melankoli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
melankoli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2011

30. Uluslararası İstanbul Film Festivali #5: Mamma Gógó

Biraz hüzünlü bir film eleştirisi olacak bu seferki. İzlediğim 2. İzlandik film olma özelliği taşıyan "Mamma Gógó", aynı zamanda Festival'in 30. yılında beni hıçkıra hıçkıra ağlatan tek film oldu.

Sinemada Alzheimer hastalığına dair bir şeyler izlemek, Alzheimer hastalarını oynayan oyuncuların performanslarına tanık olmak hep aynı etkiyi yapıyor bende. Ve bugüne dek izlediğim filmlerde, dizilerde; "Iris"in Judi Dench'inde, "Away from Her"ün Julie Christie'sinde, hatta "Çemberimde Gül Oya"nın Işıl Yücesoy'unda nasıl babaannemi görüp ağladıysam; "Mamma Gógó" da aynı hisleri tattırdı bu yılki Festival'de. Tüm bunlar bir de Nordic Sineması'nın o değişik mizah anlayışı, soğukluğu ve donukluğu ile birleşince, 30. Uluslararası Film Festivali'nde izlediğim en iyi filmlerden birinin "Mamma Gógó" olduğunu söylememi sağladı.


58 yaşındaki İzlandik yönetmen Friðrik Þór Friðriksson, 1991 tarihli, ülkesine Oscar adaylığı getiren filmi "Börn náttúrunnar"da (Children of Nature) huzurevinden kaçan iki yaşlının hikayesini anlatmıştı. Yönetmenin yaşlılara ve onların sorunlarına oldukça duyarlı olduğunu "Mamma Gógó" ile annlamaya devam ediyoruz. Filmde bir yönetmenle tanışıyoruz önce, yaşlılarla ilgili çektiği son filmi iş yapmayan ve iflasın eşiğinde bir yönetmen. -ki bu filmin açık ve net bir şekilde "Börn náttúrunnar" olması bir öz eleştiri niteliğinde. Ekonomik durumunu tehlikeye atarak yaşlıların sorunlarına odaklanan bu yönetmenin günbegün Alzheimer hastalığının eline geçmekte olan annesi ile olan ilişkisine tanık oluyoruz sonra. -ya da basitçe, insanların ikiyüzlülüğüne.


“Film çekmek ve Alzheimer hakkında çılgın bir komedi” dese de yönetmen "Mamma Gógó" için, yaşlı bir kadının düştüğü komik duruma gülmek yerine ağlamayı tercih ettim ben. Ve tabii onu bakımevine yolladıktan sonra doğup büyüdükleri evi satarak, duvarındaki tabloları, içindeki eşyaları satarak borçlarını kapamaya çalışan çocuklarını izledikçe devam etti bu etki. Diğer yandan film, geçmişte güzel ve güçlü olduğu her halinden belli olan o kadının hastalık ile yok oluşunu gözler önüne sererken, yönetmen oğlun üzerinden de sanatsal filmler çekmenin zorluklarını oldukça mizahi bir dille anlatabilmiş. Ve bu ikisi arasında kurduğu duygusal ve kurgusal denge, filmi kaliteli kılmış.


İzlanda’nın geçtiğimiz yılki Oscar aday adayı olan filmin en güzel yanı, başroldeki Kristbjörg Kjeld ve Baltasar Kormákur’un “Brúðguminn” (2008) filminden hatırladığımız Hilmir Snær Guðnason’un performansları. 8 dalda İzlanda’nın 2010 Edda Ödülleri’ne aday gösterilen film, En İyi Kadın Oyuncu dalında Kjeld’e ödül kazandırırken, En İyi Orijinal Müzik ve En İyi Set Tasarımı ödüllerinin de sahibi olmuştu. Çok eğlenceli ama hüzünlü, gözyaşları içindeyken yüzünüzü güldüren bir film “Mamma Gógó”.

Yıllar önce yazdığım “Su” gibi, bu yazı da tam 7 yıl önce, 25 Nisan 2004’te kaybettiğim babaanneme...

