güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2010

Öğretmenler üzerine...

Bugün öğretmenler günü.

Bundan tam bir yıl önce, 7 yılımı geçirdiğim Eyüboğlu Eğitim Kurumları'nda yaptığım günün anlam ve önemi belirten konuşmanın metnine yer vermek, bugünü anmak istedim.

Tüm öğretmenlere, ve kendini öğretmen hissedenlere sevgilerimle.

İyi okumalar...

------
24 Kasım 2009

Öncelikle tanımayanlarınız için, ben 2005 IB mezunlarından Emre Eminoğlu. Sabancı Üniversitesi Üretim Sistemleri Mühendisliği Programı’ndan geçtiğimiz Haziran ayında mezun oldum.

Bugün 24 Kasım, yani öğretmenler günü. Öğretmen olanlar da ben değil, sizsiniz. Dolayısıyla her sabah uyandığınızda bilincinde olduğunuz bir durum ve yıllardır yapmakta olduğunuz işle ilgili bir konuşma yapmamı ne siz istersiniz, ne de ben becerebilirim. O yüzden sizlere en iyi bildiğim ve son 16 yıldır uğraştığım meslekten bahsetmek istiyorum, o da öğrencilik.

1993 yılında Anaokulu’ndan başarıyla mezun olarak sektöre emek vermeye başladım. Çalışma arkadaşlarıma göre oldukça önde başlamıştım işime, çünkü zaten okumayı da yazmayı da biliyordum. Ama rekabetli bir ortamdı, ben de kurnazca davranarak, bilmiyormuş gibi sayfalar dolusu çizgi çizmekle başladım mesleğe. Ofisimiz 60 kişilikti. E devlet kurumu tabii. 5 yıl boyunca çekirdek aile ve geniş ailenin farkından, çarpma-bölme işlemlerine, üçgenin iç açılarının toplamından, blok flüt çalmaya, şanlı ordumuzun kazandığı büyük zaferlerden, yapım ve çekim eklerine, hatta havuz problemlerine kadar birçok konuyu öğrenerek hizmet verdim.

Sonra 1998’in Eylül ayında, kendimi bir anda burada buldum. Özel sektörün öğrencilik mesleğine sağladığı tüm imkanları tanıyan kocaman bir kampüste, şu yandaki altı katlı binanın ilk çalışanlarından biriydim. Üstelik bu kez bedavaya değil, üstüne para vererek çalışıyordum. Yine çalışma arkadaşlarıma göre biraz öndeydim ve bu kez kendi dilimi okuyup yazıyor olmam değil, başka bir dili anlıyor olmam etkili olmuştu bunda. Buradaki ilk üç yılımda, dönem ödevleriyle, laboratuar ve gözlemevi denilen şeylerle, power pointle, kompozisyon sınavlarıyla, hatta beden eğitimi sınavlarıyla, resim çantalarıyla ve müzik odalarıyla, ikinci bir yabancı dille, öğrenci kulüpleriyle, kütüphaneyle kısacası bambaşka bir dünyayla tanıştım. Transfer zamanı geldi, gitmek istemedim, kaldım burada.

Lise yılları bizim mesleğin zor zamanlarıdır bilenler bilir. Bir taraftan hormonlarla, bir taraftan patronlarla uğraşır; çalışma arkadaşlarına uyum sağlamaya çalışırsın. Uğraştığın işler de zorlaşmıştır ayrıca. En basitinden artık kompozisyon değil edebi eleştiri yazmak; problem değil denklem çözmek; dağların isimlerini değil nasıl oluştuklarını bilmek, maddenin hallerini değil tepkimelerini öğrenmek durumundasındır. Hayatı öğrenmek içinse hayat bilgisi yoktur artık. Tüm bunlar bir yana dersler sorgulamayı, eleştirmeyi öğretirken; neyin sorgulanıp neyin sorgulanmayacağını ayırt edecek olan da sensindir.

Övünmek gibi olmasın ama lisedeyken ben bu okulda çok şey yaptım. Yazmış olmak için değil, okunmak için yazmaya burada başladım. Okuduğum kitapları, seyrettiğim filmleri gerçek anlamda anlamaya burada başladım. Şarkı söylemeye burada başladım, mikrofon tutmayı bile burada öğrendim. Şu an pek alakam kalmamış olabilir evet, ama arkeolojiyle de astronomiyle de burada tanıştım.

Bu kez ayrılık zamanı gerçekten geldiğinde, nereye transfer olmam gerektiği konusunda oldukça zor zamanlar geçirdim. Yurtdışı tekliflerine açık değildim. Yurtiçi de teklif etmeyip, zorluk çıkarıyordu. Sonuç olarak bir şekilde öğrencilik kariyerime üniversitede devam ettim. Yine bilenler bilir, üniversite de bizim mesleğin genel müdürlüğü gibi bir şeydir. Artık CEO’luk dışında gidecek fazla yer yoktur. Emeklilikten önce mesleğin tadını çıkarma zamanlarıdır yani. Ama işler o kadar fazladır ki, tadını çıkarmaya vakit bulamazsın. Üniversitede de ortama uyum sağlamakta pek zorlanmadım. Çünkü lisenin son iki yılında uğraştığım şeylerden pek bir farkı yoktu ilk başlarda. Sonra da zaten alışıyor insan. Tam notlarım alışamadığımı söylemeye başlamıştı ki, bir anda bitiverdi.

Şu an beni tanımayanlarınız, büyük ihtimalle beni kendini övmeyi seven, arada espri yaptığını sanan, iki lafı bir araya getiremeyen biri olarak görüyor. Fakat tanıyanlarınız - ki sayınızın her sene biraz daha azalması sizin değil ama benim yaşlandığımı gösterip korkutuyor beni - “Emre bu, kesin bir bildiği vardır, nereye getirecek bakalım lafı?” diye bekliyordur şu anda.

Ben biraz önce anlattıklarımda kendimden bahsettim evet. Ama siz öğretmenlerim - ki 1999 yılından itibaren nedense “hocam” demeye başlamışımdır - siz olmasaydınız bu cümleleri kurma ihtimalim olabileceğini sanmıyorum. Düşünüyorum mesela, “Emre, sen yazarak kendini daha iyi ifade ediyorsun.” demeseydi ilkokul öğretmenim, yazmayı sevemezdim ben. Lisede edebiyat öğretmenim matematik dersinin ortasında sınıfa dalıp, “Emre sen ne kadar mükemmel bir şey yazmışsın!” diye şaşkınlığını haykırmasaydı sınıfa, yazdıklarımın kayda değer şeyler olduğunu algılayamazdım. Coğrafya öğretmenimle hiç sinema konuşmamış olsam, şu an onunla okul koridorlarında değil, film festivallerinde karşılaşıyor olamazdım. Ortaokulda ısı transferini buzlu kola içerek anlatan, lisede havuzda fizik deneyi yaptıran öğretmenlerim olmasaydı şu an mühendislik diplomam olamazdı büyük ihtimalle. Öylesine girdiğim müzikal tiyatroda beni sesimin güzel olduğu konusunda ikna eden bir müzik öğretmenim olmasaydı; bugün duş dışında başka bir yerde şarkı söyleme cesaretim olamazdı.

8. Sınıfın sonunda annem ve babamı okula çağırıp, burada kalmam konusunda ikna eden bir öğretmenim olmasaydı tüm bunları yapmış olamaz, şu anda karşınızda konuşuyor olmazdım. Bu liste uzayıp gider. Beni ben yapan her özelliğimin ailemden çok sizden aldıklarımla bir bağlantısı olması tesadüf olamaz yani. Bana öğretmek zorunda olduklarınızın hepsini, kitaplardan okuyarak, internetten araştırarak da öğrenebilirdim ben. Ama öyle şeyler var ki yapmak zorunda olmadan yaptığınız, hayatını değiştiriyor insanın. İşte o zaman anlaşılıyor neden öğrenciliğin değil ama öğretmenliğin bir meslek olduğu. Ve okuduğum okullarda yalnızca ben yoktum, benim gibi yüzlercesi vardı karşınızda. Zayıf bir noktanızı bulmak için pusuda yatan bir ergenler ordusu arasında, her birinin kişiliğini ortaya çıkarmak, hepsine kitaplarda yazmayan şeyleri göstermek ne kadar zordur hayal bile edemiyorum. Bu okulda karşılaştığım ilk öğretmenim, yıllar sonra her konuşmamızda o günü anar. Kendisi saniyede 25 kelime hızla anlamadığım bir dilde, hem de matematikten konuşurken karşısında gördüğü şaşkın gözleri hala unutamadığını söyler. Ama kendi neden olduğu o şaşkınlığı üzerimizden atmaya yardımcı olan da, kendisinden başkası değildir. İşte o şaşkınlığın aşılıp, okulun bir alışkanlık haline gelmesi sürecinde çoğunuzu bir öğretmenin yanı sıra bir arkadaş gibi yanımda buldum ben. Ve aranızda en korktuğumuzun bile yalnızca beni değil, en haylazımızı bile sevdiğine eminim.

Karanlığa doğru giden bir ülkenin, onu aydınlığa geri döndürecek olan geleceği bizim ellerimizde olabilir, doğru, ama bizim geleceğimiz de sizin ellerinizde. Ülkemiz standartlarına göre çocuk sayısı en az 3 olarak belirlenmişken, ondan çok daha fazla çocuğu ve fazlasıyla görevi var hepinizin. O yüzden pes etmeden, bizi sevmeye her zaman devam edin.

Öğretmenler gününüz kutlu olsun hocam.
EMR.

28 Aralık 2009

İllallah!

