sergi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sergi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2011

ARTER'den Bağıra Basılası Sergi


22 Haziran'dan beri ARTER'in önünden geçenler, birbirine sarılmış iki motosikleti görüp gülümsüyorlar istemsizce. Derken arkada devrilmek üzere duran bir sandalye kulesinin üzerindeki küçük çocuğu görüp ağızlarına geliyor yürekleri. İçeri girenlerse o motosikletleri sevimli kılanın da, o küçük çocuğu gerçek sanılacak denli canlı yapanın da Avustralyalı sanatçı Patricia Piccinini olduğunu anlıyorlar. "Beni Bağrına Bas", yılın görülmesi şart olan sergilerinden biri ve son haftalarında sizi bekliyor.


Yer yer sevimli, yer yer tüyler ürpertici olabilen bu sergide; Piccinini'nin silikon, fiberglas, deri ve insan saçı gibi maddeler kullanarak birbirinden gerçekçi çalışmaları sergileniyor. ARTER'in üç katına yayılmış sergide aşağıdan yukarıya giderken, aydınlıktan karanlığa, hatta görünenden mahreme doğru bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Sanatçının 1997 - 2011 tarihleri arasındaki çalışmalarından oluşan sergi 30'a yakın eser barındırıyor. "The Welcome Guest" (Davetli Misafir - 2011) adlı eseri ise bu sergi için özel olarak hazırlanmış.

Son zamanlarda sergi mekanları arasında oldukça popüler bir tema olan doğa ve teknoloji ilişkisine duygular düzeyinde yaklaşıyor "Beni Bağrına Bas". Ekranlardan oluşan bir ormanın "gerçek" bir ormanın verdiği hissiyatı verip veremeyeceğini; genetik mutasyon ile insanlık tarafından 'yaratılmış' olması muhtemel 'yaratıkların' duyguları olup olamayacağını ve insanlığın doğa ve/veya teknoloji ile ilişki kurmasının ardındaki temel duygu olan 'merakı' sorgulatıyor. Giriş katındaki "The Observer" (Gözlemci - 2010) ile başlayan bu 'merak' çağrışımları, sergi boyunca yaratılan dokunma isteğinin ardındaki duygu ile doruk noktaya ulaşıyor. Öyle ki, eserlere dokunma isteğine karşı koyamayan ziyaretçilerin onlara zarar vermemesi adına "The Offering" (Sunulan - 2009) adlı bebek-eser dokunulması için bir görevli tarafından ortalıkta dolaştırılıyor. 'Merak' temasını en iyi işleyen, dokunma ihtiyacı ve şüpheciliği en iyi somutlaştıran eser ise adından da anlaşılacağı gibi "Doubting Thomas" (Şüpheci Thomas - 2008).

Serginin giriş katında daha mekanik, daha bugünün metalik teknolojisini yansıtan eserler yer alıyor. Motosikletler, kasklar, metal levhalar, televizyon ekranları, IKEA sandalyeleri... Fakat kaskların şekillerinden bir insan kafasına ait olamayacaklarını, motosikletlerin yüzlerinden duyguları olduklarını, kısacası serginin devamında ilginç şeylerle karşılaşacağınızın sinyallerini alıyorsunuz. Katın en dikkat çekici eserleri, ARTER'in ön cephesine vitrin olan "The Lovers" (Aşıklar - 2011) ve kattaki en canlı eser "The Observer" (Gözlemci - 2010).

İkinci katta mekanik ve metalikten, organik ve ürpertici olana geçiş başlıyor. Geleceğin teknolojik gelişmelerini düşünürken, insan ve bilimin korkunç yaratıklar yaratabileceği düşüncesinden korkarken ve düşüncesinden korktuğumuz yaratıkların da biz insanlardan korkabileceği gerçeğine üzülürken buluyorsunuz kendinizi. Katta ekolojik mesajlar içeren eserlerin yanı sıra, gerçek insan saçları kullanılarak yapılmış tablolar da bulunuyor. En ilgi çekici eser ise sevgi gösterisi ile zarar verme arasındaki ince çizginin ayırdına varmanızı sağlayan "The Embrace" (Kucaklama - 2005).


