bağımsız sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bağımsız sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 2011

Akbank Sanat'ta 2000'lerin Kültleri

Temmuz, tam anlamıyla bir festival ayı olacak İstanbullular için. Tünel Şenliği, One Love Festival, İstanbul Caz Festivali, sun.day.sky, Rock'n Coke, Uluslararası İstanbul Opera Festivali derken; müziğin her türlüsüne yeterince doyacak kentim seyircisi. Akbank Sanat, bu yoğun tempoda geçecek ayın öğleden sonralarına yaydığı birbirinden güzel fantastik/korku/gerilim türlerindeki filmler ile, müzik dolu bu aya sinema sıkıştırmamıza yardımcı olmuş. Hem de 2000'li yılların az ve öz bir hayran kitlesine sahip kült filmlerinden oluşturduğu bir seçki ile: Akbank Sanat Sinema Kuşağı 2000'lerin Kültleri etkinliği kapsamında 01 - 23 Temmuz tarihleri arasında Cuma ve Cumartesi günleri saat 15:00'de toplam 8 film gösterilecek.

Seçkinin en dikkat çekici yanı, hayatımda izlediğim en iyi 5 filmden ikisini içeriyor oluşu: Meksikalı Guillermo del Toro'nun 2006 yapımı "El laberinto del Fauno" (Pan's Labyrinth / Pan'ın Labirenti - 15 Temmuz Cuma) ve İsveçli Tomas Alfredson'un 2008 yapımı "Låt den rätte komma in" (Let the Right One In / Gir Kanıma - 23 Temmuz Cumartesi) filmlerinin tarafımdan ne denli hayranlıkla anlatıldığını blogu takip edenler hatırlayacaktır. İlki fantastik bir dünyayı İspanyol İç Savaşı'nın toplumsal etkileri ile bağlamayı başarırken, ikincisi günümüz popüler sinemasının ayağa düşürdüğü vampir filmlerini çocuksu masumiyete bürünmüş bir aşk üzerinden anlatmayı başarıyor. İçlerinden birini henüz izlememişseniz, bu fırsatı kaçırmamalısınız.

Heyecan verici diğer filmler Richard Kelly'nin bizi 2001 yılında Jake Gyllenhaal ile tanıştıran akıl karıştırıcı başyapıtı "Donnie Darko" (Karanlık Yolculuk - 02 Temmuz Cumartesi) ve birkaç yıl önce İstanbul Film Festivali'nde izlediğimiz Belçikalı Nic Balthazar'ın 2007 yapımı filmi "Ben X" (22 Temmuz Cuma). Bu filmler ile sosyal ilişkiler konusunda sorunları olan iki gencin; biri fantastik bir dünya ile tanışarak karmaşıklaşan, diğeri ise aşkla tanışarak çözülen hikayelerini izleyebilirsiniz. Seçkide yer alan bir diğer film ise henüz izlemediğim ve çok merak ettiğim, Fransız Géla Babluani'nin 2005'te çektiği ve bir çok "İlk Film" ödülü kazanan "13 Tzameti" (09 Temmuz Cumartesi).

Uzakdoğu Sineması'na olan önyargılı ve mesafeli yaklaşımım nedeniyle detaylı bir şekilde söz etmesem de, seçkide Japon ve Kore sinemasından Kinji Fukasaku'nun "Batoru rowaiaru" (Battle Royale / Ölüm Oyunu - 01 Temmuz Cuma), Jee-woon Kim'in "Janghwa, Hongryeon" (A Tale of Two Sisters / Karanlık Sırlar - 08 Temmuz Cuma) ve Joon-ho Bong'un "Gwoemul" (The Host / Yaratık - 16 Temmuz Cumartesi) filmleri de yer alıyor.

8 Mart 2011

10. !f İstanbul Uluslarası Bağımsız Filmler Festivali'nin Ardından...

Müslüman mahallesinin alışılmış salyangozu, bu yıl 10. kez aramızdaydı. 10 yıldır İstanbullu sinemaseverleri bağımsız yapımlarla buluşturan, son yıllarda ise Ankara'ya ve sınırlar ötesine taşan !f Bağımsız Filmler Festivali, yine zengin ve kaliteli bir programla çıktı karşımıza. Bu yıl ilk kez filmlerinden fazlasını deneyimlediğim ve 2 de partisine katıldığım festival; 9 gün boyunca güzel anlar ve filmler çıkardı karşıma. "True Grit"e festival tarihleri içindeki vizyon tarihi nedeniyle, "Luftslottet som Sprängdes"e acelem olmadığı ve vizyona gireceğini bildiğimden bilet almamıştım. Bilet aldığım 12 filmdense ne yazık ki yalnızca 9'unu izleyebildim. İlksen Başarır'ın merakla beklediğim "Atlıkarınca"sı, yönetmenin değiştirmek istediği son kurgunun festivale yetişmemesi nedeniyle Keş!f bölümünden çekilirken, "La mosquitera" derslerin, "R" ise parti sarhoşluğunun kurbanı oldu. İzleme fırsatı bulduğum 9 filmden notlar ise şöyle:

Hit Filmler:
Animal Kingdom (Avustralya - Yön: David Michôd): Avustralya'nın bu yılki ödül avcısı "Animal Kingdom" orman kanuna göre yaşayan bol erkekli bir ailenin hikayesini anlatıyor. Film koltukta oturan bir genç kadın ve çok daha genç bir çocuk ile başlıyor. Çocuk televizyon seyrediyor, kadınsa uyuyor. Birkaç saniye içinde gördüğümüz çocuğun, annesi aşırı dozdan öldüğü için ambulansı beklediğini anlıyoruz. Bu soğukkanlılık, filmin ölümle dalga geçen tavrının yalnızca küçük bir örneği. Birinin ölümü nasıl güç dengelerindeki değişim dışında bir etki yaratmıyorsa hayvanlar üzerinde, izlediğimiz ailede de ölüm bundan ibaret. J'in kendini bir anda dayıları ve anneannesinin arasında; dolayısıyla suç dünyasının içinde bulduğu günlerini anlatan "Animal Kingdom" çok ağır ilerleyen sıkıcı bir film aslında. Fakat biraz daha kısa kesilse, üzerinde düşünülecek çok şeyi olan, izlenesi bir film. Performansı ile Oscar'a aday gösterilen Jacki Weaver, 17 yaşındaki James Frecheville ve filme yakışır bir ağırbaşlılıkla oynayan Guy Pearce'ın oyunculukları övgüye değer. Filmden geriye kalansa tek bir cümle: "It's a crazy fucking world."

