01 Temmuz 2009 Çarşamba

37. İstanbul Müzik Festivali'nin Ardından...

Yine bir Haziran ayı geride kaldı. Tabii ki İstanbul Müzik Festivali de... Bu yıl ilginç bir şekilde -ya programın kendi barokluğundan ya da benim seçimlerimin tesadüfen öyle denk gelmesinden dolayı - barok müzik ağırlıklı bir festival oldu benim için. Bu yılın başka bir ilginçliği ise 4 konsere gitmiş olmama rağmen, yıllardır klasik müzik deyince aklıma gelen ilk mekanlardan olan Aya İrini'de tek bir konser izlememiş olmam.

Genel anlamda, gerek sanatçı/grup seçimleri gerekse organizasyon olarak her zamanki gibi fazlasıyla tatmin edici bir festivaldi. Fakat bu yılki festivalde beni rahatsız eden şey, bazı konserlerin program notlarının yanlışlarla dolu olarak hazırlanmış olmasıydı. Programda yazılan parça yerine başka bir parçanın notlarının yer almasından tutun, solistlerin isimlerinin yanlış yazılmasına kadar birçok yanıltıcı ve şaşırtıcı hata vardı program notlarında. Bu kadar büyük bir organizasyonda böyle detaylarda aksaklıklar çıkabilir diye anlayış göstermek lazım ama aynı zamanda bir daha tekrarlanmamasını da ummak lazım.

6 Haziran Cumartesi: "Barok Trompet Galası", Erden Bilgen & Barok Solistleri

Yeni başlayanlar için Barok Müzik olarak da adlandırılabilecek olan bu konser, barokta ne varsa barındırıyordu. Dönemin enstrümanlarını dönemin kostümleri ile çalarak daha müzik başlamadan şaşırtan solistler, 90 dakikaya Vivaldi'den Händel'e, Purcell'den Scarlatti'ye - ne yazık ki Bach dışında - Barok Müzik'te ne varsa özetlediler. 2 trompet, 4 keman, 1 viyola, 1 viyolonsel, 1 kontrbas, 1 klavsenden ve 1 sopranodan oluşan grubun konseri oldukça eğlenceliydi.

23 Haziran Salı: "The English Concert", The English Concert, Harry Bicket (şef), Ana Maria Labin (soprano)

Bu kez İngiliz bir gruptan, Bach, Vivaldi ve Händel'e eşit ağırlıkta yer vermiş bir programı olan; yine Süreyya Operası'nda, yine barok bir konser. Özellikle konserin ilk yarısında hükmünü süren Bach'ın La Minör süiti, akıllara cep telefonu melodisini getirse de, muhteşemdi. Program notları ise, yukarıda da belirttiğim gibi çileden çıkartıcıydı.
24 Haziran Çarşamba: "50. Yılında Play Bach", Jacques Loussier Trio

Vivaldi yorumlarını dinleyerek tanıştığım, klasik müzik eserlerini caz düzenlemeleriyle çalan Jacques Loussier Trio'nun Arkeoloji Müzesi'nin avlusundaki konserinin teması Bach idi. Grubun "Play Bach" albümlerinde bulunan parçaları çaldığı konserin sahnedekiler dahil yaş ortalaması, Placebo konseri ile aynı geceden olmasından dolayı mıdır nedir, bir hayli yüksekti. Yaşına rağmen oldukça enerjik gözüken Jacques Loussier'in bol Fransız askanlı İnigilizce'sinden bir şey anlamaksa pek mümkün değildi. Yer yer, uzun sololar nedeniyle cazı neden sevmediğimi bir kez daha hatırlamış ve Caz Festivali'ne yıllar süren inadımdan sonra bu yıl ilk kez bilet almama kararımı bir kez daha onaylamış oldum. Şimdilik grubun Vivaldi yorumlarını da Bach'a tercih ediyorum.

30 Haziran Salı: "Kapanış Konseri", La Scala Filarmoni Orkestrası, Daniel Barenboim (şef & piyano)

Festivalin kapanış konseri, Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nın devasa salonundaydı. Ünlü şef Daniel Barenboim, İKSV'nin "Yaşam Boyu Başarı Ödülü"nü aldı. Ödülünü alırken yaptığı konuşmada İstanbul'u övdü ve bu şehrin Asya ve Avrupa arasında bir köprü oluşunun lafta kalmamasını diledi. Barenboim, gece boyunca La Scala Filarmoni Orkestrası'nı yönetti ve konserin ilk yarısında piyanoda onlara eşlik etti. Tam anlamıyla mükemmel olan ilk yarıda, Beethoven'ın uzun zamandır dilime dolanmış olan 3. Piyano Konçertosu'nu dinledik. Beethoven hayranlığımı bu yıl da yeterince doyurmuş oldum böylece. İkinci yarı ise Berlioz'un Fantastik Senfoni'si ile geçti. Berlioz'u sevmemeye karar verdim. Diğer yandan 100 kişiye yakın kadrosuyla, harpları ve davullarıyla orkestra inanılmazdı. Lütfi Kırdar'ın ise gerek sahnesi, gerek koltukları, gerekse akustiği ile İstanbul'da konser dinlenebilecek en güzel salonlardan biri olduğunu bir kez daha görmüş oldum.


Meraklısı için sırada, yarın başlayacak ve 15 Temmuz'a dek sürecek olan 16. İstanbul Caz Festivali var.

25 Haziran 2009 Perşembe

Akademi'den Şok Haber!

80 yılı aşkındır Oscar olarak bilinen ödülleri dağıtmakta olan Academy of Motion Picture Arts and Sicences (AMPAS), 24 Haziran'da yayınladığı basın bülteni ile 7 Mart 2010'da dağıtılacak olan 82. Akademi Ödülleri'ne En İyi Film dalında 10 filmin aday olacağını açıkladı.

1943'teki 16. Akademi Ödülleri'ne dek bu konuda bir kısıtlama olmamış, En İyi Film adaylarının sayısı 3 ve 12 arasında değişmişti. Daha sonra bu sayı 5 ile sabitlenmiş ve günümüze kadar bu konuda bir değişiklik yapılmamıştı.

AMPAS Başkanı Sid Ganis, böylece diğer dallarda ön plana çıkan fakat En İyi Film dalında görmezden gelinen filmlerin de bir şansı olabileceğini; geçmiş yıllarda birçok öreneği görülen, önemli filmlerin En İyi Film dalında görmezden gelinmesi sorununa bir çare bulunacağını söylemiş.