Serginin en duygu yüklü, en ürkütücü ve en hüzünlü katı ise üçüncü kat. Piccinini'nin yaratıklarının ev haline tanık olduğumuz, loş bir ortama sahip bu son kat; o yaratıkların da tanıdık duygulara sahip olduğunu kanıtlar gibi. Beklerken birlikte uyuyakalmış bir çocuk ve bir yaratık ("The Long Awaited" - Beklenen, 2008), aynı yatağı paylaşan bir insan ve yaratık yavrusu ("Undivided" - Bölünmemiş, 2004), kucağında taşıdığı ve bakıcılık yaptığı insan bebeğine olan sevgisi yüzünden okunan yaşlı bir yaratık ("Big Mother" - Büyük Anne, 2005) ve beşiğinde öylece bırakılmış bir yaratık-bebek ("Foundling" - Bulunmuş Bebek, 2008)... Katta yer alan video "The Gathering" (Toplanma - 2007) ise sanatçının farklı türdeki bir çalışması olması itibariyle ve duygulu hikayesi ile dikkat çekiyor.

Patricia Piccinini'nin dünyasını 21 Ağustos'a kadar ARTER'de keşfedebilirsiniz.

14 Temmuz 2011

30. Günümüz Sanatçıları İstanbul Sergisi

Bu yıl 30. kez düzenenlenen Günümüz Sanatçıları Sergisi, seçici kurulun değerlendirmesi sonucu eserleri bir araya gelen 11 sanatçıyı ağırlıyor. Seçici kurulu oluşturan küratörler Fulya Erdemci, Başak Şenova ve Arzu Yayıntaş; bambaşka formlarda ve tonlarda olan eserleri oldukça sade bir mekansal tasarımda bir araya getirmiş.

6-30 Temmuz 2011 tarihleri arasında Akbank Sanat'ta görülebilecek olan sergide İlgen Arzık, Mehmet Ali Boran, Ali Bozan, Baran Çağınlı, Mehmet Fahracı, Onur Gökmen, Hayal İncedoğan, Engin Konuklu, Can Kurucu, Ekin Onat ve Birol Özer'in eserleri yer alıyor.

Sergide yer alan eserler arasında beni en çok etkileyen, Ekin Onat von Merhart'ın mekanla iç içe geçen, biri tabanın 3 yüzünü deniz, diğeri tavanın 3 yüzünü gökyüzü olarak kullanan fotoğraf yerleştirmeleri "Gurbet I" (2007) ve "Gurbet II" (2010) oldu. Benim için ikinci sırada ise 1'51'' uzunluğundaki video çalışması "Rutinle Vals" (2011) ile Birol Özer geliyor. (Sergideki bir başka etkileyici video ise Ali Bozan'ın "Üçüncü Göz" (2009) çalışması.)

Sergide bulunan bir başka seride; tuval üzerine akrilik 3 çalışması ile Engin Konuklu, silinmeye başlamış olan geçmişi resmediyor. "Muğlak I" (2011) ve "Muğlak III" (2011) özellikle ilgi çekici.



Klasikleşmiş bu sergiyi, önümüzdeki yıl da Akbank Sanat'ta görebilmek dileğiyle...

9 Haziran 2011

theMagger Mayıs 2011: "Çağdaş Sanat, Kayıp Cennet"

Bildiğiniz gibi, geçtiğimiz aydan itibaren theMagger'ın theMet'inde "Saat 12 Olmadan" adlı köşemde yazmaya başladım. Her ay kültür ve sanatın farklı bir alanına değinmeye çalışacağım yazılarımın yanında, listeleme manyağı bir blogger olarak "thebalkabaa the10" adlı kutucuğun içerisinde de yine her ay farklı bir daldan kişisel listemi bulacaksınız.

theMet'in Mayıs 2011 sayısında İstanbul Modern'de 24 Temmuz'a kadar sürecek olan "Kayıp Cennet" sergisine ve 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde en beğendiğim 10 film listesine yer verdim. Yazıma ulaşmak için sayfalara tıklamanız yeterli:

6 Şubat 2011

Kutluğ Ataman: İçimdeki Düşman

Video çalışmaları ve yerleştirmeleriyle günümüz çağdaş sanatçıları arasında özel bir yeri olan; aynı zamanda Türk Sineması'na "Lola+Bilidikid" ve "İki Genç Kız" gibi filmler kazandırmış yönetmen Kutluğ Ataman, Kasım 2010'dan beri 11 video çalışmasından oluşan sergi "İçimdeki Düşman" ile İstanbul Modern'de ağırlanıyor.

