesinde yer almasına yetti Reitman'ın.

1977 yılında Kanada'nın Montreal kentinde doğan Jason Reitman; "Ghostbusters" serisi gibi Hollywood gişe filmlerinin yönetmeni olan Ivan Reitman'ın oğlu. 80'li ve 90'lı yıllarda babasının filmlerinde küçük roller oynayarak, bir aktör olarak adım atmış Hollywood dünyasına. Güney California Üniversitesi'nde Yaratıcı Yazma üzerine eğitim görmüş. 1998-2004 yılları arasında, hepsinin senaryosunu kendi yazdığı, üçünde oyuncu olarak da yer aldığı, biri belgesel 6 kısa film çekmiş. 2002 yılında "Dude, Where Is My Car?" adlı komedinin yönetmenliği için kendisine gelen teklifi reddederek bağımsız bir yönetmen olmayı stüdyo yönetmenliğine tercih ettiğini göstermiş.


Reitman, senaryosunu da yazdığı ilk uzun metrajlı filmi olan "Thank You for Smoking"i Christopher Buckley'nin aynı adlı romanından uyarlamış. Tütün Üreticileri Akademisi'nin sözcüsü olarak görev yapan bir adamın ikna yeteneğini; ahlaki değerler ve kapitalist düzeni sorgulamak için yaratılmış hikayesini filminin merkezine oturtmuş. Hem liberallerin, hem de muhafazakarların tamamen kendi görüşlerini savunduklarını sandığı, böylece tarafsızlığını kanıtlamış bir film "Thank You for Smoking". Sigara merkezli olmasına rağmen, film o kadar akıcı ve farklı mesajlarla dolu ki, sigaradan nefret etseniz bile sevebiliyorsunuz bu filmi. -ki Reitman'ın da niyetinin sigara üreticilerinin reklamını yapmak değil, günümüz dünya düzenine eleştirel bir yaklaşımda bulunmak olduğuna eminim.

İlk filmi ile National Board of Review tarafından En İyi İlk Film Ödülü'ne layık görülen ve Amerikan Bağımsız Film Ödülleri'nden En İyi Senaryo Ödülü ile dönen Reitman; büyük çıkışını ise ikinci filmi "Juno" ile yaptı. 2007'de Toronto Film Festivali'ndeki ilk gösteriminden sonra hayran kitlesi sürekli büyüyen, dünyanın dört bir yanında insanlara kendini iyi hissettiren film 4 dalda Oscar adayı olacak kadar büyük yankı uyandırdı. Reitman, bu kez senaryoyu üniversite mezunu bir striptizci olan ve seks üzerine yazıları ile dünyaca ünlü bir blogger haline gelen Diablo Cody takma adlı Brook Busey'e emanet etmişti. Lise çağındaki, yaşıtlarından çok farklı, hayat dolu, müziksever, sivri dilli bir genç kızın kazayla hamile kalışını ve bebeği doğurup evlatlık vermeye karar vermesini konu alan bir filmdi basitçe "Juno". Fakat Diablo Cody'nin senaryosu, Ellen Page'in oyunculuğu ve Kimya Dawson'ın müzikleri ile bu konuyu anlatım şekliyle bir efsaneye dönüştü kısa sürede. En İyi Orijinal Senaryo Oscarı'nı Diablo Cody kazanırken, film En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kadın Oyuncu dallarında da ödüle aday gösterildi.

Reitman, bu başarısının ardından "Hard C Productions" adlı prodüksiyon şirketini kurdu ve yine Diablo Cody'nin senaryosunu yazdığı "Jennifer's Body" adlı korku komedisinin yapımcılığını üstlendi. Bir yandan da televizyona el atarak "The Office" dizisinin 2 ("Local Ad" (4x05) ve "Frame Toby" (5x08)), "Saturday Night Live" şovunun 1 bölümünde (Ashton Kutcher (33x10)) yönetmen olarak çalıştı. 2009 geldiğinde ise film yönetmenliğine geri dönerek çıtayı gittikçe yükselttiğini gösterdiği 3. filmi "Up in the Air" ile karşımıza çıktı.

Reitman'ın Sheldon Turner ile birlikte Walter Kirn'ün aynı adlı romanından uyarladığı senaryosu ile dikkat çeken "Up in the Air", işten çıkarma işlerini üstlenen bir şirketin deneyimli elemanlarından birinin havaalanları, uçaklar ve otellerde geçen yaşamını konu alıyor. 6 yıldır yönetmenin aklında olan bir proje olmasına rağmen yeni hayata geçebilmiş. Bu süre içinde değişen ekonomik ve toplumsal koşullar, artan işten çıkarmalar; önce bir komedi olarak düşünülen filmin dramatik yanının ön plana çıkmasına ve mizahi yönünü koruyan bir dramaya dönüşmesine neden olmuş. Filmin başrolündeki George Clooney ve yan rollerdeki Anna Kendrick ile Vera Farmiga'nın performansları ile de iyi eleştirler alan "Up in the Air", geçtiğimiz günlerde 6 dalda aday olduğu Altın Küreler'den En İyi Senaryo Ödülü ile döndü. Oscar gecesinde de adını en azından önümüzdeki hafta açıklanacak adaylar arasında sıkça duyacağımız film, yine klasik bir Jason Reitman filmi.

Henüz üçüncü filmini çekmiş bir yönetmen için "klasik bir x filmi" kalıbını kullandığımın farkındayım. Fakat Jason Reitman, gerçekten belirli bir çizgide ilerleyen bağımsız yönetmenlerden. Anlattığı hikayelerin atmosfer benzerliği bir yana; tercih ettiği gözde oyuncuları, kendi kimliğine sahip bir anlatım dili, kullandığı çekim teknikleri ve müzik kullanımı ile tanımlayabiliriz bu çizgiyi. J.K. Simmons, Jason Bateman, Sam Elliot gibi başarılı oyuncuların bundan sonraki Reitman filmlerinde de sıkça karşımıza çıkması sürpriz olmayacaktır örneğin. Veya Diablo Cody ile yönetmenin (veya yapımcı kimliği ile yine Reitman'ın) ortaklıklarının süreceği...

