internet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
internet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2010

Miller Freshtival'in Ardından...

Birkaç ay önce "Mika Türkiye'ye geliyormuş" haberini duymamla beraber bir anda benim için bu yılın en önemli organizasyonu durumuna gelmiş olan "Miller Freshtival"in ikincisi, 29 Mayıs'ta (geçtiğimiz Cumartesi) Maçka Küçükçiftlik Park'ta gerçekleşti. 14:00'te kapılarını açan ve Sakin, The Phenomenal Handclap Band, Prins Thomas, The Raveonettes ve Mika'nın sahne aldığı Freshtival, yazın ilk önemli festivali olarak oldukça eğlenceli ve capcanlı bir gün geçirmemizi sağladı.

Frestival alanı ve ortamı; yerlere serilmiş olan yapay çimenleri, şirin mi şirin sapsarı dev papatyaları (eğer o şeyler papatya değilse çok özür diliyorum, doğayla aram kültür/sanat ile olduğu kadar iyi değil), rengarenk giyinmiş trendy insanları, bardak bardak Miller biraları ve enerjik kalabalığıyla kusursuzdu. Mika hayranı 18 yaş altı (sayısı azımsanamayacak olan) kitlenin, anne-babası eşliğinde alanda bulunması ise yaş ortalamasını hesaplanamaz hale getirmekteydi. Yine de, en azından kendi yaşıtlarıma (±3yaş) bakıldığında, neredeyse herkesin fiziksel olarak hoş/güzel/taş, tarz olarak ise takdir ettiğim/kıskandığım/özendiğim şekilde giyinmiş olduğunu söyleyebilirim.

Cumartesileri de çalışan bir insan olarak ne Sakin'i dinleyebildim, ne de dönmedolaptan ve güneşten faydalanabildim. Fakat okuduğum ve festival alanına erkenden giden arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla gündüz de capcanlı bir Freshtival söz konusuymuş. Sakin'i dinleyememiş olsam da, kendilerini defalarca dinlemiş bir insan olarak çok iyi olduklarını tahmin edebiliyor ve meraklısını geçtiğimiz Aralık'ta Sakin ile yaptığım röportaja yönlendiriyorum. Diğer yandan duyduğum hepsi de olumlu yorumlar nedeniyle The Phenomenal Handclap Band'i fazlasıyla merak etmiş bulunuyorum. Yazıda eksik kalan bu kısımlar için buraya, göz atabilirsiniz.

Freshtival'in Mika öncesi kısmında yalnızca The Raveonettes'i dinleme fırsatı bulabildim. Festival izleyicisinin genelinin aksine "The OC" ya da "Gossip Girl"ün soundtrack'inde şarkıları yer aldığı için değil; yalnızca Danimarkalı oldukları için merak ettiğim bir gruptu The Raveonettes. Ve yine izleyici genelinin aksine; The Ravenoettes'in beklenilenden sert oluşu da, indie'den öte rock oluşu da hoşuma gitti. Özellikle "Last Dance", grubun takip ettiğim gruplar arasına girmesi için yeterli bir sebep oldu. Birkaç yıl önce SUŞenlik'te izlediğim Estonyalı Brainstorm'u saymazsak da ilk Nordic rock grubunu İstanbul'da dinlemiş olmaktan da bir hayli mutluydum. İkilinin 'hatun' kişisi Sharin Foo ise hem değişik ve rock'a yakışan sesi, hem de davula geçtiğindeki şaşırtıcı performansıyla ayrıca dikkatimi çekti.


