yönetmenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yönetmenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2011

Oscarlar 2010: En İyi Yönetmen Adayları

En İyi Yönetmen:
Darren Aronofsky
- Black Swan (0/0) 41

Ethan Coen & Joel Coen
- True Grit (1/2) 53, 56

David Fincher
- Social Network (0/1) 48

Tom Hooper
- King's Speech (0/0) 38

David O. Russell
- Fighter (0/0) 52


Ödüller:
-DGA: Hooper*, Aronofsky, Fincher, Russell (Christopher Nolan)
-GG: Fincher*, Hooper, Aronofsky, Russell (Christopher Nolan)
-BAFTA: Fincher*, Hooper, Aronofsky (Danny Boyle, Christopher Nolan)
-BFCA: Fincher*, Hooper, Aronofsky, Coens (Christopher Nolan, Danny Boyle)





Tahminim: David Fincher (Social Network)

Sırada: En İyi Film

6 Şubat 2011

Kutluğ Ataman: İçimdeki Düşman

Video çalışmaları ve yerleştirmeleriyle günümüz çağdaş sanatçıları arasında özel bir yeri olan; aynı zamanda Türk Sineması'na "Lola+Bilidikid" ve "İki Genç Kız" gibi filmler kazandırmış yönetmen Kutluğ Ataman, Kasım 2010'dan beri 11 video çalışmasından oluşan sergi "İçimdeki Düşman" ile İstanbul Modern'de ağırlanıyor.

1997'de İstanbul Bienali'nde çağdaş sanat dünyasında adını duyuran Kutluğ Ataman, 1999 yapımı "Lola+Bilidikid" ile ülkesinde yalnızca İstanbul Film Festivali'nde dikkat çekmiş olsa da, Avrupa'da çeşitli festivallerde gösterim şansı yakaladı ve Torino Uluslararası Gay & Lezbiyen Film Festivali'nden En İyi Film ödülü ile döndü. 2005 yapımı "İki Genç Kız" ise Antalya, İstanbul ve Ankara Film Festivalleri'nin En İyi Yönetmen ödülünü kucaklamasını sağladı Ataman'ın.

"İçimdeki Düşman", Ataman'ın çağdaş bir sanatçı olarak çok daha dikkat çekici olduğunun bir kanıtı. Sergide yer alan 11 video çalışması 1999-2010 tarihleri arasında çeşitli yıllara ait. Benim yorumum, eserlerin büyük çoğunluğunun saplantı derecesinde hayatlarımızda yer etmiş uğraşlarımızın ve tutkularımızın bizi kendimize yabancılaştırması üzerine olduğu. Bir kadının çiçek soğanı takıntısı, bir adamın kelebek takıntısı, bir travestinin Türkan Şoray takıntısı, bir adamın kendinden geçercesine zikir etmesi... (Sırayla "Veronica Read'in 4 Mevsimi (2002), "Stefan'ın Odası" (2004), "Ruhuma Asla" (2001) ve "99 Ad" (2002)).

"Türk Lokumu" (2007) ise yabancılaştırma konusuna bambaşka bir örnek. Diğer video çalışmalarının çoğunluğunun aksine sözel bir anlatımı bulunmayan videoda dansöz kılığında karşımıza çıkan Ataman, oryantalizm hakkındaki söylemleriyle dikkat çekici. Serginin dikkat çekici bir başka çalışması "Peruk Takan Kadınlar" (1999), farklı nedenlerle peruk takmak zorunda kalan 4 ayrı kadının hikayesini yanyana ekranlarda çıkarıyor karşımıza.

Sergi düzenlemesinin, videoların yerleştirme şeklinin eserlerin söylemini ne denli kuvvetli hale getirdiğini görmekse etikileyici. Bir travestinin Türkan Şoray tutkusunu dillendiren "Ruhuma Asla" (2001)'nın parçaları olan videoları salona yerleştirilmiş kanepelerde, bir ev sohbeti ortamında izlemek sergi deneyiminize çok şey katmakta örneğin.


Serginin en çok dikkatimi çeken, en çok düşünmemi sağlayan parçaları ise "99 Ad" (2002) ve "Dilenciler" (2010) oldu. "99 Ad", zikir halinde öne-arkaya sallanan bir adımı göstermekte. Yerden tavana doğru dizilmiş ekranlarda ilerledikçe sesin, hareketin ve kendinden geçme halinin doruğa ulaştığına tanık olmak büyüleyici. Yine sessiz bir çalışma olan "Dilenciler"de ise 7 ayrı dilencinin -neredeyse fotoğraf zannedilecek- kısacık video görüntüleri yer alıyor. Görüntüleri görünen ve görüntüleri izleyen arasındaki göz temasının yarattığı duygusallık görülmeye değer.


Levent Çalıkoğlu küratörlüğünde ve Garanti Bankası sponsorluğunda İstanbul Modern'de bizlerle buluşan Kutluğ Ataman eserlerinden oluşan "İçimdeki Düşman" sergisi, 6 Mart 2011'e kadar izlenebilecek.

12 Aralık 2010

2009'un En İyi 10 Kamera Arkası İnsanı

1. Kathryn Bigelow - Yönetmen (Hurt Locker): Akademi tarihinin Oscar sahibi olan ilk kadın yönetmeni olması, yarattığı eserin önüne geçen Bigelow -ya da en magazinselinden James Cameron'ın eski karısı- yıl boyunca Amerikan propagandası yapmakla, savaş yanlısı olmakla, hatta yalnızca kadın olmakla suçlandı. Ama "Hurt Locker", savaş psikolojisini çok iyi analiz edişiyle yılın en iyi filmlerinden olmayı hak eden bir yapımdı bence. Filmdeki birçok seçimi ile de Bigelow, yılın en iyi yönetmeniydi benim gözümde de. (Oscar, En İyi Yönetmen Ödülü; Altın Küre, En İyi Yönetmen Adayı)

2. Quentin Tarantino - Yönetmen/Senarist (Inglourious Basterds): Yarattığı referans sineması dünyasında emin adımlarla ilerleyen, milyonlarca hayranı olan çılgın bir yönetmen Tarantino. Birbirinden renkli ve ilginç karakterleri, harika senaryosu, yarattığı atmosferi, oyuncu seçimi, müzikleri; kısacası her şeyi ile "Inglourious Basterds", yılın en iyi filmlerindendi. Hem yönetmen, hem de senarist olarak Quentin Tarantino; pek bir ödül alamamış olsa da, 2009'da hem hayranlarına mükemmel bir film armağan etmiş, hem de dünyaya Christoph Waltz gibi bir adamı kazandırmış oldu bu son filmi ile. (Oscar, En İyi Yönetmen Adayı, En İyi Orijinal Senaryo Adayı; Altın Küre, En İyi Yönetmen Adayı, En İyi Senaryo Adayı)

3. Xavier Dolan - Yönetmen/Senarist (J'ai tué ma mère): 20 yaşında ülkesinin Akademi'ye yolladığı filme imza atan, 2 yılda çektiği 2 filmle Cannes Film Festivali'ne 2 yıl üst üste katılan, 17 ödül sahibi bir efsane. İlk filmi "J'ai tué ma mère"i hem yazan, hem yöneten, hem de başrolünde oynayan Dolan, 2009'un sinema tarihine en büyük katkısı. Yarı-otobiyografik filminde sancılı bir anne-oğul ilişkisine odaklanan Xavier Dolan için, pek bir şeyi beğenmeyen Uygar Şirin bile bakın ne diyor Sinema'nın Kasım 2010 sayısında: "Annemi Öldürdüm'e getireceğiniz her olumsuz eleştiri; senarist, yönetmen ve oyuncu Xavier Dolan'ın bu filmi 18-19 yaşında yapmış olması gerçeğine toslayabilir."