Bu değişen kuralla, "Dark Knight"ların daha fazla görmezden gelinmediği bir aday listesi diliyorum ben de.

82. Akademi Ödülleri'ne aday olanların listesi, 2 Şubat 2010'da açıklanacak.

11 Haziran 2009 Perşembe

B.1.Bora.Uzer

Eğlenceli ve ince bir ses alın, gereğinden fazla enerji katın, üstüne R&B ve beatbox ekleyin ve tüm bunların şirin sözler ve başarılı bir müzikle birleştiğini düşünün. Adetimdendir, benzetmeden yapamam; bunun için de Justin Timberlake, Jamiroquai ve Kenan Doğulu anahtar sözcüklerini seçiyorum.

Yukarıda bahsettiğim mucizevi formül, birkaç hafta öncesine kadar varlığından haberim olmayan -ve bunun için ziyadesiyle pişman olduğum- Bora Uzer'i tarif etmekte. Kangroove'un eski solisti Bora Uzer, ilk solo albümü olan B.1'i 2009 başında çıkarmış. Albümün ilk klibi ise "Aramızda 1 Gerginlik mi Var?"a çekilmiş. Solo albüme gelene kadar sozluk'ten de anlaşılabileceği üzere kalabalık (ve çoğunluğu dişi olan) bir hayran kitlesine sahip olmayı başarmış ve gerek sesi, gerek sahnesi, gerekse tarzıyla sevdirmiş kendini. Rotterdam'da burslu müzik eğitimi aldıktan sonra; İstanbul, Atlanta ve Londra'da müzik çalışmaları yapmış kendisi. Fakat neden İngiliz müzik piyasasına Jay-lal gibi tiksinç bir isimle çıkmayı seçmiş, güzelim Bora'nın nesi varmış anlayamadım.

B.1'de 8 Türkçe, 4 İngilizce şarkı bulunuyor. Pazarlama derslerinde çıkarılan ve pazardaki boşluğu belirlemeye yarayan grafiklerden biri çizilse, Bora Uzer tam olarak eksikliği fazlasıyla hissedilen bir yerden vurmuş. Son zamanlarında Kenan Doğulu'nun biraz dokunmaya çalıştığı ama yetersiz olduğu yerlerden diyelim.

Albüme gelince; o kadar mutlulukla, kolay ve zevkle dinlenen şarkılarla dolu ki, yaklaşık 2 haftadır sadece B.1 çalıyor odamda. Yalnızca albümdeki favorilerim "Aramızda 1 Gerginlik mi Var?" ve "Dudaktan Dudağa" değil, tüm Türkçe şarkılar son yıllarda duyduğum en farklı ve en 'batılı' şarkılardan. Gerçekten de Bora Uzer, araya hiçbir oryantalist melodi, arabesk nağme, darbuka/ney sesi katmadan yapmış Türkçe müziğini. Onun yerine, aşırı derecede başarılı olduğu beatbox'la, dijital sesler ve aşmış vokallerle doldurmuş albümünü. "He Said, She Said", "Back in the Dayz", "Living It Up" ve "Optical Illusions" adlı 4 İngilizce şarkı ise kimin söylediğini bilmeseniz kesinlikle Türk olduğunu anlayamacağınız kadar evrensel şarkılar bence. "Optical Illusions"ı pek sevmesem de, bu 4 şarkıdan favorim olarak diğer 3ünden hangisini gösterebileceğime emin değilim. "Back in the Dayz" sanırım...

Albümde bir de Kenan Doğulu ile düet bulunuyor - muş! Sesleri o kadar benziyor ki, bunu 2 hafta sonra, bu yazıyı yazarken öğrendim/farkettim. "Bundan Sonra Böyle", iki vokale ve iki tarza da yakışan bir şarkı olmuş. Albümün bir başka güzel yanı, şarkıların bu kadar vokal ve düzenlemeleriyle güzel olan ve bu şekilde ayakta duran şarkılar olmasının, boş sözler içermesini gerektirmemiş olması. Çok tatlı sözleri var birçok şarkının. Ayrıca "Kürkçü Dükkanı"ndaki "Beni aptal mı sandın?" cümlesi çok hoşuma gidiyor.

Favorilerim "Aramızda 1 Gerginlik mi Var?" ve "Dudaktan Dudağa"yı bir kez daha anıyor ve şu şarkı sözleriyle noktalıyorum yazımı:

Sen bana kalmadın oh
Dudaktan dudağa kondu dudakların
Benim olmadın ya
Günaha da yatağa da doymadı gönlün


Önemli Not: Bir Yalın fanı olarak; Bora Uzer'in "Keşke"sini, Yalın'ınkine tercih edebilirim, o derece.

03 Haziran 2009 Çarşamba

Eğitimde eşitsizlik ve haksızlık üzerine...

Bir öğrencisi olarak içindeki son günlerimi yaşadığım Sabancı Üniversitesi bir haftadır akılalmaz bir zihniyetin ürünü bir krizle başa çıkmaya çalışıyor. Her şey, yaklaşık bir hafta önce, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan'ın yaptığı bir açıklama ile başladı:

"Özcan, “Sabancı Üniversitesinde öğrencilerin puan şartı aranmaksızın, alan farkına bakılmaksızın bölümler arası geçebilmesine” ilişkin bir soru üzerine, “Sabancı Üniversitesinde uygulanan sistemin çağdaş ve iyi bir sistem olduğunu” ifade etti. Üniversite sınavında öğrencilerin yeteri kadar istedikleri yerlere giremediklerinin altını çizen Özcan, yönlendirmenin Türk milli eğitim sisteminde hiçbir zaman yapılmadığını söyledi. Özcan, şunları kaydetti: “Bizim ülkemizde hiçbir zaman kabiliyetlerimiz bakımından bir yere yönlendirilmedik. Üniversiteye gidiyoruz hasbel kader. Annemiz, babamız bize bir bölüm söylüyor, orayı yazıyoruz. Bu iyi bir şey değil. O üç üniversitede (Sabancı, Okan ve Işık üniversiteleri) yapılan şey bu. Mekanizmaya biraz da çözüm getiriyor. Yönlendirilmemiş çocuklara son bir şans veriyor. Bir sene ortak dersler alıyorlar. O derslerde seviyeleri yükseliyor. Hem de hangi alanlara ilgileri var onlar tespit ediliyor. Çocuk ikinci yılında istediği alana yönlendiriliyor bu iyi bir şey. Şimdi bunun sakıncası siz Eşit Ağırlıkla düşük puan gerektiren bir yere giriyorsunuz. Bir sene okuyorsunuz, sizden 30 puan daha yüksek veya sayısalla öğrenci alan bir bölüm gösteriliyor. İlginizin o bölüme olduğunu düşünüyorsunuz. Sizi o bölüme geçiriyorlar. Sonra ne oluyor? Siz 30 puan farkı bir anda kapatmış oluyorsunuz. Sınav türü değiştiriyorsunuz. Eşit ağırlıktan sayısala gidiyorsunuz bizim itiraz ettiğimiz kısım bu. Ya herkese bu sistemi verelim ya da hiç kimseye vermeyelim.