Derken beklenen an geldi ve The Raveonettes sahneden indi. Yaklaşık 40 dakikada fazlasıyla dolu/renkli/göz dolduran bir sahneyi hazırlamayı başaran ekip kitleyi sıksa da, zoru başardı bence. Ayrıca sahnenin yanındaki ekranlarda Mika ruhuna yakışan rengarenk çizgileriyle canlı yayında çizim yapan arkadaşa da çokça güldüm. Diğer yandan sahneye getirilen piyanonun dizaynı beni benden aldı. (Piyanonun arkası çatlamış bir cam/ayna görüntüsündeydi.) Çığlıklar doruk noktaya ulaştığında, "Mika! Mika! Mika!" sesleri yükselmeye başladığında duyurulduğu gibi 22:50 olmasa da 22:52'yi falan göstermekteydi saatler. (ki bu da yine organizasyonun bir başarısı ya da Mika ekibinin profesyonelliğinin bir göstergesi, ya da her ikisi birden) Merakla beklenen renk seçimi konusunda oldukça şaşırtan bir Mika çıktı sahneye: Beyaz bir pantolon, kırmızı çizgili bir tshirt ve gri bir ceket giymişti. İlk şarkı ise "Relax, Take It Easy" oldu.

1.5 saatten az süren konseri boyunca, kendisinden beklendiği gibi, rengarenk, eğlenceli, dinamik ve sürprizlerle dolu dakikalar yaşattı Mika. Gerek sahnenin kullanımı, gerek hareketleri, gerek bir parça ekleyip çıkararak hemen hemen her şarkıda değiştiriverdiği tarzı, gerek grubu ve seyircisi ile iletişimi ile sahneye de kalplere de sığmadı bence. "Big Girl You're Beautiful"da şişme bir dev topuklu ayakkabı giymiş şişman kadın bacağının seyircinin üzerine doğru şişmesinde olduğu gibi, sahne o kadar seyirciye doğru taşıyordu ki; "Rain" sırasında yağmur (ya da belki bira) yağacak diye korkmadım değil.

Seyircisi üzerine papatyalar attıkça (bkz. onların papatya olduğunu düşünmekte direnen Emre) onları eline alıp şovunun bir parçası yapan, yeri geldiğinde piyano çalıp şarkı söyleyen, yeri geldiğinde ise piyanosunun üzerine mikrofon ayağı ile çıkarak orada tepinen bir Mika vardı sahnede. Ve en bombası, seyircisi ile Türkçe konuşan bir Mika! Hem de "Şimdi size bir arkadaşımın hikayesini anlatıcam!" ya da "Ve ben ölüyorum! Üçe kadar saydığımda herkesin zıplamasını istiyorum!" diyebilen bir Mika! (Bu cümlelerin Mika tarafından öğrenilmesinin arkasındaki isim ise, 2 gün boyunca Mika'nın rehberliğini yapmış olduğu için ölümüne kıskandığım sevgili saraysoytarısı)

Mika, konserinin sonuna geldiğini belli etmeye başladığında ne "We Are Golden", ne "Grace Kelly" ne de "Lollipop" vardı ortada. "Grace Kelly"nin son şarkı olacağını bazı Milanolu arkadaşlarım sayesinde öğrenmiş olduğumdan, büyük panik yaşamama neden oldu bu durum. Fakat sırasıyla bu 3 şarkıyı da söyleyerek ayrıldı Mika sahneden. Hem de karnaval gibi bir finalle. Kendine yakışan ve hayranlarının hak ettiği şekilde.

Mika'nın sahneden inmesi, benim için gecenin en önemli kısmına sıra geldiği anlamına gelmekteydi. Miller'ın Freshtival öncesi sosyal medyadaki varlığını gayet başarılı bir şekilde kullandığını kanıtladığı, twitter ve facebook üzerinden düzenlediği yarışmada kazanan 6 kişiden biri olmam sonucunda yüzüme festivalden önceki üç gün boyunca aptal bir gülümseme yerleştiren bir ödül kazanmış oldum. Mika ile tanışmak! Kulise giriş yapana dek bilmesek de, bu "tanışma" yaklaşık 15 saniyeden ibaret olsa da, kendisine "hey!" demek, elini sıkmak, bir grup fotoğrafı ile sınırlı olsa da fotoğraf çektirmek, albüm imzalatmak gerçekten heyecan verici ve inanılmazdı. Gözlerinin rengi çok güzelmiş bu arada belirtmek isterim.