4. James Cameron - Yönetmen (Avatar): 90'lı yılların birçok efsane filminn altında imzası olan ve 11 Oscarlı "Titanic" (1997) ile kendini "Dünyanın Kralı" ilan eden James Cameron, yıllar süren teknik çalışmalar sonucunda sinema tarihi için bir dönüm noktası niteliğindeki "Avatar"ı çekti 2009'da. Baştan sona -bizzat yönetmen ve ekibinin icadı- 3D kameralar ile çekilmiş ilk uzun metraj kurmaca film olma özelliği taşıyan "Avatar", her ne kadar yıllardır izlediğimiz 'Pocahontas' hikayelerinden birini anlatan zayıf bir senaryoya sahip olsa da, teknik anlamdaki başarısı ile yönetmenin aldığı tüm takdirleri hak ettiğini kanıtlıyor. (Altın Küre, En İyi Yönetmen Ödülü; Oscar, En İyi Yönetmen Adayı)

5. Duncan Jones - Yönetmen (Moon): David Bowie'nin oğlu Duncan Jones, ilk sinema filminde bilimkurgu türünün en minimalist örneklerinden birine imza attı 2009'da. Baş ve tek roldeki Sam Rockwell'in oyunculuk yeteneğinin ve yapım tasarımı ekibinin başarısının da katkısıyla; tek mekan ve tek kişiyi izlediğimiz süre boyunca sıkılmadan bizi perde karşısında oturtmayı başardı. BAFTA tarafından En İyi İlk Film Ödülü'ne layık görülen Jones, şu sıralar ikinci filmi "Source Code" ile meşgul. Merakla bekliyoruz...

6. Tom Ford - Yönetmen (A Single Man): Moda dünyasının ünlü isimlerinden Tom Ford, ilk filmi "A Single Man" ile dokunaklı bir günün hikayesine odaklandı ve her haliyle bir modacının elinden çıktığı belli olan bir eser sundu bizlere. Görselliği, renklerin kullanımı, oyuncuların fiziksel kusursuzluğu, kostümlerin şıklığı ve daha bir çok özelliği ile yılın en görsel filmlerindendi "A Single Man". Ford, herhangi bir ödüle layık görülmese de; film başrol oyuncusu Colin Firth ile yıl boyunca göz önünde olmayı başardı.

7. Scott Neustadter & Michael H. Weber - Senarist ((500) Days of Summer): Klişeleri tersine çevirerek anlatan bir hikaye, sığ olmayan karakterler, müziği içine çekmiş bir senaryo, güzel yazılmış espriler, daha güzel düşünülmüş detaylar, harika kurulmuş cümleler... Eğer film vizyona girdikten 1.5 yıl sonra bile insanlar halen Summer'a sövebiliyorlarsa, halen filmin müzikleri çaldığında akıllarımızda o sahneler oynamaya başlıyorsa; bu filmin senaryosunun ne kadar başarılı olduğunun kanıtıdır. "The following is a work of fiction. Any resemblance to persons living or dead is purely coincidental. - Especially you Jenny Beckman. - Bitch."


8. Dion Beebe - Görüntü Yönetmeni (Nine): Rob Marshall'ın "Chicago" sonrasında yok-yok oyuncu kadrosuna rağmen tutmayan üçüncü filmi ve ikinci müzikali "Nine"ın, belki de en iyi yanıydı görüntüleri. Işığı ustaca kullanan Dion Beebe ise, filmin vasatlığı altında unutulanlardan biri olarak hak ettiği övgüye layık görülmedi.

9. Anthony Dod Mantle - Görüntü Yönetmeni (Antichrist): Kuzey Avrupa'nın çılgın yönetmenlerinden Lars von Trier'in rahatsız edici derecede rahatsız edici filmi "Antichrist", henüz açılış sahnesindeki 'Lascia ch'io pianga' aryası eşliğindeki görüntüleri ile büyülemeyi başarıyordu seyirciyi. Film çığrından çıktıkça görüntüler, çekimler, renkler daha da önem kazanıyor; izlenilen şey ne kadar huzursuzluk yaratsa da insan bakmaktan alamıyordu kendini.

10. Sarah Greenwood & Katie Spencer - Sanat Yönetmeni ve Set Dekoratörü (Sherlock Holmes): Guy Ritchie'nin Sherlock Holmes'ten bir İngiliz süperkahramanı yarattığı yorumu, geçtiğimiz yılın en başarılı popüler yapımlarından biriydi. Filmin setleri ise dönemi çok iyi yansıtıyordu. Özellikle tersane sahnesinde büyüleyici bir iş çıkaran; filmin her anında müzikler ve kostüm ile de çok iyi desteklenerek bizi yıllar öncesinin Londrası'na götüren Greenwood ve Spencer, ne yazık ki "Avatar"ın bilgisayar yapımı setlerine yenik düşmüştü. (Oscar, En İyi Sanat Yönetimi Adayı)

23 Ağustos 2010

Emmy 2010: En İyi Yönetmen Adayları

Söz konusu filmler değil diziler olduğunda, En İyi Yönetmen kategorisinde işler biraz karışabiliyor. Çünkü bildiğiniz gibi dizilerin hemen hemen her bölümü başka bir ismin elinden çıkıyor. Dizi yönetmenlerinin de bu durumda, hem kendi tarzlarını ve kendilerini dizinin genel havasına uyacak şekilde bölümde belli etmeleri, hem de bunu dizinin genel havasını değiştirmeden ve sınırlarını aşmadan becerebilmeleri gerekiyor. Minidizi/tv filmi kategorisinde verilen En İyi Yönetmen ödülü söz konusu olduğunda ise daha çok Oscar yarışından alışık olduğumuz tarzda, tahmin edilebilir şekilde gelişiyor olaylar. Bu yılın adayları şöyle:

En İyi Yönetmen - Komedi:
Paris Barclay - Glee - "Wheels" (2/3)
Allen Coulter - Nurse Jackie - "Pilot" (0/4)
Ryan Murphy - Glee - "Pilot" (0/1)
Don Scardino - 30 Rock - "I Do Do" (0/2)
Jason Winer - Modern Family - "Pilot" (0/1)

Komedi dizisi kategorisinde "Glee", "Modern Family" ve "Nurse Jackie" gibi yeni dizilerin ve çoğunlukla pilot bölümleri ile kurduğu hakimiyeti görüyoruz. "Glee", pilot bölümünün yanısıra "Wheels" adlı sosyal sorumluluk projesi kıvamındaki bölümü ile de aday. "West Wing" ile 2 Emmy kazamış Barclay, "Sopranos" kökenli Coulter ve "Nip/Tuck" yaratıcılarından ("Glee"nin de yaratıcısı) Murphy bir yana; en iddialı isim bu yıl DGA ödülünü de kazanmış olan Jason Winer. "Modern Family"nin ilk sezonunun 13 bölümünü yöneten yönetmen, mockumentary formatını çok iyi uygulayışı ile dikkat çekiyor ve diziyi farklı kılmayı başarıyor.