1997'de İstanbul Bienali'nde çağdaş sanat dünyasında adını duyuran Kutluğ Ataman, 1999 yapımı "Lola+Bilidikid" ile ülkesinde yalnızca İstanbul Film Festivali'nde dikkat çekmiş olsa da, Avrupa'da çeşitli festivallerde gösterim şansı yakaladı ve Torino Uluslararası Gay & Lezbiyen Film Festivali'nden En İyi Film ödülü ile döndü. 2005 yapımı "İki Genç Kız" ise Antalya, İstanbul ve Ankara Film Festivalleri'nin En İyi Yönetmen ödülünü kucaklamasını sağladı Ataman'ın.

"İçimdeki Düşman", Ataman'ın çağdaş bir sanatçı olarak çok daha dikkat çekici olduğunun bir kanıtı. Sergide yer alan 11 video çalışması 1999-2010 tarihleri arasında çeşitli yıllara ait. Benim yorumum, eserlerin büyük çoğunluğunun saplantı derecesinde hayatlarımızda yer etmiş uğraşlarımızın ve tutkularımızın bizi kendimize yabancılaştırması üzerine olduğu. Bir kadının çiçek soğanı takıntısı, bir adamın kelebek takıntısı, bir travestinin Türkan Şoray takıntısı, bir adamın kendinden geçercesine zikir etmesi... (Sırayla "Veronica Read'in 4 Mevsimi (2002), "Stefan'ın Odası" (2004), "Ruhuma Asla" (2001) ve "99 Ad" (2002)).

"Türk Lokumu" (2007) ise yabancılaştırma konusuna bambaşka bir örnek. Diğer video çalışmalarının çoğunluğunun aksine sözel bir anlatımı bulunmayan videoda dansöz kılığında karşımıza çıkan Ataman, oryantalizm hakkındaki söylemleriyle dikkat çekici. Serginin dikkat çekici bir başka çalışması "Peruk Takan Kadınlar" (1999), farklı nedenlerle peruk takmak zorunda kalan 4 ayrı kadının hikayesini yanyana ekranlarda çıkarıyor karşımıza.

Sergi düzenlemesinin, videoların yerleştirme şeklinin eserlerin söylemini ne denli kuvvetli hale getirdiğini görmekse etikileyici. Bir travestinin Türkan Şoray tutkusunu dillendiren "Ruhuma Asla" (2001)'nın parçaları olan videoları salona yerleştirilmiş kanepelerde, bir ev sohbeti ortamında izlemek sergi deneyiminize çok şey katmakta örneğin.


Serginin en çok dikkatimi çeken, en çok düşünmemi sağlayan parçaları ise "99 Ad" (2002) ve "Dilenciler" (2010) oldu. "99 Ad", zikir halinde öne-arkaya sallanan bir adımı göstermekte. Yerden tavana doğru dizilmiş ekranlarda ilerledikçe sesin, hareketin ve kendinden geçme halinin doruğa ulaştığına tanık olmak büyüleyici. Yine sessiz bir çalışma olan "Dilenciler"de ise 7 ayrı dilencinin -neredeyse fotoğraf zannedilecek- kısacık video görüntüleri yer alıyor. Görüntüleri görünen ve görüntüleri izleyen arasındaki göz temasının yarattığı duygusallık görülmeye değer.


Levent Çalıkoğlu küratörlüğünde ve Garanti Bankası sponsorluğunda İstanbul Modern'de bizlerle buluşan Kutluğ Ataman eserlerinden oluşan "İçimdeki Düşman" sergisi, 6 Mart 2011'e kadar izlenebilecek.

1 Şubat 2011

Çarlık Rusyası'ndan Sahneler

(İlya Repin, Volga Kıyısında Burlaklar, 1870)

Pera Müzesi, 2010'un son günlerinde Frida Kahlo ve Diego Rivera eserlerini ağırlayışı ile adından söz ettirse de, 4 Kasım 2010'dan beri sergilenmekte olan çok daha etkileyici bir sergi daha bulunuyor müzenin iki katında: Çarlık Rusyası'ndan Sahneler. Şu sıralar Pera Müzesi ile yayınlanan tüm yazılar Frida'dan bahsederken benim bu sergiyi baştacı etmemin nedeni de bu etkileyicilik. Modern sanatı klasik sanattan çok daha fazla sevmeme rağmen... Frida'nın mutlu zamanlarında verdiği eserlerin mutsuz zamanlarında verdiklerinin yanındaki sönüklüğünden midir, yoksa Müze'nin getirdiği koleksiyonun oldukça sınırlı sayıda eser içermesinden midir nedir; "Çarlık Rusyası'ndan Sahneler", gerçekten bir başkaydı. (Yazının devamındaki görsellerde sergideki favorilerimi bulabilirsiniz.)