Şimdi buraya kadarki kısmı özetleyecek olursak, ülkemizin Yüksek Öğrenim Kurumları'nın başındaki insan, ülkemizin eğitim sisteminde hiçbir zaman yönlendirilme olmadığını söylüyor. Bunun farkında olması, gerçekten tebrik edilesi bir durum. Fakat asıl sorun kendisinin "çağdaş ve iyi" bir sistem olarak nitelediği sistemi "ya herkese ya hiç kimseye" mantıksızlığıyla ortadan kaldırmak istemesi.

Madem 10 yıldır süregelen bir sistem bu, madem "iyi", madem "çağdaş"; zor olsa da 10 senede adım adım, yavaş yavaş uygulanamayacak kadar zor olmasa gerek, ne kadar işe yarar bir sistem olduğunu gördükten sonra tüm okullarına uygulasaydın? Neden bu ülkede öne çıkan, iyi olarak nitelenen şeyler engelleniyor diğerlerine örnek olması gerekirken? Neden herkesin bu kadar iyi olması imkansız, o yüzden herkes kötü, herkes bir-örnek, herkes odun olsun yolu seçiliyor? (Arkadaşım Işıl Demir, ntvmsnbc'ye verdiği röportajda bunun cevabını "bürokratik tembellik" olarak veriyor, çok da doğru söylüyor bence.)

Sabancı Üniversitesi'nin %50'si bu sistem sayesinde kariyerine, hayatına ve geleceğine giden yolda doğru kararlar olduğunu her fırsatta dile getirdiği U-dönüşleri yapmış bulunmakta. YÖK tarafından gözüktüğünün aksine, herkesin sözel puanla üniversiteye kapağı atıp mühendis olarak çıkmasından ibaret değil. Onlarca arkadaşım mekatronik, elektronik, malzeme ve bilgisayar mühendisi olmak isteğiyle geldiği bu okuldan sanatçı ya da siyaset bilimci olarak mezun oluyor bu üniversiteden. 18 yaşında, beyinleri hocaları ve aileleri tarafından yıkanarak alınan kararlardan mutsuz olanlar, okulumun bu sistemi sayesinde mutlu oldukları, istedikleri ve bu nedenle ileride iyi yaparak alanlarında zirveye çıkacakları bölümü seçebiliyorlar. Mutsuz mühendislerin sayısı bu sayede azalacak; ülkeyi siyasetçilerin değil, mühendislerin yönetiyor olması bu şekilde engellenecek... Anne-babalar arasındaki -dün bir hocamızın söylediği- "mühendislik fetişi" ve "madem para veriyorum, bari mühendis olsun" mantığı, "sanatçı aç kalır" önyargısı bu sayede aşılacak. 18 yaşında ÖSS denilen illetle beyinlerindeki her şey boşaltılıp ezber bilgilerle doldurulan, istemedikleri bir mesleği sırf puanı oraya yetebiliyor diye istemeden yapan zavallıların sayısı böyle azalacak.

Bu okulda sanat tarihini Mısır'dan Warhol'a kadar ezbere bilen mühendisler, tarih bilgisi sayesinde dününü bugününe rasyonel olarak bağlayabilen biyologlar, elektrik devrelerinin nasıl çalıştığını bilen siyasetçiler ve evrimin ne kadar mantıklı bir şey olduğuna inanan sanatçılar var. Çünkü eşitsizliğin ve haksızlığın ta kendisi mühendislerin, sanatçıların ya da tarihçilerin tekdüze, kendi alanı dışında, afedersiniz, hiçbir bok bilmiyor olmaya zorlanması.

Ya da daha da ileriye gidelim eğitimdeki asıl haksızlıklar ve eşitsizlikler için: Bu ülkede neden 18 yaşına gelmemiş, özgürce istedikleri dine inanma hakları olan beyinler zorunlu bir din dersi ile muhatap oluyor? Neden bu ülkede binlerce çocuk anadilinde eğitim-öğretim hakkını kullanamıyor? Neden bazı öğrenciler okula gidecek yol bile bulamıyor? Neden bu ülkenin çoğu köyünde kızlar okula gönderilmiyor? "İlkel ve kötü" olanı düzeltmek varken, "çağdaş ve iyi" olanı yok etmek niye?

Geçtiğimiz yıllarda "iyi ve çağdaş bir sistem" olduğu Işık ve Okan Üniversiteleri tarafından farkedilip, bu okullarda da uygulanmaya başlayan bir sisteme dil uzatmak neden? Belki bir özel okulun nasıl bu kadar kısa sürede devlet okullarını sollayabildiğini kıskanmak, belki 10 yılda sıfırdan zirveye çıkan bir okulda bu sistem sayesinde gerek akademik hayatlarında gerek kariyerlerinde zirveye çıkmaya başlamış olan mezunları/öğrencileri hazmedememek, belki de bilinçli, gözleri açık ve farkında olan insanların çıktığı bu fabrikadan korkmaya başlamak...

Ali Alpar'ın dediği gibi, "Bırakınız yapsınlar." Engel olmak niye?

Ayrıca bu konu hakkında yazılmış güzel bir yazı için: Radikal'den "Tornadan Çıkmış Eğitim Kavgası"...

26 Mayıs 2009 Salı

Pek Yakında: "Nine"

Baz Luhrmann'ın 2001 tarihli "Moulin Rouge!"u ile eski günlerine geri dönen müzikal türü, 2002'de Rob Marshall'ın "Chicago"sunun Oscarları silip süpürmesiyle yine zirveye oturmuştu. "Chicago"nun haberleri gelmeye başladığında birçok insan sormuştu belki bu soruları: "Bu kadar insan nasıl aynı filmde olabilir?", "Renée Zellweger nasıl dansedebilir?", "Richard Gere nasıl şarkı söyleyebilir?"...