Geçtiğimiz yıl 3 ayrı bölümü ile En İyi Yönetmen dalında aday olsa da eli boş dönen "30 Rock", bu yıl da sezon finali "I Do Do" ile aday. Dizinin yaratıcılarından olan ve bu güne dek 29 bölümünü yöneten Don Scardino yönetmen kimliği ile ilk kez "30 Rock"tan bir adaylık kazanıyor. Fakat rakipleri yanında pek şansı yok gibi.

En İyi Yönetmen - Drama:
Jack Bender - Lost - "The End" (0/3)
Lesli Linka Glatter - Mad Men - "Guy Walks into an Advertising Agency" (0/0)
Agnieszka Holland - Treme - "Do You Know What It Means (Pilot)" (0/0)
Michelle MacLaren - Breaking Bad - "One Minute" (0/0)
Steve Shill - Dexter - "The Getaway" (0/0)

Drama kategorisinde ise çoğunlukla Emmy yarışına oldukça yabancı isimler ilk adaylıkları ile damgasını vuruyor. Yeni dizi olarak listede sadece "Treme" yer alırken; kategoride "Lost" ve "Mad Men" arasında bir yarış söz konusu olacakmış gibi gözüküyor. 6 sezondan sonra hayranlarını üzerek ekranlara "The End" adlı spiritüel bölümü ile veda eden "Lost"un finalinin yönetmen Jack Bender, dizinin 36 bölümünü yönetmiş, yaratıcı ve yapımcılarından. Bugüne kadar dizi ile 2 Emmy adaylığı elde etmiş fakat ödüllendirilmemiş olan Bender, diziye iyi bir şekilde veda etmek isteyen Akademi üyelerinin tercihi olacaktır. Diğer yandan iki yıldır üst üste hem En İyi Dizi hem de En İyi Yazar ödüllerini alan "Mad Men"in bugüne kadar hiç yönetmenlik ödülü almamış olması ve dizide yönettiği 6 bölümden "Guy Walks into an Advertising Agency" bölümü ile DGA ödülünün geçtiğimiz yılki sahibi olan Lesli Linka Glatter'ın şansı oldukça fazla.

En İyi Yönetmen - Minidizi/TV Filmi:
Bob Balaban - Georgia O'Keeffe (0/1)
Mick Jackson - Temple Grandin (0/2)
Barry Levinson - You Don't Know Jack (1/1)
David Nutter & Jeremy Podeswa - The Pacific (1/2,0/0)
Tim van Patten - The Pacific (0/4)

Minidizi/televizyon filmi kategorisinde oldukça zorlu bir seçim bekliyor Akademi üyelerini. Sadece Emmy değil, Oscar ve DGA Ödülleri tarihinde de izleri olan birçok isim yarışıyor bu kategoride. "Rain Man" ile Oscar kazanmış Barry Levinson, "Gosford Park" yapımcılarından Bob Balaban, "Live from Baghdad", "Tuesdays with Morrie" gibi televizyon yapımlarının yönetmeni Mick Jackson gibi isimlerin listedeki varlığı, "The Pacific"in kesine yakın zaferine gölge düşürebilir. Yine de 2 bölüm ve 3 yönetmeni ile aday olan minidizi "The Pacific"in şansı oldukça yüksek. Akademi, minidizinin iki bölümünden çift yönetmenli bölüm yerine, "Sex and the City" ve "Sopranos" gibi dizilerde sağlam bir geçmişi olan Emmysiz Tim van Patten'ı tercih edilebilir.
Sırada: En İyi Yazar Adayları

20 Haziran 2010

Biraz da Tiyatro: Dušan Kovačević

1948 doğumlu ünlü bir Sırp oyun yazarı, tiyatro yönetmeni, senarist ve sinema yönetmeni Dušan Kovačević'in büyük bir tesadüf eseri iki ay içinde iki oyununu izleme fırsatı buldum: Nisan'da İstanbul Devlet Tiyatrosu'ndan "Profesyonel", Mayıs'ta ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'ndan "İntiharın Genel Provası" adlı oyunları izledikten sonra anlatımına hayran kaldığım bir insan oldu Kovačević.

İlk oyunu "III. Radovan"ı 1973 yılında yazan Kovačević, hepsi daha sonra filmlere uyarlanan ve kendisini Balkanlar'ın ünlü oyun yazarlarından ve yönetmenlerinden biri haline getiren "Maraton Ailesi" (1973), "Buluşma Noktası" (1982), "Balkan Ajanı" (1982) ve "Profesyonel" (1990) gibi oyunlarını yazdı. 1995 yılında Emir Kusturica'nın yönettiği Altın Palmiyeli "Underground"un senaryosunu eski bir oyundan uyarladı. Yazarın son oyunu ise "İntiharın Genel Provası" (2008).

"Profesyonel" (Yazan: Dušan Kovačević, Yön: Işıl Kasapoğlu, İstanbul Devlet Tiyatrosu, 09/10)
Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler'in oynadığı ve upuzun bir diyalog üzerine kurulan oyun, yazıldığı 1990'dan beri ikinci kez sahnelendi bu sezon İstanbul'da. Oyunun 2004 tarihli, Dušan Kovačević tarafından yönetilmiş film verisyonu da İstanbul Film Festivali'nde ülkemizde gösterilmişti. Oyun, parantez içlerinde yaşananlar üzerine demek oldukça yerinde olur. Biri sistemin değiştirmeye çalıştığı, belki de değiştirdiği bir aydın, diğeri ise sistemin bir parçasıyken o aydın tarafından değişmiş bir polisin farkında olmadan birbirlerini ne denli etkilemiş olduklarını anlatan bir oyundu "Profesyonel". Oyun boyunca hiç kaybolmayan akıcılık ve heyecan, sürpriz bir sonla zirveye çıkıyor. Bülent Emin Yarar'ın ustaca oynadığı polis karakteri ile geçtiğimiz aylarda Afife Ödülleri'nde En Başarılı Erkek Oyuncu ödülünü kazandığını da belirteyim.
"İntiharın Genel Provası" (Yazan: Dušan Kovačević, Yön: M. Nurullah Tuncer, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, 09/10) İntihar etmeye çalışan bir adam ve ona engel olmaya çalışan insanlar ve ona engel olmaya çalışan hayat. Sevgilisi, bir balıkçı ve her biri birbirinden uç noktalarda dolaşan 4 gizemli kardeş. Serhat Mustafa Kılıç'ın karakterden karaktere bürünerek büyülediği, sahne tasarımcısı ve yönetmen Nurullah Tuncer'in her iki görevinin de fazlasıyla hakkını verdiği 85 dakikalık bir oyun. Serhat Mustafa Kılıç'a, İbrahim Can, Bennu Yıldırımlar ve Bora Seçkin eşlik ediyor. "Kurt neden ot yemez?" diye sormuş bu kez Dušan Kovačević. Oyunun her türlü 21. yüzyıl sahne teknolojisini kullanmış olması ve özellikle sahne tasarımı ile ışık konusunda ön plana çıkması oyuncuların, yazar ve yönetmenin başarısını gölgelememiş. "İntiharın Genel Provası", geçtiğimiz sezonun Afife Ödülleri'ne en çok aday olan oyunlarından biri olsa da 6 daldaki ödüllerin hiçbirini kazanamadı: Yılın En Başarılı Prodüksiyonu, Yılın En Başarılı Yönetmeni (M.Nurullah Tuncer), Yılın En Başarılı Müzikal/Komedi Erkek Oyuncusu (Serhat Mustafa Kılıç), Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Müzikal/Komedi Erkek Oyuncusu (İbrahim Can), Yılın En Başarılı Sahne Tasarımcısı (M. Nurullah Tuncer), Yılın En Başarılı Işık Tasarımcısı (Fatih M. Haroğlu).
Dušan Kovačević'in bir sonraki oyununu ve İstanbul'daki sahnelenişini heyecanla bekliyorum şahsen.