Jason Reitman, gerek bir senarist gerekse bir yönetmen olarak gittikçe yükselmekte olan başarılı bir isim bağımsız sinemada. Takip edilmesi gereken, siz takip etmesiniz de bir şekilde sizi bulacak kadar hoş filmler yapan bir isim.

1 Aralık 2009

2000'ler ve Woody Allen

1935 doğumlu Woody Allen, 50'li yıllarda televizyon yazarı olarak başladığı kariyerini, 60'lı yıllarda sinema ile renklendirmiş, her yıl yeni bir filmle karşımıza çıkacak kadar üretken ve yaratıcı bir yazar ve yönetmen. Aynı zamanda filmlerinin birçoğunda başrolde oynayacak kadar da yetenekli. Kendine özgü mizahı ve eğlendirici bilinç akışıyla unutulmaz diyalogları sinema tarihine kazıyan bir yazar olduğu kadar, çoğu zaman mizahın içine yedirdiği polisiye unsurların bazen dramaya kaçtığı filmlerindeki yönetmenliği ile göz kamaştıran bir film insanı. 21 adaylığı ve bunlardan üçü ile sahip olduğu 3 Oscar heykeliyle de Akademi tarihinde en çok adaylığa sahip 16. insan kendisi.

Woody Allen'ın tüm bu yetenekli özelliklerinden en öne çıkanı ise kuşkusuz yazarlığı. Amerikan Yazarlar Birliği (WGA) tarafından 18 kez orijinal senaryo dalında birliğin büyük ödülüne aday gösterilen Allen, 14 adaylıkla da Akademi tarihinin en çok adaylığa sahip yazarı. 14 Oscar adaylığından "Annie Hall" (1978) ve "Hannah and Her Sisters" (1987) filmlerindeki senaryosu ile prestijli ödülün sahibi olmuş. (Woody Allen'ın 3. Oscar'ı da "Annie Hall" ile kazandığı En İyi Yönetmen ödülü). Yazdığı ve yönettiği filmlerle başarısı arttıkça, çalıştığı isimler arasına da sektörün en önemli ve en yetenekli oyuncularının birer birer katılıyor olması filmlerinin kalitesini daha da yükseltiyor ve bu bir kısır döngü haline geliyor.

Oyuncularına da sayısız ödül kazandırmış Woody Allen'ın filmlerinden nasibini alan son isim ise geçtiğimiz yıl "Vicky Cristina Barcelona"daki harika yazılmış rolünün hakkını vererek En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Oscar sahibi olan Penélope Cruz. Son zamanlarda Scarlett Johansson'ı filmlerinde ("Vicky Cristina Barcelona", "Scoop", "Match Point") sıkça ağırlayan Allen'ın 60'lardan günümüze çalıştığı oyuncuların hepsi de birbirinden ünlü isimler. Diğer yandan kariyeri boyunca New York City'i mekan olarak benimsemiş olan yönetmen/senarist, New York City filmleri ile özdeşleştikten sonra 2000'lerin ortasında bir anda Avrupa turuna çıkıp, Londra'da çektiği 3 ve Barcelona'da çektiği 1 filmle son zamanlarda düşüşe geçen kariyerinin gidişatını tekrar eski görkemli dönemlerine geri döndürdü. "Vicky Cristina Barcelona"nın Barcelona şehri tarafından sipariş verilmiş bir film olması ve hem Woody Allen, hem oyuncuları, hem de şehrin turizmi açısından sağladığı yarar düşünülürse; kendisinin önümüzdeki yıllarda benzer teklifleri değerlendireceği kesin.

Düşüşe geçtiği 2000'lerin başından, Avrupa yolculuğuna Woody Allen'ın en iyileri benim için şöyle sıralanıyor:

Kişisel Mansiyon: Melinda and Melinda (2004): Bir grup yazar arkadaşın yemek masasında trajedi ve komedi türlerinin hangisinin daha iyi olduğunu tartışmasıyla başlayan çift-kişilikli bir senaryo karşımızdaki. Yemek masasında yaratılan Melinda karakterinin, iki tarafın iki ayrı hikayesinde yaşadıkları. Başrolünde Radha Mitchell'in oynadığı filmin kadrosunda Chiwetel Ejiofor, Will Ferrell, Amanda Peet, Chloë Sevigny ve Steve Carrell gibi ünlü isimler yer alıyor.

5) Cassandra's Dream (2007): Woody Allen'ın Londra'da çektiği 3. filmi olan "Cassandra's Dream", iki kardeşin para kazanmak için amcalarının verdiği pis işi yapıp yapmamak arasında gidip geldikleri; vicdanlarını, kendilerini ve birbirlerini sorguladıkları karanlık bir hikayeye sahip. Colin Farell, Ewan McGregor ve Tom Wilkinson'lı kadrosuyla ve Philip Glass'ın müzikleriyle de dikkat çeken film karakterlerin psikolojilerini çok güzel irdeleyen, başarılı bir suç filmi.

4) The Curse of the Jade Scorpion (2001): Woody Allen filmlerinde çokça karşımıza çıkan sihirbazlık kavramını kullanan film, 1940'lı yıllarda geçen bir öyküye sahip. Bir sihirbaz tarafından hipnotize edildikten sonra, bilinçsizce kendi müşterilerini soyan sigorta şirketi dedektifi ve nefret ettiği çalışma arkadaşının hikayesi. Woody Allen ve Helen Hunt'ın karşılıklı performansları oldukça tatmin edici, senaryo ise oldukça esprili.

3) Whatever Works (2009): Woody Allen'ın bu onyıldaki son harikası, geçtiğimiz aylarda Filmekimi'nde seyretme fırsatı bulduğum "Whatever Works", 4 yıllık aradan sonra yine New York City'de geçiyor. Larry David, Evan Rachel Wood ve Patricia Clarkson'ın her biri birbirinden mükkemmel yazılmış karakterleri ve oyunculuklarıyla gülme krizlerine sokan, zekice esprilerle bezeli ve Woody Allen kokan bir film gerçekten. Vizyona girdiğinde mutlaka izlenmeli.