Ajanda kullanmam. Fakat Radikal'in Cumartesi ekinde okuduğum bir yazı, artık sıkıcı ajandalar devrinin bittiğini gözüme sokunca, bugün hemen gidip aldım 2010'da muhattap olacağım küçük arkadaşımı. Kendisi "İllallah!". Elif Şafak ve Murathan Mungan gibi önemli edebiyatçıların yayıncısı olarak tanınan Metis Yayınları, 2005'ten beri çıkardığı tematik ve yalnızca yazmak için değil okunmak ve yıl bittiğinde saklanması amacıyla hazırladığı ajandalarının bu yılki konusunu "İnanmama Hakkı" olarak seçmiş.
2005 yılında "Edebiyat" teması ile çıkan ilk ajandadan sonra sırasıyla "Doğa İçin Sorumluluk", "Cadılar", "Yaratıcı Direniş" ve "Hayvanlar ve İnsanlar" temalarını işleyen Metis Ajandaları'nın sonuncusu da diğerleri gibi Müge Gürsoy Sökmen, Özde Duygu Gürkan, Özge Çelik, Eylem Can, Emine Bora ve Tuncay Birkan tarafından hazırlanmış.

Kendileri ajandanın önsözünde şöyle demiş:

"Bu ajandayı hazırlayan bizler, inanma hakkına saygı duyuyoruz. Ama biraz daha derin bir saygıyı, inanmama hakkına duyduğumuzu da belirtmemiz gerek. İnanmanın bir kez daha tartışılmaz bir şekilde insan varoluşunun temellerinden sayılmaya başladığı günümüz dünyasında, (ülkesine ve mekânına bağlı olarak) inanma hakkı örgütlü dinlerle, devlet bütçeleriyle, polis ya da asker kuvvetleriyle koruma altına alınmış durumda; buna karşılık, varoluşlarını inanma temelinde tanımlamak istemeyenler genellikle tekil, münferit ve örgütsüzler. Doğduğumuzda dinsel bir kimlik edindiğimiz varsayılıyor ve dünya karşısındaki duruşumuzu nasıl tanımladığımız sorulmadan bu kimlikler atfediliyor bize; üstelik yirminci yüzyılın sonlarında başlayan bu yeniden dinselleşme eğilimi siyasi, tarihsel bir gelişme değil de doğal bir oluşummuşçasına kabullenmemiz bekleniyor. Vicdana, adalet ilkelerine, ortak hukuk arayışına dayalı mutabakatlar oluşturmak yerine kendi seçimimiz olmayan kimliklerin sözcülüğünü yapmamız bekleniyor. Dolayısıyla, saygı duyup haklarının tanınmasını istediğimiz inanan kesimlerin bizlerin inanmama hakkını bertaraf edeceği kaygısından kurtulamıyoruz, ki gerek dünyanın gerekse ülkemizin tarihine şöyle bir göz atıldığında pek de yersiz olmadığı görülen bir kaygı bu. Dinsel, etnik, cinsel vb. kimliğiyle yaşamak isteyenin bu haklarına sahip olması demokratik bir toplumun esasıdır kuşkusuz; ancak kendisini bu tür verili kimliklerle tanımlamak istemeyenlerin vatandaşlık haklarının da aynı tavizsizlikle savunulması, eşit ölçüde meşru bir haktır bizce. İnanmama hakkının da bir insan hakkı olarak tavizsiz uygulanacağı bir dünya ve ülke umuduyla, bu ajandayı kendisine dinsel kimlik dayatılmasından illallah diyenlere sunuyoruz... — Metis editörleri "

Ajandanın içinde, her ajandada bulunması gereken şeylerin dışında; ünlü düşünür, aydın, bilimadamı, yazar, şair ve sanatçılardan konuyla ilgili alıntılar; birkaç karikatür; başta ateizm üzerine olmak üzere konuyla ilgili ansiklopedik bilgiler; konuyla ilgili 'tarihte bugün' notları ve her sayfada Ay'ın evrelerini görebileceğiniz bir ay takvimi de bulunuyor.

Üstelik fiyatı çift haneli sayılarda seyreden diğer örneklerinin yanında, sadece 4 TL.

24 Ağustos 2009

Facebook Geyikleri #2: "My Life According to an Artist"

Pek güncel olmasa da, geçtiğimiz aylarda ortaya çıkmış ve hızla yayılmış bir Facebook geyiğinde sıra. Konuyu ortaya çıkarmamın nedeniyse, yazacak bir şey bulamamış olmam değil, Fikret'in bu olayı bloguna taşımış ve beni 'mimlemiş' olması.

Olayımız, sevdiğimiz bir grubu/sanatçıyı (tercihen birden fazla albüme sahip ve tüm şarkı isimlerini bildiğiniz bir tanesi) seçmek ve listenizi oluşturacak sorulara o grubun/sanatçının şarkı isimleriyle cevap vermek. Tabii ki bir de her zincirde olduğu gibi arkadaşlarımızı da bu belanın içine sürüklemeyi ve bizi bu zincire dahil edeni haberdar etmeyi de unutmuyoruz.

İlk defa 17 Temmuz'da, "My Life According to Panic at the Disco" şeklinde oynamıştım bu oyunu. Değişiklik olsun diye burada da "My Life According to Muse" olacak konu başlığımız. Bu seferlik, İngilizce için özür dilerim.

Are you a male or female? Plug in Baby
Describe yourself: Citizen Erased
How do you feel: Feeling Good
Describe where you currently live: City of Delusion
If you could go anywhere, where would you go: Muscle Museum
Your favorite form of transportation: Falling Down
Your best friend is: Assassin
What's the weather like: Butterflies and Hurricanes
Favorite time of day: Starlight
If your life was a TV show, what would it be called: Stockholm Syndrome
What is life to you: Shrinking Universe
Your fear: Knights of Cydonia
What is the best advice you have to give: Time Is Running Out
Thought for the Day: Thoughts of A Dying Atheist
How I would like to die: Apocalypse Please
My soul's present condition: Hysteria
My motto: Megalomania

19 Ağustos 2009

Ayla Erduran ve Olaylı Topkapı Sarayı Konserleri

Hakan Erdoğan'ın 11 Temmuz'da organize ettiği Whitehall Orkestrası ve solist İdil Biret'i ağırlayan konser bildiğiniz gibi olaylı sonuçlanmıştı. Erdoğan 1 ay sonra, 18 Ağustos'ta Topkapı Sarayı Konserleri'nin ikincisiyle karşımızdaydı. Konser öncesinde Hürriyet'teki röportajından "Camia olarak artık Vakit Gazetesi'ni takip ediyoruz." diyerek bazı konulara dikkat çekmiş olan Cem Mansur'un şefliğindeki Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası ve usta solist Ayla Erduran, Topkapı Sarayı'nın 1. avlusunda seyirciyle buluştu. Fakat ne yazık ki bu konserde de Hakan Erdoğan ve seyircilerini tatsız bir sürpriz bekliyordu.

Olanlardan önce konserle ilgili yorumlarıma yer vermek istiyorum. Öncelikle, bugüne dek İstanbul Bach Günleri, Kahvaltıda Jazz, Yedikule Zindanları Konserleri gibi birçok klasik müzik ve jazz etkinliğini hayata geçiren ve Saray Konserleri'nin de prodüktörü olan Hakan Erdoğan ve şirketinin 'ürün'lerini "Müzik Ruhun Gıdasıdır" temasıyla pazarlaması ve kullandıkları afişler oldukça güzel. Hele ki afişle uyum sağlayan bir fikirle konser alanında elma dağıtmaları oldukça etkileyici. (Diğer yandan konser düzenini sandalye ve minder olarak yapmak çok akıllıca. Fakat minderden izleyecek ucuzcular, bel ağrılarına hazır olsun.)

Saray Konserleri'nin ikincisinde sahnedeki orkestra, Türkiye'nin dört bir yanındaki en başarılı konservatuar öğrencilerinden oluşturulmuş, 2007'de kurulmuş, Cem Mansur yönetimindeki, 93 kişilik Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası (UGSO) idi. Orkestrada enstrümanıyla aynı boyda olan 15-16 yaşındaki gençlerin bile bulunması gerçekten sevindirici. Orkestranın çalışması ve konaklaması için gerekli desteği sağlayan Sabancı Vakfı, Sabancı Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesi Gösteri Merkezi'ne de teşekkür etmek lazım sanırım. UGSO, konserin açılışını Saint-Säens'in oryantalist "Bacchanale" eseriyle muhteşem bir şekilde yaptı, benim de besteciye olan gizli hayranlığımı depreştirmiş bulundu.

Konserin en önemli ismi ise, ülkemizin en değerli keman solistlerinden Ayla Erduran'dı. Erduran, Orkestra'ya Albeniz, Sarasate ve Massenet'in eserlerinde ve Brahms'tan 3 Macar Dansı'nda eşlik etmek için çıktı sahneye. Merdivenleri bile yardım alarak çıksa da, 6 eseri ayakta çalacak olması şaşırtıcıydı. Ve olan oldu... Ayla Erduran ilk Macar Dansı'nın ortasında sahnede yere düştü. Kısa sürede alkışlarla yeniden ayağa kalkıp, kaldığı yerden parçaya devam etti. 2. Macar Dansı'nın son notasıyla beraber ise ikinci kez yere yığıldı Erduran. Bu kez Mansur, erken bir ara verilmesi gerektiğini söyledi ve Topkapı Sarayı'nın girişine giden yoldaki sandalyeler gelecek ambulansın geçebilmesi için apar topar imece usulü seyirciler ve görevlilerin yardımlaşması ile toplanmaya başladı. Gelen ambulans, alkışlar ve tezahuratlarla Erduran'ı götürdü. Sanatçının tansiyonunun düştüğü, ciddi bir şeyi olmadığı fakat kendisini daha fazla yormamak için önlem aldıkları açıklaması yapıldı.

Konserin ikinci yarısında UGSO, Ravel'den "Alborada del Gracioso" ve Tchaikovski'den "Francesca da Rimini" senfonik şiirini yorumladı. Özellikle final bölümü mükemmel olan Tchaikovski eserini, Erduran'ın rahatsızlığı nedeniyle dinleyemediğimiz Brahms'ın en bilinen Macar Dansı'nın icra edildiği bir bis izledi. Orkestranın yaş ortalamasının düşüklüğü, gerçekten de yorumlarındaki dinamizme yansıyordu. Bu kadar heyecanla ve gazla çalan orkestra az bulunur.