1. Vladimir Makovski, Düşkünler Evi, 1889

St.Petersburg'daki Rus Devlet Müzesi koleksiyonuna ait, 19. yüzyılın büyük Rus ressamlarının eserlerinden oluşan "Çarlık Rusyası'ndan Sahneler"; dönemin Rusyası'nı tüm gerçekçiliğiyle tuvallerde görmenizi sağlayan bir sergi. Köy hayatını, şehir hayatını, fakirliği, soğuğu, savaşı ve ölümü yansıtan onlarca tablo, Rus Edebiyatı'nı görselleştiriyor resmen.

2. Nikolay Kasatkin, Öksüzler, 1891

(3. Nikolay Bogdanov Belski, Okulun Kapısında, 1897) Sergiyi birlikte gezdiğim arkadaşlarımın yorumlarından iki tanesi ise serginin düşündürttüklerini anlatmak açısından çok kullanışlı: Oğullarını savaşa uğurlayan Rus köylüler gördüğümüzde savaşın Osmanlı-Rus Savaşı olduğunu göz önünde bulundurursak aynı sahnelerin bizim topraklarımızda da yaşandığını tahmin etmek zor değil. Bu da, savaşın ne kadar gereksiz olduğunu anlatıyor bize, bir kez daha. Diğer yandan "Baharın Başlangıcı" isimli bir tabloda kar ve buzdan başka bir şey görmemek; gerçekten de Rusya'nın neden 'sıcak denizlere inmek istediğini' açıklıyor.

4. Karl Lemoh, Yaz, 1890

(5. Nikolay Pimonenko, Noel Falı, 1888) Dönemin eserleri kimi zaman ışık ve gölgeyi kusursuz kullanımları, kimi zamansa detaylardaki büyüleyiciliği ile öne çıkıyor. Çoğunun adı Nikolay ya da Vladimir olan birbirinden yetenekli ressamların Batı Avrupa sanatkarlarından hiçbir farkı yok. Tanıdık hikayeleri, Batılı bir sanat anlayışıyla bize aktaran bu eserleri 20 Mart 2011'e kadar Pera Müzesi'nde görebilirsiniz.

2 Ocak 2011

2010: Yılın En İyileri

Geriye dönüp bakıyorum da, 2010 oldukça aktif bir yıl olmuş hayatımda. 141 film izlemiş, 18 konsere, 15 sergiye gitmiş, 9 tiyatro oyunu seyretmiş, 9 festivale katılmış, (biraz utanç verici olsa da) 6 kitap okumuş ve 3 opera izlemişim 2010 boyunca. Dinlediğim şarkıları ve izlediğim dizi bölümlerini sayacak bir mekanizma ise henüz geliştirilmiş değil tarafımdan.

2010'u kendi çapımda değerlendirmek ve çeşitli dallarda kültür/sanat dolu bu yılın en iyilerini ödüllendirmek istedim. Karşınızda "Bana Göre"* yılın** en iyileri...

YILIN VİZYON FİLMİ
A Single Man / How to Train Your Dragon / Inception / Social Network / Up in the Air

YILIN FESTİVAL FİLMİ
127 Hours / Away We Go / Le concert / J'ai tué ma mère / Somewhere

YILIN VİZYON DIŞI FİLMİ
Dear Wendy (2005) / Fucking Åmål (1998) / Julie & Julia (2009) / Shortbus (2006) / Das Weisse Band (2009)

YILIN SİNEMA ETKİNLİĞİ
9. !F Bağımsız Filmler Festivali / Filmekimi 2010 / Sıfır Derecede Aşk / 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali / 13. Uluslararası Randevu İstanbul Film Festivali

YILIN ALBÜMÜ
Almost Alice - VA / Kırık Kalpler Durağında - Candan Erçetin / Masumiyetin Ziyan Olmaz - mor ve ötesi / Pis - Athena / Prepare the Preparations - Ludo

YILIN PERFORMANSI
Hindi Zahra @Ghetto / Jay Jay Johanson @Ghetto / Mika @Freshtival / Mystery Jets @Salon / Ting Tings @One Love

YILIN KLASİK MÜZİK KONSERİ/OPERASI
Dört Mevsim ve Ötesi - Academy of Ancient Music / Figaro'nun Düğünü - İstanbul Devlet Opera ve Balesi / VI. Leyla Gencer Şan Yarışması Finali / Requiem - İstanbul Devlet Opera ve Balesi / Sevil Berberi - Deutsche Oper Berlin