2009 Şubat'ında Akademi Ödül Töreni'nde sahnede Hugh Jackman ve 2008 yılında çekilmiş pek başarılı bir müzikal bulunmasa da, "The Musical Is Back" temalı süper bir performans. "Neden acaba?" soruları...

Ve Kasım 2009... Yine muhteşem bir kadro, yine Rob Marshall ve yine bir müzikal: "Nine".

Bu yıl vizyona girecek filmler arasında beni en çok heyecanlandıran "Nine"ın başrol kadrosunda 1 adam ve 7 kadın var. Federico Fellini'nin "8½" filminden uyarlanan Broadway müzikalinin sinema uyarlamasını Anthony Minghella ve Michael Tolkin yazmış. Yönetmen ise ünlü kareograf ve "Chicago"nun harikalar yaratan yönetmeni Rob Marshall.

Efsane aktör Daniel Day-Lewis (öncesinde Javier Bardem'in reddettiği) yönetmen Guido Contini rolünde filmin başrol oyuncusu. Bir yaratıcılık krizi geçiren yönetmenin etrafındaki 9 kadından 7'sini canlandıran isimler ise şok edici: Judi Dench, Nicole Kidman, Penelope Cruz, Marion Cotillard, Kate Hudson, Sophia Loren ve Fergie.

Bu inanılmaz oyuncuların, en az kendileri kadar inanılmaz bir sanat yönetmenliği, kostüm tasarımı ve görüntü yönetmenliğinin eşlik ettiği bir filmde yer aldığını daha iyi anlamak için, filmin Fergie'nin seslendirdiği "Be Italian" eşliğindeki gaza getirici fragmanını seyredebilirsiniz.


Yazının sonunda bu kadronun ne kadar inanılmaz olduğunu daha somut bir şekilde açıklamak gerekirse:

Kadrodaki 8 ismi alt alta yazdığınızda kişi başına birer Oscar, bir buçuk Altın Küre, ikişer BAFTA ve yarım Altın Palmiye düşüyor!

Başka bir hesaplama yapacak olursak bu 8 ismin toplam ödül adaylık çetelesi şöyle: 17 Oscar, 36 BAFTA, 2 Emmy, 33 Altın Küre, 4 César, 10 Avrupa Film Ödülü, 18 Amerikan Oyuncular Birliği Ödülü, 4 David, 6 Goya ve 1 Grammy.

22 Mayıs 2009 Cuma

KoroSU'dan "Because..."

“Neden şarkı söylüyoruz?” Bu sorunun eğlenmekten kafa dağıtmaya, beraber bir şeyler yapıyor olmaktan rahatlamaya, müzikle uğraşmaktan vakit öldürmeye kadar sayısız nedeni var biz KoroSU üyeleri için. Ama amacı ne olursa olsun şarkı söyleyen biz, bunu bizi izleyenlerle paylaşmaktan büyük zevk alıyoruz. Sabancı Üniversitesi Çok Sesli Pop ve Rock KoroSU, 27 Mayıs’ta, bu kez adını bir Beatles şarkısından alan konseri ile altıncı kez SGM’yi sallamak için geliyor.

2004 yılında Sezen Aksu Korosu olarak kurulmuş ve sanatçıya adanmış olan koro, 2005 yılında Sezen Aksu Müzikali ile daha çok ilgi çekmiş ve Harbiye Açıkhava Konseri’nde sanatçıyla aynı sahneyi paylaşmıştı. 2006 yılında değişim geçirerek, Türkçe ve Yabancı pop ve rock şarkılarından oluşan “Hepsi Burada” konseptini benimsemiş ve 3 öğrenci tarafından çalıştırılmış olmasıyla da takdir toplamıştı.

Kurulduğundan bu yana her yıl yeni koro ve orkestra üyeleri ile daha da dinamikleşen KoroSU; bu yıl yine Doğan Kospançalı’nın usta ellerinden çıkan düzenlemeler ile ABBA’dan Kenan Doğulu’ya, Queen’den MFÖ'ye uzanan geniş bir repertuarı çoksesli olarak seslendirecek. 90’lar pop ve rock müziğine saygı duruşu niteliğindeki sürpriz bölümleri, Danny Elfman ve John Williams gibi iki usta ismin film müzikleri ile de dikkat çeken “Because…”; 27 Mayıs 2009 Çarşamba günü, saat 20.00’de Sabancı Üniversitesi Gösteri Merkezi’nde (SGM) ücretsiz olarak izlenebilecek.

21 Mayıs 2009 Perşembe

Bana Göre: "Teoman"

Henüz ilkokuldaydım. Okuldan eve dönmüş, televizyon karşısında oyun oynuyordum. Çığlık çığlığa bağıran bir kadın ve değişik türde bir şarkı söyleyen bir adam çıktı televizyondaki bir klipte. (Kısa saçlı kızlardan hazzetmemeye başlamam da aynı tarihe denk gelir) Yıllar geçtikçe, ben büyüdükçe öğrendim: O şarkı "Papatya", o adam Teoman, o kadın Şebnem Ferah, o müzik türü de henüz yeni yeni şekillenmeye başlamış olan Türkçe Rock'tı.

Teoman ilk albümü "Teoman"ı, bundan 13 yıl önce, 1996'da çıkardı. Ardından 1998'de "O" geldi. Sanırım "O", Teoman'ın birçok hayranı tarafından da, benim gibi, en iyi albümü olarak kabul ediliyordur. Ve Teoman, 2000 yılında en önemli çıkışını "Onyedi" ile yaptı. Albümdeki (ki sona eren doksanlardan sonra kaset arşivime yeni parçalar eklememe kararı aldığımdan, aldığım ilk müzik CDsi olur kendisi) "Paramparça", "İki Yabancı" ve "Onyedi" şarkıları Teoman'ı Türkiye'nin en önemli rock yıldızı yaptı bir anda.