Evet, Ayla Erduran konserin ortasında yere yığıldı. Ve ben bu yazıyı yazmak için yarın sabahı beklemedim. Çünkü konserin şarabına, Tchaikovski'nin Hristiyan müziği yapmasına takan Vakit gazetesi ve diğer dinci basın "Oh olsun!", "Çarpıldı!", "İlahi Adalet Yerini Buldu" gibi saçma sapan başlıklarla sinirimi bozmadan önce, konserin politikasına kızarak değil, sanatını takdir ederek yazmak istedim. Çünkü ayakta alkışlanan Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası da, ambulansı alkışlarla uğurlanan Erduran da bu ülkenin dincilerle değil sanatçılarla ayakta kalması gerektiğini bilen insanlara layık şeyler yapmakta.

Acil şifalar diliyorum.

13 Temmuz 2009

Konser Avlusunda Tekbir Küstahlığı

Gitgide karanlığa doğru gittiğimizin farkına varılmadığı ülkemde bir başka kültür-sanat aktivitesi daha tatsız olayların gölgesinde kaldı. Gitmek istesem de fırsat bulamadığım yılın en ilginç klasik müzik etkinliklerinden biri, 11 Temmuz'da Topkapı Sarayı'nın avlusunda düzenlenen İdil Biret ve Whitehall Orchestra Konseri idi. Ünlü piyanistimiz, İngiliz Orkestrası eşliğinde Tchaikovsky'nin 1. Piyano Konçertosu ve 1812 Uvertürü'nü seslendirdi konserde. Konser haftalar öncesinden şu şekilde duyurulmuştu:


İSTANBUL, 24 Haziran 2009 - Piyanoda İdil Biret, ona eşlik eden The Whitehall
Orchestra, Çaykovski’nin eserleri, minder ve sandalyeleriyle Topkapı Sarayı’nın
I. Avlusuna yayılmış, tarihi yarımadada günbatımına karşı şaraplarını yudumlayan
izleyiciler: 2009’un en çarpıcı klasik müzik konseri, 11 Temmuz Cumartesi saat
20:00’de.

Bu duyurudan sadece "şarap" anahtar sözcüğünü seçme zekiliğini gösteren bir grup arasından Vakit Gazete(?)si ise bu güzelim kültürel etkinliği "Mukaddes Avlu'da Şarap Küstahlığı" manşeti ile duyurmuş, provokasyonlarına bir yenisini daha eklemişti. Topkapı Sarayı'nı halen padişah ve halifemizin ikametgahı zannetiklerinden midir nedir, müzenin bir kültür-sanat aktivitesine ev sahipliği yapabileceğini hazmedememişler belli ki. Hele bir de işin içine tüm kötülüklerin anası 'şarap' girince, dellenmişler haliyle. (Ne de olsa 'şarap' o kadar kötü bir şey ki, içilmesi halinde gidip 14 yaşındaki kızlara tecavüz falan edebiliyorsunuz. He pardon o adam içkiyi ağzına sürmüyordu di mi, çok özür dilerim.)

Gazete(?)nin provokasyonu sonucu konseri basan bir grup, tekbir sesleriyle konser afişlerini yakmış ve girişin önünde namaz kılmış. Radikal Gazetesi, "Barbarlar Topkapı'daydı" manşeti ile haberi bugün şu şekilde duyurdu:

Bu haberden kendilerine vazife çıkaran Büyük Birliği Partisi’ne (BBP) bağlı
Alperen Ocakları soluğu önceki akşam saat 20.00 sıralarında Topkapı Sarayı’nın
önünde aldı. Yaklaşık 50 kişilik grup önce içeri girmek istedi. Ancak sarayın
güvenliğinden sorumlu jandarma tarafından engellendi. Bunun üzerine çevrede
asılı olan İdil Biret’in konser afişlerine yönelen kalabalık, tekbir getirerek,
afişleri yırttı. Bu taşkınlıktan sonra da sarayın önünde Türk bayrakları
üzerinde toplu olarak namaz kılındı ve Doğu Türkistan’daki Uygur Türkleri için
dua edildi. Alperen Ocakları İstanbul İl Başkanı Mustafa Kayatuzu, “Doğu
Türkistan’da yaşanan olaylara rağmen duyurulan Topkapı Sarayı içerisinde hain,
saygısız ve şerefsizce yapılan şarap partili caz konserini nefretle kınıyoruz.
Bugün burada yaşanan bu rezilliğin sorumluları mutlak suretle bunun hesabını
verecek” dedi. Daha sonra tekbirler eşliğinde yürüyüşe geçen kalabalık sarayın
Gülhane kapısından tekrar konser salonuna girmeye çalıştı. Çevik kuvvet ekipleri
gruba müdahale etti.

Aynı gün Vakit Gazetesi ise olaylardan değil, konserden 'rezalet' olarak bahsetmeyi, eylemi gerçekleştirenleri ise 'duyarlı vatandaşlar' olarak adlandırmayı sürdürüyordu: "Duyarlı vatandaşların da tepkisine sebep olan Topkapı Sarayı 1. Avlusu’ndaki şaraplı konser rezil görüntülere sahne oldu. Vakit muhabirinin görüntülediği şaraplı konserde, Topkapı Sarayı bahçesine şarap standı kuruldu ve Kutsal Emanetler’in de içinde bulunduğu tarihi mekana kamyonla şaraplar taşındı."

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay olaya sert bir şekilde tepki göstermiş, eylemcilerden 'ilkel yaratıklar' olarak bahsetmiş ve “Türkiye'yi geriye götürmek isteyen zavallıların bu tür saçma girişimlerine kimse müsaade etmeyecektir” gibi güzel bir cümle kurmuş. BBP yetkilileri ise olayın "demokratik bir tepkiyi ortaya koymaktan" ibaret olduğunu savunmuş. O gece, kendisinin de söylediği gibi, İdil Biret'in öfkeli kalabalık tarafından tanınmaması bir linç faciasını önlemiş sanıyorum. Sonuç olarak, gitgide sayısı artan bu iğrenç olaylardan büyük üzüntü duyuyorum.

Bu arada, arkadaşlar Çin mallarını boykot etmeyi düşünüyorlarmış. Gündelik yaşantılarında kullandıkları her 2 şeyden birinin etiketinde "Made in China" yazdığının farkındalar mı acaba?

3 Haziran 2009

Eğitimde eşitsizlik ve haksızlık üzerine...

Bir öğrencisi olarak içindeki son günlerimi yaşadığım Sabancı Üniversitesi bir haftadır akılalmaz bir zihniyetin ürünü bir krizle başa çıkmaya çalışıyor. Her şey, yaklaşık bir hafta önce, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan'ın yaptığı bir açıklama ile başladı:

"Özcan, “Sabancı Üniversitesinde öğrencilerin puan şartı aranmaksızın, alan farkına bakılmaksızın bölümler arası geçebilmesine” ilişkin bir soru üzerine, “Sabancı Üniversitesinde uygulanan sistemin çağdaş ve iyi bir sistem olduğunu” ifade etti. Üniversite sınavında öğrencilerin yeteri kadar istedikleri yerlere giremediklerinin altını çizen Özcan, yönlendirmenin Türk milli eğitim sisteminde hiçbir zaman yapılmadığını söyledi. Özcan, şunları kaydetti: “Bizim ülkemizde hiçbir zaman kabiliyetlerimiz bakımından bir yere yönlendirilmedik. Üniversiteye gidiyoruz hasbel kader. Annemiz, babamız bize bir bölüm söylüyor, orayı yazıyoruz. Bu iyi bir şey değil. O üç üniversitede (Sabancı, Okan ve Işık üniversiteleri) yapılan şey bu. Mekanizmaya biraz da çözüm getiriyor. Yönlendirilmemiş çocuklara son bir şans veriyor. Bir sene ortak dersler alıyorlar. O derslerde seviyeleri yükseliyor. Hem de hangi alanlara ilgileri var onlar tespit ediliyor. Çocuk ikinci yılında istediği alana yönlendiriliyor bu iyi bir şey. Şimdi bunun sakıncası siz Eşit Ağırlıkla düşük puan gerektiren bir yere giriyorsunuz. Bir sene okuyorsunuz, sizden 30 puan daha yüksek veya sayısalla öğrenci alan bir bölüm gösteriliyor. İlginizin o bölüme olduğunu düşünüyorsunuz. Sizi o bölüme geçiriyorlar. Sonra ne oluyor? Siz 30 puan farkı bir anda kapatmış oluyorsunuz. Sınav türü değiştiriyorsunuz. Eşit ağırlıktan sayısala gidiyorsunuz bizim itiraz ettiğimiz kısım bu. Ya herkese bu sistemi verelim ya da hiç kimseye vermeyelim.

Şimdi buraya kadarki kısmı özetleyecek olursak, ülkemizin Yüksek Öğrenim Kurumları'nın başındaki insan, ülkemizin eğitim sisteminde hiçbir zaman yönlendirilme olmadığını söylüyor. Bunun farkında olması, gerçekten tebrik edilesi bir durum. Fakat asıl sorun kendisinin "çağdaş ve iyi" bir sistem olarak nitelediği sistemi "ya herkese ya hiç kimseye" mantıksızlığıyla ortadan kaldırmak istemesi.

Madem 10 yıldır süregelen bir sistem bu, madem "iyi", madem "çağdaş"; zor olsa da 10 senede adım adım, yavaş yavaş uygulanamayacak kadar zor olmasa gerek, ne kadar işe yarar bir sistem olduğunu gördükten sonra tüm okullarına uygulasaydın? Neden bu ülkede öne çıkan, iyi olarak nitelenen şeyler engelleniyor diğerlerine örnek olması gerekirken? Neden herkesin bu kadar iyi olması imkansız, o yüzden herkes kötü, herkes bir-örnek, herkes odun olsun yolu seçiliyor? (Arkadaşım Işıl Demir, ntvmsnbc'ye verdiği röportajda bunun cevabını "bürokratik tembellik" olarak veriyor, çok da doğru söylüyor bence.)