YILIN MÜZİK ETKİNLİĞİ
Akbank 20. Caz Festivali / 9. Efes Pilsen One Love / Miller Freshtival / 38. İstanbul Uluslararası Müzik Festivali / 1. Uluslararası İstanbul Opera Festivali

YILIN SERGİSİ

Botero @Pera Müzesi / Efsane İstanbul @SSM / Extramücadele @NON / Hüseyin Çağlayan @İstanbul Modern / Kutluğ Ataman @İstanbul Modern

YILIN KİTABI
Ali ile Ramazan - Perihan Mağden / Küçük Aptalın Büyük Dünyası - Pucca / Otomatik Portakal - Anthony Burgess / Ölü Ruhlar Ormanı - Jean Christophe Grangé / Sineklerin Tanrısı - William Golding
YILIN TİYATRO OYUNU
İntiharın Genel Provası @İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları / Kraliçe Lear @Kenter Tiyatrosu / Profesyonel @İstanbul Devlet Tiyatroları / Punk Rock @dot / Shopping & Fucking @dot

YILIN DİZİSİ
Big Bang Theory / FlashForward / Glee / Modern Family / Office

YILIN MEKANI
İstanbul Modern (Hüseyin Çağlayan, Kutluğ Ataman Sergileri; "Sıfırın Altında Aşk" ve "İdare Edemem Anne" gösterim programları.)

YILIN İNSANI
Yekta Kara (Uluslararası İstanbul Opera Festivali)

* Tamamen subjektif bir değerlendirme söz konusudur ve bu değerlendirme yalnızca gitme/görme fırsatı bulduğum adaylar için yapılmıştır.
** 28 Aralık 2009 - 26 Aralık 2010 tarihleri arasındaki kültür/sanat etkinliklerim değerlendirilmiştir.

29 Kasım 2010

Kuzeyden, Bölüm II: Moderna-Utställningen


Stockholm'ün hayran kaldığım modern sanat müzesi Moderna Museet'in 2 Ekim 2010 - 9 Ocak 2011 tarihleri arasında evsahipliği yaptığı sergi, "Moderna-Utställningen" (The Moderna Exhibition), çağdaş İsveç sanatının en iyi örneklerini bir araya getirmişti. Müzenin, ilkini 2006'da düzenlediği ve bundan böyle geleneksel olarak 4 yılda bir düzenleyeceği serginin bu ikincisinde; aralarında İsveç'te yaşayan uluslararası ve yabancı ülkelerde yaşayan İsveçli sanatçıların da bulunduğu toplam 54 sanatçının eserleri sergileniyor.

Sergi eserlerinin yanısıra gerek küratörü Fredrik Liev'in yerinde seçimleriyle, gerekse (ücretsiz dağıtılan) 180 sayfayı aşan muazzam kataloğu ile de sanatseverlerin gözlerini kamaştıracak nitelikte. Serginin sorduğu "What is the role of contemporary artist? Is it even possible to talk about 'Swedish contemporary art' in an increasingly globalised world? And if so, what does it mean?"* soruları ise modern sanatın globalleşen dünya ile birlikte gelmeye başladığı noktayı sorgulaması açısından dikkat çekici.


Sergilenen fotoğraflardan enstalasyonlara, tablolardan videolara birçok eser arasından özellikle üçü dikkatimi çekti. Tuvallere 2007'den bu yana sürekli dev çikolatalar boyayan Viktor Kopp; çikolata ve kapılar, gerçek ve gerçekdışı arasında gidip gelmenizi sağlıyor. (Yanda "Choklad" (2009)) Olav Westphalen imzalı (yukarıda) "Drums" (2010), iki renkli petrol varili ve onlardan sızan petrolden oluşan bir pop-art heykel. Westphalen, modern çağın başarısızlıklarına petrol referansı ile değinmekle kalmamış; heykelini petrol ile aynı elementten gelen elmas reklamları çizimleri ile de tamamlamış. (DeBeers (2010), Cartier (2010)). Son olarak, bence sergideki en etkileyici eser olan Runo Lagomarsino'nun enstalasyonu "Las Casas Is Not a Home" (2008-2010)... Bir duvar boyunca uzanan raflar, rafların üzerinde onlarca farklı obje, objelerin üzerinde yazılar, rafların arasındaki çerçevelerde fotoğraflar. Kültürlerin yok edilmesi, kolonizasyon, asimilasyon, farklı olanın dışlanması/küçümsenmesi gibi birçok konuda sembolik anlamlar taşıyan obje ve metinler ile büyük laflar etmiş sanatçı. Hele metinler arasında öyle ikisi vardı ki, hem yüzümde bir gülümsemeye hem de kafamda bolca düşünceye neden oldu: "Geometry is hope."** ve "If you don't know what the South is, it's simply beacuse you are from the North."***

2014'teki sergide yine Stockholm'ü ziyaret eder miyim bilinmez, fakat Moderna-Utställningen sayesinde karşılaştığım bu 3 sanatçıyı çoktan bir köşeye not ettim bile.