Konserden Mika fotoğrafları için, seyircinin arasında bulunan onlarca yabancıdan biri olan Fransız Bénédicte Maurice'e çok teşekkür ediyorum. (Diğer fotoğraflar ise kendim, arkadaş grubum ve Millercılara ait.) Sırada 19-20 Haziran'da Santral'deki Efes Pilsen One Love Festival var! Heyecanla bekliyoruz!

Son olarak toplumsal bir konuya değinmek gerekiyor Freshtival ile ilgili. Aynı gün, Küçükçiftlik Park'ın hemen yanıbaşındaki İnönü Stadı'nda İstanbul'un Fethi Kutlamaları (ya da Fetih Şenlikleri) organizasyonu (!) vardı. Kabataş'ta metrodan inip Maçka'ya yürürken stadın etrafında toplanmış takkeli, cüppeli ve sakallı vatandaşlarımızca giyimim nedeniyle yediğim laflar, maruz kaldığım bakışlar ve "Cehenneme gideceksin!" (evet aynen bunları söyledi oturduğu duvarın üzerinden) gibi yorumlar bu ülkenin bir gerçeğini bir kez daha tiksindirici bir şekilde anlamamı sağladı. Birkaç kişinin daha Frehstival vs. FetihKutlaması katılımcıları arasındaki nefret dolu bakışlar konusunda konuşmasından anlayabileceğimiz üzere, toplumun birbirine tahammül edemeyen iki kesime ayrılmış olması gerçekten can sıkıcı.

9 Mayıs 2010

Blog Ödülleri 2010'un Ardından...

Efes Pilsen Kültür/Sanat Blogları kategorisinde benim de pek sevgili blogum thebalkabaa.com ile aday olduğum Blog Ödülleri 2010, nam-ı diğer BÖ!2010, dün yapılan ödül töreni ve öncesindeki 2 sosyal medya paneli ile son buldu. Bu yıl 3. kez düzenlenen ve 3 yıllık gelişimine ilgili verilen bilgilere göre Türkiye'deki sosyal medya kullanımının ne denli gelişmekte olduğunu gözler önüne seren organizasyona; herhangi bir ödül alamamış olsam da katılmayı seçtim. "Çok" olmasa da güzel bir gün geçirdim.

Öncelikle dünkü organizasyon dışındaki genel duruma, oylama sistemine; herkes gibi bazı itirazlarım ve yapıcı eleştirilerim olacak. Ve bilinmesini isterim ki, bunun ilk 5'e, ya da ilk 3'e girememiş olmamla hiçbir alakası yok. (Bu yazıyı hazırlarken oylar henüz açıklanmamıştı, dolayısıyla tam olarak ne kadar oy aldığımı bilemiyorum. Yine de destekleyen herkese teşekkür ederim.) BÖ! oylama sistemi sadece ilk 5'e giren blogların jüri tarafından değerlendirildiği, gerisine internet okuyucularının karar verdiği bir sistem olarak düşünülmüş. Kısacası, ne kadar okurun varsa, ne kadar takipçin varsa; o kadar şansın var demek. Diğer yandan, geçtiğimiz yıllarda karşılaşılan sahte e-posta ile bir kullanıcının onlarca oy kullanması gibi durumlardan kaçınmak için cep telefonu ile onay sistemi getirilmesi, oy potansiyelinde ciddi bir düşüşe neden oldu sanırım. Beni okuyan birçok okurumun da, istemesine rağmen; tam da bu nedenle oy vermediğini düşünüyorum. Bu sisteme göre, takip eden okuyucu sayısıyla, ya da hit sayısı ile doğru orantılı sonuçlar çıkabiliyor kategorilerde. Bu sorunun çözülmesi için önerim, ilk elemenin sonucunda jürinin değerlendirmesi için sadece 5 blog değil, en azından 15-20 blog bırakmak olacaktır. Böylece bu oy dilenme savaşı biraz daha önemini yitirecek, daha fazla blog daha fazla okuyucuya ulaşacaktır.