14 Nisan 2009

Verdiğim Geçici Depresiflikten Dolayı Özür Dilerim

3 hafta olmuş yazalı. Hastalıktı, Ideatrophy'di, Film Festivali'ydi derken, ihmal etmişim blogumu. Mart bültenini hala yollamamışım, beni okuyanlara. Riske girmişim; ne sinema, ne müzik, en kişisel yazımı yazmaya karar vermişim. Mayıs ayı yaklaşmış, hatta daha Nisan'dayken konserler başlamış, ben de onların hazırlıklarına başlamışım. "Cambaz"da detone olma korkusuyla uykularım kaçmaya başlamış. Son dört yılda bu okulda tanıdığım tüm sevdiklerime "Gidiyorum." konulu e-mailler atmaya başlamışım. Yıllık çıkarmak için matbaayla, fotoğraf çekimi için Zümrüt'le anlaşmışız. Sabancı Üniversitesi'nin meşhur kokularını, bannerwebini, Sabancı böceklerini ve shuttle tarifesini bile özleyecek olmanın efkarı sarmış. Havalar ısınmaya, insanlar şortlarla gezmeye başlamış. Hala öksürdüğüm için bu ılık havalarda, t-shirt üstüne atkı takarak tarz yapmışım. Cornetto "Aşkımla erir misin?" demeyi bırakmış, "Aş kendini, gel aşka." demeyi tercih etmiş. Benimse boğazım ağrıdığı için daha dondurma sezonunu açamamışım doğru düzgün. Exchange'e gitmediğime pişmanmışım. Müzikus'a son sınıfta, bu kadar geç girdiğim için daha da pişmanmışım. 6 ay sonra öğrenci mi, beyaz yaka mı olacağımı bırakın, 6 ay sonra hangi ülkede olacağımı bile bilmemenin yarattığı korku sarmış. "La Belle Personne" ağlatmış, "Summer" hayal kırıklığına uğratmış. Gael Garcia Bernal'li "Mammoth" hayran bırakmış, "Unmade Beds" hüzünlendirmiş. Facebook'taki notumda %100 doğruyu söylemişim. (U)mutsuzmuşum. Bir festival bitmeden, diğerinin biletleri çıkmış satışa. Jacques Louissier Trio, Bach çalacakmış Arkeoloji Müzesi'nin avlusunda, heyecanlanmışım. Aldığım 3 ders yerine, almadığım derse girer olmuşum; Beethoven - Chopin dinlerken göz yaşlarıma zor hakim olmuşum. İnsanlara veda etmek zor geliyormuş. Korkuyormuşum. Şan konserinde "Time to Say Goodbye" diyecekmişim. Gidiyormuşum. Yazın Interrail yapmak istiyormuşum. 2009 filmlerinden en çok "Nine"ı merak ediyormuşum, ama hangi şehirde izleyeceğimi bilmiyormuşum. Kuzey sinemasına aşık olmuşum. Belki de bu yüzden İsveç diye tutturmuşum. Birilerine aşık olmaktan yorulmuşum. Zaten aşık olmaya vaktim yok, kalbim tokmuş. Ama işte zaten, gidiyormuşum. Ve en çok koyan da buymuş.

12 Şubat 2009

"Kismet" üzerine...

"Curious Case of Benjamin Button", çok güzel bir öykünün çok farklılaştırılarak uyarlandığı çok güzel bir film. 13 Oscar adayı bir film olmasından çok; birçok duyguyu kalbinize, birçok düşünceyi beyninize işlemesiyle de önemli bir film.

Hayatı tersten yaşamak, farklı olmak, aşk, ilkler, başlangıçlar ve bitişler, hatırlamak ve unutmak, kader, hayatın anlamı... Bir film olarak uzun olsa da, bunca şeyi 166 dakikaya sığdırmayı başardığı için anlamlı bir film.

Filmin kader üzerine konuşulan bir sahnesinde Cate Blanchett "kismet" diyor. İngilizce'deki fate ya da destiny yerine; dile Arapça'dan sızmış ve ı'sı noktalandırılmış bu sözcüğü seçiyor Daisy.

Filmin başka bir sahnesi, kaderin nasıl küçücük anlara bağlı olarak ne kadar fazla değişebileceğini muhteşem bir şekilde gösteriyor. 1998 yapımı "Sliding Doors"un konusu olan bu kaderci yaklaşım; yaptığınız seçimlerin doğurduğu sonuçlarını ve "şöyle değil de, böyle olsaydı neler değişirdi" sorusunu çarpıyor suratınıza "Curious Case of Benjamin Button"da da.