2 Mayıs 2010

"Beş Şehir" ve Onur Ünlü Söyleşisi

Galası geçtiğimiz Ekim ayında Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yapılan, 29. İstanbul Film Festivali'nde izlediğim ve 9 Nisan'dan beri vizyonda olan "Beş Şehir", son zamanlarda izlediğim en iyi Türk yapımıydı. Yönetmeni Onur Ünlü ise, "Polis" ve "Güneşin Oğlu" sonrasında beni bir kez daha kendine hayran bırakarak, "En Sevdiğim Türk Yönetmen" ünvanını Reha Erdem'in elinden aldı Festival sırasında.


"Beş Şehir", İstanbul ve Eskişehir'de başlayan ve Afyon'a uzanan beş insanın kesişen hikayesini anlatıyor. İzleyebileceğiniz en karamsar filmlerden biri olsa da, bu karamsarlığı yaratma süreci o kadar yaratıcı, o kadar doğal, o kadar gerçekçi ve yer yer o kadar eğlenceli ki; Onur Ünlü'ye hayran olmamak elde değil. Tansu Biçer, Bülent Emin Yarar, Beste Bereket, Ahmet Rıfat Şungar ve Ege Tanman, farklı nesillerden, hepsi de parlayan oyuncular olarak büyülüyorlar performanslarıyla. Trenler geçiyor, silahlar patlıyor, kediler konuşuyor, davullar çalınıyor, herkes psikopatça takip ediyor birbirini. Ahmet Kaya "Beni Vur" diyor filmin bir başlarında, bir de finalinde. Seyirciye ise büyülenmek ve gözyaşı dökmek kalıyor sadece.



"Beş Şehir", Antalya'dan En İyi Senaryo, İstanbul'dan ise Tansu Biçer'e layık görülen En İyi Erkek Oyuncu ödülü ile ayrıldı. Yönetmen ile 29. İstanbul Film Festivali gösterimi sonrasında yapılan söyleşi de oldukça eğlenceliydi. Hızlı konuşan, çokça komik bir insan Onur Ünlü. Kendisiyle dalga geçebilen ("Beş Şehir"in ilk bölümünde de bu durumla ilgili inanılmaz eğlenceli bir sahne mevcut), yaratıcılığın kılı kırk yararak planlamaktan ibaret bir şey değil, bir anda olup biten bir şey olduğunu savunan yenilikçi bir yönetmen. Kimsenin kahkahalarını tutamadığı cevaplar ve yönetmenin üslubuyla çok keyifli geçen söyleşiyi, aynı atmosferi yaratamayacak olsam da bazı bölümleriyle aktarmak istiyorum:



Soru: Bir önceki filminiz "Güneşin Oğlu"nu 'Fantasik Mavra' olarak tanımlamıştınız. Bu film için de böyle bir tanım var mı aklınızda?
Onur Ünlü: Yok, düşünmedim öyle bir şey. "Acıncaklı" diyebiliriz. Özel bir şey düşünmedim ama acıncaklı bir film "Beş Şehir".



Soru: Filmde çok tren gördük. Trenlerle ilgili bir şey söyleyebilir misiniz?
O.Ü: Trenler uzundur. (Kahkahalar) İçinde olmak genelde dışında olmaktan çok daha iyi olur trenlerin. Hatta ben Eskişehir'de okudum, 5-6 yıl sürekli trenlerde yaşadım. Bir de anlayabildiğim kadarıyla trenler kadar modern paradigma içinde bulunup da modernden bu kadar uzaklaşabilen bir makine yok. Modernle beraber geldi ama öncesine de gitti, sonrasına da gidecek. İmgesinin çok kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Herkes seviyor bir şekilde trenleri, altında kalanlar hariç. Ben de seviyorum.


Soru: "Beş Şehİr" yazısında 'ş'ler ve 'i'nin büyük yazılmasının muhakkak bir anlamı vard.. (O.Ü.: Yooo.) Ben çıkıp gideyim o zaman. Gerçekten mi?
O.Ü: Ya Ahmet Can (Ahmet Can Çakırca, kurgucu) ilk denemede yazarken o harfleri büyük yapmış, kalmış öyle. Genelde bir anlamı olmaz zaten. Seyircinin önüne atmak güzeldir ama. Bazı şeyleri atıyorsun tutuyor, bazı şeyleri ne kadar planlasan farkına varılmıyor. Tabii ki büyük oranda planlıyorsun, ama her şeyi en ufak ayrıntıya kadar düşünmek... Gerek yok yani.
S: Ben aynı soruyu "KaranlıktakileR"in 'R'si için Çağan Irmak'a da sord..
O.Ü: Demek ki o yüzden onun filmleri tutuyor da benimkiler tutmuyor. (Salon yıkıldı.)


Soru: Filmde kedi konuştu. Bunu düşünmenizin nedeni neydi; böyle olmasın büyüsün konuşsun, biraz da kedinin gözünden göstereyim diye mi düşündünüz?
O.Ü: Filmdeki kedi, sadece bir kedi. Karakterlerden biri de kedi olsun istedim. Yazanlar bilirler bunu, bir anda bir detay görürsünüz, onu yazdığınızın içine sokarsınız. Kedi bir an böyle pıt diye atladı yazarken, ben de kovalamadım açıkçası. Kedi ortaya çıktı, ben de üzerine gittim. Böyle tatlı bir şey oldu. Ama böyle bir soru sorulacağını tahmin ettiğim için daha önceden uydurduğum bir cevap var, onu da söyleyeyim: Bir çocuğun bazı kelimeleri söylemeyip başka kelimeler uydurması gibi, belki kedi karakteri, bir insanın yerine yer alıyor orada. Mesela bundan sonraki filmlerimden birinde bir 'masa' olacak. Yürüyen, konuşan bir masa... Bir filmde sıkıcı olabilecek şeyleri böyle ilginçleştirebilirsiniz. Ben de kediyi yaratıp, normalde söyletemeyeceğim şeyleri ona söyletmiş oldum.

Soru: İstanbul, Eskişehir, Afyon... Diğer iki şehiri bulamadım?
O.Ü: Yok ki... Filmde beş insan var sadece. Ama "Beş Şehir" demek çok güzel değil mi? Tonlaması falan... Beş Şehir... Beş Şehir...