2) Vicky Cristina Barcelona (2008): Barcelona şehri tarafından sipariş edilen ve Woody Allen'ın Avrupa yolculuğunu Londra'dan bu şehre taşıyan bu film, bir aşk dörtgeni üzerine kurulu. Köşelerin adları ise Javier Bardem, Scarlett Johansson, Penélope Cruz ve Rebecca Hall. İngilizce ve İspanyolca doğaçlamalarda mizahın ve tutkunun havalarda uçuştuğu, keyifli, aşkla ve güzel insanlarla dolu bir film. (Oscar, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü; Altın Küre, En İyi Film - Komedi/Müzikal Ödülü, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Adayı, En İyi Erkek Oyuncu - Komedi/Müzikal Adayı, En İyi Kadın Oyuncu - Komedi/Müzikal Adayı )

1) Match Point (2005): Woody Allen'ın tam da vasatlaşmaya başladığı bir dönemde okyanusun karşısına geçerek doğru bir karar verdiğini gösteren yapım, Scarlett Johansson ve Jonathan Rhys Meyers'ı biraraya getiren suç draması "Match Point". İnanılmaz senaryosu, Londra görüntüleri ve Scarlett Johansson başta olmak üzere yerinde oyuncu seçimlerileriyle sadece Woody Allen'ın değil, 2005 yılının da en iyi filmlerinden biri. (Oscar, En İyi Orijinal Senaryo Adayı; Altın Küre, En İyi Film - Drama Adayı, En İyi Yönetmen Adayı)

Woody Allen'ın yazmaya, yönetmeye ve oynamaya sonuna dek devam etmesini ve bunu yalnızca NYC'de değil dünyanın tüm güzel şehirlerinde yapmasını diliyor, her yıl yeni bir filmini heyecanla bekliyorum.

2 Mart 2009

2000'ler ve Kate Winslet

5 Ekim 1975'te tüm güzelliği, yeteneği ve aksanıyla İngiltere, Berkshire'da doğan Kate Elizabeth Winslet; reklam filmleri ve İngiliz sitcomları ile başlayan oyunculuk kariyerinin ilk sinema filmi olarak 1994'te Peter Jackson'ın "Heavenly Creatures"ında oynadı. 90lı yıllarda kendisine ilk Oscar adaylığını getiren "Sense and Sensibility" (1995) sonrasında tanınmaya başlayan Winslet'in en büyük çıkışı ise 1997'deki "Titanic" oldu. Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet'i milyonlarca insanın kalbine ve beynine kazıyan 11 Oscarlı efsanevi film; Winslet için hâlâ yolun başlarıydı aslında.

"I like exposing myself. There's not an awful lot that embarrasses me. I'm the kind of actress that absolutely believes in exposing myself." - Kate Winslet

2004 yılında, henüz 29 yaşındayken 4. Oscar adaylığını ("Sense and Sensibility" (1995), "Titanic" (1997), "Iris" (2001), "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" (2004)) kazanan Winslet, bu başarısı ile "4 kez Oscar adayı olan en genç oyuncu" ünvanını kazandı. Bu ünvan 2006'da "5 kez" ("Little Children", 2006) ve 2008'de "6 kez" ("The Reader", 2008) olarak kendini güncellemeye devam etti. Geçtiğimiz hafta "The Reader" filmindeki rolü ile En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını kazanan Kate Winslet; birçoklarınca ödül konuşmasında "you have to suck this up Meryl" dediği bir başka efsanenin varisi olarak gösteriliyor. Gerçekten de başarılı geçmişlerin benzerliği Kate Winslet'in Meryl Streep yolunda ilerlediğinin en büyük göstergesi. (Streep, Winslet'in şu anda olduğu 34 yaşındayken, 4 Oscar adaylığından ikisi ile ödülü kazanmış; Akademi Ödülü dışında 20'den fazla ödüle aday gösterilmiş ya da layık görülmüştü)

"Since I was 13 or 14, I've always felt older than I actually am." - Kate Winslet

Kate Winslet için en başarılı geçen yıl şüphesiz, "Revolutionary Road" ve "The Reader" filmleri ile kendisine aynı yıl içinde iki Altın Küre , bir BAFTA ve bir Oscar kazandıran 2008 oldu. Winslet'i umarım ki 1997'den beri aynı ivmeye sahip bir başarı eğrisiyle ortak kaderlerinde yol almaya devam ettiği yakın arkadaşı Leonardo DiCaprio ve 2003'ten beri evli olduğu kocası Sam Mendes'e teşekkür edeceği birçok ödül konuşması bekliyor ileride de.

Karşınızda hayatımın kadınlarından Kate Winslet ve 2000li yıllardaki Top 5'i:

5) "Iris" (2001) - Iris Murdoch: 2001 yılında; Alzheimmer hastalığının yavaş yavaş yok ettiği ünlü yazar Iris Murdoch'u Judi Dench, gençliğini ise Kate Winslet canlandırmıştı "Iris" adlı filmde. Genç, hayat dolu ve entelektüel bir kızın deli dolu yıllarını ve hayatının aşkı ile tanıştığı romantik günlerini yaşatmıştı bize Winslet ve Judi Dench'in başarılı performansının gölgesinde kalmadan iyi eleştiriler almayı başarmıştı.

4) "Reader" (2008) - Hanna Schmitz: 'Sonunda' Oscar'ı almasını sağlayan rolü, bana göre en iyisi değildi Winslet'in. Yine de SAG ve Altın Küre gibi ödüllerde yardımcı rol olarak gözükse de BAFTA ve Akademi tarafından başrol olduğu düşünülen eski Nazi gardiyanı Hanna Schmitz rolünde döktürüyordu Winslet. Özellikle (deliler gibi yerinde olmak istediğim) genç yıldız David Kross'un karşısında inanılmaz yetenekli ve olgun; altında ve üstünde ise inanılmaz seksi duruyordu film boyunca. Gerek genç ve güzelken, gerek ağır makyajın altında ve yaşlıyken inanılmaz bir oyuncu olduğunu kanıtlıyordu.