Sabancı Üniversitesi'nin %50'si bu sistem sayesinde kariyerine, hayatına ve geleceğine giden yolda doğru kararlar olduğunu her fırsatta dile getirdiği U-dönüşleri yapmış bulunmakta. YÖK tarafından gözüktüğünün aksine, herkesin sözel puanla üniversiteye kapağı atıp mühendis olarak çıkmasından ibaret değil. Onlarca arkadaşım mekatronik, elektronik, malzeme ve bilgisayar mühendisi olmak isteğiyle geldiği bu okuldan sanatçı ya da siyaset bilimci olarak mezun oluyor bu üniversiteden. 18 yaşında, beyinleri hocaları ve aileleri tarafından yıkanarak alınan kararlardan mutsuz olanlar, okulumun bu sistemi sayesinde mutlu oldukları, istedikleri ve bu nedenle ileride iyi yaparak alanlarında zirveye çıkacakları bölümü seçebiliyorlar. Mutsuz mühendislerin sayısı bu sayede azalacak; ülkeyi siyasetçilerin değil, mühendislerin yönetiyor olması bu şekilde engellenecek... Anne-babalar arasındaki -dün bir hocamızın söylediği- "mühendislik fetişi" ve "madem para veriyorum, bari mühendis olsun" mantığı, "sanatçı aç kalır" önyargısı bu sayede aşılacak. 18 yaşında ÖSS denilen illetle beyinlerindeki her şey boşaltılıp ezber bilgilerle doldurulan, istemedikleri bir mesleği sırf puanı oraya yetebiliyor diye istemeden yapan zavallıların sayısı böyle azalacak.

Bu okulda sanat tarihini Mısır'dan Warhol'a kadar ezbere bilen mühendisler, tarih bilgisi sayesinde dününü bugününe rasyonel olarak bağlayabilen biyologlar, elektrik devrelerinin nasıl çalıştığını bilen siyasetçiler ve evrimin ne kadar mantıklı bir şey olduğuna inanan sanatçılar var. Çünkü eşitsizliğin ve haksızlığın ta kendisi mühendislerin, sanatçıların ya da tarihçilerin tekdüze, kendi alanı dışında, afedersiniz, hiçbir bok bilmiyor olmaya zorlanması.

Ya da daha da ileriye gidelim eğitimdeki asıl haksızlıklar ve eşitsizlikler için: Bu ülkede neden 18 yaşına gelmemiş, özgürce istedikleri dine inanma hakları olan beyinler zorunlu bir din dersi ile muhatap oluyor? Neden bu ülkede binlerce çocuk anadilinde eğitim-öğretim hakkını kullanamıyor? Neden bazı öğrenciler okula gidecek yol bile bulamıyor? Neden bu ülkenin çoğu köyünde kızlar okula gönderilmiyor? "İlkel ve kötü" olanı düzeltmek varken, "çağdaş ve iyi" olanı yok etmek niye?

Geçtiğimiz yıllarda "iyi ve çağdaş bir sistem" olduğu Işık ve Okan Üniversiteleri tarafından farkedilip, bu okullarda da uygulanmaya başlayan bir sisteme dil uzatmak neden? Belki bir özel okulun nasıl bu kadar kısa sürede devlet okullarını sollayabildiğini kıskanmak, belki 10 yılda sıfırdan zirveye çıkan bir okulda bu sistem sayesinde gerek akademik hayatlarında gerek kariyerlerinde zirveye çıkmaya başlamış olan mezunları/öğrencileri hazmedememek, belki de bilinçli, gözleri açık ve farkında olan insanların çıktığı bu fabrikadan korkmaya başlamak...

Ali Alpar'ın dediği gibi, "Bırakınız yapsınlar." Engel olmak niye?

Ayrıca bu konu hakkında yazılmış güzel bir yazı için: Radikal'den "Tornadan Çıkmış Eğitim Kavgası"...

12 Mart 2009

Dindar İnsanların Maymundan Korkması üzerine...

Şu yandaki var ya, onunla bilimsel anlamda akrabayız. Korkmanıza gerek yok.

10 Mart 2009 sabahı; kültür, sanat, müzik, sinema, reklam, internet, eğitim, felsefe, düşünce, televizyon, basın ve hatta anadilini konuşma konularında ha bire sansürlenmeye alışmış yurdum insanı; sansürün bir başka türlüsü ile tanıştı. TÜBİTAK'ın yıllardır aydınlatıcı ve ilham verici makaleler yayınlayan, ilginç konulara değinen, eğitici ve öğretici dergisi Bilim ve Teknik'in; Evrim ve Darwin konulu kapağı yoluyla bilimde sansür!

"TÜBİTAK’ın ünlü popüler bilim dergisi Bilim ve Teknik çalışanları, Darwin’in 200. doğum günü ve Türlerin Kökeni adlı efsanevi eserinin 150. yayınlanış yıldönümü sebebiyle mart sayısında Darwin ve Evrim özel dosyası hazırladı. Uluslararası Biyolojik Bilimler Birliği (IUBS) ve UNESCO’nun tüm dünyada ilan ettiği Darwin yılı kapsamındaki bu jest, TÜBİTAK Başkan Yardımcısı ve Bilim Teknik Dergisi Yayın Kurulu üyesi Ömer Cebeci’ye takıldı. Darwin ve evrim teorisiyle ilgili kapak ile yazıları gören Cebeci, Derginin Yayın Yönetmeni Çiğdem Atakuman’a sert tepki göstererek dosyayı dergiden çıkarttırdı. Dergi ‘ikinci konu’ olan ‘Küresel ısınma’ temasıyla çıkarken, Yayın Yönetmeni Atakuman’a görevden alındığı sözlü olarak iletildi." (Radikal, 10 Mart 2009)

Radikal Gazetesi'nin İsveç'teki araştırmalarda taşları biriktirip hayvanat bahçesindeki ziyaretçilere atması üzerine keşfedildiğini hayvanların da plan yapabildiğini duyurduğu "Keşif: Şempanze tasarlanmış eylem yapabiliyor." başlığının altına konuyla ilgili olarak attığı "Acaba Maymun Santino TÜBİTAK'ı da taşlar mı?" manşeti durumu biraz gülerek karşılamama neden olsa da, kabul edilemeyecek bu durum ülkemde olanlardan her geçen gün biraz daha utanmama neden olmaktan başka bir işe yaramadı.

Dinin siyasete alet edilmesinin günlük bir olay haline gelmesi yetmiyormuş gibi, bilime de karıştığının göstergesi olan bu akıl almaz duruma; zamanında "Abdullah Gül, Atatürk’ten sonra bilim ve teknolojiye en çok önem veren Cumhurbaşkanımızdır" cümlesi ile kalpleri fetheden TÜBİTAK Başkanı Sayın Nüket Yetiş'ten tabii ki bir açıklama -halen- gelmedi.

Ülkenin aydınları, bilim insanları ve 'oylarını-bedavaya-aldıkları-nohutu-midelerinde-sindirdikten-sonra-değil-aldıkları-eğitimi-beyinlerinde-tarttıktan-sonra-verme-yetisine-sahip insanları' olaya tepki gösterirken ateistlerden, komünistlerden ve maymunlardan ölümüne korkan dinci basın komik hareketlerde bulundu:

"Yeni Şafak, Zaman, Türkiye ve Bugün gazetelerinde Bilim ve Teknik Dergisi’ndeki sansürle ilgili haber yer almadı. Ayrıca Yeni Şafak, Yeniçağ ve Anadolu’da Vakit’te ‘Darwinist Diktatörlüğün Zulmüne Son Verilmelidir’ başlıklı tam sayfalık ilanlar yayımlandı. Evrim teorisine karşı çıkan metnin altında Harun Yahya’nın (Adnan Hoca) Darwinizm karşıtı kitaplarının reklamı yer aldı." (Radikal, 12 Mart 2009)

"Milli Gazete’de tuhaf bir köşe yazısı: Yazar Mahmut Topbaş ‘Maymun gözünü açıyor, bilgin açmıyor’ başlıklı yazısında, “Kur’an’da veya sünnette, maymundan insanın türediğini anlatan bir tek kelime yokken, Yahudilerden bir kısmının maymuna dönüştüğünü anlatan ayetler vardır” dedi." (Radikal, 12 Mart 2009)

İyi ki doğdun Darwin.

8 Mart 2009

Facebook Geyikleri #1: "Debut Album Cover"

Pek çoğunuzun bildiği üzere, son günlerde -özellikle müzikle ilgili olan- insanların Facebook profillerinde görmeye başladığımız bir geyik çıktı ortaya. Çıkaracağı ilk albümün kapağını görmek isteyen, şansa ve tesadüflere inanan ve geyikleri seven bir insansanız denemeniz gereken bir şey. Grubunuzun adını, albümünüzün ismini ve albüm kağak fotoğrafınızı tamamen rastgele seçmenizi sağlayan ve ortaya çıkan her türlü kombinasyonun güldürme ve/veya "oha bu kadar denk gelebilir" dedirtme garantisi olan bu yeni trend; beni ve arkadaşlarımı da geçtiğimiz hafta esir aldı.


Öncelikle bilmeyenler için olayın nasıl gerçekleştirilebildiğini kısaca özetlemek gerek:
1) Wikipedia'dan rastgele bir başlık seçilir. Bu başlık grup isminiz olur.
2) Quotationspage'den rastgele quotationlar'a bakılır. Sonuncusunun son 4 ya da 5 kelimesi albümünüzün ismi olur.
3) Flickr'ın rastgele sayfasına gidilir. Sayfadaki üçüncü fotoğraf albüm kapak fotoğrafınız olur.
4) Tüm bunlar teknolojik kabiliyetinize göre photoshop ya da daha ilkel metodlarla birleştirilir.
5) Facebook'ta paylaşılır ve buna güleceğini düşündüğünüz tüm boş arkadaşlarınız tag'lenir.