İkinci olarak, ki zaten dünkü açılışta da dile getirildi bunun her yıl incelenip, bir sonraki seneye daha optimum hale getirilmesi için çalışıldığı; kategorilerin daha çok özelleştirilmesi gerektiği ortada. Müzik, sinema, görsel sanatlar, fotoğraf, edebiyat, sahne sanatları gibi onlarca konuda yazan herkesin yanısıra; hepsine değinmeye çalışan kültür/sanat bloglarının aynı kategoride yarışması gerçekten hem kategorideki rakip sayısını fazlalaştırdı, hem de kazanmayı zorlaştırdı.

Dünkü organizasyona gelecek olursak... Organizasyonun kalitesi, detayları, ortam, hizmet, ağırlama; kısacası kaba tabirle ambalajı çok çok çok başarılıydı. Fakat içi o kadar amatör ve hazırlıksızdı ki, onca emek bu durumun gölgesinde kaldı sanırım. Ödüllerin tasarımından, ikramların kalitesine, mekandan, canlı bağlantı sağlanmasına kadar; kusursuz bir ödül töreni için gereken her şey yerli yerindeydi. Hatta koskoca Yeşilçam Ödülleri'nde bile becerilemeyen, salonda kimin olup kimin olmadığının bilinmesi, onu bırakın ödülü onun yerine kimin alacağının bilinmesi durumu takdirimi kazandı. Fakat, sahnede olanların çoğunun (ilk paneli bunun tamamen dışında tutuyorum) "hadi gelin, konuşursunuz" şeklinde çağrılmış izlenimi vermesi, kazananların bir şey söylemesine izin verilmeden ellerine ödüllerinin tutuşturulup yollanması, onca teknolojik imkana rağmen hiçbirinin verimli kullanılamaması, sanki izdiham yaşanacakmış gibi davetiye sayısını sınırlı tutup salonun yarısını doldurmayı başaramamak gibi durumlar da düzelirse; çok daha ciddiye alınan bir sosyal medya organizasyonu olarak yer etmesi için hiçbir sebep kalmayacaktır Blog Ödülleri'nin.

Günün en iyi kısmının "Türkiye'de Twitter" konulu panel olduğunu söyleyebilirim. Alemşah Öztürk, Yekta Kopan, Selçuk Erdem, Karya Pazar, Umut Selvi ve Onur Yüksel'in katılımıyla; özetle Türkiye'nin Twitter'a hazır olup olmadığı, Twitter'ın ne kadar doğru kullanıldığı tartışıldı. Bu panelden bazı notlara yer verecek olursam.
  • "Retweet"e yapılan "geri-öttürme" önerisi geyiği.
  • İnternetin salaklıklara izin veren bir ortam oluşuna örnek olarak Cem Yılmaz adına açılan sahte Twitter hesabının kısa sürede 15,000 takipçiye ulaşması.
  • Kimsenin artık sayılardan ibaret olmaması, herkesin kendi ismiyle bıraktığı bir izin bulunması.
  • Trending topiclerin yerelleşmesi gereği. (Selçuk Erdem bunun üzerine "Iron Man" değil, "Aşk-ı Memnu" görürdük orada dedi.)
  • Markaların Twitter gibi ortamlarda küfür edilmesinden korkup korkmadığının sorulması üzerine Karya Pazar'ın; zaten biliyoruz arkamızdan küfredildiğini, en azından sosyal medyada arkamızdan değil direk olarak bize küfrediyorlar, bize de hemen ve doğru bir şekilde cevap verme hakkı doğuyor şeklindeki cevabı.
  • Türkiye'de Facebook'un yaş ortalaması 26 iken, Twitter'ın 35 dolaylarında olmasının nedeninin iphone gibi cihazların üniversite ve lise gençliği tarafından henüz çok kullanılmıyor oluşu.
  • "Türk kullanıcısının trolleşmesi gibi bir sorun var. FriendFeed bu gibi arkadaşlar için daha uygun bir platform." - Alemşah Öztürk
  • "İnsanları 'ünlü' ve 'ünsüz' diye ayırmayı sevmiyorum. Kaldı ki, 'ünlü'ler çok daha mercek altındayken 'ünsüz'ler için çok daha özgür bir ortam yaratıyor Twitter. Selçuk Erdem kalkıp birine sövse ertesi gün hemen gazetelerde görülür, ama 'ünsüz' bir insan dilediği markaya küfretme hakkına sahip." - Yekta Kopan
Efes Pilsen Kültür/Sanat Kategorisi Kazananları için ise diyebileceğim tek şey, gerçekten hakeden blogların kazandığını görmek sevindirici. SMS oylaması ile çalışan birçok yarışmadan gördüğümüz üzere, bu konu çok saçma yerlere gidebiliyor. Bu konuda öyle olmadığını gördüğümde gerçekten çok mutlu oldum. Birinci hazalyilmaz.com/anlamarama , İkinci sigarayaniklari.blogspot.com ve Üçüncü avazavazdergisi.blogspot.com seçilmiş. Aralarında favorim ise Avaz Avaz Dergisi. Seneye daha iyi bir Blog Ödülleri'nde görüşmek üzere...