Sırada: Nationalmuseum, Stockholm

*"Çağdaş sanatçının görevi nedir? Hem zaten gittikçe globalleşen bir dünyada 'İsveç çağdaş sanatı'ndan bahsetmek mümkün müdür? Mümkünse, ne anlama gelmektedir?" / **"Geometri umuttur." / ***"Eğer Güney'in ne olduğunu bilmiyorsanız, bu Kuzey'den olduğunuz içindir."

29 Ekim 2010

Akbank 20. Caz Festivali'nin Ardından

Her yıl olduğu gibi bu yıl da, İstanbul'un en önemli iki sonbahar organizasyonu hemen hemen aynı tarihlere denk geldi. Ve birine katılırken diğerini es geçmek nasıl imkansızsa, birinden söz edip diğerinden etmemek de aynı derecede imkansız. Bu yüzden geç de olsa, 20. yılını kutlamış olan Akbank Caz Festivali üzerine bir yazı ile karşınızdayım.

20 koca yılı devirmiş köklü bir festival olarak Akbank Caz Festivali, bu özel yıl nedeniyle programında da çok özel etkinliklere ve program dışında çok başarılı hareketlere imza attı. 23 Eylül - 12 Ekim tarihleri arasında Count Basie Orchestra, Sun Ra Arkestra, John Surman ve Diane Schuur gibi cazseverlerin başını döndürecek ve ağzının suyunu akıtacak isimleri konuk etmek bir yana; İlhan Erşahin, Hindi Zahra ve Wax Tailor gibi gençleri çeken isimleri de ağırladı. Bu yıl devam eden Kampüste Caz etknlikleri kapsamında ise Sarp Maden 4 İstanbul'daki, Selen Gülün Trio ise Anadolu'daki birçok üniversiteye festival boyunca cazı götürdü. Konserlerin dışında ilgnç atölye çalışmalarına, film gösterimlerine, cazlı brunch'lara, panellere ve sosyal sorumluluk projelerine yer verilen festivalin en özel eserleri ise "Akbank Caz Retrospektif: 20. Yıl Belgeseli", "20. Yolında Akbank Caz Festivali Kitabı" ve "Akbank Caz Festivali'nin 20 Yılı" albümü idi.

Cazı fazla tercih etmeyen beni bile çekmeyi başaran festivalde, üstelik tüm boş vakitlerimi ve paramı Filmekimi'ne yatırmışken, 3 konser izleme fırsatı buldum ben de:

The Count Basie Orchestra dir. Deniz Mackrel feat. Carmen Bradford:
Sürpriz bir şekilde, hiç aklımda yokken festivalin açılış konserinde buldum kendimi. Yarım asırdan fazladır kendini caza adamış orkestrayı yöneten Denis Mackrel öğrencilerin-sevdiği-müdür-yardımcısı ve stand-up'çı karışımı kişiliği ile eğlenceli bir atmosfer sağlarken; birkaç şarkıda vokallerde dinlediğimiz Carmen Bradford sesi ile büyüledi. Oturduğunuz yerde sizin bile nefesinizi kesecek trompet ve saksafon soloları da cabası...


İlhan Erşahin's İstanbul Sessions:
Geçtiğimiz yıl Müzikus'un Sabancı Üniversitesi'nde ağırladığı, benim 'Caz sevmem.' tripleriyle gidip izlemediğim ve tanıdığım herkesten mükkemmel olduğunu duyduğum bir proje olan İstanbul Sessions'ı bu kez kaçırmadım, daha önce kaçırdığıma da pişman oldum. Babylon'da; İlhan Erşahin, Alp Ersönmez, Alp Bekoğlu ve İzzet Kızıl'dan oluşan dörtlü, caz ve yöresel tınıları birleştiren hisli bir performans sergilediler. Erşahin ve grubu, türlü duyguları ve İstanbul'u saksafon, bas, davul, darbuka ile anlatmakla kalmıyor, o duyguları yaşıyorlardı adeta. Yanımdaki arkadaşımın dediği gibi: "Hepsi sanki enstrümanıyla sevişiyor."du sahnede. Zaten mükemmel bir gece yaşadıktan sonra, Bora Uzer'in sahneye fırlaması ise kelimelerin kifayetsiz kaldığı andır benim için, bizim için.