Bu yazımın çeşitli yerlerinde benim yarattığım ilk albüm kapağımı ve sonrasında olay hoşuma gittiği için sıkıldıkça yineleyerek ortaya çıkardığım çalışmalarımı görüyorsunuz. (Yorumlar aracılığıyla hangisinin en iyi olduğunu paylaşabilirseniz, gerçekten albüm çıkardığımda karar vermem kolaylaşır :P)

Son olarak, tüm tanıdıklarımın yarattıkları arasında beni en çok güldüren albüm kapağına da yer vermek istedim. (Copyright, Burak Durmaz, 2009)

23 Şubat 2009

81st Academy Awards

Afişte de yer alan sloganda da denildiği üzere "The Biggest Movie Event of the Year" dün gece gerçekleşti. 81. Akademi Ödülleri Töreni, Hugh Jackman'ın sunuculuğunun ve Kate Winslet'in sonunda Oscar alma ihtimalinin etkisiyle 7. kez 03:30'da televizyon karşısında olmamı sağladı.

Geçtiğimiz onca yılın aksine ultra-tahmin-edilebilir bir ödül töreniydi. En İyi Yabancı Film ve En İyi Ses kategorileri dışında hiçbir sürpriz yoktu kazananlar arasında. Hugh Jackman, sunucu olarak nedense çok az ortalıkta gözükerek bir ilke imza attı. Gecenin filmlerden çok müzikallere bir saygı duruşu niteliğinde olması ise oldukça şaşırtıcıydı bence. Fakat yine de Anne Hathaway ile inanılmaz bir açılışa imza atan Jackman -Jon Stewart'ın eline su dökemese de- bir sunucu olarak gözüme girdi.

Bu yıl Oscar Töreni yazımda yer almaya değecek olaylar silsilesi şöyle:

- Kırmızı Halı'yı genelde tören öncesi birkaç saatlik uyku şansı olarak değerlendiren ve pek ilgi duymayan bir insan olarak; bu kısmın bir işe yaradığını gördüm: Törene dakikalar kala, Josh Brolin ve Diane Lane'in evli olduğunu öğrendim.

"Knowing that they shut the whole city for my party... Incredible!" - Taraji P. Henson

- 7 yıldır seyrettiğim Akademi Ödülleri Töreni'nde ilk defa bu kadar mükemmel bir sahne tasarımı görüyorum. Bu sahne düzenine göre en ön sırada oturan ünlülerin sayısı ciddi bir şekilde azalmış olsa da, kristal perdesinden orkestra çukuruna kadar her şey görsel anlamda mükemmeldi. Gelsin Emmy'ler.

"I'm Wolverine!!!" - Hugh Jackman

- Gecenin en sevdiğim kısmı olan açılış konuşması, bu yıl "Slumdog Millionaire", "Milk", "Dark Knight", "Curious Case of Benjamin Button", "Frost/Nixon", "Reader" ve "Wrestler"dan bahseden müzikal bir gösteriydi. Michel Gondry elinden çıkmış gibi duran dekorların şirinliği, özellikle de "Curious Case of Benjamin Button" kısmındaki harika fikir beni oldukça güldürdü. Anne Hathaway'in Hugh Jackman ile oldukça komik bir uyumla Frost ve Nixon'ı canlandırması görülmeye değerdi. Önümüzdeki yıllarda Hathaway'i müzikal filmlerde seyretmeye başlayacağımızı da görmüş olduk. Ayrıca "Dark Knight"ın görmezden gelinmesinin bu açılışta yer alması biraz olsun hayranlarını sevindirmiştir.

"Hollywood loves to salute range. Like Kate Winslet, ladies and gentlemen. In "The Reader", Kate is an English playing a German. Nominated. In "Tropic Thunder", Robert Downey Jr. is an American playing an Australian playing an African-American. Nominated. I'm an Australian, playing an Australian, in a movie called "Australia". Hosting." - Hugh Jackman

- Oyuncu ödüllerinin bitirme tezi jürisi kıvamında, sorority/fraternity kabul törenleri formatında yapılması ilk başta ilginç gelse de, bir yerden sonra sıkmaya başladı. Ayrıca törenin birçokları için en eğlenceli kısımlarından olan film klipleri yerine, eski kazananların yeni adayları övmesi gerçekten sıkıcı olabilir. Ayrıca bu durum, özellikle bayan adaylar için bir duygu seline dönüştü. Yine de bu format sayesinde gece boyunca birçok efsaneleşmiş aktör ve aktrisi bir şeyler söylerken sahnede izleme şansı elde ettik.

"It's not easy being a nun." - Whoopi Goldberg

- İlla 'hatun'ların kıyafetlerinden konuşmak gerekiyorsa, inanılmaz beğendiğim üç kişi: Penelope Cruz, Marisa Tomei ve Amy Adams oldu. Philip Seymour Hoffman'ın törene bere ile katılmasının nedeni ise yeni filminin çekimlerinde çok ilginç bir saç stiliyle dolaşmak zorunda olması ve o saçla gözükmeyi istememesiymiş. 2009'da yeni bir Anton Chigurh'umuz olacak sanırım.

"I cannot talk about great female characters without thanking my friend Pedro Almodovar." - Penelope Cruz

- Oscarlı İspanyollar arasına sonunda hayatımın kadınlarından Penelope Cruz da katılmış oldu. Javier Bardem'den bir yıl sonra, yine bir yardımcı rolde... Kişisel başlayıp, sinema sanatını övmekle süren ve İspanyolca sonlanan bu konuşma, gecenin en iyi üçüncü konuşmasıydı bence.

"Every movie starts with a screenplay.... / Or an idea for a poster." - Tina Fey & Steve Martin

- Senaryo ödülleri nedense çok erken geldi. İki ödülün arka arkaya ve aynı sunucular tarafından sunulması ise gecenin kısa tutulma çabaları nedeniyle alınan önlemlerin sadece bir başlangıcıydı. Orijinal Senaryo Ödülü sahibi Dustin Lance Black'in muhteşem, mükemmel, harika vs. konuşması; straight ya da gay, kadın ya da erkek, "Milk"i seyreden herkesi ağlatmıştır sanıyorum. Bugüne dek duyduğum en güzel konuşmalardan biriydi. Her homofobik gerizekalıya şiddetle tavsiye ederim. Diablo Cody'den sonra Lance Black de, taptığım senaristler arasına girmeye hak kazandı. Sanırım ikisinin de Oscar'a layık senaryolar yaratmalarında geçmişlerini unutmamanın ama aynı zamanda geçmişlerinin getirdiği kötü çağrışımları takmamalarının, kendilerini oldukları gibi sevmenin ve kabullenmenin büyük etkisi var. Her ne kadar "In Bruges"ün Orijinal Senaryo dalında bir Oscar almasını bugüne dek ölümüne istemiş olsam da, o sahnenin üstünde ve o senaryoda söyledikleri için iyi ki Lance Black almış diyorum ödülü.

"Thank you God for giving us Harvey Milk." - Lance Black


- 3 sanat dalı ödülünün arka arkaya dağıtılması, ve bunun güzel bir dekor eşliğinde yapılması gerçekten de en az 20-25 dakika kazandırdı gibime geliyor. Tahmin edildiği üzere, "Curious Case of Benjamin Button" bu dallarda öne çıktı. Diğer yandan "Duchess" ile, kostüm dalında ardarda saray kıyafetlerinin ödüllendirildiği yıl sayısı 3'e çıkmış oldu.


- Garip bir üçlü oluşturan James Franco, Seth Rogen ve (görüntü yönetmeni) Janusz Kaminski; "Pineapple Express" setinde, Judd Apatow imzalı bir kısa film ile yılın Razzie'lik komedi filmleri ile dalga geçip, sanatsal değeri olan filmlerin gişede başarısız oluşu sorunsalına değindi. James Franco ve Sean Penn'in öpüştüğü "Milk" klibini izleyen Seth Rogen'in surat ifadesi görülmeye değerdi. Daha sonra bir ödülü de aynı üçlü sundu. Böylece Janusz Kaminski ödül sunan ilk teknik insanlardan biri olmuş oldu.


- Baz Luhrmann imzalı "The Musical Is Back" gösterisi nefes kesiciydi. Gerçekten inanılmazdı... (fakat bu yine de, filmlerden çok müzikallere ağırlık verilen konsepti desteklediğim anlamına gelmiyor) Hugh Jackman, Beyonce, Zac Efron, Vanessa Hudgens, Amanda Seyfried ve Dominic Cooper'ın geçmişten günümüze müzikalleri yorumlayışı oldukça başarılıydı. "Chicago", "Mamma Mia!", "Dreamgirls" ve "Moulin Rouge!" gibi yakın tarihli müzikallerden parçaların da bu kolajın içine girmiş olması ise beni ayrıca sevindirdi.

- Sevgili ergen kız okurlarım. (Eğer varsanız) Lütfen bana Robert Pattinson (nam-ı diğer Edward) adlı abimizin neresini beğendiğinizi birkaç cümleyle açıklayın. Zira kendisi dağınık saçları ve mor göz altı kesecikleri ile ciddi ciddi vampirden beter.

- Zamanında Zac Efron'u bir oyuncu olarak çok beğendiğim ve ileride çok büyük yerlere geleceğine inandığımı; hatta "High School Musical" izlediğimi ve sevdiğimi söylemiş olabilirim. Hâlâ da bu sözlerimin arkasındayım. Fakat gece boyunca neden resmi olarak sunucu olan Hugh Jackman'dan daha çok Zac Efron'u gördük anlamış değilim.

- Heath Ledger, hakettiği posthumous Oscar'ını aldı. Keşke yanda gördüğünüz yılın en iyi oyuncuları fotoğrafında üç kişi değil, dört kişi görüyor olsaydık.