3) "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" (2004) - Clementine Kruczynski: Mavi saçlı, deli-dolu, çılgın, romantik, sevimli... Tam aşık olunacak bir kızdı Jim Carrey'nin karşısındaki. Kaç kere silersen sil beyninden, bir bumerang gibi gelip seni bulan bir kız. Winslet'in Carrey karşısındaki ezici yeteneği, onu Charlie Kaufman ve Michel Gondry harikası bu filmin iki Oscar adayından biri yapmayı başarmıştı.

2) "Little Children" (2006) - Sarah Pierce: 'Suburbia'da çaresizliğinin, acılarının ve yalnızlığının çaresini yasak bir ilişki yaşamakta bulan her Amerikan filmi/dizisi karakterinden farklıydı Kate Winslet. Patrick Wilson ile karşılıklı, günahları paylaştıkları ve filmin adındaki gibi küçük birer çocuğa dönüştükleri bir filmdi. "Kimse büyümüyor. Kate Winslet, Leonardo DiCaprio'nun ellerinden tutup ıslak koridorlarda koşan genç kız değil artık. Ama yine de küçük bir çocuk aslında. Hâlâ.." demişim zamanında. Demeye de devam ediyorum.

1) "Revolutionary Road" (2008) - April Wheeler: Güneş gözlüklerinin ardında olsa da gözleri, yaşadığı hayal kırıklığını gözleriyle anlatabilmek. Hayatından nefret ediyor olsa da, hayattan nefret ettiğini dünyanın en mutlu insanı taklidi yaparak anlatabilmek. Hayallerinin hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini anladığında ne düşündüğünü seyirciye sadece boş bakışlarla anlatabilmek. (Hatta başka bir zorluk, kocasının yönetmenliğiyle rol arkadaşı olan en iyi arkadaşı ile sevişmek.) Oyunculuk budur. Kate Winslet Oscar'ını almıştır. Geç de olsa, doğru yılda, yanlış filmle almıştır.

Winslet, muhtemelen ilk yarısına damga vuracağı 21. yüzyılın ilk 10 yılında; bunlar dışında "Quills" (2000), "Enigma" (2001), "Life of David Gale" (2003), "Finding Neverland" (2004), "Romance & Cigarettes" (2005), "All the King's Men" (2006), "Holiday" (2006) gibi dönem filmlerinden, ağır dramlara, romantik komedilerden müzikallere birçok filmde birçok karakteri canlandırdı. Henüz 2009 için bir projesi gözükmüyor olsa da, heyecanla bekliyorum.

6 Aralık 2008

P.T.Anderson üzerine...


Amerikan sinemasının ve sinema sanatının son onyılının dahi yönetmenlerinden biri olarak anılmaya başlandı Paul Thomas Anderson. Henüz 30 yaşında bile değilken, günümüzün en yetenekli oyuncularından avuç avuç kullandığı filmleriyle göz kamaştırıp durdu 90'lı yıllarda ve 2000'li yıllarda da aynı kalite ile devam etti yoluna.

PTA imzalı filmlerin en önemli özellikleri şöyle:
  • Uzun filmler: Yönetmenin dört önemli eseri "Boogie Nights", "Magnolia", "Punch-Drunk Love" ve "There Will Be Blood"ın ortalama uzunlukları 150 dakika. "Magnolia"nın Aimee Mann imzalı "One" şarkısı eşliğindeki açılış sahnesi yaklaşık 10 dakika sürüyor.

  • Hem armonik anlamda hem de ses yüksekliği anlamında rahatsız edici müzikler: "Boogie Nights"ta sürekli sesi sonuna kadar açılmış bir şekilde duyduğumuz 60'lı-70'li yılların disko şarkıları, "Magnolia"da hızlı bir kurguya yüksek volümde eşlik eden Aimee Mann imzalı orijinal şarkılar, "Punch-Drunk Love"da özellikle Shelley Duvall'ın seslendirdiği (çığlıklandırdığı) Popeye soundtrack'inden ödünç alınma "He Loves Me" ve "There Wİll Be Blood"da yaylıların tam gaz gıcırdadığı fakat rahatsız edici bir melodikliği olan Jonny Greenwood besteleri.

  • Sürekli hareket eden kameralara yer verilen çekim tekniği.

  • Hızlı kurgu.
P.T.Anderson, 1970 yılında California'nın Hollywood'a oldukça yakın bir noktasında, Studio City'de dünyaya geldi. Çektiği ilk film bir mocumentary olan "Dirk Diggler Story" (1988) idi. Bunu, ilk kısa filmi "Cigarettes & Coffee" (1993) ve ilk uzun metrajlı yapımı "Sydney" (1996) izledi. "Hard Eight" adıyla da bilinen bu bağımsız yapımda, sonradan yönetmenin favori oyuncularından olacak olan Philip Baker Hall, Philip Seymour Hoffman ve John C. Reilly'nin yanı sıra Gwyneth Paltrow ve Samuel L. Jackson da rol aldı. Film, birçok yeni yönetmenin keşfedilmesine olanak sağlayan Independent Spirit Ödülleri'nde de iki dalda (En İyi İlk Film, En İyi İlk Senaryo) adaylık kazandırdı Anderson'a.

1997'de "Boogie Nights" ile çektiği mocumentary'i gerçek bir senaryoya ve 150 dakikalık bir filme dönüştürdü. Dirk Diggler karakterini canlandıran Mark Wahlberg'e, porno endüstrisinin yaralı figürleri olarak Burt Reynolds, Julianne Moore, Philip Baker Hall, Philip Seymour Hoffman, Don Cheadle, William H. Macy, John C. Reilly, Alfred Molina, Heather Graham ve Luis Guzman'dan oluşan enfes bir kadro eşlik etti. "Boogie Nights", P.T.Anderson'a "En İyi Orijinal Senaryo" dalındaki ilk Oscar adaylığını kazandırırken, Julianne Moore ve Burt Reynolds'ın oyunculukları da birer adaylıkla onurlandırıldı.