2001'de "Gönülçelen", 2002'de iki adet remix albümü, 2003'te ise "Teo Man" geldi. Ve 2004 yılı ile birlikte çöküşü başladı Teoman'ın. İronik bir şekilde, "Best of Teoman"ın çıktığı yıl olan 2004'te... Aynı yıl çıkardığı "En Güzel Hikayem" adlı albüm, kanımca "En Kötü Albümüm" olarak da adlandırılabilirdi. Fazlasıyla sert, ağzıbozuk, deneysel ve uzuuuuuun şarkılarla dolu olan bu albüm beni de birçok insan gibi soğuttu bir anda birkaç yıl önce en sevdiğim şarkılardan "İstasyon İnsanları"nı, "Hayalperest"i, "İstanbul'da Sonbahar"ı ve "Rapsodi İstanbul"u söyleyen adamdan. Bu çöküşü bir remix albümü ve "Balans ve Manevra" filminin soundtrack'i izledi. - ki filmi de Teoman yönetmişti. Ve bu kesinlikle doğru bir hareket değildi. Sahnede içtikleriyle, gece kulübü çıkışı kırdıklarıyla gündeme gelmeye başladı.


2006'da toparlanmaya başladı Teoman yeniden. Önce "Renkli Rüyalar Oteli" geldi. Belki bir "O" ya da bir "Onyedi" değildi ama, eskiye dönüşün sinyallerini veriyordu. Sonra Bülent Ortaçgil ile verdikleri konserin albümü ve "Romantik" filminin soundtrack albümü geldi sırayla. 2008'de beni en çok heyecanlandıran ve kendisine hayran bırakan albüm "Söz Müzik Teoman"sa, Teoman'ın da eski günlerine dönmek istediğinin kanıtıydı. Üstelik bunu tek başına değil, her biri birbirinden değerli ve inanılmaz isimlerle yapıyordu.


Ve 2009... Teoman'ın (soundtrack, remix ve best-of-ları saymazsak) 8. albümü "İnsanlık Halleri" geldi. Ve, en azından kendi adıma, ilan ediyorum. Teoman geri döndü.


"Sevişirdik Bazen"in, bir albüm girişi olarak çok yanlış bir seçim olduğunu düşünsem de, albümün geri kalanı için çok pozitif şeyler düşünüyorum. Birbiri ardına gelen "Çoban Yıldızı", "Galata'da Rıhtımda", "Ruhun Sarışın" ve "1 Kadın ve 1 Erkek" sözleriyle, müzikleriyle Teoman'ın ilk albümlerini aratmıyor. "Mavi Kuş ile Küçük Kız", "Teo Man"daki en sevdiğim olaylardan biri olan konuşma gibi yazılmış iki şarkıyı - "Kıskançlık" ve "Mektup"u anımsattı bana. Kısacası albümdeki sevmediğim şarkı sayısı bir hayli az. Özellikle "Çoban Yıldızı" ve "Uçurtmalar"daki piyanonun da bunda biraz olsun etkisi var. Ve tabi "Uçurtmalar"ın bir Elif Şafak şiiri olmasının...


- Bana göre: Teoman -

1. Sürpriz / Onyedi
2. İstasyon İnsanları / Gönülçelen
3. Gündüz Tarifesi / Onyedi
4. Ne Ekmek Ne de Su / Teoman
5. Bir Damla Gözyaşı / O
6. İki Yabancı / Onyedi
7. Sus Konuşma / O
8. Kıskançlık / Teo Man
9. Senden Önce / Teo Man
10. Yağmur / O

03 Mayıs 2009 Pazar

Elif Şafak Söyleşisi

Önce "Baba ve Piç" girdi hayatıma. Sonra sırayla "Araf", "Mahrem" ve "Bitpalas"... "Siyah Süt" ve "Aşk" kitaplığımda okunmayı bekliyor. Ve 15 Nisan Çarşamba günü, Sabancı Üniversitesi Kültür Edebiyat Kulübü sayesinde, en sevdiğim ve kelimeleri (bazen araya kısa çizgiler sokarak) yanyana getirme şekline taptığım yazarı yaklaşık 65 cm. mesafeden dinleme ve ona sorular sorabilme imkanı buldum. İşte Elif Şafak söyleşisinden notlar: (Yeterince doğru not almaya çalıştım, ama tabii kelimesi kelimesine kendisinden alıntı olmayabilir.)

- Dağ başındaki okulumuza gelme lütfunu gösteren her konuk gibi, Elif Şafak da yolda kaybolduğu için biraz geç başladı söyleşi. Geç de olsa simsiyah kıyafeti, toplu sarı saçlarıyla asil asil girdi içeri, nefes nefese konuşmaya başladı. Kendisi çok kısa konuşacağını, önemli olanın bizim eserleri hakkında soracağımız sorularına uzun ve yeterli cevaplar vermek olduğunu söyledi.
- Benim sorduğum ilk soru okuduğum 4 romanında da bir sınıflandırmanın (aşure, şarkılar, sözlük ve apartman daireleri) gözüme çarptığı üzeirneydi. Romanlarını bu tip bir sınıflandırmayı bulup, onu baştan sona nasıl kullanacağını kurgulayarak mı yazdığını sordum. Cevabı "hayır"a yakındı. 'Mühendis' ve 'erkek' yazarlardan bahsetti; kendisininse içinden geldiği gibi yazdığını, yazarken çoğu zaman sonrasında ne olacağını bilmediğini söyledi. (Sanırım bu durumda ben de bir kadın yazar oluyorum :P)
- İkinci sorum ise romanlarındaki müzik kullanımının dikkatimi çekmesi ile geldi. Ne tür müzikler dinlediğini, yazarken dinlediği müziklerin romana nasıl bir katkısı olduğunu sordum. Psychedelic, punk ve post-punk'tan hoşlandığını, Johnny Cash'i çok beğendiğini, tasavvufla ilgilenen biri olarak ney sesini çok sevdiğini belirtti. Anneannesi tarafından büyütülmenin etkisi ile TSM'den de hoşlandığını ekledi. Yazarkense sert şeyler dinlemenin iyi geldiğini söyledi.
- " 'Baba ve Piç'e o cinleri yerleştirirken hiç düşünmedim. Çünkü ben batıl inançları olan biriyim, çok doğal geldi. İlginç bulduğum için, suni olarak koyduğum şeyler değil yani. Sanatta bunu yapmak mümkün işte. Normalde yapsan deli derler."
- "Bazı metaforları neden yaptığımı, onların neyi simgelediğini ben bile bilmiyorum."
- "Zamanın çizgiselliğine inanmıyorum. Döngüleri, hatta sarmalları tercih ediyorum."
- "Punk müzik dinleyerek bile tasavvufa ulaşan var, çok evrensel bir şey.
- " 'Siyah Süt' benim içime demokrasinin geldiği romandır. Ondan önce içimde monarşi vardı."
- "Yazdığım romanların da içinde odalar olduğunu düşünüyorum. Her okur, kendi seçtiği başka bir odaya giriyor."
- "Edebiyatta yazarın reklam yapması, para kazanmak istemesi ayıp karşılanıyor. Bu aşılması gereken bir şey."
- "Genç kadın yazar olmak saygı görmek konusunda işleri zorlaştırıyor. [...] Eleştirmenler, köşe yazarları 'Hanım kızımız şöyle yazmış ama...' yazdıkları anda sana yaşını, cinsiyetini hatırlatıyorlar. Sen de siyah giyiniyorsun, kapalı giyiniyorsun. [...] Zaten bu ülkede kadınlar bir an önce yaşlanmak istiyorlar. Genç kızken anneliğe, anneyken "benden geçti artık"a özeniyorlar."
- "En sevdiğim renkler mor, siyah ve sarı. Pembeyi pek sevmezdim. 'Aşk'ın kapağındaki pembenin ne kadar etkisi var bilmiyorum, pembeyle barışmayı öğrendim."
- "Farklı şehirlerde sevdiğim farklı şeyler var. Amsterdam, Boston benim için özel şehirler. Ama İstanbul beni daha çok etkiliyor. Hele içinde yaşamayınca, çıkıp döndüğünde çok farklı algılıyorsun."