Black Swan (ABD - Yön: Darren Aronofsky): Yılın en iyi filmi. Diyecek daha fazla bir şey yok aslında. Darren Aronofsky'nin sanatsal güzelliğin estetiği ve fiziksel acının çirkinliği arasındaki tezat üzerine bir destanı "Black Swan". Natalie Portman'ın insanüstü performansı ve Matthew Libatique'in mükemmel görüntüleri filmin en büyük artıları. Tchaikovsky'nin ClintManselleştirilmiş müzikleri de harika. Natalie Portman'ın Oscarlı performansının gölgesinde kalsalar da Mila Kunis ve Barbara Hershey de mükemmeller. Son yıllarda ilk kez bir filmden dayak yemiş gibi çıktım. Bunu bilir, bunu söylerim. Ve "Was I good?" diye soran Mila Kunis'e sevgilerimi gönderirim.

Drei (Almanya - Yön: Tom Tykwer): "Perfume: The Story of a Murderer" ve "International" gibi iki film ile son yıllarda İngilizce'ye geçiş yapan Tom Tykwer, "Drei" ile "Lola rennt"ten hatırladığımız o Alman dinamizmine ve disiplinine geri dönmüş. İki erkek ve bir kadının sınırlarını zorlayan bir ilişkinin zaman doğrusunu perdeye yansıtan Tykwer'a çok iyi bir kurgu ve çok iyi müzikler eşlik ediyor. Sophie Rois, Sebastian Schipper ve Devid Striesow başrollerde oldukça uyumlular.

Kids Are All Right (ABD - Yön: Lisa Cholodenko): Yılın en iyi bağımsız ruhlu filmi diyebileceğim "Kids Are All Right", hem birbiriyle uyumları, hem de etkileyici performansları bakımından harika bir oyuncu kadrosuna ve çok iyi yazılmış bir senaryoya sahip. Annette Bening'e bir Altın Küre ve bir Oscar adaylığı getiren performansı kadar, hatta daha çok Julianne Moore'un performansını beğenmiş olsam da; Bening de, Ruffalo da çok iyi, çok inandırıcılar. Mia Wasikowska ve Josh Hutcherson iki kardeş rolünde onları aratmıyorlar. Lezbiyen bir çift, aynı babadan olma birer çocuk ve bu dörtlüden haberi olmayan bir adamın hayatlarının zorla içiçe geçirilişini izliyoruz filmde. Yaşananlar komedi gibi gözükse de, büyük bir drama tanık oluyoruz. İyi bir senaryo ve iyi oyuncular bir araya geldikten sonra, kötü bir şey beklemek anlamsız zaten.


Les amours imaginaires (Kanada - Yön: Xavier Dolan): Kendimi Xavier Dolan ile aynı dönemde yaşadığım, hatta onunla neredeyse yaşıt olduğum için inanılmaz şanslı hissediyorum. Çünkü aynı şeyleri aynı dönemlerde hissettiğim, ve dolayısıyla eserlerindeki duyguları kendi duygularımla bağdaştırabildiğim bu çocuk; geleceğin en büyük yönetmenlerinden biri olacak. Pedro Almodovar ve Ferzan Özpetek sinemasının renklerini, çok iyi müziklerle; bir James Dean ve bir Audrey Hepburn'ün taş gibi (ki filmin bir anında çıkan Antik Yunan Heykeli bunun en büyük kanıtı) bir çocuğa olan platonik aşkının hikayesinde birleştiren Dolan, ikinci filminde de yapıyor yapacağını. Aşk üzerine, karşılıksız aşk üzerine o kadar yerinde laflar ediyor ki 22 yaşındaki kalemi ve kamerasıyla, herhangi bir insanın "Ben tam olarak bunları yaşamıştım/hissetmiştim." diyeceği bir sahne, bir söz mutlaka yer alıyor filmde. Renkler, kostümler, müzikler ve hele o ana hikaye arasında akıp giden monologlar... "Les amours imaginaries", belki "J'ai tué ma mère"den daha iyi değil; ama kesinlikle birçok filmden daha iyi. Filmde çalan birbirinden güzel üç şarkı: "Bang Bang" (Dalida), "Le temps est bon" (Isaelle Pierre) ve "Pass This On" (The Knife).


Winter's Bone (ABD - Yön: Debra Granik): Bu yılki Oscar adaylarından belki de en az sevdiğim, belki de en sıkıldığımdı "Winter's Bone". Jennifer Lawrence'ın harika oyunculuğu olmasa; ne o filmde, ne o senaryoda, ne de diğer oyunculuklarda iş var. Belki de beni en çok hayalkırıklığına uğratan filmdi "Winter's Bone". Şunu bir İsveçli ya da Finlandiyalı çekeydi, bakın neler çıkıyordu ortaya.

Keş!f:
Nuummioq (Grönland - Yön: Torben Bech, Otto Rosing): Film bittiğinde yazılar akarken "Bu filmde bu kadar kişi çalışmış olamaz!" diye isyan eden arkadaşım Canan'ın olduğu gibi, benim de hayatımda izlediğim ilk Grönland filmiydi "Nuummioq". Ülkenin tarihinde ilk kez Akademi'ye bir film göndermesi ile adını duyduğum soğuk-ülke-yol-hikayesi tanımı ile aklıma "Nord"u getirmiş, sempatimi kazanmıştı. Fakat ne yazık ki bana "Grönland Kahvesi"nin varlığını bilmek dışında bir şey kazandırmadı. Grönland Kahvesi için buradan buyrun.

Y-eni Kuşak:

Griff the Invisible (Avustralya - Yön: Leon Ford): "True Blood"ın karizmatik insanı Ryan Kwanten'i 'ezik' Griff rolünde izlediğimiz film, büyümeyen çocuklar ve dinmeyen çocukluk hayalleri üzerine. Ama işte...

Gökkuşağı:

El ultimo verano de la Boyita (Arjantin - Yön: Julia Solomonoff): Festivalin en büyük ikinci hayalkırıklığını ise GÖkkuşağı Bölümü'nden seçtiğim tek filmde yaşadım. "El Ultimo Verano de la Boyita" cinsel tercih ve yönelimler dışında, cinsel yaradılış üzerine bir filmdi. Başrollerdeki iki çocuk, Guadalupe Alonso ve Nicolás Treise çok iyi olsalar da, film beklentilerimin çok farklı oluşundan dolayı beni mutlu edemedi.