"Boogie Nights"ın başarısı 1999 yılında (seyrettiğim en iyi filmlerden biri olan) "Magnolia" ile devam etti. 7'den 70'e birbirinden çok farklı insanların hayatlarının bir gününü anlatan bir mozaik, 3 saatlik bir destandı bu film. Şaşırtıcı ve büyüleyici finaliyle olduğu kadar P.T.Anderson'ın bir önceki filminde olduğu kadar güçlü oyuncu kadrosuyla da çok konuşuldu. Bu kez Julianne Moore, Philip Seymour Hoffman, Tom Cruise, Philip Baker Hall, William H. Macy, John C. Reilly, Melinda Dillon, Jeremy Blackman, Rick Jay, Jason Robards, Alfred Molina ve Melora Walters'tan oluşuyordu bu kadro. P.T.Anderson "Magnolia" ile Berlin Film Festivali'nden "Altın Ayı" ödülü ile döndü ve ülkesinde ikinci "En İyi Orijinal Senaryo" Oscar adaylığını kazandı. Aimee Mann'in film için bestelediği birçok şarkıdan "Save Me" "En İyi Orijinal Şarkı", Tom Cruise ise "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" dallarında ödüle aday oldu.

2002'de onlarca insan yerine tek bir insana odaklanmayı seçti P.T.Anderson. Adam Sandler'ın oldukça ilginç psikolojik bozukluklara sahip bir adamı canlandırdığı "Punch-Drunk Love"da, ona bağımsız filmlerin sevilen oyuncusu Emily Watson eşlik etti. Philip Seymour Hoffman küçük bir rolde de olsa yine perdedeydi. P.T.Anderson bu filmi ile Cannes Film Festivali'nde "En İyi Yönetmen" ödülünün sahibi oldu.

5 yıl sonra, geçtiğimiz yıl, "There Will Be Blood" ile büyüledi P.T.A. bu kez. Upton Sinclair'in "Oil!" romanından uyarladığı filmi ile Daniel Plainview karakterini sinema tarihine kazandıran film, en çok bu roldeki Daniel-Day Lewis'in silip süpürdüğü ödüller sayesinde gündeme taşındı. Radiohead'in solisti Jonny Greenwood'un bestelediği müzikleri ve Robert Elswit'in görüntü yönetmenliği de filmin efsaneleşmesine katkı sağladı. "There Will Be Blood"; Oscar'a "En İyi Film", "En İyi Yönetmen", "En İyi Erkek Oyuncu", "En İyi Uyarlama Senaryo", "En İyi Görüntü Yönetmeni", "En İyi Kurgu", "En İyi Sanat Yönetimi" ve "En İyi Ses Kurgusu" dallarında (8) aday olurken, Daniel Day-Lewis ve Robert Elswit ödülü kucaklayan isimler oldu. P.T.Anderson, Berlin Film Festivali'de bu kez "En İyi Yönetmen" dalında, bir Altın Ayı sahibi daha oldu.

10 yılda 4 film çektiği hesaba katılırsa, az ama öz işler çıkardığını söylemek mümkün P.T.Anderson'ın. Fakat bu gerçeğin üzücü hale getirdiği şey, bir sonraki film için en az 2 yıl bekleyecek olmamız gerektiği. (Hele ki benim gibi 4 filmini de 1 yıl içinde seyretmişseniz, bu üzüntü tavan yapıyor.)

2 Kasım 2008

"İkinci Bahar"dan "Altın Portakal"a Nurgül Yeşilçay

1976'da Afyon'da doğan Nurgül Yeşilçay, hayatlarımıza atv'nin iki dizisi ile girdi aslında. 1998'de "Her Şey Çok Güzel Olacak" filminde sarfettiği tek cümle ile bir hemşire olarak karşımıza çıkışını saymazsak; 1999'da Türkan Şoray ve Şener Şen'i buluşturan, Türk televizyon tarihinin en önemli dizilerinden birinde, "İkinci Bahar"da Türkan Şoray'ın canlandırdığı Hanım'ın kızı Gülsüm olarak tanıdık onu. "İkinci Bahar" sonrasında, 2001'de ilk sinema filmi "Şellâle"de, 2002'de ise Teoman ile birlikte "Mumya Firarda"da rol aldı. 2002-2003 sezonunda bir başka efsane televizyon dizisi "Asmalı Konak"ta, Seymen Ağa'nın New York'ta aşık olduğu ve konağına gelin getirdiği Bahar karakteri ile "Kapadokya'ya hapsolan asi ve şehirli gelin" rolünde izledik kendisini. Dizinin çok yanlış bir kararla sinema filmi olarak çekilen final bölümü "Asmalı Konak: Hayat" (2003), Nurgül Yeşilçay'ın televizyon oyunculuğunu para kazanmak için yapan, fakat asıl mesleği sinema oyunculuğu olan gerçek bir aktrise dönüşmeden önceki son işi oldu.

2005 yılında iki filmde birden gösterdi yeteneğini Nurgül Yeşilçay. İlk olarak, Atıf Yılmaz'ın ölümünden önce çektiği son film "Eğreti Gelin"de, belediye reisinin 18 yaşındaki Ali'yi 'eğitmek' için ona eğreti gelin giden Kostak Emine'yi canlandırdı. Duruşuyla, konuşmasıyla, yürüyüşüyle, giydiği kıyafetleri üzerinde taşıyışıyla ve seksapeliyle dört dörtlük bir dönem oyunculuğu ve dört dörtlük bir performanstı.

Aynı yıl içindeki ikinci filmi ise 5 yönetmenin 5 İstanbul masalını anlattığı "Anlat İstanbul" oldu. Filmin "Uyuyan Güzel" sekansının kendini büyük babaannesi sanan Saliha'sıydı. Gencecik bedeninde yaşlı bir kadının ruhunu taşıyan bir oyunculuk sergiledi. 2005 yılındaki Antalya Altın Portakal Film Festivali'nden bu iki iddialı yapıma rağmen eli boş dönen Yaşilçay, kariyerine "Ezo Gelin" adlı televizyon dizisi ile devam etti.

2007 yılında yine iki ayrı filmde gördük onu. 2004 yılında evlendiği Cem Özer ile başrolleri paylaştığı "Adem'in Trenleri"nde sessiz ve gizemli bir kadını, Hacer'i oynadı. Empire dergisinin Ekim 2008 sayısındaki röportajında bu rol için "Menajerler senaryoda laf sayıyor. Adem'in Trenleri zamanında benim bir menajerim olsaydı, beni o filmde oynatmazdı. Oynatmazdı çünkü oradaki kız konuşmuyor." diyor. 'Sen sus hiçbir şey söyleme, sen sus da gözlerin konuşsun.' oyunculuğunda da gayet başarılı olduğunu kanıtlıyor.