24 Nisan 2009 Cuma

maNga'dan Bir Hüzün Şehri

Liseyi bitirmekte olduğum yıldı maNga'nın ilk albümü ile tanıştığımda. "Bir Kadın Çizeceksin" ile güzel bir çıkış yapmışlar, müzikleri ve tarzlarıyla albümü ilk dinlediğim anda dikkatimi çekmeyi başarmışlardı. Göksel, Koray Candemir ve Vega gibi isimlerin de desteği sayesinde hızla yükselmeyi ve sevilmeyi de becermişlerdi. Daha sonra çıkardıkları maNga+ ile yersiz bir heyecan yaratmışlardı içimde, çünkü eski albümlerinin bu + versiyonunda sadece 2 yeni şarkı vardı.

maNga'nın ikinci albümü "Şehr-i Hüzün", bu kez üniversiteyi bitirmekte olduğum yılda geldi. Gerek efsane şarkı sözleriyle, gerekse ilk albüme göre çok daha kaliteli müzikleri ve düzenlemeleriyle dolu dolu bir albüm olmuş "Şehr-i Hüzün".

Albüm, Tuluyhan Uğurlu'nun konuk olduğu intro "Gün Doğumu" ile başlayıp; bir başka intro olan "Gün Batımı" ile bitiyor. Yani hüzün şehrinde geçen bir gün olarak tasarlanmış. Bunlar dışında "Şehr-i Hüzün", "Gecenin Ritmi" ve "Kaçamak Faslı" adında üç intro daha bulunuyor albümde. maNga'nın ilk albümünde de çok hoşuma giden, şarkıların devamlılığı özelliği bu albümde de mevcut.

"Beni Benimle Bırak", albümdeki ilk güzel şarkı. Bu şarkı sayesinde öğrendiğim -ve sonra araştırdığımda Karadenizliler tarafından 'lanet olası' anlamında kullanıldığını öğrendiğim- "gaybana" kelimesinin hoşuma gitmesi bir yana; "Al bu dünya, al senin olsun / Benim hiç gözüm yok, hepsi senin olsun / Ama son bir dileğim var senden şu gaybana dünyada / Varını, yoğunu al, hepsini al da... / Beni benimle bırak" sözleri çok güzel dile getiriyor yalnız kalma isteğini ve bıkkınlığı.

"Dünyanın Sonuna Doğmuşum" geliyor sonra. Dinlediğim en iyi eleştirel şarkılardan biri kendisi. Facebook gençliğine laf sokmak üzerine kurulu, kimi yerde kendimi kötü hissetmeme neden olacak kadar ağır -ama doğru tespit edilmiş- suçlamalarla dolu. "Dünyanın Sonuna Doğanlar"ı "Kişisel neyim kaldı ki bir iletim olsun / Tıklana tıklana her şeyimn ortada" diyerek eleştiriyor maNga. "Bağlanmaya sonuna kadar karşıyım / Ama dizilerimden ben ayırmayın" diyor, "Yeni bir kart verdi bugün bankam / Puanlarım artık en büyük kankam" diyor. Geçirdikçe geçiriyor tüketim dünyasının çılgın gençlerine. "Bana pastamı verin, ekmeğe gerek yok." diyerek Marie Antoinette'ten bir farkımız olmadığını özetliyor.

Albümün en güzel şarkısı ise bana göre "Hayat Bu İşte". Şarkı "Bir hüzün şehri ayırdı bizi" diyen "Her Aşk Ölümü Tadacak" ve onu izleyen "Şehr-i Hüzün"den sonra geliyor. Yine Tuluyhan Uğurlu konuk şarkıda ve yine harika bir piyano sesiyle başlıyor şarkı. Sözler ağlatacak kadar acıklı, o kadar gerçek.

"Hayat bu işte,
Kanatlanıp gitmek dururken
Dört duvar içinde hapsolursun
Yaşamak için bir neden ararken
Ölmek için bulursun."

İlk kez Cartel'den duyduğumuz ve maNga'nın birçok konserinde söylemeden duramadığı "Evdeki Ses" 2009'a uyarlanmış versiyonuyla albümde yer alıyor, Cartel'den Alper Aga'nın eşliğiyle. Karacaoğlan ve Ömer Hayyam'dan dizelerin şarkıya dönüşmüş halleri "Üryan Geldim" ve "Hepsi Bir Nefes" de oldukça başarılı. 5i intro, toplam 16 parçalık bir albümle geri dönmüş maNga kısacası. Çok da güzel bir geri dönüş olmuş ki, dinle dinle tüketemedim albümü günlerdir.

20 Nisan 2009 Pazartesi

28. İstanbul Film Festivali'nin Ardından...