Bir festivalin yorgunluğunu atmadan, sırada 30. İstanbul Film Festivali var. 2 Nisan'ı heyecanla bekliyoruz!

26 Ocak 2011

10. !f İstanbul Uluslarası Bağımsız Fİlmler Festivali'ne Doğru...

AFM'nin bu yıl 10. yaşını kutlayacak olan, sınır tanımayan bağımsız filmler festivali !f, 17-27 Şubat tarihleri arasında İstanbul'da, 2-6 Mart tarihleri arasında ise Ankara'da sinemaseverler ile buluşacak. Bugün düzenlenen toplantı ile basına tanıtılan ve harikulade programı afişe edilen festivalde bizi bu yıl da birçok sürpriz bekliyor. Festivalin En İlham Verici Film'i seçen bölümü "Keş!f"in yanısıra; "Hit Filmler", "Ne Kadar Gerçek O Kadar Kurgu", "Y-eni Kuşak", "Retrospekt!f", "Sesli Yaşam", "Fantastik Filmler", "Dünyanın Çivisi", "Açılıma Devam!", "Gökkuşağı Filmler", "!f Kült", "!f Bonus" ve "Nöbetçi Sinema" bölümler arasında bulunuyor.

Tanıtımını "!f İstanbul 10 Yıldır Mahallede" sloganı, dev bir sümüklüböcek ve başarılı bir video ile yapan festivalde aşağıda bulabileceğiniz birçok yenilik ve güzellik bulunmakta. Sevindirici bir gelişme olarak Maçka Gmall sinemasının da salonlar arasına katıldığını, fakat bu ve diğer tüm güzel gelişmeleri dengelemek için zaten fazla olan bilet fiyatlarının daha da arttığını da söylemek lazım.

İşte !f'inize yarayacak birkaç bilgi:

- Bir Sundance projesi olarak dünyanın 12 şehrinde yürütülen "Film Forward: Kültürel Diyaloğu Geliştirmek", Sundance ekibinin ve Hollywood senaristlerinin İstanbul'a gelmesini; sunum, panel ve atölye çalışmaları düzenlemesini sağlayacak.

- Efsane yönetmen Alejandro Jodorowsky, 1989 yapımı filmi "Santa Sangre"nin yenilenmiş kopyasının ilk gösterimi için !f kapsamında İstanbul'da olacak.

-
“!f ²: İstanbul’dan Canlı" projesi, bu yıl 23 şehirde gerçekleşecek.

- Bu yıl 4. kez düzenlenen yarışma bölümü "Keş!f"te gösterilecek filmler arasında İlksen Başarır'ın "Atlıkarınca"sının yanısıra "22nd of May" (K.Mortier), "Four Times" (F.Frammartino), "Nummioq (T.Bech & O.Rosing), "Our Day Will Come" (R.Gavras), "Pál Adrienn" (Á.Kocsis), "R" (M.Noer & T.Lindholm) ve "We Are What We Are" (J.M.Grau) bulunuyor.

- Retrospekt!f bölümünde geçtiğimiz 10 yılın en beğenilen filmleri gösterilecek: "24Hour Party People", "Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi", "Donnie Darko", "No One Knows About Persian Cats" ve "Wristcutters: A Love Story". -

- Festival programında 10 dalda Oscar adayı "True Grit", 5 dalda Oscar adayı "Black Swan", 4'er dalda Oscar adayı olan "Winter's Bone" ve "Kids Are All Right", 1 dalda Oscar adayı "Animal Kingdom", En İyi Belgesel dalında Oscar adayı olan "Inside Job" ve "GasLand" bulunuyor. (Bu filmlerin çoğu tahmin ettiğiniz gibi Hit Filmler arasında.)
Yine programda Grönland (Nuummioq), Arjantin (Carancho), Irak (Son of Babylon) ve Japonya'nın (Confessions) Oscar aday adayı olan filmleri de yer alıyor.

- Xavier Dolan ("Les amours imaginaires") ve Tom Tykwer'ın ("3") en son filmleri ve Ejderha Dövmeli Kız serisinin son filmi "Arı Kovanına Çomak Sokan Kız" da Hit Filmler arasında yer alıyor.

- Sevilen bölüm "Gökkuşağı Filmler"in bombası ise Bruce Le Bruce imzalı, çokça tartışılan eşcinsel zombi filmi "L.A.Zombie"

Önerilerime gelince:
1. Les amours imaginaires
2. Black Swan
3. Kids Are All Right
4. Winter's Bone
5. Atlıkarınca
6. Nuummioq
7. Inside Job
8. Animal Kingdom
9. True Grit
10. L.A.Zombie

12 Aralık 2010

2009'un En İyi 10 Kamera Arkası İnsanı

1. Kathryn Bigelow - Yönetmen (Hurt Locker): Akademi tarihinin Oscar sahibi olan ilk kadın yönetmeni olması, yarattığı eserin önüne geçen Bigelow -ya da en magazinselinden James Cameron'ın eski karısı- yıl boyunca Amerikan propagandası yapmakla, savaş yanlısı olmakla, hatta yalnızca kadın olmakla suçlandı. Ama "Hurt Locker", savaş psikolojisini çok iyi analiz edişiyle yılın en iyi filmlerinden olmayı hak eden bir yapımdı bence. Filmdeki birçok seçimi ile de Bigelow, yılın en iyi yönetmeniydi benim gözümde de. (Oscar, En İyi Yönetmen Ödülü; Altın Küre, En İyi Yönetmen Adayı)

2. Quentin Tarantino - Yönetmen/Senarist (Inglourious Basterds): Yarattığı referans sineması dünyasında emin adımlarla ilerleyen, milyonlarca hayranı olan çılgın bir yönetmen Tarantino. Birbirinden renkli ve ilginç karakterleri, harika senaryosu, yarattığı atmosferi, oyuncu seçimi, müzikleri; kısacası her şeyi ile "Inglourious Basterds", yılın en iyi filmlerindendi. Hem yönetmen, hem de senarist olarak Quentin Tarantino; pek bir ödül alamamış olsa da, 2009'da hem hayranlarına mükemmel bir film armağan etmiş, hem de dünyaya Christoph Waltz gibi bir adamı kazandırmış oldu bu son filmi ile. (Oscar, En İyi Yönetmen Adayı, En İyi Orijinal Senaryo Adayı; Altın Küre, En İyi Yönetmen Adayı, En İyi Senaryo Adayı)