Aynı yıl Avrupa'ya açılan Nurgül Yeşilçay, Fatih Akın'ın "Auf der Anderen Seite" (Yaşamın Kıyısında) filminde Ayten adlı terör örgütü üyesi bir genç kız rolündeydi. Magazin basını yüzünden yurtiçinde Patrycia Ziolkowska ile öpüştüğü sahneler başarıyla canlandırdığı asi kızdan daha çok konuşulsa da, yurtdışında özellikle bir repliği ile dikkatleri üzerine çekti bu film sayesinde: "Fuck the European Union ya!"

"Auf der Anderen Seite" sayesinde Cannes Film Festivali'nde kırmızı halıda yürüyen ve sarı elbisesiyle izleyenleri büyüleyen Yeşilçay, Empire'daki röportajında filmin Cannes'daki gösterimi hakkında şunları söylemiş: " 'Fuck the European Union!' repliği Canned'da olay oldu. Çok sordular 'Türkiye'de AB'ye böyle mi bakıyorlar?' diye. Ben de kıvırdım tabii, ne diyeyim!". Gerek Cannes, gerekse Antalya'da ilgileri üzerine çeken ve Cannes En İyi Senaryo ödülü dahil birçok ödül toplayan film bir yana; Yeşilçay hem bu filmdeki hem de "Adem'in Trenleri"ndeki performansına rağmen Antalya'dan eli yine boş döndü 2007 yılında.

Bu yıl ise Erden Kıral'ın "Vicdan" adlı filmiyle çıktı karşımıza. Filmin ilk bölümünde köy hayatından sıyrılmaya çalışırken kendini üç kişilik bir ilişkinin içinde bulan ve çocukluk arkadaşıyla yaşamaya başladığı güzel günleri bir kıskançlık krizi ile yitiren bir kadını oynadı. Filmin ikinci bölümünde İzmirli bir pavyon şarkıcısına dönüştü. Biraz magazinel bir şekilde dile getirmek gerekirse, 'iddialı rolü için türban bile taktı'.

Bana göre (ki yönetmeni de her röportajında 'Bu film oyuncularım olmasaydı bir b.ka benzemezdi.' demeye getiriyor) "Vicdan"ın çok iyi bir film olmasında oyuncuların payı çok büyük gerçekten. Her ne kadar Tülin Özen'in oyunculuğu çok daha göz kamaştırıcı olsa da filmde, Nurgül Yeşilçay da harikalar yaratıyor. Özellikle ikilinin bir tecahül-ü arifler silsilesi olan havadan sudan muhabbet sahnesi... Sözleriyle değil, gözleriyle döküyorlar birbirlerine olan öfkelerini. Akademi Ödülleri'nde çok tartışılan "Hakeden mi, sırası gelen mi?" sorusunu ulusal platformda aklıma getirdi bu yıl Nurgül Yeşilçay'ın aldığı Altın Portakal Ödülü. Sırası çoktan gelmiş bir yetenek olarak, hakettiği bir rolle aldı ödülünü sanırım. Gecikmeli gelen altınına espriyle yaklaşarak "Bu muydu yani?" dedi ve Sezen Aksu'ya orada bulunmadığı için teşekkür etmeyi de ihmal etmedi. (2005 ve 2007'de festivalde sahneye çıkan Sezen Aksu'nun Nurgül Yeşilçay'ın oyunculuğunu övmesi ve iki yıl da ödül alamamasını buna bağlamasından sonra bu yıl ödülü aldığında yaptığı bu espri basında oldukça fazla yer aldı.)

Nurgül Yeşilçay, şu sıralar Yılmaz Erdoğan'ın yönettiği "Bağ Bozumu" adlı filmin çekimleri ile meşgul. Asi, gizemli ve seksi rollerde her zaman karşımıza çıkacağından emin ve mutluyum.

23 Temmuz 2008

2000ler ve Meryl Streep


1949 doğumlu Meryl Streep'in imdb'deki sayfasına girdiğinizde; siyah-beyaz, tarihi bilinmeyen bir fotoğrafı karşılıyor sizi. "Won 2 Oscars. Another 63 wins & 68 nominations" ibaresi, adeta iki üst satırda yazan "Considered by many movie reviewers to be the greatest living film actress." cümlesini doğruluyor.

Meryl Streep'in ilk çıkışını yaptığı ve ilk Emmy'sini kazandığı "Holocaust" mini-dizisinin üzerinden 30 yıl geçmiş. Kendisi, yirminci yüzyılın son iki onyılında onlarca filmde birbirinden tamamen farklı; ama hepsi canlandırması-yetenek-isteyen karakteri canlandırmış ve etkilemiş bizleri. 2000li yıllarda da tam gaz devam ediyor etkilemeye. Hollywood'da 40 yaşını geçen aktrislerin işsizlikten yakındığı bir dönemde, her yıl 2-3 filmde izliyoruz onu.

Meryl Streep şu anda 14 adaylıkla Akademi tarihinde en çok Oscar adayı olmuş oyuncu rekorunu elinde bulunduruyor. Aktrisin Akademi finalistliği elde ettiği 14 film; "Deer Hunter" (1978), "Kramer vs. Kramer" (1979), "Fench Lieutenant's Daughter" (1981), "Sophie's Choice" (1982), "Silkwood" (1983), "Out of Africa" (1985), "Ironweed" (1987), "Evil Angels" (1988), "Postcards from the Edge" (1990), "Bridges of Madison County" (1995), "One True Thing" (1998), "Music of the Heart" (1999), "Adaptation" (2002) ve "Devil Wears Prada" (2006). Ve önümüzdeki yıllarda oynayacağı filmler ve sergileyeceği kuvvetle-muhtemel-inanılmaz performansların sayısı düşünülürse; 2002 yılı sonunda solladığı eski rekortmen Katharine Hepburn'ün "12"sine kaç kat fark atacağı öngörülebilir.

