YILIN SERGİSİ
Botero @Pera Müzesi / Efsane İstanbul @SSM / Extramücadele @NON / Hüseyin Çağlayan @İstanbul Modern / Kutluğ Ataman @İstanbul Modern
Pek subjektif kültür/sanat sitesi.
Klasik müzik, son zamanlarda Serhan Bali'nin de sıkça dile getirdiği gibi, sadece eğitimini almış olanların değil, konuya dair bilgisi olan herkesin üzerine yazabileceği bir konu (olmalı). Bunun en iyi ve tescilli örneklerinden biri de 1947'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmış ünlü Fransız yazar André Gide'nin (1869 - 1951) yazmış olduğu "Chopin Üzerine Notlar". Chopin Yılı vesilesiyle Can Yayınları'ndan, hem de İdil Biret kayıtları içeren bir CD ile birlikte edinme fırsatı bulabildik bu anlatıyı bu yıl.
"Ayrı Yol" (1902), "Pastoral Senfoni" (1919) ve "Kalpazanlar" (1925) gibi romanlarıyla ünlü André Gide, amatör olarak klasik müzikle ilgilense de; günümüzde çoğu profesyonelin ulaşamadığı derecede iyi bir müzik bilgisine sahip olduğu anlatının her satırında anlaşılıyor. Orijinali 1938'de "Notes sur Chopin" adı ile yayınlanan, 1983'te tekrar basılan anlatıda Gide'nin satırlarına ek olarak; "Fragments du Journal et de Feuillets inédits"den Chopin ve klasik müzik üzerine alıntılar, 1938 baskısında yayımlanmamış kısımlar ve Fransız müzikolog Édouard Ganche'ın André Gide'e 1932 yılında yazmış olduğu bir mektup da bulunuyor.
Can Yayınları ise, Chopin'in 200. doğum yılı nedeniyle Chopin Yılı ilan edilen 2010'da; en ünlü piyanistlerimizden İdil Biret'in yazdığı önsöz ve eser için kaydettiği 17 Chopin eserine yer veren bir CD ile yayınladı bu yıl eseri. Kısa ve öz bir anlatı olması nedeniyle; CD hediye eden bir kitap olarak değil, kitap hediye eden bir İdil Biret CD'si olarak algılanabilir "Chopin Üzerine Notlar". Kayıtta, eserde de adı geçen 9 prelüd, 2 etüd ve birer eöpromptu, balad ile Chopin'in ünlü "Barkarol" ve "Polonez-Fantezi"sine yer verilmiş.
1983 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi İngiliz yazar William Golding; en bilinen ve günümüz popüler kültüründe oldukça sık referans gösterilen ilk romanı "Lord of the Flies"ı (Sineklerin Tanrısı) 1954'te yazmış. R.M. Ballantyne'ın "Coral Island" (Mercan Adası) romanına oldukça benzer bir temaya sahipmiş gibi gözükse de, onun tam zıttı olarak edebiyat tarihinde yer edinen ve insanlığın içinde varolan kötülük duygusunu açıkça ortaya koyan bir roman "Sineklerin Tanrısı".
"Coral Island"da ıssız bir adaya düşen bir grup çocuğun İngiliz İmparatorluğu'nun bir benzerini adada kurması, huzur ve uyum içinde yaşaması bir yana; "Sineklerin Tanrısı" yine ıssız bir adaya düşen bir grup çocuğun nasıl uygarlıktan uzaklaşıp birer vahşiye dönüşebileceğini, cennetimsi bir mekan olan adayı nasıl cehenneme çevirebileceklerini gösteriyor. Gerek karakterleri, gerek olay örgüsü, gerekse detayları ile fazlasıyla alegorik bir roman olan "Sineklerin Tanrısı"; adını romanda bir mızrağa saplanmış domuz kafasını sarmalayan sineklerin oluşturduğu bir korkuluktan / 'canavar'dankorunmak için alınan bir önlemden alıyor. Ayrıca şeytanın adlarından "Beelzebub"un İbranice'de geldiği anlam da "Sineklerin Tanrısı"...