3. Xavier Dolan - Yönetmen/Senarist (J'ai tué ma mère): 20 yaşında ülkesinin Akademi'ye yolladığı filme imza atan, 2 yılda çektiği 2 filmle Cannes Film Festivali'ne 2 yıl üst üste katılan, 17 ödül sahibi bir efsane. İlk filmi "J'ai tué ma mère"i hem yazan, hem yöneten, hem de başrolünde oynayan Dolan, 2009'un sinema tarihine en büyük katkısı. Yarı-otobiyografik filminde sancılı bir anne-oğul ilişkisine odaklanan Xavier Dolan için, pek bir şeyi beğenmeyen Uygar Şirin bile bakın ne diyor Sinema'nın Kasım 2010 sayısında: "Annemi Öldürdüm'e getireceğiniz her olumsuz eleştiri; senarist, yönetmen ve oyuncu Xavier Dolan'ın bu filmi 18-19 yaşında yapmış olması gerçeğine toslayabilir."

4. James Cameron - Yönetmen (Avatar): 90'lı yılların birçok efsane filminn altında imzası olan ve 11 Oscarlı "Titanic" (1997) ile kendini "Dünyanın Kralı" ilan eden James Cameron, yıllar süren teknik çalışmalar sonucunda sinema tarihi için bir dönüm noktası niteliğindeki "Avatar"ı çekti 2009'da. Baştan sona -bizzat yönetmen ve ekibinin icadı- 3D kameralar ile çekilmiş ilk uzun metraj kurmaca film olma özelliği taşıyan "Avatar", her ne kadar yıllardır izlediğimiz 'Pocahontas' hikayelerinden birini anlatan zayıf bir senaryoya sahip olsa da, teknik anlamdaki başarısı ile yönetmenin aldığı tüm takdirleri hak ettiğini kanıtlıyor. (Altın Küre, En İyi Yönetmen Ödülü; Oscar, En İyi Yönetmen Adayı)

5. Duncan Jones - Yönetmen (Moon): David Bowie'nin oğlu Duncan Jones, ilk sinema filminde bilimkurgu türünün en minimalist örneklerinden birine imza attı 2009'da. Baş ve tek roldeki Sam Rockwell'in oyunculuk yeteneğinin ve yapım tasarımı ekibinin başarısının da katkısıyla; tek mekan ve tek kişiyi izlediğimiz süre boyunca sıkılmadan bizi perde karşısında oturtmayı başardı. BAFTA tarafından En İyi İlk Film Ödülü'ne layık görülen Jones, şu sıralar ikinci filmi "Source Code" ile meşgul. Merakla bekliyoruz...

6. Tom Ford - Yönetmen (A Single Man): Moda dünyasının ünlü isimlerinden Tom Ford, ilk filmi "A Single Man" ile dokunaklı bir günün hikayesine odaklandı ve her haliyle bir modacının elinden çıktığı belli olan bir eser sundu bizlere. Görselliği, renklerin kullanımı, oyuncuların fiziksel kusursuzluğu, kostümlerin şıklığı ve daha bir çok özelliği ile yılın en görsel filmlerindendi "A Single Man". Ford, herhangi bir ödüle layık görülmese de; film başrol oyuncusu Colin Firth ile yıl boyunca göz önünde olmayı başardı.

7. Scott Neustadter & Michael H. Weber - Senarist ((500) Days of Summer): Klişeleri tersine çevirerek anlatan bir hikaye, sığ olmayan karakterler, müziği içine çekmiş bir senaryo, güzel yazılmış espriler, daha güzel düşünülmüş detaylar, harika kurulmuş cümleler... Eğer film vizyona girdikten 1.5 yıl sonra bile insanlar halen Summer'a sövebiliyorlarsa, halen filmin müzikleri çaldığında akıllarımızda o sahneler oynamaya başlıyorsa; bu filmin senaryosunun ne kadar başarılı olduğunun kanıtıdır. "The following is a work of fiction. Any resemblance to persons living or dead is purely coincidental. - Especially you Jenny Beckman. - Bitch."


8. Dion Beebe - Görüntü Yönetmeni (Nine): Rob Marshall'ın "Chicago" sonrasında yok-yok oyuncu kadrosuna rağmen tutmayan üçüncü filmi ve ikinci müzikali "Nine"ın, belki de en iyi yanıydı görüntüleri. Işığı ustaca kullanan Dion Beebe ise, filmin vasatlığı altında unutulanlardan biri olarak hak ettiği övgüye layık görülmedi.

9. Anthony Dod Mantle - Görüntü Yönetmeni (Antichrist): Kuzey Avrupa'nın çılgın yönetmenlerinden Lars von Trier'in rahatsız edici derecede rahatsız edici filmi "Antichrist", henüz açılış sahnesindeki 'Lascia ch'io pianga' aryası eşliğindeki görüntüleri ile büyülemeyi başarıyordu seyirciyi. Film çığrından çıktıkça görüntüler, çekimler, renkler daha da önem kazanıyor; izlenilen şey ne kadar huzursuzluk yaratsa da insan bakmaktan alamıyordu kendini.

10. Sarah Greenwood & Katie Spencer - Sanat Yönetmeni ve Set Dekoratörü (Sherlock Holmes): Guy Ritchie'nin Sherlock Holmes'ten bir İngiliz süperkahramanı yarattığı yorumu, geçtiğimiz yılın en başarılı popüler yapımlarından biriydi. Filmin setleri ise dönemi çok iyi yansıtıyordu. Özellikle tersane sahnesinde büyüleyici bir iş çıkaran; filmin her anında müzikler ve kostüm ile de çok iyi desteklenerek bizi yıllar öncesinin Londrası'na götüren Greenwood ve Spencer, ne yazık ki "Avatar"ın bilgisayar yapımı setlerine yenik düşmüştü. (Oscar, En İyi Sanat Yönetimi Adayı)

9 Aralık 2010

En İyi Filmler: 2009

Film afişleri, müzikleri ve oyuncularından sonra sıra en iyi filmlerine geldi 2009'un. Popüler-bağımsız-stüdyodraması-müzikal-yabancıfilm ayrımı gözetmeksizin seyrettiğim 2008 yapımı 140'a yakın film arasından kişisel bir "En İyi 10" listesi var aşağıda. Çok iyi filmler dışarıda kalmış olsa da... (Yine, alfabetik sırada)