Hindi Zahra:
İlk kez birkaç ay önce dinlediğim, dinler dinlemez sesine hayran kaldığım, şarkılarını sevdiğim ve hemen ardından Akbank Caz Festivali kapsamında İstanbul'a geleceğini öğrendiğim Hindi Zahra, 8 Ekim Cuma gecesi Ghetto'daydı. Festival kitapçığında söz edildiği gibi, "Caz ve dünya müziğini benzersiz bir şekilde harmanlayan genç ve yetenekli, yarı Fransız, yarı Faslı" bir genç usta Hindi Zahra. Biraz Frida Kahlo'yu, biraz Meltem Cumbul'u andırıyor bana. Yalnızca "Beautiful Tango" ve "Stand Up" gibi popüler şarkılarına değil, hemen hemen tüm söylediği şarkılara eşlik eden bir seyirciyi beklemediği her halinden anlaşılan sanatçı da, biz sevenleri de oldukça memnun ayrıldık konserden. Bu ayki Bir+Bir Dergisi'nde yayınlanan söyleşisindeki "Birisi çıkıp da 'Sen Batı'nın müziğini yapıyorsun.' derse, 'Hadi ordan' diyorum." cümlesiyle özetlenebilir Hindi Zahra'nın yaptığı müziğin çokkültürlülüğü. O gece sahnede önce biraz utangaç bir Arap kızı, sonra saçlarını savura savura dans eden Amerikalı bir rocker, ışıklar minimum seviyeye inip sadece bir seyircisi için söylediği istek parçası sırasında ise romantik bir Avrupalı duruyordu çünkü. Hindi Zahra bu yıl hayatıma giren en güzel şeylerden biriydi. "Handmade" albümü ve İstanbul konseri de öyle.


Akbank 20. Caz Festivali boyunca süren (ve halen kaçırmamak için iki gününüz olan), Akbank Sanat'ın evsahipliği yaptığı sergi "The Rhythm of Istanbul / İstanbul'un Ritmi" ise, müzik ve görsel sanatları ses, ritim ve hareket ekseninde birleştirerek sundu bizlere. 18 Eylül - 30 Ekim aralığında süren sergi, Gisela Winkelhofer küratörlüğünde 6 uluslararası çağdaş sanatçıyı buluşturdu. Serginin en beğendiğim eserleri, Elisabeth Wallner'in kibritleri dans ettirdiği video çalışması "Metamorphosis" ve Peter Kogler'in şehir hayatını bilgisayarda tasarlanmış desenler ile özetlediği karıncalı çalışması oldu.

Akbank Sanat, yoğun bir Ekim ayından sonra, Kasım'da Piyano Günleri ve Akbank Oda Orkestrası Konserleri ile bizi sanatla buluşturmaya devam edecek.

12 Eylül 2010

Efsane Sergi, Efsane İstanbul


Bu şehirde, İstanbul'da, akılalmaz bir tempo ile yaşarken çoğu zaman unuttuğumuz birkaç gerçek var: Bundan 8,000 yıl öncesinde de bu şehirde yaşandığı, bu şehrin iki imparatorluğa başkentlik yaptığı, bu şehir uğruna milyonlarca insanın öldüğü ve bu şehrin her tarafından tarih fışkırdığı. Ne yazık ki, tarihinin değerini bilmeyen, üzerini baraj sularıyla ya da kum tepeleriyle örtmeye çalışan bir ülkede yaşadığımızdan; bu gerçeklerin de arada bize hatırlatılması gerekiyor. Ve Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi, şehrin Avrupa'ya kültür başkentliği yaptığı bir yılda en iyi şekilde yapıyor bu hatırlatmayı. Süresi uzatılarak 26 Eylül'e kadar gezilebilme imkanı süren "Efsane İstanbul: Bizantion'dan İstanbul'a Bir Başkentin 8000 Yılı" adlı sergi ile...