"Lord of the Flies" 1963'te Peter Brook tarafından filme çekilmiş bir eser aynı zamanda. Fakat edebiyat, sinema ve televizyondaki macerası, en azından yeni eserlere ilham kaynağı olması yönünden bitmiş değil. 1990'da yeniden filme çekilmiş olması, ya da Stephen King'in ilk öykülerine ilham kaynağı olması bir yana; bir grup insanın ıssız bir adaya düşmesi dendiğinde akla ilk gelen popüler kültür ögesi "Lost"un bu kadar benzer temalı bir eserden faydalanmadığını düşünmek saçmalık olur. Dizide ana karakterlerden birinin adının Jack olmasından, iki lider Jack ve Locke arasındaki "man of science"/"man of faith" çatışmasına, Locke'ın 'Ada' ile kurduğu mistik bağların Simon'ın iç dünyasını anımsatmasından, Boone'un Simon gibi 'Ada'ya verilen bir kurban olmasına kadar bir çok detayın romanı anımsattığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın Modern Klasikler Dizisi'nin ilk kitabı olarak yeniden Türkçe'si basılan "Sineklerin Tanrısı"nın bu yeni versiyonunda (aynı zamanda eserin çevirmeni) Mîna Urgan'ın olay örgüsünün birçok önemli kısmını açık ettiği önsözünün "Sonsöz" olarak kitabın sonuna konulması ise güzel düşünülmüş.
Ajanda kullanmam. Fakat Radikal'in Cumartesi ekinde okuduğum bir yazı, artık sıkıcı ajandalar devrinin bittiğini gözüme sokunca, bugün hemen gidip aldım 2010'da muhattap olacağım küçük arkadaşımı. Kendisi "İllallah!". Elif Şafak ve Murathan Mungan gibi önemli edebiyatçıların yayıncısı olarak tanınan Metis Yayınları, 2005'ten beri çıkardığı tematik ve yalnızca yazmak için değil okunmak ve yıl bittiğinde saklanması amacıyla hazırladığı ajandalarının bu yılki konusunu "İnanmama Hakkı" olarak seçmiş.
Antonio López Campillo ve Juan Ignacio Ferreras, laik bir ülke olduğunu savunan ülkeleri İspanya'da zorunlu din (Katolik Hristiyan) derslerinin ilköğretim müfredatına girmesi ile doğan haksızlıkları çözmek için bir kitap yazmak istemişler ve bu kitabı Fransa'da Fransızca olarak (Cours accéléré d'athéisme) yayınlamışlar. Benzer şekilde, laik bir ülke olduğunu savunan ülkemizde de zorunlu din dersleri mevcut. Bununla da yetinmeyen, ahlak dersi de verdiğini söyleyen fakat bunu da dinle bağdaştırarak yapan bir müfredata sahip bir dersten söz ediyoruz. İki yazarın bu kısa ve gerçekten 'hızlandırılmış', bir solukta okunabilen kitabı; tamamen mantık ve akılcılıkla hareket ederek bazı çıkarımlar yaptıkları kitabı, yıllardır ateistim diye geçinenlerin bile bazı şeylere neden inanmamak istediğini farkettirebilen bir eser. Yalnızca 64 sayfada ve 10 bölümde yapıyorlar bunu.
Kitabın tek kötü yanı, bölümler arasına serpiştirilmiş, kurmaca diyaloglar, tartışmalar. Bir inanan ve inanmayan arasında geçen bu konuşmalar, bir önceki bölümdeki düşüncenin günlük konuşmada nasıl savunulabileceğini göstermek için tasarlanmış. Fakat, hem Fransızca'dan Türkçe'ye çevrildiğine biraz fazla formal durmuş, akıcılığını kaybetmiş; hem de zaten bölümün verdiği bir düşünce kafamıza girdikten sonra biraz yineleme olmuş kanımca.