Yön: Marc Webb
Senaryo: Scott Neustadter, Michael H. Weber
Oyuncular: Zooey Deschanel, Joseph Gordon-Levitt, Geoffrey Arend
(Altın Küre, En İyi Film - Komedi/Müzikal Adayı)

Avatar (ABD)
Yön: James Cameron
Senaryo: James Cameron
Oyuncular: Sam Worthington, Zoe Saldana, Sigourney Weaver, Stephan Lang, Michelle Rodriguez, Giovanni Ribisi
(Oscar, En İyi Film Adayı, En İyi Yönetmen Adayı; Altın Küre En İyi Film - Drama Ödülü, En İyi Yönetmen Ödülü)

Yön: Sam Mendes
Senaryo: Dave Eggers, Vendela Vida
Oyuncular: John Krasinski, Maya Rudolph, Allison Janney, Maggie Gyllenhaal, Catherine O'Hara, Jeff Daniels, Carmen Ejogo

Yön: Neill Blomkamp
Senaryo: Neill Blomkamp, Terri Tatchell
Oyuncular: Sharlto Copley, David James, Jason Cope
(Oscar, En İyi Film Adayı, En İyi Uyarlama Senaryo Adayı; Altın Küre, En İyi Senaryo Adayı)


Yön: Kathryn Bigelow
Senaryo: Mark Boal
Oyuncular: Jeremy Renner, Anthony Mackie, Brian Geraghty, Guy Pearce, Ralph Fiennes, David Morse
(Oscar, En İyi Film Ödülü, En İyi Yönetmen Ödülü, En İyi Orijinal Senaryo Ödülü; Altın Küre, En İyi Film - Drama Adayı, En İyi Yönetmen Adayı, En İyi Senaryo Adayı)


Yön: Quentin Tarantino
Senaryo: Quentin Tarantino
Oyuncular: Brad Pitt, Diane Kruger, Eli Roth, Mélanie Laurent, Christoph Waltz, Daniel Brühl, Michael Fassbender
(Oscar, En İyi Film Adayı, En İyi Yönetmen Adayı, En İyi Orijinal Senaryo Adayı; Altın Küre, En İyi Film - Drama Adayı, En İyi Yönetmen Adayı, En İyi Senaryo Adayı)


Yön: Xavier Dolan
Senaryo: Xavier Dolan
Oyuncular: Xavier Dolan, Anne Dorval, François Arnaud


Yön: Yeşim Ustaoğlu
Senaryo: Yeşim Ustaoğlu
Oyuncular: Tsilla Chelton, Onur Ünsal, Derya Alabora, Övül Avkıran, Osman Sonant
(Yeşilçam, En İyi Film Adayı, En İyi Yönetmen Adayı, En İyi Senaryo Adayı; SİYAD, En İyi Film Adayı, En İyi Yönetmen Adayı, En İyi Senaryo Adayı)


Yön: Jason Reitman
Senaryo: Jason Reitman, Sheldon Turner
Oyuncular: George Clooney, Vera Farmiga, Anna Kendrick, Jason Bateman
(Oscar, En İyi Film Adayı, En İyi Yönetmen Adayı, En İyi Uyarlama Senaryo Adayı; Altın Küre, En İyi Senaryo Ödülü, En İyi Film - Drama Adayı, En İyi Yönetmen Adayı)


Vavien (Türkiye)
Yön: Yağmur Taylan, Durul Taylan
Senaryo: Engin Günaydın
Oyuncular: Engin Günaydın, Binnur Kaya, Settar Tanrıöğen, İlker Aksum, Serra Yılmaz
(Yeşilçam, En İyi Senaryo Ödülü, En İyi Film Adayı, En İyi Yönetmen Adayı; SİYAD, En İyi Senaryo Ödülü, En İyi Film Adayı, En İyi Yönetmen Adayı)

17 Ekim 2010

Filmekimi 2010'un Ardından...

Bizi bir atkı gibi sararak sonbahar havasının melankolisinden koruyan Filmekimi, bu yıl 9. kez bizlerleydi. Bu kez Emek Sineması olmadan, bu kez Emek Sineması'nın altın renkli perdesi her film öncesi kapanıp tekrar açılmadan, bu kez kocaman salonlarda insanları buluşturmadan. 8 Ekim'de başlayan ve 31 filmi İstanbullu sinemaseverlerle bir araya getiren Filmekimi'nde geçtiğimiz yılki performansımı koruyarak yine 9 film izledim. Bu 9 filmin bazıları bu yıl gerçekten mükemmel olan afişteki o kırmızı atkıdan çok daha sıcak tuttu içimi, bazı filmlerde ise o atkı sanki bir battaniye olup üzerime örtüldü sıkıntıdan. Filmekimi 2010, yine çok iyi filmler izlememe vesile olmuş olsa da; geri dönüp baktığımda benim için programıma sığdıramadığım filmler için duyduğum üzüntünün gölgesinde kaldı bu yıl.

Peki ben ne izledim?

"Somewhere" (Yön: Sofia Coppola - ABD): Sofia Coppola, 2003'te "Lost in Translation" ile girmişti hayatlarımıza. Hollywood'un efsane yönetmenlerinden Francis Ford Coppola'nın kızı etiketini üzerinde taşımaya mahkum bu genç kadın bir anda, Oscar adayı olabilen nadir kadın yönetmenlerin arasındaki yerini bulmuştu Japonya'da bir otelde geçen bu kültür ve dil yabancılaşması destanı ile. Aynı yıl aynı filmle En İyi Orijinal Senaryo Oscar'ını da kucaklamıştı. Yönetmenin ikinci filmi "Marie Antoinette" oldukça olumsuz eleştiriler aldıktan sonra, üçüncü filmi ile toparlanmış, hayata dönmüş ve harikalar yaratmış "Somewhere" ile Coppola. Filmin açılış sahnesi ve kapanış sahnesi arasındaki tezat, 100 dakika boyunca ne izlediğinizi bir anda yüzünüze çarpıveriyor. Hayatın nasıl değişebildiğini, ne ile değişebildiğini, insanların duygularını hatırlaması ile nereden nereye gelebildiğini anlatıyor "Somewhere". Bunun için de Stephen Dorff'un canlandırdığı ünlü bir aktörü ve hayatında bir anda eskiden olduğundan çok daha fazla yer tutmaya başlayan kızını kullanıyor. 1998 doğumlu (evet, evet 1998 doğumlu) Elle Fanning'in oyunculuğu ablası Dakota'nınki ile karşılaştırılamayacak kadar etkileyici. Ayrıca Coppola, çok başarılı olduğu konuya da dokunmadan edemiyor ve filmin bir bölümünü İtalya'da bir otele, burada yaşanan kültür çatışmaları ile süsleyerek taşıyor. Yalnızca Filmekimi'nin değil, yılın en iyi filmlerinden biri olan "Somewhere", Venedik'te aldığı Altın Aslan'ı sonuna kadar hak eden bir film. (Evet, evet. Elle Fanning 1998 doğumlu.)