İKSV tarafından, 4-19 Nisan tarihleri arasında 28. kez düzenlenen Uluslararası İstanbul Film Festivali, her güzel şeyin bir sonu olduğu gerçeği nedeniyle dün sona erdi. Bu 16 gün boyunca, kişisel rekorum olan 13'ü geçerek 15 film seyretme fırsatı buldum. Bilet aldığım filmlerden gidemediğim tek filmin ise en çok merak ettiklerimin başında gelen "Der Baader Meinhof Komplex" olması beni bir hayli üzdü. Yılın en iyi filmleri arasında olduğunu düşündüğüm "Låt den rätte komma in" ve "Milk"i festival öncesinde seyrettiğim için bu iki mükemmel filme burada yer vermiyorum. Yerli filmlerden, vizyonda seyrettiğim "Süt", "Sonbahar", "Üç Maymun", "Gölgesizler", "Hayat Var" ve "Pandora'nın Kutusu" da aynı şekilde...

Festivalin Uluslararası ve Ulusal Yarışma bölümlerinde Altın Lale kazanan filmler, "Tony Manero" ve "Köprüdekiler" olmuş. Ne yazık ki ikisi de izlediğim filmler listesinde yer almıyor.

Benim için festivalin en güzel filmleri "Mammoth", "La Belle Personne", "Adoration" ve "Unmade Beds" oldu. "La Teta Asustada" tüm Peru'ya, Peru tarihine, Peru kültürüne ve Berlinale jürisine küfretmeme neden olarak "Neler Oluyor Özel Ödülü"nü haketti. Çok şey beklediğim İskoç filmi "Summer" ise hayal kırıklığına uğramama neden oldu. Filmlere geçmeden önce son olarak; gördüğüm 15 filmin 12sinde beni yalnız bırakmayan 7 ayrı insana teşekkürler, karşılaştıklarımıza sevgiler.

"La Belle Personne" (Fransa / Yön: Christophe Honoré): Festivalde gördüğüm ilk film, Louis Garrel'in ve tüm genç oyuncularının çok iyi performanslar sergilediği, soundtrack'i inanılmaz İngilizce, Fransızca şarkılar ve İtalyanca aryalardan oluşan bir lise filmi oldu. Aşk, seks ve tutkunun lise duvarları arasındaki hallerini çok güzel anlatan bu film ayrıca büyüklerin de küçüklerden pek farklı olmadığını çarpıyordu seyredenlerin suratına. Çok güzel bir açılıştı benim için.

"Vse umrut, a ya ostanus" (Rusya / Yön: Valeriya Gai Germanika): 3 Rus lise öğrencisinin popüler olma çabalarını ve ergenlik sorunlarını anlatan bu film, sıkıcı geldi bana biraz. Rusların öpüşürken dillerini fazlasıyla kullandıklarını öğrenme fırsatı dışında kayda değer bir yanı da yoktu. Oysa ben Türkçe'si "Ben Hariç Herkes Ölsün" olan bir filmden, daha entrikalı bir gençlik filmi beklerdim.

"La Teta Asustada" (Peru / Yön: Claudia Llosa): Berlinale'den Altın Ayı ile dönen bu film, hayatımda gördüğüm en sıkıcı filmler sıralamasında üst sıralara oturmayı başardı. Patatesler, tecavüzler, ağıtlar, çirkin kadınlar ve düğünler... Sınıf farklılıklarına dikkat çeken birkaç sahnesi dışında hiçbir şey bulamadım filmde kendime göre. Ve sevgili erkek okurlara bir genelleme: "Perulu kadınlar çirkindir."

"Brúðguminn" (İzlanda / Yön: Baltasar Kormákur): Geçtiğimiz yıl 27. İstanbul Film Festivali'nde gösterilen "Bataklık" filmi ile oldukça beğenilen - fakat benim ne yazık ki izleyemediğim - bir genetik-polisiyeye imza atmış olan Kormákur'un ülkemizde gösterilen bu ikinci filmi, bir düğün komedisiydi. Oldukça eğlenceli açılış sahnesi, yerinde ve kaliteli esprileri - ki film bir Kuzey Sineması filmi olarak gerçekten iyi bir espri anlayışına sahipti -, ilginç karakterleri ve hayran bırakan doğa manzaralarıyla güldüren ve keyifli vakit geçirten bir filmdi. Sabaha kadar havanın kararmadığı en uzun gecede evlenen orta yaşlı bir adamın ve genç bir kızın, ailelerinin ve dostlarının en komik hallerini ortaya koyan bir film. Ayrıca traktörünün çektiği arabaya yerleştirdiği sandalyelere oturttuğu turistleri gezdiren bir köylünün "Gördüğünüz gibi adamızın dört bir yanı sularla çevrili." demesi...

"Maria Larssons eviga ögonblick" (İsveç / Yön: Jan Troell): İsveç'in bu yıl "Låt den rätte komma in" yerine Akademi'ye yolladığı film, bir kadın ve fotoğraf makinesi üzerinden İsveç tarihine, sosyalizme, aile ilişkilerine, kadın-erkek ilişkilerine ve toplumsal olaylara değiniyor. Başarılı çekilmiş bir dönem filmi olmak bir yana, Finlandiya asıllı Maria Heiskanen'in oyunculuğu ile de dikkat çekiyor film. Ama işte... Let the right one in, yoksa ülken Oscar adayı olamaz.

"Control Alt Delete" (ABD / Yön: Cameron Labine): Festivalde izlediğim en ilginç filmdi sanırım. Bakın iyi anlamda söylemiyorum bunu, "tuhaf" daha doğru bir kelime sanırım kullanmak için. Y2K paniği sırasında, 1999 yılının sonlarında geçiyor filmimiz. Başrolde göbekli ve abaza bir bilgisayar mühendisi arkadaşımız var. Bilgisayarlar, internet pornosu, bilgisayar kasasına açılan delikler ve cinsellik. Gerisini hayal gücünüze bırakıyorum. Dedim ya... "Tuhaf".

"Mammoth" (İsveç / Yön: Lukas Moodysson): Daha önce "Lilja 4-ever" ve "A Hole in My Heart" gibi filmleriyle dikkat çeken İsveçli yönetmenin Hollywood'da çektiği bu ilk film, Gael Garcia Bernal ve Michelle Williams gibi iki genç yıldızı barındırıyor kadrosunda. Arzu'nun dediği gibi "Gael Garcia Bernal oynuyorsa, o filmin kötü olma ihtimali yok zaten." Gerçekten de festival boyunca izlediğim en iyi filmdi "Mammoth". İnanılmaz sembolleri, günümüz globalleşen dünyasına ve sınıfsal sorunlarına hayvani eleştiriler, süper oyunculuklar, uluslararası bir kadro ve çarpıcı konusu ve sahneleriyle çok güzel bir film "Mammoth". Daha önceki filmlerini seyretmediğim Moodysson'u bir an önce tanıma ve takip etme kararı almama da neden oldu.