29 Mart 2010

MTV Movie Awards Oylaması Başladı!

Popüler kültürün en önemli sinema ödülü MTV Movie Awards, bu yıl 6 Haziran'da sahiplerini bulacak. Adayların belirlenmesi için ise internet üzerinden yapılan oylama bugün itibariyle başladı. 9 Nisan'a kadar facebook hesabınız ile giriş yaparak oylamaya katılabilirsiniz.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da alternatif kategorileri ve popüler filmlerin ön plana çıktığı adayları ile dikkat çekiyor Golden Popcorn (Altın Patlamış Mısır) Ödülleri. En İyi Film, En İyi Erkek/Kadın Oyuncu ve En İyi Çıkış Yapan Erkek/Kadın Oyuncu ödülleri dışında, çoğu geçtiğimiz yıllarda da verilen alternatif kategoriler de bulunuyor: Global Superstar, Best Comedic Performance (En İyi Komedi Performansı), Best Villain (En İyi Kötü Adam/Kadın), Best Scared-as-S**t Performance (En Korkmuş Performans), Best Ass Kicking Star (En İyi Kıç Tekmeleyen Yıldız (?)), Best WTF Moment (En İyi Has*kt*r Anı), Best Fight (En İyi Kavga) ve Best Kiss (En İyi Öpüşme).

Ben de, çoğu kategoride ana akım sinema seçeneklerinin kışkırtıcılığından sıyrılamasam da, olabildiğince popüler filmlerden ve isimlerden yana oy vermeye çalıştım. Örneğin çoğu okurumu şaşırtacağına emin olduğum "Jennifer's Body" ve "Zombieland" tercihlerim oldu. Ama ne yapabilir, MTV Movie Awards'tan bahsediyoruz, Altın Palmiye'den değil. Benim tercihlerim şöyle oldu, siz de oy kullanmayı unutmayın:

Best Movie:
Avatar
Best Global Superstar: Johnny Depp
Best Comedic Performance: Ben Stiller (Night at the Museum: Battle of the Smithsonian)
Best Male Performance: Jesse Eisenberg (Zombieland)
Best Female Performance: Sandra Bullock (Blind Side)
Best Male Breakout Performance: Jeremy Renner (Hurt Locker)
Best Female Breakout Performance: Anna Kendrick (Up in the Air)
Best Scared-as-S**t Performance: Amanda Seyfierd (Jennifer's Body)
Best Ass-Kicking Star: Brad Pitt (Inglourious Basterds)
Best WTF Moment: Bill Murray's zombie cameo goes deadly wrong. (Zombieland)
Best Villain: Christoph Waltz (Inglourious Basterds)
Best Fight: Chris Pine & John Cho vs. Romulans (Star Trek)
Best Kiss: Megan Fox & Amanda Seyfierd (Jennifer's Body)

23 Ocak 2010

Julie ya da Julia Olmak.