"Flickan som lekte med elden" (Yön: Daniel Alfredson - İsveç): İstanbul Film Festivali'nde izlediğimiz ve yakın bir tarihte vizyona da uğrayan "Ejderha Dövmeli Kız"ın ardından, serinin ikinci filmi "Ateşle Oynayan Kız", aynı karakterleri aynı görsellik ve aynı kalitedeki performanslar ile aktarmayı başarsa da, hikayesi ve sürükleyiciliği söz konusu olduğunda benim açımdan sınıfta kaldı. Üçüncü filmin ikincisine değil, ilkine benzemesi dileğiyle...

"Kaboom" (Yön: Gregg Araki - ABD): Bazı filmler olur, ne diyeceğinizi bilemezsiniz. Film çıkışında karşılaştığım ve bir sonraki seansta aynı filme girecek olan arkadaşımın gecenin bir yarısı yazdığı şu mesaj özetliyor aslında filmin etkisini: "Film çıkışında Emre neden bir garipti diyordum ki, ben de filmden sonra anladım." Önüne ilginç sıfatını koymak bile sıradan olacak ilginçlikte bir film "Kaboom". Cinselliği keşfeden gençlerin yaşadığı dramı anlatan Amerikan bağımsız filmlerinin, el kamerasıyla ve boktan efektlerle çekilmiş ucuz bilimsel kurgusal fantastik filmlerle karışımının; üzerine hayatla, gençlikle, aşkla ve cinsellikle ilgili harikulade diyaloglar eklenmiş halinin; saçma bir polisiye kurgu ile rezil edilmiş hali "Kaboom". İyi bir film değil, ama kötü bir film hiç değil. Kötü bir film değil, ama iyi bir film hiç değil. Cinsel sınırların olmadığı bir dünyanın absürd bir şekilde perdeye kusulmuş hali. Tahminen bolca ot içildikten sonra.

"Tree" (Yön: Julie Bertuccelli - Avustralya): Mekanı Avustralya'nın uçsuz bucaksız toprakları, dili İngilizce olsa da, "Ben Fransız filmiyim." diye bağırıyor Bertuccelli'nin "Tree"si. Cannes Film Festivali'nin bu yılki kapanışında gösterilen filmin neden yarışmaya seçilmediğini anlamak güç. Charlotte Gainsbourg, "Antichrist" ile tüm dünyaya kanıtladığı oyunculuk yetenieğini aynen sergilemeye devam etse de kendisinden onlarca yaş küçük olan Morgana Davies ondan adeta rol çalıyor. "Ağaç" simgesinin dalağını yaran Bertuccelli, yas tutmanın ve hayata devam etmenin aynı beden ve aynı aile içindeki çatışmasını anlatıyor. Bazı sahneleri yıllarca akılda kalacak, filmin adı ise zamanla unutulacak tarafımdan.
"Happythankyoumoreplease" (Yön: Josh Radnor - ABD): Yoksa "How I Met Your Mother"ın umutsuz vakası Ted, yani Josh Radnor, yeni Zach Braff mi? Hem yazdığı, hem yönettiği, hem de başrolünde oynadığı ilk filmi ile Amerikan Bağımsız Sineması'nın bu yılki en büyük keşiflerinden biri olan Radnor, "Happythankyoumoreplease"de 5 yıldır canlandırdığı karakterin kendisine çağrıştırdıklarını dökmüş perdeye. "Go get yourself loved." mottosu ile hayat dolu, ama hayatın acımasızlıklarını biraz görmezden gelmeyi tercih edecek denli Polyannacı bir film çekmiş.

"L'âge de raison" (Yön: Yann Samuell - Fransa): Filmekimi'nin hemen sonrasında vizyonda da izlenilebilecek olan (ah bunu biletleri almadan bilseydim ya...) "L'âge de raison"u izlemek için tek bir neden var aslında: Yönetmeni Yann Samuell'in "Jeux d'enfants"ın yönetmeni olması. 2003 yılında, çocukça bir aşk yaşamış olan her yaratığı derinden etkileyen bir film çevirerek gönülleri fetheden Fransız yönetmen; bu kez çocukluk hayallerini deşiyor. Eğer çocukluğunuzu biraz olsun özlüyorsanız, gözyaşı dökmemeniz imkansız bu filmde. Michel Gondry sinemasını anımsatan rengarenklikteki sanat yönetimi ile yine hüzünlü bir hikayeyi bonbon şekeri kıvamında bir film ile anlatmış Samuell.

"New York, I Love You" (Yön: Fatih Akın, Yvan Attal, Randy Balsmeyer, Allen Hughes, Shunji Iwai, Shekhar Kapur, Joshua Marston, Mira Nair, Natalie Portman, Brett Ratner, Jiang Wen - ABD): Sen git ısrarla yasal yollardan izlemek için bekle, sonra "Paris, Je t'aime"deki sıcaklığın yarısını bile bulama. Ünlü şair Hande Yener'in başına gelenlerin tam tersi gelmiş de olabilir "Paris, Je t'aime" formülünün başına; sorun şehirlerde olabilir. New York ve Paris, ikisi de birer metropol olsa da, ilki Amerika'nın soğukluğunu, tarihsizliğini, kültürsüz çok-kültürlülüğünü ve yapaylığını yansıtıyor ne de olsa. Diğeri ise sadece ve yalnızca Paris. Çoğunluğu Amerikalı yönetmenlerin kısa filmlerinden oluşan "Paris, Je t'aime"in, çoğunluğu Asyalı olan yönetmenlerin kısa filmlerinden oluşan "New York, I Love You"dan çok daha iyi olmasını açıklamanın başka bir yolu var mıdır bilemiyorum. Soğuk aşk hikayeleri anlatıyor "New York, I Love You". İnsanlar paltolarıyla dolaşıyorlar Central Park'ta. Tarih kokan inişli-yokuşlu sokaklarda yürüyerek değil, gökdelenlerin yükseldiği dümdüz caddelerde taksiye binerek yaşıyorlar aşklarını. Kısa filmler arasında Yvan Attal ve Brett Ratner'ın hikayeleri ise favorilerim. Fatih Akın'ın beni hayalkırıklığına uğrattığını, Uğur Yücel'in New York'a değil İstanbul'a yakıştığını, Eli Wallach ve Cloris Leachman'ın ise birbirine çok yakıştığını söylemeden geçemem.