"Unmade Beds" (İngiltere / Yön: Alexis Dos Santos): Geçtiğimiz yıl !F'te "Glue" adlı filmi ile hatırlanabilecek yönetmenin yine gençlere odaklandığı bu ikinci filmi Londra'da İspanyol-İngiliz, Belçikalı, Rus ve Fransız gençlerin yollarını kesiştiren, içinde komün bir yaşam sürülen, alt katındaki barında alternatif gruplara sahne veren ve ilginç insanları kaynaştıran bir mekanda geçiyor. Fernando Tielve'yi çok sempatik bulduğumu ve daha bir sürü bağımsız filmde seyretmeyi umduğumu da söylemeden geçemem. Film babasını arayan bir genci, aşktan kaçarken aşık olan bir kızı, paraşütle atlamak isteyen başka bir çocuğu merkeze alarak güzel bir gençlik hikayesi anlatıyor. Güzel müzikler ve hoş sahneler eşliğinde...

"Eldorado" (Belçika / Yön: Bouli Lanners): Alın "tuhaf" bir film daha. Evine giren hırsızı yakaladığında polis çağırmak yerine, onu ailesinin evine kadar bırakmak için ülkenin diğer ucuna birlikte bir road-trip'e kalkışan yalnız bir adamın öyküsü. İlginç insanların, tuhaf olayların karıştığı bir yol hikayesi. Milli marşlar, köpekler ve araba koleksiyonları ilginçliklerin kaynağı... Cannes'dan birçok özel ödülle dönen filme karşı nötr durumdayım.

"Summer" (İskoçya / Yön: Kenneth Glenaan): Beni hayal kırıklığına uğratan film. Listemden anlayacağınız üzere, gençlerin ve ergenlerin sorunlarına odaklanan filmleri, cinselliğin keşfediliş anlarını perdeye aktaran filmleri seviyorum. Okuduğum tanıtım yazısından bu tarz bir film olduğunu düşündüğüm "Summer", ne yazık ki karşıma ölüm döşeğinde huysuz bir orta yaşlı adam, zihinsel güçlükleri olan ama ayakta durmaya çalışan bir başka ortayaşlı adam ve onlardan kaçmayı başarmış ve hayatta kendi ayakları üzerinde durabilen biri haline gelmiş ortayaşlı bir kadını çıkardı. Ve geri dönüşlerle az da olsa onların gençliklerini. Sıkıldım.

"Flammen & Citronen" (Danimarka / Ole Christian Madsen): Önceki filmi "Prag" ile kanımın ısındığı bir yönetmenin, 2.Dünya Savalı Danimarka'sı ile ilgili olan bu suç filmi; tarihi gerçekleri yansıtışı, kara film havası ve başarılı görüntü yönetmenliğiyle dikkat çekiciydi. Thure Lindhardt oyunculuğuyla dikkatimi çekti. Kendisini konuk olarak salonda görmek de bir başkaydı. Ama Danimarkalı yönetmenlerin güncel filmlerini izlemenin daha çok hoşuma gittiğine karar verdim şimdilik.

"Adoration" (Kanada / Yön: Atom Egoyan): 1997'de "Sweet Hereafter" ile Oscar adayı olan Ermeni asıllı Kanadalı yönetmen; bu filmi ile kalbimi fethetti. Başrolde ailesiyle ilgili gerçekleri öğrenmeye çalışan, olmadığı biri gibi olmaya çalışan ve bu sırada hayatla ilgili birçok şey deneyimleyen kafası karışık bir genç - ki Devon Bostick çok iyi oynuyordu gerçekten -; arka planda post - 11 Eylül paranoyaları, baba-oğul sorunları ve aşk. Çok başarılı. Bence.

"Revanche" (Avusturya / Yön: Götz Spielmann): Filmi neye benzettiğim için bkz. yönetmenin adı. Şaka bir yana, Avusturya'ya geçtiğimiz yıl kucakladığı heykelden sonra bir Oscar adaylığı daha getiren "Revanche"; intikam konusunu uzatabildiği kadar uzatarak, biraz da yemek masası seksi ve akordeon sesi ekleyerek işlemiş. Yaşadığım bir başka hayal kırıklığıydı bu festivalde. Hayır beni boşverin, kaçırılmaması gereken filmler listesinde 4. sıraya koymuşum, beni dinleyen okurlarıma yazık.

"Última Parada 174" (Brezilya / Yön: Bruno Barreto): "Cidade de Deus" ve "Tropa de Elite"nin senaristinden, yine Brezilya'nın gecekondu mahallelerinden bir hikaye. Merkezdeki karakterin psikolojisini anlamamız için kasılmış biraz. Filme adını veren otobüs kaçırma sahnesine gelene kadar tonla olay oluyor. Ne kadarı gerekli, ne kadarı gereksiz tartışılır. Çünkü hepsi çarpıcı, hüzünlendirici, güzel detaylarla süslenmiş ve başarılı bir şekilde çekilmiş sahneler. İyi bir kurgusu, duygulu ve dokunaklı bir konusu var filmin. Toronto Film Festivali'nde seyredip beğenen ve filmin adını aklıma yazan tüm sinema yazarlarına teşekkür ederim.

"Sunshine Cleaning" (ABD / Yön: Christine Jeffs): Bu yılki festivalde gördüğüm son film ise bir Amerikan bağımsızı oldu. Amy Adams, Emily Blunt ve Alan Arkin gibi ünlü ve bağımsız filmlerle özdeşleşme yolunda ilerleyen oyunculara kadrosunda yer veren film, güzel bir aile filmi aslında. Sadece bunu cinayet mahali temizliği yapan bir şirketi ve karısını aldatan bir polisi işin içine katarak yapıyor, hepsi bu. Ayrıca güzel esprileri, komiklikleri ve şirin müzikleri - Amy Adams kadar şirin olmasın - ile de dikkat çekiyor film.

Film festivallerine kısa bir ara veriyor ve müziğe odaklanıyoruz, ey kültürlü sanatlı Türk genci! 37. İstanbul Müzik Festivali, 5 Haziran'da başlıyor.