Soru: Çok beğendim filmi. Salya sümük izledim. (O.Ü: Özür dilerim.) Seçtiğiniz karakterlerin meslekleriyle ilgili bir soru sormak istiyorum. Bir çocuk sanatla ilgileniyor, bir şair, bir ressam adayı, bir öğretmen, bir polis... Neden bu karakterlerin hepsi gidiyor uçurumdan aşağı?
O.Ü: Ama şimdi sen bütün filmi sordun bana? (Kahkahalar.) Dediğim gibi karamsar bir film yapmak istedim. Melodram iyi bir türdür, seyredin derim. Ama bu film bir melodram değil. Eğer karakterlerin üzerine bu kadar gitmeseydim, bu kadar abartmasaydım bu durumu, film melodram olurdu. Oysa ben melodram yapmak istemiyordum. Onun için de karakterleri mümkün olduğu kadar kendileriyle ilgili insanlar olmalarını daha çabuk algılayacağımız şekilde geliştirdim.



Soru: 'Sinemanın çılgın çocuğu' falan derler ya... Filminizde bir şeyler deniyorsunuz, öyle oluyor gerçekten, heyecanla izliyoruz biz de. Peki, şunu da yaparsam bir gün arşa ereceğim dediğiniz, şu da yapılsa Türk Sineması'nda güzel olacak dediğiniz bakir meseleler var mı?
O.Ü: Niye söyleyeyim, söyler miyim bunu? (Kahkahalar.) Ama şunu söyleyebilirim ki, yapabileceğimle yapmak istediğim arasındaki farkı çok iyi biliyorum. Her filmimde daha farklı şeyler yapmaya çalışıyorum. Öyle bir şey yapayım ki tuhaf olsun diye hiçbir şey yapmadım bugüne kadar. O bir şekilde böyle oluşuyor, ben de onun için böyle yazıyor, böyle çekiyorum.

Sorular ve cevaplar 29. İstanbul Film Festivali sırasında, "Beş Şehir"in 15 Nisan'daki gösterimi sonrasındaki Onur Ünlü söyleşisinden derlenmiştir. Soruların hiçbiri bana ait değildir. Her yıl yönetmenleri izleyenlerle buluşturduğu için İKSV'ye teşekkürler...

27 Mart 2010

Sam Mendes üzerine...

1965 doğumlu, tiyatro kökenli İngiliz yönetmen Sam Mendes, belki de sinema tarihinin en başarılı 'ilk film'lerinden birine imza atmıştı 1999 yılında. Tiyatro oyunları ve iki televizyon filminden sonra, dünya çapında yere göğe sığdırılamayan ilk filmi "American Beauty" ve sonrasında 3 yılda bir, farklı türlerde ve farklı atmosferlerde olsa da benzer mesajlar vermeye çalışan filmler çekerek sağlam adımlar attı yönetmen. 2008 tarihli "Revolutionary Road" sonrasında ise sevenlerini fazla bekletmeyerek sımsıcak bir yol filmi olan "Away We Go" ile karşımıza çıktı 2009'da.

90'lı yılların sonunda "Ice Storm", "Pleasantville" ve "Truman Show" gibi filmler ile yükselişe geçen banliyö yaşamını merkeze alan bağımsız filmler silsilesine katılarak çekti ilk filmi "American Beauty"i Sam Mendes. Üstelik bir İngiliz olarak, Amerikan banliyö hayatını bu kadar iyi anlatan, analiz eden bir filme imza atması başarısını daha da önemli kılıyordu. 2000'li yıllarda "Six Feet Under" ve "True Blood" gibi kalburüstü televizyon yapımlarına imza atacak olan Alan Ball'un senaryosunu yazdığı "American Beauty"nin kadrosunda ise Kevin Spacey, Annette Bening, Chris Cooper, Thora Birch ve Mena Suvari gibi oyuncular yer almaktaydı. "look closer." kadar basit bir tagline'a sahipti film. Ve gerçekten de, sistemin insanlara dayattığı 'ambalaja önem vermek' normuna çomak sokuyor, daha dikkatli bakıldığında görülebilecek şeylere önem verilmesi gerektiğini savunuyordu. Marquez'in "Kırmızı Pazartesi" romanı gibi, filmin daha en başında öğreniyorduk ana karakterin ölümünün hikayesini izleyeceğimizi. Ve bu bilinirliğe rağmen gerek karakterleri, gerek görüntüleri, gerekse hikayesiyle etkileyici bir filmdi "American Beauty".

"American Beauty" ile Sam Mendes, ilk filmi ile ilk Oscar'ını kazanmakla kalmadı; film aday olduğu 8 dalın 5'i ile Oscar kazandı o yıl. (En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Orijinal Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni). Altın Küre, BAFTA, BFCA, DGA, PGA ve WGA Ödülleri'nden toplam 18 ödül kazandı.

Bu kadar sağlam bir çıkış yapan Mendes, bu başarıya güvenip ticari kaygılarla hemen vasat bir ikinci film çekmek hatasına düşmeyerek, 3 yıl bekledi. 2002 yılında, Tom Hanks, Paul Newman, Daniel Craig ve Jude Law gibi oyuncuları buluşturan bir gangster filmi "Road to Perdition" ile karşımıza çıktı. Film, Büyük Buhran yıllarının ABD'sinde, İrlandalı bir gangster ailesine odaklanıyor, aile ilişkilerini karanlık bir boyutta inceliyordu. Çizgi roman uyarlaması olan film, "American Beauty" kadar olmasa da beğeni ile karşılandı ve 2003'teki ölümünden sonra Conrad L. Hall'a En İyi Görüntü yönetmeni Oscarı'nı kazandırdı.

Sam Mendes, 2003 yılında ünlü oyuncu Kate Winslet ile evlenerek magazin dünyasında da adını duyurdu. Şu günlerde ayrılık haberleri duyulan ikili, 6 yıl boyunca hiçbir zaman gözler önünde olmayan, mütevazı bir beraberlik yaşadılar. Bir çocukları oldu. Mendes'in, eşi Winslet'i bir dönem filminde oynatması gerektiği ve bunu yapacağı dedikoduları evlendikleri anda başlamıştı, fakat bunun için Mendes'in 6 yıl beklemesi gerekecekti. Çünkü önce sırada, Anthony Swafford'un Körfez Savaşı anılarından uyarlanan ve savaşta olan ama savaşmayan askerlerin gerginliğini konu alan "Jarhead" vardı. Film, Sam Mendes'in en başarısız filmi olarak nitelense de, 2005 yapımı ve erkek elinden çıkma bir "Hurt Locker" denilebilir "War is a drug." mesajını az da olsa içeren filme bence.

2008 yılında hem yönetmen-oyuncu çifti, hem de "Titanic"in efsanevi çiftini buluşturan filmi çekti Sam Mendes. "Revolutionary Road"un başrollerinde Kate Winslet ve Leonardo DiCaprio vardı. Bu kez 60'lı yılların ABD'sinde, yine banliyö yaşamına odaklanıyordu Mendes. Hayallerin yıkılışını, aşkın sıradanlaşışını konu alan film, Kate Winslet'e iki Altın Küre ve bir Oscar kazandıran 2008 yılının iki önemli filminden biri oldu kendisi için. Winslet'in diğer filmi "Reader"ın daha iyi pazarlanması nedeniyle Oscar'larda beklenen ilgiyi görmeyen "Rvolutionary Road", daha çok dönem filmi olma özelliği ile ön plana çıkarak sanat yönetimi ve kostümleri ile dikkat çekti.