- Teknik dallar da, sanat dalları gibi; bu kez Will Smith tarafından arka arkaya bir solukta dağıtıldı. Gecenin ikinci büyük sürprizi "Dark Knight" ve "Wall-E" arasında geçtiği söylenen En En İyi Ses kategorisinde "Slumdog Millionaire"in bir ödüle layık görülmesi oldu. Diğer üç teknik ödül ise tahmin edilenlere ve hak edenlere giti.

- En İyi Müzik ve En İyi Şarkı kategorileri öncesi, orkestra sahnenin üstüne taşındı. 5 mükemmel filmin, 3'ü mükemmel ve 2'si ("Slumdog Millionaire" ve "Milk") overrated müziklerini çaldılar. (Ödüller dağıtılrken genelde ödülü kazanan filmin müziğini çalma geleneği nedense son birkaç ödüle kadar kendisini göstermedi ve beni şaşırttı bu yıl.) Gerçekleşmesi halinde sabahın köründe "FAK!" diye bağracağımı söylediğim (ve bağırdığım) A.R.Rahman'ın "En İyi Müzik" kategorisinde ödüle layık görülmesi cidden çok üzdü beni. Bir kez daha söylüyorum, bütün müzikleri şarkılardan ibaret olan bir film, sadece yılın en iyi filmi diye En İyi Müzik ödülünü almamalı. En İyi Şarkı kategorisi bunun için var. "Jai Ho" hakkıyla kazandı o ödülü. Bu yüzden aynı adamın, aynı filmle aldığı iki ödülden birine ölesiye küfrettikten sonra ikincisinde sevinçten havaya uçtum.

- En İyi Şarkı kategorisi öncesi 3 şarkıyı karıştırarak yapılmış kolaj tam anlamıyla bir rezaletti. Peter Gabriel'in tüm şarkıyı söyleme fırsatı kendisine verilmediği için trip yaparak John Legend'a bırakılan "Down to Earth" performansı şarkıya yapılmış büyük bir haksızlıktı. İnanılmaz bir görselliğe sahip olan Bollywood konsepti bile kurtaramadı bu yüzden kolajı.

- Henüz aday listesinde nasıl yer aldığını anlamadan; gidip "Departures" denilen Japon filminin bir de Oscar alması; gecenin en büyük şokuydu. Zaten sevmem Uzakdoğu Sineması'nı, bu yıl iyice nefret ettim. Ayrıca biri Japonlara İngilizce konuşmayı öğretsin. Lütfen.


- "In Memoriam" kısmını kesip reklam koyma terbiyesizliğini gösteren Cnbc-e ve NTV'ye teşekkür ediyorum. Sayelerinde Heath Ledger, Anthony Minghella, Sidney Pollock ve daha birçok tapılası insanı son kez göremedik.


- Danny Boyle çocuklarının dileğini yerine getirerek Winnie the Pooh'un Tigger'ına teşekkür etti ve beni benden aldı.

- İngilizcelerinden tek kelime anlaşılmayan Fransızların örnek alması gereken muhteşem insan: Marion Cotillard.

"Where are you dad? Whistle or something!" - Kate Winslet


- Hayatımın kadını Kate Winslet, bu yıl aldığı 2 Altın Küre ve BAFTA'dan sonra Oscar'ın da sahibi oldu. Altın Küreler'deki doğaçlama şaşkınlıklarından sonra bu kez hazırladığı konuşmasıyla gönülleri fetheden Kate Winslet'in babası da çaldığı ıslıkla törene renk kattı.


"I'd be lying if I said I haven't made a verison of this speech before. I think I was probably 8 years old and staring into the bathroom mirror, and this would have been a shampoo bottle. Well, it's not a shampoo bottle now." - Kate Winslet

- Winslet, Angelina Jolie'yi bir kez daha unutup "F.ck! Who is the other one?" dememek adına riske girmedi ve küfretmekten kurtul... diyordum ki:


"I want to acknowledge my fellow nominees, these goddesses. I think we all can't believe we are in the same category as Meryl Streep at all. I'm sorry Meryl but you have to suck that up!" - Kate Winslet

- Sean Penn, En İyi Erkek Oyuncu yarışında Mickey Rourke'u geçerek ödülü aldı. Lance Black'in göz yaşlarını bir kez daha görmek, Mickey Rourke taraftarı olsam da biraz yatıştırdı beni.

"Mickey Rourke rises again, and he is my brother." - Sean Penn


- "En İyi Film" ödülünü de alarak, 8 Oscar ile gecenin galibi "Slumdog Millionaire" oldu. Onu 3 ödülle "Curious Case of Benjamin Button" ve ikişer ödülle "Dark Knight" ve "Milk" izledi.


Özetlemek gerekirse... Best Picture: Slumdog Millionaire, Best Director: Danny Boyle - Slumdog Millionaire, Best Actor: Sean Penn - Milk, Best Actress: Kate Winslet - Reader, Best Sup.Actor: Heath Ledger - Dark Knight, Best Sup.Actress: Penelope Cruz - Vicky Cristina Barcelona, Best O.Screenplay: Milk - Dustin Lance Black, Best A.Screenplay: Slumdog Millionaire - Simon Beaufoy, Best Animated Picture: Wall-E, Best Foreign Lang. Film: Departures - Japan, Best O.Score: Slumdog Millionaire - A.R.Rahman, Best O.Song: Jai Ho - Slumdog Millionaire, Best Cinematography: Slumdog Millionaire - Anthony Dod Mantle, Best Editing: Slumdog Millionaire, Best Art Direction: Curious Case of Benjamin Button, Best Costume Design: Duchess, Best Make-Up: Curious Case of Benjamin Button, Best VFX: Curious Case of Benjamin Button, Best Sound Mixing: Slumdog Millionaire, Best Sound Editing: Dark Knight

18 Ocak 2009

Ateist Kampanya

7 Ocak 2009'da Londra merkezli olmak üzere İngiltere'deki birçok otobüsün üzerindeki reklamlarla başlayan, daha sonra Londra metrosuna, İspanya ve İtalya'ya yayılan tarihin en büyük ateizm kampanyası tam gaz ilerliyor. Bize de modern dünyada düşünce özgürlüğünün ve karşılıklı anlayışın ne boyutlarda yaşanabildiğine imrenmek kalıyor sadece...

Her şey, Londra'daki otobüslerin üzerine Hristiyan bir derneğin internet sitesinin reklamının İsa'dan alıntılarla yapılması ve sitede yayınlanan "inanmayanlar cehennemde yanacaktır" tarzındaki ifadelerin önde gelen İngiliz ateistleri kızdırması ile başlamış. Aynı otobüslere 2009'un ilk günlerinden başlayarak "There's probably no god. Now stop worrying and enjoy your life." (Muhtemelen Tanrı yok. Şimdi endişelenmeyi bırakın ve hayatın tadını çıkarın.) yazdırmak ve bu çarpıcı slogan ile şu güne kadar 200,000 pound'u aşkın bağış toplamak fikrinin yaratıcısı ise 28 yaşındaki İngiliz komedi yazarı Ariane Sherine olmuş. Kampanyanın arkasında Sherine'in fikir analığı dışında British Humanist Association (BHA), BHA başkanı Polly Toynbee ve evrim savunucusu ünlü biyoloji profesörü ve "The God Delusion" kitabının yazarı Richard Dawkins'in de desteği var.

Kampanya geçtiğimiz günlerde İngiliz caddelerinden, Londra'nın yer altına; oradan da İspanya ve İtalya'daki otobüslere yayıldı. İspanya'da "Probablemente Dios no existe. Deja de preocuparte y goza de la vida." sloganı (orijinalinin aynen çevirisi), İtalya'da ise 'Kötü haber, Tanrı yok. İyi haberse, ona ihtiyacımız yok.' anlamına gelen "La cattiva notizia é che dio non esiste. Quella buona, é che non ne hai bisogno." sloganı tercih edilmiş. Londra metrosundaki reklam panolarında ise, kampanyanın asıl sloganının yanı sıra, ünlü ateistlerden alıntılara yer veriliyor.


Dinin (adı önemli değil) sadece ülkemizde değil, başta ABD olmak üzere tüm dünyada kitlelerin afyonu olarak kullanılmasının zirveye çıktığı bir onyılda atesitlerin de haklarını ve düşüncelerini savunması mutluluk verici bir şey. Fakat bundan daha güzel olanı, bunu yapabiliyor olmaları. Şimdi ister inançlı ister ateist olun, arkanıza yaslanın ve düşünün... Türkiye'de böyle bir kampanya başlatmaya çalışan bir ateisti ne yaparlar. Ama asıl soru, böyle bir ihtimalde yapacakları şeyi yapmaya hakları var mı?

24 Eylül 2008

Biz Bu Öğlen Yemek Yemedik! Peki Ya Siz?

Geçmişteki örneklerinin ve öncülerinin videolarını seyrederek büyüyüp 4. sınıfa geldiğimiz; fakat o günlerden bugünlere hiçbir şeyin değişmediğini farkedip tekrarlamamız için 4 yılın geçmesi gereken Sabancı Üniversitesi Yemek Eylemi bugün, tekrar edildi. Okula girdiğim günden beri gördüğüm en büyük birlik-beraberlik ve isyan hareketine hiçbir amfide görülmemiş bir kalabalık dahil oldu.

Saat 12.00'de yemekhane girişinde toplanmaya başlayan kalabalık, turnikelerden geçenlere "Yemek Yemeden Bir Daha Düşün!", "Burdan Yemek Alma, Soyguna Ortak Olma!", "Müşteri Değil, Öğrenciyiz!" sloganları, alkış ve yuh sesleriyle engel olmaya çalışsa da, sevilen birçok öğretim görevlisi ellerindeki kart sayesinde 10 YTL'ye yaklaşan uçuk fiyatlara değil, bedavaya aldığı yemeklerin keyfini çıkardı. Saat 12.45 civarında üst kattan aşağı sarkıtılan pankartla zirveye çıkan eylem coşkusu ve elden ele dolaşan pizza, cips ve paket bisküviler görülmeye değerdi açıkçası.