Elif Şafak yine demiş, yine demiş:
"Tamamına kavuşan tek bir şey bile yoktu hayatta; "bütünlük" denilen, kof bir kelimeden ibaretti lugatlarda. Deniz yoktu mesela; her biri ayrı ayrı yönlere akmaya çalışan sayısız sonsuz denizler vardı, tek bir denizin içinde bile. Gördüğümüz dalgalar, denizlerarası savaşların toplamdan eksilttiklerinden geriye kalabilen yükseklikte ve sıklıkta ulaşıyordu kıyıya. Ulaşıp parçalanıyordu köpük köpük, zerre zerre. İstanbul da yoktu keza. Her biri kendi güzergâhında seyreden onlarca, yüzlerce, binlerce, milyonlarca güruh, cemaat, cemiyet vardı. Artılar eksileri götürüyor, zıt rüzgarlar birbirinin cereyanını durduruyor, kimsenin gücü kimseninkine baskın çıkamadığından, sonuçta şehir varlığını korumayı başarıyor, ama bu arada durmadan azalıyordu. tıpkı dalgalar gibi, İstanbul da, toplamından eksilenlerden geriye kalandı aslında." (Şafak, 104)
"İnsan bekârken, bir-ev-içindeki-eşyalar-içinde yaşıyor; mazisi, hikâyesi, kişisel önemi, sembolik değeri olan, kendine ait eşyalar içinde. Evlendiğinde, eşyalar-içindeki-bir-ev-içinde yaşamaya başlıyor; maziden ziyade gelecek, anılardan ziyade beklentiler üzerine kurulu, neyin ne kadarının kendine ait olduğu şaibeli evler içinde. Boşanmak ise, giden mi yoksa kalan mı olduğunuza bağlı olarak, ya eşyasız evler, ya da evsiz eşyalar içine konmak, silbaştan başlamak demek." (Şafak, 132)
"Sarhoşların araba sürmeleri sakıncalıdır. Bunu herkes teslim eder. Ne var ki, sarhoşların telefonu kullanmaları, araba kullanmalarından çok daha ölümcül sonuçlar doğruabildiği halde bu konuda hiçbir düzenleme mevcut değildir. Sarhoşken araba kullananlar rastgele hedeflere çarpar: aniden karşılarına çıkan talihsiz bir ağaç, kendi halinde seyreden ilgisiz bir araç... ne bir kasıt vardır bu kazalarda, ne de bir amaç. Sarhoşken telefonu kullananlar ise gidip mutlaka sevdiklerine çarpar." (Şafak, 135)
"Yalnız bir kusuru vardı. Beğenildiğini anlar anlamaz doğallığını yitiren tüm kadınlar gibi o da zoraki bir sertlik takınıyor; karşısındaki erkeği ne fazla uzak, ne lüzumsuzca yakın olacak surette arafta bir yerlerde bekletmekle, gördüğü göreceği ilgiyi daimi kılacağını sanıyordu." (Şafak, 145)
"Tatlı tatlı emdiğimiz şekerin birdenbire kırılarak, içinde gizlediği peltemsi ve alabildiğine ekşi sıvının ağzınızın içinde dağılıvermesine benzer şu özne BİZ. Lav gibidir aynı zamanda. Tek ve mutlak bir kaynaktan fışkırdığı halde, sanki her yerden boy vermiş ve her yere aitmişçesine, pervasızca dört bir yana yayılan, yoluna çıkan her şeyi istisnasız, ayrımsız eteklerinin altına alan, kendi dışında bir varlık kalmayıncaya değin tüm bir yaşam alanını kaplayan, yakıcı, kavurucu, fetih tutkunu lav gibi. Tanrı böyle konuşur kutsal kitaplarda. Tüm yaratma, yok etme, cezalandırma, mükafâtlandırma eylemlerini anlatırken, BİZ diye hitap eder. Bir de anneler böyle konuşur çocuklarıyla. "Acıktık mı?" diye sorarlar mesela. "Bakmayın amcası böyle yaptığımıza, aslında çok usluyuzdur.", derler ya da. Alınan karar, yapılan tercih tamamen onlara ait olduğu halde, ortada iki ayrı benlik ve bellek değil de, som ve sonsuz bir bütünlük varmışçasına katarlar berikinin varlığını kendi varlıklarının hudutlarına. Tanrı'nın Kuran'da,annelerin çocuklarına [...] hitap ederken kullandığı BİZ'in formülü (Biz = Sen + Ben) değil, (Biz = Ben + Ben olmayan her şey)dir. Böyle bir BİZ'in dışında kalmak mümkün değildir." (Şafak, 229)
Elif Şafak demiş:"Aşık olmak sevgilinin isimlerini kendine mal etmektir, aşkın bitmesi ise isimlerin iadesi. İsimler insanların varoluş kalelerine uzanan köprülerdir. Onlar vasıtasıyla başkaları, hem dostlar hem de düşmanlar parmak ucunda içeri girmenin bir yolunu bulurlar. Birinin adını öğrenmek varoluşunun yarısını ele geçirmektir, gerisi parçalar ve ayrıntılardan ibarettir. Çocuklar bunu ruhlarının derinliklerinde bilirler. Bir yabancı isimlerini sorduğunda içgüdüsel olarak söylemeyi reddetmeleri bundandır. Çocuklar isimlerin gücünü idrak eder ama büyüdüklerinde unutuverirler." (şafak, 2003, 28)