(Bunun dışında prestijli ödüller arasında sayılan Golden Globe Ödülleri'ne 21 kez aday olup 6 kez, BAFTA Ödülleri'ne 11 kez aday olup 1 kez ve Emmy Ödülleri'ne 3 kez aday olup 2 kez yılın en iyi başrol ya da yardımcı kadın oyuncusu seçilmiş Meryl Streep.)

Bence de gelmiş geçmiş en iyi oyuncular arasında yer alan bu hayatımın-kadınısın-varlığı üzerine - en azından sinema bilincimin gelişmiş olduğu 2000li yıllarda yaptıkları üzerine - bir şeyler yazmak istedim, vizyondaki "Mamma Mia!" vesilesiyle.

Varsın Meryl ablamın 2000s Top5'i olsun:

5) "Mamma Mia!" (2008) - Donna: Geçtiğimiz hafta vizyona giren, yakın geçmişte Broadway'de ABBA şarkılarıyla bir müzikal yapma fikrinden ortaya çıkmış eğlencenin film verisyonunda; Meryl Streep'i ilk kez bir müzikalde seyrettik. Cennetimsi bir Yunan adasına yerleşmiş eski çapkınlardan Donna'nın, kızının düğününde 3 eski yaz aşkını birden karşısında bulmasını mütakiben gelişen şarkıl..şey..olaylar silsilesinin içinde; şarkı da söyleyebildiğini, koşabildiğini, dans edebildiğini ve lateks kıyafetlerin içinde bile oyunculuğunu konuşturabildiğini kanıtladı Streep. Benzerlerine çok rastlanmış; vasat filmlerin içinde kendini eğlendiren, ama çaktırmadan yine harikalar yaratan usta oyuncu prototipi.

4) "Hours" (2002) - Clarissa Vaughan: Üç kadının hikayesinin birleştiği bir roman uyarlamasında Nicole Kidman ve Julianne Moore gibi kendisinin peşinden koşarak harikalar yaratan iki insanla beraberdi Meryl Streep. Baştan ayağa kadın kokan bir filmde, cinsel hayatında da kadınlarla birlikte olmayı seçmiş bir editör, bir eski eş ve bir anneydi bu kez.

3) "Adaptation" (2002) - Susan Orlean: Kendisiyle alakası olmayan romanının sinema uyarlamasının kendisinin de içine girdiği bir senaryo ile çekileceğini duyan yazar Susan Orlean neler düşünmüştür bilemiyorum ama, kendisini Meryl Streep'in oynayacağını duyduğunda eminim heyecanlanmıştır. Charlie Kaufman'ın senaryosunu hayali ikizi Donald Kaufman ile yazdığı "Adaptation", 2002 yılının en kafa karıştırıcı filmlerinden biriydi sanırım. Ve bu karmaşanın içinde Meryl Streep, mutsuz hayatını uyuşturucu bir bitki ve onun kaçakçılığını yapan adamla renklendirmeye kalkışan bir kadın yazarı yine ustalıkla canlandırmıştı.

2) "Angels in America" (2003) - Rabbi/Hannah Pitt/Ethel Rosenberg/Angel of Australia: 2003'te oyuncu kadrosuyla ve geri kalan her şeyiyle ortalığı yerinden oynatan Mike Nichols mini-dizisinde Meryl Streep de vardı. Ve bu varlık yalnızca 1 karakteri canlandıran bir oyuncuyla sınırlı kalmıyor, 4 karaktere birden bürünüveriyordu Streep. Kadın-erkek, haham-melek-anne demeden; on parmağında on marifet misali...

1) "Devil Wears Prada" (2006) - Miranda Priestly: Sophie's Choice'taki insanı duyguya boğan anne rolünü de bu kadın canlandırmış olamaz denecek kadar başarılı biri oynamıştı Miranda Priestly adlı zalim moda editörünü. Yalnızca bedeniyle ya da mimikleriyle değil, gözbebekleriyle oynamıştı çünkü. Ve bence son yıllardaki en iyi performansıydı Streep'in.


Meryl Streep, önümüzdeki sezon da bizi yalnız bırakmıyor. "Doubt"ta Philip Seymour Hoffman ve Amy Adams eşliğinde döktürmesini heyecanla bekliyoruz...

24 Haziran 2008

Shyamalan üzerine...


Hint asıllı yönetmen Manoj Night Shyamalan, 1999 yılında yazdığı ve yönettiği "Sixth Sense" ile olay yaratarak çıkıvermişti karşımıza. 27 yaşında hem "En İyi Yönetmen", hem de "En İyi Orijinal Senaryo" dallarında Oscar Ödülü'ne aday gösterilerek Akademi tarihinin bu dallardaki en genç adaylarından biri olmuştu. "Sixth Sense", "I see dead people." repliği ile Haley Joel Osment'i, müzikleri ile James Newton Howard'ı hayatımıza sokmuş, 6'sı Oscar olmak üzere sayısız ödüle aday gösterilmiş veya layık görülmüş ve milyonlarca insanı korkutmuştu.

Böyle büyük bir başarı ister istemez markalaşmayı kolaylaştırdı sonra. İki-üç senede bir güzel bir afişin üzerinde "M.Night Shyamalan'dan ..." ibareleri dikkat çekmeye başladı. Bruce Willis'in ardından Mel Gibson, Joaquin Phoenix, William Hurt, Sigourney Weaver, Adrien Brody, Paul Giamatti gibi usta oyuncular da bu yönetmenle çalışmak için kuyruğa girdi adeta.

Halen seyretmediğim için bir yorum yapamayacağım "Unbreakable" (2000) filminden sonra, 1999'da bir anda elde ettiği başarıyı aynı hızla kaybedebileceğinin sinyallerini vermeye başladı Shyamalan. 2002'de "Signs", bir taraftan din eleştirisi bir taraftan sosyolojik göndermeler yapıp, uzaylıları simgesel-imgesel bir bulamaca banıp, bir de olayın içine mısır tarlalarını ve görsel medyayı katınca ortaya "Scary Movie" serisine tonlarca malzeme çıkaracak bir film çıktı. (Mel Gibson'ın dini filmler çekmekle antisemitist söylemlerde bulunmak arasında gidip gelen ve yeryüzünden silinmiş dillerde filmler çeken alkolik bir yönetmene dönüşme kararını almasının nedenlerini de aynı dönemde aramalıyız kanımca.) "Signs", birkaç kaliteli gerilim sahnesi dışında ne seyirciye ne de sinema tarihine bir şey katmayı başarabildi.