Dersten çıkanların da katılımıyla daha da büyüyen kalabalık, saat 13.00 sularında yemekhane girişine sığmayarak tüm yemekhaneyi kaplayacak boyuta ulaştı. Üniversite ve holdingin farklarının örneklerle açıklandığı gaza getirici ve güzel hazırlanmış bir konuşmadan sonra; eylemin sadece yemekhaneye değil, hizmet veren tüm yiyecek firmalarına karşı olduğu hatırlatılarak Dorm Havuzu kenarında toplanıldı. Havuz kenarında yemek yiyenler arasında bir saat öncesinde yemekhanede eyleme katılmış olanlara rastlanılması dikkat çekiciydi. Fakat daha da dikkat çekici olanı, bazı zengin arkadaşlarımızın alkış tutarak oturdukları yerden sandviçlerini ısırarak attığı gülücüklerdi. Eylem, Eski Cafe Dorm üzerindeki yurt odasından pankartın sarkıtılmasıyla son bulurken, herkes fiyatlar azalana dek her hafta eylemi tekrarlamaya davet edildi.

Bizden önceki kuşakların yarattığı eğlenceli slogansa eyleme katılan herkesin favorisiydi:

"Sabahtan beri hiçbir şey yemedik
Karnımız acıktı bizim
Rektör amca (Tosun amca) bize yemek ısmarlasana
Parasını alırsın sonra"


Bu yıl yapılan %25 fiyat artışından sonra, Sabancı Üniversitesi'nde günlük yiyecek-içecek harcaması ortalama 25 YTL'yi bulmakta. Hal böyleyken elektrik faturalarının artacağı endişesiyle öğrencilerin odalarında tost makinesi dahi bulundurmaları yasak. Tek umut olan yeni alışveriş merkezi Viaport'ta ucuz ve kaliteli yemek seçenekleri için yemek saatlerinde okuldan ayrılanların sayısı gitgide artarken, arabası olmayanların Viaport'a ulaşması herhangi bir servis olanağı sağlanmadığından henüz mümkün değil.

20 Eylül 2008

Diablo Cody, Lafı Koydi.


Gerçek adı Brook Busey olan "Juno"nun ünlü senaristi, yıllar önce Wymonig'deki Cody'e giderken kendine bir isim uydurmak istediğinde; Cody'nin önüne İspanyolca şeytan anlamına gelen 'Diablo'yu eklemiş. Oscar heykeline ulaşanların akılalmaz hikayeleri sıralamasında üst sıralarda yer alacak bir geçmişin ardından "Juno" ile hayatını değiştiren bu karizma insan, Diablo Cody, bildiğiniz gibi hayat yolunda üniversite-striptiz club-bloggerlık-Oscarlı senarist duraklarına uğradı.

Cody, "Juno"nun ardından Steven Spielberg tarafından yaratılan televizyon dizisi "United States of Tara"nın senaristliğini üstleniyor şu günlerde. 2009 yılında ise "Jennifer's Body" ile karşımıza çıkacakmış. İlkini heyecanla indirip seyretmeyi, ikincisini ise klasik bir gençlik filmi kıvamında olsa da heyecanla vizyonda görmeyi bekliyorum.

Fakat bugünkü sebeb-i blog entry'm, geçtiğimiz hafta sevgili Diablo Cody'nin dellenip, çok güzel bir laf koyması üzerine... Kendisi; sahte ismine -ve muhtemelen bunu bahane ederek geçmişine ve başarısına- laf eden ve bu durumdan rahatsız olduğunu belirten insanlara, Yılmaz Özdil kıvamında birkaç laf giydirmiş blog sayfası aracılığıyla. Duyduğum en karizma ve cool tavırlarla bezeli bu serzenişin birkaç cümlesini paylaşıyorum sizlerle:

"I know my name is fake and that it annoys you. What, do you hate Queen Latifah and Rip Torn, too? Writers and entertainers have been using pseudonyms for years. Chances are, you’re spewing bile under an assumed screen name yourself. I’m sorry if you think I’m like some inked-up quasi-Suicide Girl derby cunt from 2002, but I like my fake name. It’s engraved on an Oscar. Yours isn’t." (Diablo Cody)

19 Ağustos 2008

Allah "Çektirmesin".


Son günlerde özellikle mizah dergilerinde ve başta Kaan Sezyum olmak üzere sosyal laf sokumunu başarıyla gerçekleştiren yazarların köşelerinde olmak üzere birçok yerde karşımıza çıkan bir konu üzerine bu yazı: "Gençleri Koruma Kanun Tasarısı". O yüzden baştan uyarması benden, belki 18+ değil ama, 13+ bir yazı olabilir. Belki 15... Okurumuzun ergenliğe girmesiyle bağlantılı bir şey sonuçta.

21. yüzyılda "sansür denilen şeyin kaldığı ülkelerden birinde yaşıyoruz farkındaysanız.

Önce "Youtube" gitti elimizden. Gerekçe daha çok milliyetçi tavırlardı, milletimize hakaret eden videolar vardı. O yüzden bir neslin komiklik arşivi, sesini duyurma çabaları ve kendini tanıtma kanalı elinden alındı. Biri bize tokat attı, biz diğer yanağımızı çevirmekle kalmadık; yanağımıza kestik. Artık bize vursalar da biz hissetmiyoruz.

Sonra "geocities", neden bilmiyorum... Bir arama yaptığımız zaman, sonuçlarda çıkan kişisel sitelerin büyük bir yüzdesine ulaşamaz olduk.

Sonra da pornografik siteleri kapattılar. Önce yerlilerine, sonra yabancılarına erişim mahkeme kararıyla engellendi. Hey okur! "Bana ne ben girmiyorum ki zaten" deme, biliyorum girdiğini, yemezler.

Son olarak kısa saçlı ve gözlüklü imajıyla bana daha çok "En Zayıf Halka" yarışmasının sunucusunu hatırlatan Sayın bakanımız; erkek olmadığını teklif ettiği yasa tasarısıyla kanıtlamış oldu.


Yazımın bundan sonrasında Kaan Sezyum'un Penguen Dergisi ve Radikal Cumartesi'deki yazılarından alıntılar var; ve bu konuyu buraya taşıdığım için bana sapık damgası vuracak olan varsa, kendisine ekranın sağ üst köşesindeki kırmızı fonlu çarpıya acilen dokunmasını öneriyorum. Kendisinin Edibaaanım'dan farkı yoktur çünkü gözümde.

- "Gençleri koruma kanun tasarısı ne acayipti değil mi? Erotik dergiler TC kimlik no.suyla alınsın, 12’den sonra evinden çıkan gençler balkabağına dönüşsün, diskoya gidenler ebeveynlerini de yanında götürsün filan..." (Sezyum, Radikal Cumartesi, 16 Ağustos 2008)

- "Bi kere porno dergiler kimlik nuamrasıyla alınacak, diye bir öneri var. Ya size ne milletin sıvazından? Gelsin bu önerilerin bu kısmını yazan kişi bu saçmalığı lütfen ize açıklasın. Bari porno siteye girerken de AKP'ye mail atalım "Abi biz persiankitty'ye giriyoruz, aman dikkat edin, üzerinize sıçramasın..." bu mudur yani olay?" (Sezyum, Penguen, 14 Ağustos Perşembe)

- "Acaba bu kanun tasarısını hazırlayan beyin, nasıl bir çocukluk ve yalnızlık yaşadı da böylesi saçma fikirler geliştirebildi? Acaba bu fikirleri üreten hayat görüşü nasıl çarpık bir gençlik geçirdi ki hayatta hiç parklarda, deniz kıyısında, ev yolunda sevdiğiyle dudak dudağa öpüşmenin keyfini yaşamadı? Acaba bu fikirleri yumurtlayan akıl yapısı nasıl bir kurumuşluk ve boşluk içinde yaşadı ki, gençler için en iyisini düşünebileceğine hüküm kıldı? Acaba bunları düşünen kafa nasıl bir şaşkınlık içinde ki, gençleri koruma adına, doğanın kanunlarına aykırı düşüncelerle gençleri -hem de en çok ihtiyaçları olan yıllarda- cinsellikten uzaklaştırmaya, kendi rahatsız mantığına göre ‘korumaya’ çalıştı? Çok net söylemek istiyorum, tecavüz sanıklarına bakın, çocukluklarına bakın, bakalım nasıl bir eksik göreceksiniz? Antalya’da mini etek giyen kadına sevgilisinin yanında tecavüz eden dostlarımıza bir bakın. Acaba sağlıklı bir cinsel hayatları olmuş mu? Ve gençleri bir şeyden sözüm ona korumaya çalışırken bir daha düşünelim. Yasaklamak çözüm müdür?" (Sezyum, Radikal Cumartesi, 16 Ağustos 2008)

- "Bari çıksın aranızdan bir babayiğit: “Kardeşim biz Türklerin porno izlemesini yasaklıyoruz, bir Türk halkının YouTube’dan video izlemesini yasaklıyoruz, çünkü cinsellik ve özgür irade bizi rahatsız ediyor, bizim hoşlanmadığımız şeyleri halkımıza da yasaklıyoruz, çünkü halkı koruma bahanesine kolayca sığınabiliyoruz” desin. Desin ki anlayalım, en azından ‘Haaa bu ekip baskıcı, sansürcü bi kafaymış, e ne yapalım’ diyebilelim. Yoksa bi yandan ifade özgürlüğü nefistir, işkence kakadır, ona buna sıfır tolerans var demekle, perhizimiz tutmuyor. Tutan biz oluyoruz. Ama neyi tuttuğumuzu söyleyemiyorum. O kelimeye erişim mahkeme kararıyla yasaklanmış çünkü." (Sezyum, Radikal Cumartesi, 16 Ağutos 2008)

29 Temmuz 2008

"Sanatını da al git burdan!"