"Certified Copy" (Yön: Abbas Kiarostami - Fransa): Yarısında mışıl mışıl uyuduğum bir film hakkında yazarak haksızlık etmek istemiyorum. (Yoksa bunu diyerek çoktan yorumumu yapmış mı oldum?) "Certified Copy", iki kişinin yürüyerek, oradan oraya girip çıkarak durmadan konuştuğu ve tartıştığı bir film. Evet, 90'lı yılların en güzel filmlerinden "Before Sunrise"daki fikir bu. Ya da onun devam filmi "Before Sunset"in, hatta onun izinden giden "2 Days in Paris"in. Fakat Juliette Binoche ve William Shimell hayatın içinden değiller. Geyik yapmıyorlar. Bildiğin sanat felsefesi ve kültür ekonomisi tartışıyorlar. E ben zaten okulda dinliyorum bunları? 6 liraya Juliette Binoche'tan ninni dinleyerek uyudum ya, herkese nasip olmaz. ("Sen sinemadan ne anlarsın" eleştirilerinizi kapının altından atabilirsiniz.)

"Town" (Yön: Ben Affleck - ABD): Bu Filmekimi'nin popüler sinemaya en yakın parçalarından biriydi Ben Affleck'in ikinci filmi. Kötü oyuncu Affleck'in, umut vaat eden yönetmen Affleck'e dönüştüğü "Gone Baby Gone" sonrası; umutları boşa çıakrmadığını gösteriyordu kendisi. Bu kez kendisini başrole de koyan yönetmen, yanına Jon Hamm, Jeremy Renner ve Rebecca Hall gibi son yılların televizyon ve sinemada parlayan oyuncularını alarak yine bir suç dramasına imza atmış ve yine başarılı olmuş. Kimi yerlerde 'son işini yapan deneyimli hırsız' klişesine yenik düşse de, gerek sürükleyici soygun sahneleri, gerekse dramatik yapısı ile etkileyici ve görülesi bir film "Town".

Bu 9 film dışında kaçırdığım için gözümden birer damla yaş akıtan filmleri ise şöyle sıralayabilirim: "Get Low", "Jack Goes Boating", "Alting bliver godt igen" ve "Des hommes et des dieux". Çok merak ettiğim ama göremediğim "Revolución"un ise Gael Garcia Bernal ve Latin kültürü hayranı bir insan tarafından beğenilmemesi içimi rahatlattı.

21 Nisan 2010

29. İstanbul Film Festivali'nin Ardından... Vol.2

Yazının ikinci bölümünde, festivalin ikinci haftasında izlediğim filmler geliyor:

"Bal" (Yön: Semih Kaplanoğlu) - Türkiye: Festivaldeki tek gösterim programıma uymamış olsa da, festival sırasında vizyonda oluşu sayesinde izleyebildim "Bal"ı da. Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf üçlemesinin son filmi, ne "Süt" kadar güzel, ne de "Yumurta" kadar sıkıcıydı. Karadeniz'in doğal güzellikleri ve Bora Altaş'ın yeteneği göz kamaştırırken, üçlemenin zamansız ve mekansız bütünlüğü de puzzle'ın son parçası ile tamamlanmış oldu. 60. Berlin Film Festivali'nden Altın Ayı ile dönen Kaplanoğlu'nun dört yıla yayılan projesinden sonraki adımı heyecanla bekliyoruz.

"Last Station" (Yön: Michael Hoffman) - İngiltere: Festivalin Uluslararası Yarışma'sında yarışan, oyuncuları Helen Mirren ve Christopher Plummer'a birer Oscar adaylığı getiren film, ünlü Rus yazar Tolstoy'un son yıllarında karısı, felsefesini kendinden çok belleyen ve onu saplantı haline getiren müritleri ve mirasının akıbeti üzerineydi. Festivalde uğradığım en büyük hayal kırıklığı olduğunu söyleyebilirim filmin. Zira ne oyuncuların performansları Oscar adayı olacak kadar güçlü, ne de yönetmenin tercihleri ilginçti. (Not: İnsanlar sinemada (hele ki festivalde) film izlemeyi, evinde film izlemekle karıştırmamalılar. Birbirleriyle, cep telefonu ile, hatta filmin karakterleriyle konuşmamalılar. Hele ki 40'lı yaşlardaysalar bunu öğrenmiş olmalılar.)

"Wszystko, co kocham" (Yön: Jacek Borcuch) - Polonya: Yine bir Uluslararası Yarışma filmi. Yönetmen, ailelerinin politik görüşleri kaderlerini etkileyen liseli gençlerden oluşan bir alternatif müzik grubunun festival ve ünlü olma hayalleri ile Polonya'nın komünizm etkisinde geçirdiği yıllardaki politik gerilimi harmanlamış. Çok da güzel başarmış bunu. Film geçtiğimiz yılın Norveç yapımı "Mannen som elsket Yngve"yi andırdı bana. Gençliği ve özgürlüğü çok güzel anlatan sıcak bir film çıkmış ortaya. Filmin ardından yapılacak söyleşiye yapımcısıyla içmeye giderek ortadan kaybolan yönetmenin katılamaması komikti. Fakat bunun açıklanmasından sonra "Gerçekleri bu kadar çarpıtan bir film yaptığı için buraya çıkmaya yüzü yoktur da ondan." sözleriyle isyan eden komünist arkadaşımızın tavrı ise gereksizdi. Her ne politik düzende/ortamda olursa olsun; halkını, gençlerini, onların hayallerini, müziğini kısıtlayan, yasaklar getiren rejim ve onun piyonları kötüdür. Ve politik gücü eline geçiren her görüş bunu yapmıştır. Gerginliğe gerek yoktur.