2003 yılında yönetmen, kadrolu bestecisi James Newton Howard'ın kızı Bryce Dallas Howard'ı keşfetti ve "Sixth Sense" ile markalaştıktan sonra kendisiyle özdeşleşen "sürpriz son" fenomenini yeniden kullanacağı bir film yapmakta olduğu haberi ile sinema dünyasına bomba gibi düştü. Teaser ve fragmanları neredeyse bir yıl boyunca izleyicinin merakını (fakat ne yazık ki beklentilerini de) artıran "The Village", 2004 yılında vizyona girdi. "Signs"a kıyasla çok daha iyi eleştiriler aldı, fakat sonuç yine "Sixth Sense" kadar olumlu değildi. Yönetmen yine sosyolojik ve psikolojik ve fakat bu kez kriminal olaylara parmak basmış; izole bir topluma odaklanmış ve gerilimi bilinmeyen yaratıklarla sağlamıştı. Kör bir kız, deli bir adam ve ilginç bir ihtiyar heyeti usta oyuncularca canlandırılmış; Bryce Dallas Howard usta olmamasına rağmen onlarla aynı kefeye konacak bir performans sergilemişti. Çektiği filmle Shyamalan olmasa da, yaptığı müzklerle James Newton Howard Akademi Ödül Töreni'nde filmin adının geçmesine katkı sağlamıştı.

Burada benim aklıma gelen soru "Acaba Shyamalan da bir iyi, bir kötü film yapan; filmografisi inişli çıkışlı yönetmenlerden mi?" olmuştu. Ve bunu doğrularcasına 2005 yılında "Bir M.Night Shyamalan filmi" nidalarıyla dört nala sinema perdelerinde teaserlarını, 2006 yazında da kendisini gördüğümüz "Lady in the Water" çıkageldi. Başrolündeki Paul Giamatti'nin bile kurtaramadığı; Bryce Dallas Howard'ın vampirleşmiş Türkan Şoray bakışlarıyla ıslak ıslak sırıttığı film izleyiciyi hayal kırıklığının alasına maruz bırakmakla kalmadı; eleştirmenleri de filmde ilginç bir monolog eşliğinde ölen sinema eleştirmeni karakteri nedeniyle oldukça kızdırdı. 7 yıl öncesinde övgüye boğulan "En İyi Yönetmen" adayı Shyamalan, bu film sayesinde sinemanın en kötülerine verilen Razzie Ödülleri'ne 4 dalda aday olmuş ve "En Kötü Yönetmen"in yanı sıra "En Kötü Yardımcı Erkek Oyuncu" ödüllerini kariyerinin utanç dolabına yerleştirmiş oldu.

Sanırım bu ödüller kendisine yönetmenliğinin kötüye gittiği ve oyunculuğunun beğenilmediği mesajlarını vermiş olacak ki, bu yıl karşımıza çıkan ve bir sonraki paragrafın konusu olacak olan "The Happening", beklentileri yükseltmemek adına son birkaç aya dek minimum tanıtımla vizyona girdi. Ve Shyamalan oynayamadığının bilincinde bir insan olarak bu kez kendi çektiği filmde egosunu tatmin amacıyla küçük bir rolde bile olsa oynamaktan da kaçındı.

"The Happening" (2008) ne yazık ki, "bir iyi, bir kötü film çeken; inişli çıkışlı yönetmen" tezimi çürütürcesine kötü bir filmdi. Oscar Adaylığı olan oyunculardan Mark Wahlberg dahil herkesin (artık Shyamalan sıla hasreti çekiyor da, sette referans olarak Bollywood filmlerini mi kullanıyor nedir) ilkokul müsameresi kıvamında oyunculuklar sergilediği; gerilim minimize edilirken senaryo hataları ve saçmalıkların tavan yaptığı film Shyamalan için tehlike çanlarını avaz avaz bağırttırmış durumda sanırım.

Shyamalan, eserlerinin kalitesiyle ters orantılı bir şekilde seyreden egosunu bir kenara bırakıp; oyuncu yönetmenliği ve senaryo yazımı konularında biraz geliştirmek zorunda kendisini. 1999'da gelen şöhreti gitgide kaybetmekte ve artık yapımcılığını da üstlendiği filmlerinin para kazanması için "Bir M.Night Shyamalan filmi" ibaresi de işe yaramayacak duruma gelmekte çünkü.

Shyamalan, son günlerde sinema dünyasında yeni bir proje ile gündemde. Nickelodeon'ın sevilen çizgi filmi Avatar'ı sinemaya uyarlaması gündemde olan Shyamalan için Sinema dergisinin Haziran 2008 sayısında şöyle deniyor: "Shyamalan açısından bundan sonrası çok daha önemli. Çünkü yönetmenin uzun zamandır üzerinde çalıştığı bir proje olan ünlü Nickelodeon serisi "Avatar: The Last Airbender"'ın sinema uyarlamasının akıbeti tamamen "The Happening"e baplı olabilir. Eğer "The Happening" özellikle gişede beklenen ilgiyi görmezse Shyamalan'ın "Avatar" hayalleri suya düşebilir." (Yurtsever, 2008) Artık sonuç ne olur hep beraber görürüz. Ama senaryoyu başkası yazdığı sürece bir animasyon filmi batıracak denli kötü bir yönetmen olduğunu sanmıyorum Shyamalan'ın.

Ayrıca söylemeden geçemem. Yönetmen, filmleri ne kadar kötü olursa olsun hiçbir zaman kalitesinden ödün vermeyecek bir koz barındırıyor elinde: James Newton Howard. "The Happening"in övgüye değer tek yanı olan müzikleri en az öncekiler kadar iyi.

Shyamalan filmleri aşık olmak gibidir. Bi boka benzemeyeceğini bilsen de, her seferinde yeniden bir şans verirsin.