1999 yılındaki hızlı çıkışından bu yana 3 yılda bir film çeken Sam Mendes, son filminden sonra hiç beklemeden "Away We Go" ile çıkageldi 2009'da. (Genellikle böyle sağlam adımlarla hareket eden yönetmenlerin bir anda çekiverdiği filmlerin kişisel filmler olması nedeniyle, filmin yönetmenin eşine olan aşkını sembolize edebileceğini düşünsem de, film vizyona girdikten kısa süre sonra gelen ayrılık haberi bu tezimi boşa çıkardı.) Türkiye'de şu anda vizyonda olan, daha önce de !F Bağımsız Filmler Festivali'nde izleme şansı bulduğumuz "Away We Go", çocuklarını yetiştirmek için en uygun kenti arama pahasına Kuzey Amerika'da oradan oraya dolaşan, birbirine deli gibi aşık, sevimli bir çifti konu alıyor. Her yol hikayesinde olduğu gibi her durakta karşımıza çıkan ilginç karakterler ve onların ana kahramanlarımıza kattıkları, finale doğru bir adım daha attırıyor onlara. İyi müzikler ve iyi görüntüler eşliğinde ilerleyen, esprili ve keyifi bir film "Away We Go". Dave Eggers ve Vandela Vida imzalı senaryo, iki yazarın da ilk çalışması olmasına rağmen çok güzel kurulmuş. Televizyon yıldızları John Krasinski ve Maya Rudolph ise hem birbirlerine, hem de filme oldukça yakışmış. Yan rollerde gördüğümüz (özellikle) Maggie Gyllenhaal, Allison Janney ve çok kısa da görünseler Jeff Daniels ve Catherine O'Hara harikalar yaratıyor.

Sam Mendes, şaşırtıcı bir şekilde, 2011'de yeni Bond filmini çekerek popüler sinemaya el atacak. Bağımsız sularda çok güzel yüzen yönetmenin stüdyo havuzlarında nasıl bir Bond filmi çekeceğini merakla bekliyoruz.

6 Mart 2010

Oscarlar 2009: En İyi Yönetmen Adayları

Yazının formatında bir değişiklik yaparak tahminimi en başından söyleyip, neden ve neden-değillere sonradan değinmek istiyorum.

En İyi Yönetmen:
Kathryn Bigelow - Hurt Locker (0/0)
James Cameron - Avatar (3/3)
Lee Daniels - Precious (0/0)
Jason Reitman - Up in the Air (0/1)
Quentin Tarantino - Inglourious Basterds (1/2)

Ortamın gösterdiği son durum, yarışın Bigelow ve eski-eşi Cameron arasında olduğu. Bigelow DGA (Directors Guild of America), BAFTA ve BFCA Ödülleri'nin hepsinin kazananı oldu. Cameron ise Altın Küre ile yetinmek durumunda kaldı. Ben, tüm filmleri izledim ve benden bir seçim yapmam istense, Bigelow-Cameron-Tarantino arasında gidip gelen beyin dalgalarım nedeniyle kafamdan dumanlar çıkabilir. Fakat benim ne düşündüğümden çok ödülü kimin alacağı konusundaki tahminimden bahsedersek, tahminim Kathryn Bigelow olur.

"Hurt Locker"ın hem yönetmeni, hem de yapımcısı olarak iki dalda aday olan Kathryn Bigelow'un bir Irak Savaşı filmini tamamen karakter odaklı ve bir savaş filminden çok bir psikolojik durum filmi olarak ele alması, savaşın yarattığı trajediyle insanları ağlatmak yerine savaşın yarattığı adrenalin bağımlılığına odaklanarak insanları film boyunca heyecanlı tutabilmesi en büyük artıları. Kendisi, ödüle aday gösterilen ilk kadın yönetmen değil, (1976 - Lina Wertmuller, 1993 - Jane Campion, 2003 - Sofia Coppola) fakat ödülü kazanması durumunda En İyi Yönetmen Oscarı'na layık görülen ilk kadın yönetmen olacak. Birçoklarının yaptığı gibi "bu bir savaş filmi, kadınlar savaş filmi çekemez, dolayısıyla Oscar'ı almalı" seksist çıkarımını yapmıyorum. Bigelow, erkek olsaydı ve aynı filmi çekseydi, yine ödülü alacağını düşündüğüm isim olurdu. Fakat gerçek şu ki, bir erkeğin çektiği "Hurt Locker"ın aynı film olacağını hiç mi hiç sanmıyorum. (bkz. Jarhead, Sam Mendes, 2005) Eğlenceli bir bilgiye de yer verecek olursak, basında da sık sık yer aldığı gibi En İyi Yönetmen kategorisi bir eski-eş-kavgasına dönüşmüş durumda. 58 yaşındaki Bigelow, James Cameron'ın eski eşi.

James Cameron'ın 12 yıldır uğraştığı "Avatar"a rağmen bu ödülü almayacağını düşünmemin ise iki sebebi var: Alırsa bu kategorideki 2. ödülü olacağı gerçeği ve "Avatar"ın bir yönetmenlik harikası değil bir prodüksiyon harikası ve sinema devrimi oluşu. Aynı şekilde kendisinin DGA Ödülünü de kazanmayacağını düşünüyordum ve bunun bir sebebi daha vardı: Cameron'ın çalıştığı herkesin deyimiyle sette insanlara iyi davranmayan, zor bir yönetmen oluşu. DGA üyelerinin büyük çoğunluğunun yönetmenlerden değil, yönetmen yardımcıları ve set amirlerinden oluşuyor olması, Cameron'un DGA'yı kaybetmesinin en büyük nedenlerinden biriydi. Ego abidesi ve mükemmeliyetçi kişiliği ile 55 yaşındaki James Cameron, 1997'de 3 dalda (En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kurgu) aday olduğu Oscarların 3'ünü de "Titanic" ile kazanmış ve "I'm the King of the World!" diye bağırmıştı sahneden. Bu yıl, aynı üç dalda "Avatar" ile aday olan Cameron'ın Bigelow'u yenemeyeceğini düşünüyorum. En azından bu kategoride.

Quentin Tarantino, ne kadar muhteşem bir yönetmen olduğu gerçeği bir yana, Akademi tarafından fazla sevilmeyen bir yönetmen olduğundan ödüle aday gösterilmesini bile bir mucize olarak algılamalı. 1994 yılında hem En İyi Yönetmen, hem de (Oscar'ı kazandığı) En İyi Orijinal Senaryo dalında aday olduğu "Pulp Fiction"dan beri Akademi'nin beğenisini kazanamayan Tarantino, bu yıl da aynı iki dalda "Inglourious Basterds" ile aday. 46 yaşındaki yönetmen, umarız ki bundan sonraki filmleri ile Akademi'nin ilgisini daha yoğun bir şekilde çekmeyi başarabilir.

Yarıştaki figüranlardan ilki, henüz 32 yaşında olmasına rağmen 2. ve 3. Oscar adaylığını elde eden Jason Reitman. "Up in the Air" ile hem bu kategoride, hem de muhtemelen kazanacağı En İyi Uyarlama Senaryo kategorisinde aday olan Reitman, ilk En İyi Yönetmen adaylığını 2007'de "Juno" ile almış ve bu kategoride aday olan en genç isimlerden biri olarak Akademi tarihine adını yazdırmıştı. "Up in the Air"de tarzını koruyan ve sağlam adımlarla ilerlediğini gösteren yönetmene ileriki kariyerinde başrılar diliyor ve sadece twitter takipçisi olarak değil filmlerinin takipçisi olarak da arkasında olduğumu belirtiyorum. (Çok da umrundaydı ya.)