"J'ai tué ma mère" (Yön: Xavier Dolan) - Kanada: Bırakın festivali, hayatımda gördüğüm en iyi, başarılı, güzel ve gerçekçi filmlerdendi "J'ai tué ma mère". 1989 doğumlu Kanadalı Xavier Dolan, yazdığı, yönettiği ve başrolü oynadığı filmi ile geçtiğimiz Cannes Film Festivali'nden 3 ödülle döndü ve Kanada'nın Oscar aday adayı olmayı başardı. Kendisi gibi eşcinsel bir liseli gencin, annesine olan nefretini ve hayata olan isyanını konu alıyor film. Xavier Dolan'ın ve annesi rolündeki Anne Dorval'in oyunculukları, filmin senaryosu ve kurgusu, gerçekleri tüm şiddeti ve boktanlığıyla izleyenlerin yüzüne vurmasıyla dört dörtlük; mükkemmel bir filmdi bence. Aynı konuyu baba-oğul ilişkisi üzerinden anlatan "C.R.A.Z.Y." sonrası, Quebec sinemasının Avrupa sinemasına yakınlığını bir kez daha kanıtlamış oldu "J'ai tué ma mère". (Not: Xavier Dolan, önümüzdeki ay ikinci filmi "Les amours imaginaires" ile yeniden Cannes Film Festivali'nde yarışacak.)

"Kosmos" (Yön: Reha Erdem) - Türkiye: Geçtiğimiz Ekim ayında Antalya'da En İyi Film ödülünü "Bornova Bornova" ile paylaşan Reha Erdem imzalı "Kosmos", eleştirmenlerin ve sanatsal yönü ön plana çıkan filmlerin tutkunlarının bayıldığı bir film olsa da; Reha Erdem'in gitgide benden uzaklaştığını kanıtladı. "Hayat Var"dan sonra "Kosmos"un da en iyi yanı sesleri kullanımı idi. Mistik, şamanist ve boğucu konusu nedeniyle beni oldukça sıkan film; ne oyuncularının (çok iyi olan) performanslarını, ne Kars'ın harikulade doğasını, ne Florent Herry'nin görüntülerini, ne de senaryoda yatan o alt metinleri takdir edebilmeme sebep oldu. Filmden sonra Reha Erdem ile yapılan söyleşide tüm bu düşüncelerimin kat kat olumsuzunu, hem de terbiyesiz bir şekilde yönetmene sövercesine bağıran hatuna ise söyleyecek söz bulamıyorum. Bu kez bana (ya da sana) hitap etmemiş bir film yapmış olabilir Reha Erdem, ama bu ne onun Türk Sineması'nın en iyi yönetmenlerinden biri olduğu, ne de "Kosmos"un çok başarılı bir film olduğu gerçeğini değiştirir. "Çektiğiniz bu sıkıcı filmleri çok beğeniyorsanız, kendi kendinize çekip, gidip evinizde seyredin." diyen hatunun aksine, daha terbiyeli bir seyircinin görüşlerine ise katılmaktayım: "Ben 'A-Ay'daki, 'Kaç Para Kaç'taki Reha Erdem'i özlüyorum" dedi kendisi. Ben de diyorum ki: Ben "Korkuyorum Anne" ile tanıdığım Reha Erdem'in gitgide benden uzaklaştığını görüyor ve onu özlüyorum.

"Beş Şehir" (Yön: Onur Ünlü) - Türkiye: Daha sevdiğim yönetmenin yasını tutmaya başlayamamıştım ki, "Beş Şehir"i izledim. Onur Ünlü'nün Antalya'dan En İyi Senaryo ödülü ile dönen filmi "Beş Şehir", beş karakterinin kesişen öyküleri üzerinden akan, ölümün ansızınlığına yazılmış bir destan resmen. Tansu Biçer, Ahmet Rıfat Şungar, Beste Bereket, Ege Tanman, Bülent Emin Yarar... Yaşı ne olursa olsun, bu kadar kalburüstü oyuncunun bir arada olması bile yeterken iyi bir film için; yönetmeni de Onur Ünlü. Film boyunca nefes nefese, paranoyakça, arada zekice yazılmış esprilere gülerek izliyorsunuz. Ta ki filmin başlarında duyup filme güzel gittiğini düşündüğünüz Ahmet Kaya şarkısı "Beni Vur" ikinci kez çalana kadar... O an geliyor, ki bunun filmin finali olduğunu anlıyorsunuz, hıçkırarak ağlıyorsunuz oturduğunuz yerde. Evet, Onur Ünlü "Polis" ve "Güneşin Oğlu" sonrasında, üçüncü filmi ile en sevdiğim Türk Yönetmen ünvanını aldı Reha Erdem'in elinden. "Beş Şehir" vizyonda. Mutlaka izleyin.

"Eu cand vreau sa fluier, fluier" (Yön: Florin Serban) - Romanya: Genç yönetmen Florin Serban'a Berlin'de Jüri Özel Ödülü kazandıran ilk uzun metrajlı filmi, hapishanedeki son haftasında nefret ettiği annesinin ortaya çıktığını ve kendi ellerinde büyüyen kardeşini yurtdışına kaçıracağını öğrendiğinde deliye dönen genç bir mahkumu konu alıyor. Yılın "Un prophète" ve "Celda 211" ile birlikte üçüncü önemli hapishane temalı filmi bu. İlk filmiyle çok iyi iş çıkaran yönetmeni kadar genç oyuncusu George Pistereanu da dikkat çekici.

"Celda 211" (Yön: Daniel Monzón) - İspanya: Goya Ödülleri'ni silip süpüren bir başka hapishane filmi "Celda 211", gardiyan olarak işe başlamadan bir gün önce iş yerini ziyarete giden genç bir adamın öyküsünü anlatıyor. Başına aldığı darbe sonucu revire götürülmek yerine boş bir hücreye yatırılan ve bu sırada çıkan isyan sonucu içeride mahkumlarla beraber kilitli kalan Juan, olaylar kızıştıkça onlardan biri haline geliyor. İnsan doğasını, insanın canavarlaşma sürecini mükemmel bir şekilde ele alan filmde Albeto Ammann ve Luis Tosar'ın oyunculukları takider değer.

Devamında: Festival Ödülleri