Karadeniz kıyılarında bir şeyler oluyor. Anamızı da alıp bir yerlere gidivermeye alıştığımız ülkemizde, dünyaca ünlü piyanistlerimizin ülkede istenmediğine bile şahit olduktan sonra; yazarlarımız söyleşilerden, sinemacılarımız gösterimlerden kovulmaya başladı. Zamanında Nazım Hikmet'i vatan haini ilan etme ve bir grup aydını yakma performansını göstermiş bir toplumun böyle küçük şeyler yapmaya başlaması takdir edilmesi gereken bir başarı bence aslında.

Önce yazar Latife Tekin, Karabük'te katıldığı "Kentleşme, Sanayi ve Edebiyat" konulu söyleşide kentleşmeden, sanayileşmeden ve edebiyattan bahsederken; her sanatçının, her aydının ve göbeğini kaşımak yerine kafasını kullanmayı seçmiş her kültürlü insanın yapacağı/yapması gerektiği/başkalarının yapmasına izin vereceği/başkalarının yapmasına izin vermesi gerektiği gibi kentleştirenler ve sanayileştirenleri eleştirdi/eleştirme cesaretini gösterdi:

Yazar söyleşide, "Ne yaptınız buraya, ne olmuş bu kente, yıllar önceki güzelliği kalmamış. Kadınlar kapatılmış." demiş. "Bizim kendi rüzgarımız ve güneşimiz var, kendi enerjimizi üretebiliriz, başkalarının nükleer santrallerine ve doğanın kirlenmesine geçit vermemek gerekir." demiş. Ve "AKP'nin aşağılık enerji politikalarını da kınadığını" söylemiş. Düşüncelerini dile getiren/ düşüncelerini dile getirmesi kadar doğal bir şey olmayan/söyleşide fikirlerini ortaya atması ve onları tartışması doğal karşılanması gereken yazarımızı dinleyenler arasında bulunan AKP'li (ve muhtemelen bıyıklı) belediye başkanı kişisi ise "aşağılık" anahtar sözcüğünü AKP kısaltması ile aynı cümlede duymasını mütakiben kısa devre yapan bir işletim sistemi misali müdahale etmeye gerek duymuş ve olaylar şöyle gelişmiş:

“AKP’nin aşağılık enerji politikalarını da kınıyorum” deyince Belediye Başkanı Hüseyin Erer ve adamları ayağa kalktılar. “Benim paramla yaptığım şenlik için buradasınız, eleştiremezsiniz, böyle devam ederseniz başınıza iş alırsınız” diye bağıran Belediye Başkanı Erer, önce kamera kaydını durdurttu, sonra mikrofonun fişini çektirdi ve “Hadi şimdi konuş bakalım...” dedi. Latife Tekin, “Ben buraya kendi paramla geldim” diyerek konuşmasını sürdürdü. Daha sonra söyleşiyi terk etti." (Radikal, 29 Haziran 2008)

Birkaç gün içinde özür dileyen/özür dilemesi gerektiği söylenen/özür dilemesi gerektiği emredilen/özür dilemesi gerektiğini düşünen toplumun aydın kesimine şirin görünmek amacındakilerce özür dilemesi emredilen belediye başkanı insanı, özrünü şu şekilde dile getirdi: "Yaptıklarımdan pişman olduğum için değil, misafirimiz olduğu için kendisinden özür diliyorum." ve ekledi "Latife Tekin alkollüydü." (Radikal, 1 Temmuz 2008)

(Yazarın söyleşiden bir saat önce bir birahanede alkol aldığı söyleniyor. Eğer doğruysa da bence hiçbir sakınca yoktur. Çünkü Latife Tekin'in söyleşiye "ben sarhoj diilim amirim, öpüjem" şeklinde çıktığını ya da bir bira eksik içse eleştirisini yapmayıp dut yemiş bülbül gibi başbakanımızı öveceğini sanmıyorum. Yazarın yerinde olsam, alkolü tabu ya da "ne-zıkkım-olduğunu-bilirsin-sen" olarak görmeyen ve bir bardak biranın Absinth etkisi yaratmadığını bilen biri olarak; Haziran sıcağında serinlemek amacıyla buz gibi bir bira yudumlamakta sorun görmezdim.)

Latife Tekin'in yaşadıklarının ardından, Ankara Film Festivali'nde ödül alan, Karadeniz Otoyolu konulu "Son Kumsal" belgeselinin İnebolu'daki gösterimi sırasında benzer kahramanlarla benzer bir olay gerçekleşti. Belgesel'in yönetmeni Aydın Kudu anlatmış:

“Filmden önce Duru Havuzlu Park’ta toplanan 200’den fazla kişiye, filmin arka planını ve şu andaki projeyle ne amaçlanmak istendiğine dair bir konuşma yaptım. Sahillerini deniz dolgusu yüzünden kaybeden bir kasabanın trajedisini anlatıp, benzer durumun başka yerlerde daha az sayıda yaşanmasını amaçladığımızı anlattım. Filmin yedinci dakikasında, Başbakan’ın otoyolun açılışında yaptığı konuşmada birkaç cümle yer alıyor. Başbakan’ın görüntülerinden hemen sonra, İdris Güleç beni yanına çağırtıp, sadece kendi masasında oturan altı, yedi kişi tarafından duyulabilecek şekilde ‘Sen politika yapıyorsun. Başbakanımızı nasıl kötü gösterirsin?’ dedi. Kendisine, ‘Nereden böyle bir yorum çıkarıyorsunuz? Filmi size vermiştim, izlemediniz mi?’ deyince, ‘İzlemedim. Ben sizin ne yapmak istediğinizi anladım, amacınızı biliyorum. Şimdi anında tasınızı tarağınızı toplayıp burayı terk edin’ diye karşılık verdi. ‘Başkanım filmin tamamını izlerseniz sonunda konuşabiliriz daha rahat...’ dedim ancak, ‘Senin şimdi kırarım ağzını burnunu dağıtırım. Sen beni ne sanıyorsun... Defolun gidin buradan...’ diye karşılık verdi." (Radikal, 24 Temmuz 2008)

AKP'li belediye başkanı insanı (bu kez resmini gördüm, bu seferkinin bıyıklı olduğuna eminim) gösterdiği tepkiyi haklı çıkarmak içinse şunları söylemiş: "Bugün de aynı düşüncedeyim ve yarın da Başbakanıma karşı bir hakaret, haksızlık yapıldığında aynı şekilde müdahale ederim. Beni de reklam edip meşhur ettiği için kendisine teşekkür ederim. Hem ilçemin adı duyuldu, hem de ben meşhur oldum. Benim de en az beş puanım artmış oldu. Bu konuda da teşekkür ediyorum." (Radikal, 25 Temmuz 2008) Birkaç defa daha (büyük harfle) "Başbakanım" deseymiş on puan da artarmış bence "puan"ı.

Fakat puanını artırmak isteyen daha çok bıyıklı belediye başkanına sahip bir ülkede yaşadığımız için, hemen ardından Aydın Kudu ve belgeseli için sorunların bitmediğini de öğrendik:

“Abana’da CHP’li Belediye Başkanı Şevket Yazkan’dan gösterim için izin istedik ve İnebolu’daki olay hakkında bilgi verdik. Sayın Yazkan filmi izleyip, tepki gösterilecek içeriğin olmadığını, onay verdiğini söyledi. Başvurumuzu kaymakamlığa iletti. İki saat sonra Emniyet Müdürlüğü’nden çağrıldık ve kaymakamla görüşmemize fırsat bulamadan izin verilmediği tarafımıza tebliğ edildi. Bir belediye başkanının izleyip onay verdiği ve kaymakama olur bilgisi verdiği bir ortamda, kaymakamın filmi görmeden reddetmesinin açıklaması olamayacağını tebliğde yazılan nedenleri de kınadığımızı bildirerek Abana’dan ayrıldık." (Radikal, 25 Temmuz 2008)

Yazar Latife Tekin kendi yaşadığı olayın ardından "Sesimin kesilmesi boğazımın sıkılması anlamına geliyor geliyor. "İn aşağı!" dedi bana. "Seni sanat festivaline çağırdık, siyaset konuş diye mi çağırdık, konuşamazsın" diye konuşuyordu. Ben sonunda 'Ben bu ülkenin yoksullarının yazarıyım, halkın içinde büyümüş bir yazarım, onların vicdanıyım ve inandığım şeyler söylüyorum burada, siz beni susturamazsınız' dedim. Uçacaktım adamın üstüne, neyse ki meleklerim tuttu. Madımak olayı aklıma geldi. [...] Sessizce kalktım ve Karabük'ten ayrıldım. Beni alkışlayan Onur Caymaz tehdit edildi. Arkadan biri "boynunu kırarım" diyordu. Evet yani gerçekten onu hissettim. Orada insanları nasıl yaktılar, orada onu hissettim. Oradan ayrıldım." (Radikal, 29 Haziran 2008)

Belgeselci Aydın Kudu ise, "Küçük yörelerdeki yöneticilerin merkezden veya bilinmeyen bir yerlerden duydukları korkuya bire bir şahit olmak bizi çok üzdü. Bu küçük krallar saçma sapan nedenlerle kültürel etkinlikleri engellemesinler." demiş. (Radikal, 25 Temmuz 2008)

Sanatın toplumsal sorunları, sistemi ve siyaseti eleştirmekte de kullanılan bir araç olduğunu bilmeyen/bilen ama hazmedemeyen insanlar yönetiyor bizi. Onlara göre "sanatçı" "Sabah Sabah" programlar yapan, vücudunu ve özellikle bazı organlarını kullanarak şarkı söylediğine bizi ikna etmeye çalışan ve en önemlisi bizi uyutmaya çalışan kişi demek çünkü. 7/24 onları görmemizde hiçbir sakınca yok, düşünmemizi engelliyor onlar çünkü. "Yalnız ve güzel ülkemizin" yalnız ve güzel sanatçılarıysa kovulup duruyorlar sanatlarını yaptıklarında.

İlgili linkler:
- 29 Temmuz 2008, Sevin Okyay, "Oy deniz Karadeniz"