Şansı sıfıra oldukça yakın olan son adayımız ise "Precious" ile başarılı bir çıkış yapan ve Amerikan Bağımsız Film Ödülleri'nde hem En İyi Film, hem de En İyi Yönetmen ödüllerini kazanan Lee Daniels. 50 yaşındaki yönetmen, hikaye anlatımı ve tercihleriyle beni etkileyemedi filmi ile. Bu hislerin sadece bana ait olmadığını düşünüyorum, çünkü Altın Küre adayları arasında Clint Eastwood, BAFTA adayları arasında da Lone Scherfig, Daniels'ın yerine aday gösterilmişti.

Sırada ve Sonunda: En İyi Film

16 Şubat 2010

Günümüz Türk Sineması'nın En İyi Yönetmeni

2 hafta boyunca thebalkabaa.com'da 109 kişi tarafından oylanan "Türk Sineması'nın Son Yıllardaki En İyi Yönetmeni" anketinin sonuçlarına göre oyların büyük çoğunluğu 3 yönetmen arasında paylaşıldı. Çağan Irmak %28 ile birinci olurken, onu Nuri Bilge Ceylan (%24) ve Reha Erdem (%23) takip ediyor.

1970 İzmir doğumlu Çağan Irmak, Ege Üniversitesi'nde çektiği kısa filmler sonrasında adını ilk kez 1998'da "Günaydın İstanbul Kardeş" adlı televizyon dizisi ile duyurdu. Bunu 2000 yılında, Türkiye'nin henüz hazır olmadığı, fakat Irmak'ın çok iyi bir iş çıkardığı farklı bir format, bir televizyon filmi izledi: "Çilekli Pasta". 2001'de ise ilk sinema filmi olan "Bana Şans Dile", başarılı bulunmadı, hatta gösterime girebilmesi için yönetmenin ünlenmesini ve 2007 yılını bekledi. Çağan Irmak, ustalaşmaya başladığı televizyon dizileri ile devam etti. 2001'de "Şaşıfelek Çıkmazı", 2002'de (yönetmenin ayrılmasından sonra bir çöküş dönemine geçen efsane dizi) "Asmalı Konak" ve 2004'te Türk televizyon tarihinin en başarılı dizilerinden (ve kısa ve öz oluşuyla hatırlanan) "Çemberimde Gül Oya" yönetmenin işleri arasında.


Son televizyon dizisi öncesi 2004 yılında "Mustafa Hakkında Her Şey" (filmin orijinal isminde 'herşey' olarak yazılması üzücüdür) ile sinemaya geri dönen Çağan Irmak'ın bu ikinci sinema filmi, bu sektörde de kalıcılaşmasına neden olan ilk sağlam adımı oldu. İleride kendisinin favori oyuncularından olacak Fikret Kuşkan ve Şerif Sezer'in yanısıra Nejat İşler ve Başak Köklükaya gibi 2000'li yılların Türk Sineması'nın en iyi oyuncuları arasında bulunan isimlerle çalışan yönetmen, bu film ile psikolojik gerilim türünde; ağır replikler ve akılda kalıcı sahnelerle bezeli modern bir işe imza attı. 2005 yılında ise zor olanı başardı ve hem eleştirmenlerden hem de halktan yüksek notlar alan; bir kulaktan kulağa pazarlama harikası olarak ters bir gişe grafiği izleyerek son yılların en çok izlenen Türk filmlerinden olan "Babam ve Oğlum" ile adını duymayanın kalmamasını sağladı. "Babam ve Oğlum", SİYAD Ödülleri'nden aday olduğu 8 dalın 6'sında ödül kazanarak ayrıldı.


Çağan Irmak, "Babam ve Oğlum" sonrasında, yine deneyselliğe el attı ve yine Türkiye'nin hazır olmadığı bir şey yaptı. Sinema ya da televizyonda yayınlanmadan, tamamen DVD piyasası için "Kabuslar Evi" adlı filmler serisini yazdı ve yönetti. Şu an 1.99 TL'ye bile orijinal kopyalarını bulabileceğimizden de anlaşıldığı üzere, pek başarılı olamadı. 2008'de sinemaya dönüş yaparak "Ulak" ve "Issız Adam"ı yönetti. "Ulak", fazla düşündürücü ve altmetni çokça olan bir film olması nedeniyle hakettiği ilgiyi göremese de, "Issız Adam" özellikle romantik modern genç Türk kadınlarını ve Alper karakterinde kendini bulan tüm "Issız Adam"ları kalbinden vurdu. Bu yıl ise, yine hakettiği ilgiyi göremeyen fazla kişisel bir filmle, "Karanlıktakiler" ile karşımıza çıktı Çağan Irmak.


Çağan Irmak'ın bu ankette ve Türkiye'de herhangi bir platformda yapılacak bir çok ankette "Türk Sineması'nın En İyi Yönetmeni" ünvanını almasının/alacak ve alabilecek olmasının nedeni ise çok açık bence: Çağan Irmak, hem televizyonda hem sinemada iyi işler çıkaran; hem eleştirmenlerin gözüne girmeyi, hem de halkın beğenisini kazanmayı başarabilen neredeyse tek Türk yönetmen şu anda. Seyirciyi ağlatmaya oynaması gibi kurnaz numaraları var evet; ama ne belaltı esprilerle düşük gelirli Türk seyircisini salonlara doldurup para kazanmayı, ne de ben farklıyım tavrını takınıp elitist bir yaklaşımla sadece eleştirmenlerin anlayacağı filmler çekmeyi hiçbir zaman düşündüğünü ya da düşüneceğini sanmıyorum kendisinin. Bunun en büyük kanıtları arasında ise "Ulak" ve "Issız Adam"ın aynı yıl elinden çıkması ve Türk televizyon kültürünü değiştirmeye ve iyileştirmeye çalıştığı riskli hareketleri sayılabilir.

Ankette ikinci olan Nuri Bilge Ceylan, Cannes Film Festivali'nin En İyi Yönetmen Ödülü'nü alacak kadar uluslararası standartlarda bir yönetmen ve Türk Sineması'nın son yıllarda yetiştirdiği en usta sanatçılardan biri. Fakat sinemayı bir sanattan çok eğlence unsuru olarak gören bir halka fazlasıyla uzak ve yabancı bir isim. Anketin dördüncüsü Zeki Demirkubuz ve altıncılarından Derviş Zaim ve Semih Kaplanoğlu için de benzer şeyleri söyleyebiliriz. Üçüncümüz Reha Erdem ise (ki benim ankette oyum kendisine gitmiştir), "Korkuyorum Anne" kadar sıcak ve halkın içinden bir film sonrasında çektiği "Beş Vakit" ve "Hayat Var" ile Çağan Irmak gibi olmaktansa bu gruba dahil olmaya başladı denilebilir.