"Zamandan dışarı adım atmanın yolu yoktu. Ölü bebekler doğuran ve ölenlerin yasını bile tutmadan hemen yenilerine hamile kalan, o her şeyi kapsayıcı, yutucu rahimdi zaman. İnsanı daha uzun süre boğabilmek için azar azar boğuyor, azıcık soluklanmaya yetecek havayı vermeyi ihmal etmiyordu." (Şafak, 2003, 79)
"Kamuya açık yerlerdeki saatlerin yanından geçerken tedirgin tedirgin bakar, neden böyle her yere serpiştirilmiş olduklarını, nasıl olup da kimsenin kaale alınmayı hiç kaale almayan bir şeyi daima kaale alma zorunluluğundan rahatsız olmadığını anlayamazdı." (Şafak, 2003, 80)
"Ömer sinirli sinirli öksürdü. Bütün hayatını meleyen, möleyen, gıdaklayan mahluklarla beslenerek geçirdiğinden ve bundan gayet memnun olduğundan bne diyeceğini bilememişti. Sadık etoburların çoğu gibi et yemeyi sevmesinin temel sebebi et yemeyi sevmesiydi, o kadar! Basit ve ilkel. [...] Ama işte vejetaryenler hayvanların öldürülmesine karşı ulu orta nutuklar atarken aslında başkalarının sinirini bozmak suretiyle kendi hayatlarını ne kadar riske attıklarının hiç farkına varmazlar. Sağlıklı beslenen insanlar ille de sağlıklı konuşan insanlar değillerdir." (Şafak, 2003, 215)
"Ömer o anda farkına varmasa da Gail'le konuşmanın böylesi bir zevke dönüşmesinin nedeni kısmen, bunun esasen sadece "Gail'le konuşmak" olmasıydı, hepsi bu. Ucu açık bir flörtleşme değil, bir cilveleşme beklentisi değil. Yarım saatten fazla sohbet ettikleri bütün kadınlarla flört etmeye başlayan ya da sadece flört etmek istedikleri kadınlarla yarım saatten fazla sohbet eden çoğu erkek gibi, Ömer de kendini ilk defa hem kadın olan ama hem de kadın gibi olmayan bir kadınla muhabbet ederken yakaladığında üzerinden bir yükün eksildiğini, hafiflediğini hissetmişti. Gerçi dükkanda bir tepsi halka çikolatayı almak üzere eğildiğinde memelerine bakmamış değildi, onu öpmenin nasıl olacağını hiç düşünmemiş değildi, onunla yatmayı istemiyor değildi ama bunların hiçbirinin o anki muhabbetleriyle alakası yoktu. Temel itki flört değildi burada." (Şafak, 2003, 216)
"Aslında ikisinin de haklı olduğu söylenebilirdi. 606 numaralı odanın balkonundan eşit ölçüde cezbedici ve çirkin görünüyordu İstanbul. Ne de olsa binbir surettir; öyle ki iki bitişik evin hatta aynı odanın iki farklı duvarından bambaşka görünebilir. Burada rakipsiz bir ihtişamla, acıklı bir çürüme yan yana varolabilir, alımlı ile yaralı, görkemli ile pejmürde asırların basıncıyla yüksek-oktanlı bir hayhuyda kaynaşabilir. Kelime "İstanbul" olunca, ne hikmettir ki eşanlamlısı da zıtanlamlısı da aynıdır." (Şafak, 2003, 324)
"Zeliha Teyze'nin içindeki fırtınanın tek şahidi Allah. Mesele onun varlığına inanmaması. [...] Allah varsa ve bu kadar çok şey biliyorsa hakkımızda, neden tüm o bilgisiyle hiçbir şey yapmıyor? Neden bunca haksızlığın yaşanmasına izin veriyor? Neden seyirci kalıyor yeryüzünde yaşanan bunca acıya ve madem ki seyirci, ne hakla yargılıyor sonunda? Hayır, Zeliha Teyze kararlı, dine teslim olmayacak. Hele hele yaşlandıkça dindarlaşan, öte dünyaya gitmeden evvel sicilini temizlemek için ansızın imana gelen şu çıkarcı hesapçılardan olmaya hiç niyeti yok. Bir agnostik olarak yaşadı ve öyle de ölecek. Zındıklığı samimi ve saf. Bir yerlerde bir Allah varsa, onun bu içten muhalefetini ve reddiyesini takdir etmeli, diye düşünüyor. Sırf içine doğdukları öğretileri ezberleyerek ahkâm kesen kopyacı din fanatiklerinden daha makbul olmalı dinsizliği..." (Şafak, 2006, sf.228)