Amerikalı bir kadın, kocasının görevi nedeniyle bulunduğu Fransa'da sıkıldığı için Fransız Mutfağı dersleri almaya başlar. Yemek yapmak tutkusu haline gelir. Ve hizmetkarsız Amerikalı ev hanımlarının da bu yemekleri yapabilmesi için bir kitap yazar. Ülkenin en ünlü kadınlarından biri olur. Yıllar sonra bir başka çaresiz ev kadını, aynı tutkuyla sarılır yemek yapmaya. Onun kitabındaki tüm tarifleri zamana karşı yarışarak imkansız bir sürede uygulayacak, kocasını ve dostlarını besleyecek ve bunları blogunda tüm dünyayla paylaşacaktır. Dünyanın en ünlü blogger'larından biri olur. Birkaç yıl sonra bu macerasını bir kitap haline getirir. Ve o kitap bir film haline getirilir. Bir tutku filmi "Julie & Julia"... Bir yanda yemek pişirme tutkusu, bir yanda yazma ve okunma tutkusu... Yalnızca bir tutku filmi değil, tutkuların teknoloji ve zamanla nasıl şekil değiştirdiğinin bir öyküsü...

"Julie & Julia", Julie Powell'ın "The Julie/Julia Project" adlı blogundaki yazılarını Julia Child'ın Avrupa'da yaşadığı yıllarda yazdığı mektupları ile harmanlayarak yazdığı aynı adlı romanından uyarlanmış. Julie Powell, gerçekten de 2000'li yılların başında Julia Child'ın "Mastering the Art of French Cooking" adlı Fransız Mutfağı tarifleri kitabındaki 564 tarifi 365 gün içinde tamamlamış. Bunu yaparken hem tariflerin kendi zorluklarıyla, hem zaman yönetimiyle, hem evililik sorunlarıyla, hem patronuyla, hem de kendisinin deli olduğunu düşünen insanlarla başa çıkmayı da başarmış. Kısa sürede hem zorlu görevi, hem de blogundaki içten anlatımıyla yüzlerce okuyucusu ve takipçisi olmuş Powell'ın ve "The Julie/Julia Project"in. Gazeteciler, yayıncılar, film yapımcıları peşinden koşmaya başlamış.

Hikayenin Nora Ephron'un yönettiği film versiyonunda Julia Child'ı Meryl Streep, Julie Powell'ı ise Amy Adams canlandırıyor ve yaklaşık 50 yıllık bir farkla filmin farklı bölümlernde yer aldıklarından hiç bir araya gelmiyorlar. Filmdeki rolü ile geçtiğimiz günlerde 7. Altın Küre'sini kazanan Meryl Streep, "Julie & Julia"yı bol ödüllü bir film haline getirmekte iddialı ve şimdiden Oscar için de favoriler arasında gösterilmekte. Ayrca film iddialı olduğu Uyarlama Senaryo dalında aday olması halinde bu dalda aday olan, bir blogdan uyarlanan ilk yapım olma özelliğine sahip olacak.