Son olarak, ankette oy veren herkese teşekkür ediyor ve Türk Sineması'nın bu kadar umut veren, uluslararası standartlarda ve başarılı yönetmenlere sahip olmaya başladığını görmekten mutluluk duyduğumu da belirtmek istiyorum. Birçok kişinin sorduğu bir soruya cevap olarak da Fatih Akın'ın Alman Sineması, Ferzan Özpetek'in ise İtalyan Sineması'na dahil edilmesini düşünenlerden olduğum için seçenekler arasında yer almadılar.

26 Ocak 2010

Jason Reitman üzerine...

Bağımsız sinemanın yükselen isimlerinden biri olan Jason Reitman, bu yılın en iyi eleştiriler alan ve birçok ödül töreninden eli boş dönmeyen filmlerinden "Up in the Air" ile karşımıza çıktı son olarak. Bu, 2005'teki "Thank You for Smoking" ve 2007'deki "Juno"dan sonraki üçüncü filmi olsa da henüz, birçoklarının favori yönetmenler listesinde yer almasına yetti Reitman'ın.

1977 yılında Kanada'nın Montreal kentinde doğan Jason Reitman; "Ghostbusters" serisi gibi Hollywood gişe filmlerinin yönetmeni olan Ivan Reitman'ın oğlu. 80'li ve 90'lı yıllarda babasının filmlerinde küçük roller oynayarak, bir aktör olarak adım atmış Hollywood dünyasına. Güney California Üniversitesi'nde Yaratıcı Yazma üzerine eğitim görmüş. 1998-2004 yılları arasında, hepsinin senaryosunu kendi yazdığı, üçünde oyuncu olarak da yer aldığı, biri belgesel 6 kısa film çekmiş. 2002 yılında "Dude, Where Is My Car?" adlı komedinin yönetmenliği için kendisine gelen teklifi reddederek bağımsız bir yönetmen olmayı stüdyo yönetmenliğine tercih ettiğini göstermiş.


Reitman, senaryosunu da yazdığı ilk uzun metrajlı filmi olan "Thank You for Smoking"i Christopher Buckley'nin aynı adlı romanından uyarlamış. Tütün Üreticileri Akademisi'nin sözcüsü olarak görev yapan bir adamın ikna yeteneğini; ahlaki değerler ve kapitalist düzeni sorgulamak için yaratılmış hikayesini filminin merkezine oturtmuş. Hem liberallerin, hem de muhafazakarların tamamen kendi görüşlerini savunduklarını sandığı, böylece tarafsızlığını kanıtlamış bir film "Thank You for Smoking". Sigara merkezli olmasına rağmen, film o kadar akıcı ve farklı mesajlarla dolu ki, sigaradan nefret etseniz bile sevebiliyorsunuz bu filmi. -ki Reitman'ın da niyetinin sigara üreticilerinin reklamını yapmak değil, günümüz dünya düzenine eleştirel bir yaklaşımda bulunmak olduğuna eminim.

İlk filmi ile National Board of Review tarafından En İyi İlk Film Ödülü'ne layık görülen ve Amerikan Bağımsız Film Ödülleri'nden En İyi Senaryo Ödülü ile dönen Reitman; büyük çıkışını ise ikinci filmi "Juno" ile yaptı. 2007'de Toronto Film Festivali'ndeki ilk gösteriminden sonra hayran kitlesi sürekli büyüyen, dünyanın dört bir yanında insanlara kendini iyi hissettiren film 4 dalda Oscar adayı olacak kadar büyük yankı uyandırdı. Reitman, bu kez senaryoyu üniversite mezunu bir striptizci olan ve seks üzerine yazıları ile dünyaca ünlü bir blogger haline gelen Diablo Cody takma adlı Brook Busey'e emanet etmişti. Lise çağındaki, yaşıtlarından çok farklı, hayat dolu, müziksever, sivri dilli bir genç kızın kazayla hamile kalışını ve bebeği doğurup evlatlık vermeye karar vermesini konu alan bir filmdi basitçe "Juno". Fakat Diablo Cody'nin senaryosu, Ellen Page'in oyunculuğu ve Kimya Dawson'ın müzikleri ile bu konuyu anlatım şekliyle bir efsaneye dönüştü kısa sürede. En İyi Orijinal Senaryo Oscarı'nı Diablo Cody kazanırken, film En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kadın Oyuncu dallarında da ödüle aday gösterildi.

Reitman, bu başarısının ardından "Hard C Productions" adlı prodüksiyon şirketini kurdu ve yine Diablo Cody'nin senaryosunu yazdığı "Jennifer's Body" adlı korku komedisinin yapımcılığını üstlendi. Bir yandan da televizyona el atarak "The Office" dizisinin 2 ("Local Ad" (4x05) ve "Frame Toby" (5x08)), "Saturday Night Live" şovunun 1 bölümünde (Ashton Kutcher (33x10)) yönetmen olarak çalıştı. 2009 geldiğinde ise film yönetmenliğine geri dönerek çıtayı gittikçe yükselttiğini gösterdiği 3. filmi "Up in the Air" ile karşımıza çıktı.

Reitman'ın Sheldon Turner ile birlikte Walter Kirn'ün aynı adlı romanından uyarladığı senaryosu ile dikkat çeken "Up in the Air", işten çıkarma işlerini üstlenen bir şirketin deneyimli elemanlarından birinin havaalanları, uçaklar ve otellerde geçen yaşamını konu alıyor. 6 yıldır yönetmenin aklında olan bir proje olmasına rağmen yeni hayata geçebilmiş. Bu süre içinde değişen ekonomik ve toplumsal koşullar, artan işten çıkarmalar; önce bir komedi olarak düşünülen filmin dramatik yanının ön plana çıkmasına ve mizahi yönünü koruyan bir dramaya dönüşmesine neden olmuş. Filmin başrolündeki George Clooney ve yan rollerdeki Anna Kendrick ile Vera Farmiga'nın performansları ile de iyi eleştirler alan "Up in the Air", geçtiğimiz günlerde 6 dalda aday olduğu Altın Küreler'den En İyi Senaryo Ödülü ile döndü. Oscar gecesinde de adını en azından önümüzdeki hafta açıklanacak adaylar arasında sıkça duyacağımız film, yine klasik bir Jason Reitman filmi.

Henüz üçüncü filmini çekmiş bir yönetmen için "klasik bir x filmi" kalıbını kullandığımın farkındayım. Fakat Jason Reitman, gerçekten belirli bir çizgide ilerleyen bağımsız yönetmenlerden. Anlattığı hikayelerin atmosfer benzerliği bir yana; tercih ettiği gözde oyuncuları, kendi kimliğine sahip bir anlatım dili, kullandığı çekim teknikleri ve müzik kullanımı ile tanımlayabiliriz bu çizgiyi. J.K. Simmons, Jason Bateman, Sam Elliot gibi başarılı oyuncuların bundan sonraki Reitman filmlerinde de sıkça karşımıza çıkması sürpriz olmayacaktır örneğin. Veya Diablo Cody ile yönetmenin (veya yapımcı kimliği ile yine Reitman'ın) ortaklıklarının süreceği...

Jason Reitman, gerek bir senarist gerekse bir yönetmen olarak gittikçe yükselmekte olan başarılı bir isim bağımsız sinemada. Takip edilmesi gereken, siz takip etmesiniz de bir şekilde sizi bulacak kadar hoş filmler yapan bir isim.