Bizantion, Nea Roma, Constantinopolis, İstanbul... Birçok isim eskitmiş bir şehrin, yaşlı bir şehrin hikayesini çok güzel anlatıyor; fakat içeriği bir yana, sunuşun ne denli önemli olduğunu anlamamızı sağladığı için önemli "Efsane İstanbul" Sergisi. Müzenin müdürü de olan küratör Nazan Ölçer, gerçekten sadece eserlerden ibaret olmayan bir sergiye imza atmış. Işıklandırması, müzik kullanımı, aynalı duvarları, yapma kubbesi, antik duvarları ve girişte sizi karşılayan o harika video ile tam bir İstanbul tarihi deneyimi yaşamanız mümkün kılınmış. Daha önce iki kez ziyaret ettiğim İstanbul Arkeoloji Müzesi'nden getirilmiş, fakat hayatımda ilk kez gördüğüme emin olduğum eserlerin dikkatimi çekmesi ve sunuşu; devletimizin müzecilik anlayışının ne kadar baştan savma olduğunun, özel müzelerin ise bu işi ne kadar iyi yapabildiğinin kanıtı gibi.

"Efsane İstanbul", 8,000 yılın hikayesini anlatan, çok iyi hazırlanmış bir video ile başlıyor. Videoyu gerçek ağaç kütükleri üzerinde oturarak izliyorsunuz ve sergiye giriş yaptığınızda 8,000 yıl öncesinin eserleri karşılıyor sizi. Hadi Yenikapı'nın antik bir liman olduğunu biliyorduk, ama benim hayatımda Kadıköy minibüsleri ile geçilen varoş bir semt olması dışında hiçbir önemi olmayan Fikirtepe'nin İstanbul'un ilk yerleşim yerlerinden biri olduğunu kaç kişi biliyordu? Silahtarağa Çeşmesi adı verilen arkeolojik harikanın bugünün Bilgi Üniversitesi'nin Santral kampüsündeki kazılardan çıkarıldığını kim duymuştu ya da?

Bizans sütunları, büstler, heykeller... Derken alt kata iniyorsunuz ve 4. Haçlı Seferleri sırasında yağmalanan Constantinopolis'ten Venedik'e kaçırılan, daha önce San Marco Basilicası'nı ziyaret ettiyseniz tanıdık gelecek olan atlar karşılıyor sizi. Bu katta işler daha da çığrından çıkıyor. Altın giriyor işin içine çünkü, değerli taşlar giriyor. Bizans mozaikleri, ikonaları, takıları göz kamaştırıyor. Topkapı Sarayı'ndan getirilmiş Arapça bir İncil dikkat çekiyor. "Galata Kulesi'nin Çanı" ya da (aslında yine İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunan) "Haliç'i Kapatan Zincir" ibarelerini görüp şoka uğruyorsunuz.

Orta katın alamet-i farikası ise ne o çan, ne de o zincir... Tek bir oda yetiyor. "İstanbul'un Kubbeleri" diyor duvardaki posterin başlığı. Ve odanın ortasındaki yapay kubbenin altına kurulup, İstanbul'daki kilise ve camilere ait yirmiye yakın kubbeyi çok iyi seçilmiş bir müzik eşliğinde tavanda izliyorsunuz. Aya İrini'ye o kadar konsere gidip, kubbesinin ortasındaki figürleri fark etmemiş biri olarak söylüyorum, gözünüzün önündekini daha iyi görmenizi sağlayabilir o oda. Duvarlarda ise İstanbul'un üç ayrı çağına ait panoromik görüntülerini inceleyebiliyorsunuz. -ki o günümüz İstanbul'u fotoğrafı, gerçekten harikaydı.

Serginin en alt katında ise çoğunlukla Topkapı Sarayı'ndan getirilmiş eserler, saray yaşantısını anlatan araç-gereç, süs, mektuplar, silahlar, kıyafetler, müzik aletleri ve tablolar sergileniyor. İstanbul ile ilgili bir sergide Fausto Zonaro tabloları görmemek olmazdı, tabii ki böyle bir hata da yapmamışlar. Alt katın en çok dikkat çeken eseri ise Tanzimat Dönemi'nden devasa bir sayeban (gölgelik).

Sergide Vatikan'ın özel koleksiyonundan, dünyanın birçok ülkesinin birçok müzesinden (İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Vatikan, Macaristan, Yunanistan, Avusturya, Belçika, Hollanda, İrlanda, Katar, Portekiz ve Rusya) ve İstanbul'un kendi müzelerinden getirilmiş 500'e yakın eser görmek mümkün. Halen vaktiniz varken, hele ki kendinize İstanbullu diyorsanız, sakın kaçırmayın!