Filmin iki karakterinin zaman ve şartlar değişmiş olsa da başlarından geçenlerin benzerliği çok farklı şeyler getiriyor izleyenlerin aklına tutkular üzerine. Julia Child'ın binbir zorlukla, içindeki hırsla öğrendiği Fransız Mutfağı'nı Amerikan halkına tanıtma isteği, yazdığı yemek kitabını yayınlatma yolunda verdiği emek 1950'lerin dünyasında oldukça zorlu bir mücadele olarak çıkıyor karşımıza. Fransız Mutfağı Amerikan halkına oldukça soyut ve aristokrat gelen bir kavram. Kocası McCarthy rejimine karşı ayakta durmaya çalışan bir bürokrat. Erkek egemen aşçılık dünyasında Fransız geleneğinden gelmiş hocalarına kendini kabul ettirmeye çalışan, Fransızca bilmeyen bir Amerikalı kadın Julia Child. Yazdığı kitabın okunmasını sağlamak için zorlu bir mücadele bekliyor onu. Editörlere okutmak için bile dev bir koliye anca sığan bir kağıtlar yığınını araya karbon kağıdı koyarak 3'er 5'er kopyalar halinde daktilo etmek zorunda örneğin. Diğer yandan Julie Powell'ın 21. yüzyıldaki dünyasında başka sorunları var. Yazdıklarını okutması, dünyanın herhangi bir yerindeki insanlara okutması için hiçbir fiziksel zorluk yok karşısında. Her şey internetin getirdiği kolaylıklar sayesinde anında mümkün olabiliyor. Üstelik yazdıklarını bir yayıncıya göstermek için print tuşuna basmasına bile gerek yok. Fakat sırf onun için değil, isteyen herkes için mümkün bir şey bu. Farklı olması, insanların onu okuması için onlara bir neden sunması gerekiyor. 11 Eylül sonrası yakınlarını kaybedenlere destek veren bir call-center'da çalışıyor. Yemek yapmayı bilmiyor, yumurta yemekten nefret ediyor, canlı ıstakozları kaynatmaktan ve ölü ördekleri kesip içlerini doldurmaktan korkuyor. Ama yazar olma hayali ve tutkusu onu tüm bunları öğrenmeye, deneyimlemeye, değişmeye itiyor; ve macerasını an be an paylaşıyor onu okuyanlarla, okuduğunu umduklarıyla. Her şeyi göze alarak.

Filmden anladığımız kadarıyla Julia Child, Julie Powell'dan hiç hazzetmemiş. 2004'te ölene dek de kendisiyle görüşmeyi reddetmiş. Çünkü Julie Powell, kendisinin göğüs gerdiği zorlukların hiçbiri ile karşılaşmak zorunda kalmadan ve onun ismini kullanarak ünlenmiş bir çocuk sadece ona göre. Tıpkı benim blogumda bahsetmek istediğim her film için anında IMDb'den faydalandığım gibi, her şey hazır önünde. Yemek tarifleri kitabı önünde açık duruyor. Yapması gereken tek şey, tutkuyla bağlandığı bu macerayı okunur kılmak. Oysa bundan çok değil, 15-20 yıl önce bile bir sinema eleştirmenin IMDb'deki tüm bilgileri hafızasına kazımış olmasının şart oluşu gibi; Julia Child da her şeyi sil baştan öğrenmiş bir kahraman. İkisinin tutkusu arasındaki tek farksa değişen dünya, geçen zaman ve gelişen teknoloji. Herkesin her adımını sosyal ağlar ve sosyal medya sayesinde anında herkes ile paylaşabildiği bir dünya yaratılmış durumda günümüzde. Özel olmak için, insanların çok değerli hale gelen zamanının birazını çalabilmek için; farklı bir şey yapmak şart.

"Julie & Julia", 20. yüzyılın Julia'sı o günün şartlarında zoru başarıp her şeyi sıfırdan öğrenirken, 21. yüzyılın Julie'sinin bugünün şartlarında önünde açık olan yemek kitabına rağmen farklı olmaya çalışmasının kaynağının aynı tutku olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kısacası blog yazma ve okunma tutkusunu anlamlı kılan bir film "Julie & Julia". Bu yüzden hazır konusu açılmışken, okuyan herkese sonsuz teşekkürler...

24 Ağustos 2009

Facebook Geyikleri #2: "My Life According to an Artist"

Pek güncel olmasa da, geçtiğimiz aylarda ortaya çıkmış ve hızla yayılmış bir Facebook geyiğinde sıra. Konuyu ortaya çıkarmamın nedeniyse, yazacak bir şey bulamamış olmam değil, Fikret'in bu olayı bloguna taşımış ve beni 'mimlemiş' olması.

Olayımız, sevdiğimiz bir grubu/sanatçıyı (tercihen birden fazla albüme sahip ve tüm şarkı isimlerini bildiğiniz bir tanesi) seçmek ve listenizi oluşturacak sorulara o grubun/sanatçının şarkı isimleriyle cevap vermek. Tabii ki bir de her zincirde olduğu gibi arkadaşlarımızı da bu belanın içine sürüklemeyi ve bizi bu zincire dahil edeni haberdar etmeyi de unutmuyoruz.

İlk defa 17 Temmuz'da, "My Life According to Panic at the Disco" şeklinde oynamıştım bu oyunu. Değişiklik olsun diye burada da "My Life According to Muse" olacak konu başlığımız. Bu seferlik, İngilizce için özür dilerim.

Are you a male or female? Plug in Baby
Describe yourself: Citizen Erased
How do you feel: Feeling Good
Describe where you currently live: City of Delusion
If you could go anywhere, where would you go: Muscle Museum
Your favorite form of transportation: Falling Down
Your best friend is: Assassin
What's the weather like: Butterflies and Hurricanes
Favorite time of day: Starlight
If your life was a TV show, what would it be called: Stockholm Syndrome
What is life to you: Shrinking Universe
Your fear: Knights of Cydonia
What is the best advice you have to give: Time Is Running Out
Thought for the Day: Thoughts of A Dying Atheist
How I would like to die: Apocalypse Please
My soul's present condition: Hysteria
My motto: Megalomania

8 Mart 2009

Facebook Geyikleri #1: "Debut Album Cover"

Pek çoğunuzun bildiği üzere, son günlerde -özellikle müzikle ilgili olan- insanların Facebook profillerinde görmeye başladığımız bir geyik çıktı ortaya. Çıkaracağı ilk albümün kapağını görmek isteyen, şansa ve tesadüflere inanan ve geyikleri seven bir insansanız denemeniz gereken bir şey. Grubunuzun adını, albümünüzün ismini ve albüm kağak fotoğrafınızı tamamen rastgele seçmenizi sağlayan ve ortaya çıkan her türlü kombinasyonun güldürme ve/veya "oha bu kadar denk gelebilir" dedirtme garantisi olan bu yeni trend; beni ve arkadaşlarımı da geçtiğimiz hafta esir aldı.


Öncelikle bilmeyenler için olayın nasıl gerçekleştirilebildiğini kısaca özetlemek gerek:
1) Wikipedia'dan rastgele bir başlık seçilir. Bu başlık grup isminiz olur.
2) Quotationspage'den rastgele quotationlar'a bakılır. Sonuncusunun son 4 ya da 5 kelimesi albümünüzün ismi olur.
3) Flickr'ın rastgele sayfasına gidilir. Sayfadaki üçüncü fotoğraf albüm kapak fotoğrafınız olur.
4) Tüm bunlar teknolojik kabiliyetinize göre photoshop ya da daha ilkel metodlarla birleştirilir.
5) Facebook'ta paylaşılır ve buna güleceğini düşündüğünüz tüm boş arkadaşlarınız tag'lenir.

Bu yazımın çeşitli yerlerinde benim yarattığım ilk albüm kapağımı ve sonrasında olay hoşuma gittiği için sıkıldıkça yineleyerek ortaya çıkardığım çalışmalarımı görüyorsunuz. (Yorumlar aracılığıyla hangisinin en iyi olduğunu paylaşabilirseniz, gerçekten albüm çıkardığımda karar vermem kolaylaşır :P)

Son olarak, tüm tanıdıklarımın yarattıkları arasında beni en çok güldüren albüm kapağına da yer vermek istedim. (Copyright, Burak Durmaz, 2009)