"And if only one thing had happened differently: if that shoelace hadn't broken; or that delivery truck had moved moments earlier; or that package had been wrapped and ready, because the girl hadn't broken up with her boyfriend; or that man had set his alarm and got up five minutes earlier; or that taxi driver hadn't stopped for a cup of coffee; or that woman had remembered her coat, and got into an earlier cab, Daisy and her friend would've crossed the street, and the taxi would've driven by. But life being what it is - a series of intersecting lives and incidents, out of anyone's control - that taxi did not go by."

Kaderi farklı olmak olan bir adamı izledikçe tüm ilklerinizi gözden geçiriyor, kendinizi iyi ya da kötü yönde farklı hissettiğiniz her anınızı hatırlıyorsunuz. Sonra da başınıza gelenleri düşünüp "kismet" diyorsunuz siz de.

Ve ekliyor Daisy: "We all end up in diapers."

15 Kasım 2008

4 Şarkıda "Issız Adam"

Ömür Gedik'in "sinema dünyasının Sezen Aksu'su" olarak tanımladığı Çağan Irmak'ın son filmi "Issız Adam", etrafımda filmi izlemiş olan herkesi yaraladığı gibi beni de yaraladı. Beni de ağlattı... Acıyla biten klasik bir aşk hikayesiydi film; "Issız" bir ada(m) Alper, ve o ıssız aday(m)a düşen bir "Ada" ile ilgiliydi.

Yönetmenin film hakkında konuşurken sıkça söylediği gibi; yemekler, anneler, eski şarkılar ve aşk üzerine bir filmdi "Issız Adam".

Aşk üzerine olduğu zaten aşikar.
Kahramanımız Alper'in lüks bir restoran sahibi, yemekle felsefe yapabilecek ve şaraptan anlayan bir aşçı olduğu göz önünde bulundurulursa filmin yemeklerle ilgili olmasına da şaşmamak gerek. "Ratatouille"u hatırlatan gurme eleştirmen sahnesi ve müşteriler ve personelle yakalanan mizah açısından oldukça hoştu bu ilgi.
Filmin ikinci yarısında devreye giren anneler kısmı ise özellikle erkek izleyiciler için altın bir kuralı görselleştirir nitelikteydi: Asla annenize bağırmayın.

Filmin eski şarkılarla ilgili olan kısmı ise, tam olarak bu yazının yazılma nedeni.

Çağan Irmak, filmin senaryosunu şarkıların üzerine kurmuş resmen. Müziği iyi kullanan filmlere hayranımdır ve tam olarak hayran olacağım bir şekilde kullanılmıştı "Issız Adam"daki her bir şarkı.

Michel Fugain - Une Belle Histoire: 1942 doğumlu sanatçının 1972 tarihli bu şarkısının "C'est un beau romain / C'est une belle histoire" sözlerini, Ada ve Alper'in 'tanışmaya çalıştıkları' anlarda başlıyoruz duymaya. Galatasaray'ın arka sokaklarında Ada'nın peşinden koşan Alper'in, hayatlarının başlamak üzere olan kısmından habersiz iki çocuktan farksız olduğunu ima ediyor. İleride olacakları bilmeyen (ama Fransızca bilen) seyirci için, filmin geri kalanına bir hazırlık ve giriş kıvamında. Güzel bir romanın, güzel bir hikayenin ve bu romanın/hikayenin kaderlerinden habersiz kahramanları üzerine...

Semiramis Pekkan - Bana Yalan Söylediler: Semiramis Pekkan'ın 1974 tarihli 45liğinden yadigar, Fikret Şeneş'in sözlerini yazdığı bu şarkı; plak koleksiyoncusu olan Alper'in dinlediği şarkılardan biri olarak çıkıyor karşımıza. "Bana yalan söylediler / Bana yalan söylediler / Kaderden bahsetmediler" sözleriyle...

Nil Burak - Yalnızım Ben: Ada, Alperle olan ilk randevusunda bir plak hediye ediyor ona. Nil BUrak'ın 1979 tarihli "Benim Adım Şarkıcı" albümü bu. Ve dinlediğimiz şarkı, sanatçının 1978 tarihli 45liğinde de yer almış olan "Yalnızım Ben" oluyor. Alper'in yalnızlığını, kendi kendine yarattığı mutsuz dünyasını anlamayanlar için avaz avaz bağırıyor. Ve "Dinle" diyor Alper Ada'ya, dinlediğinin ne kadar gerçek, CD kayıtlarından ne kadar farklı olduğunu anlatabilmek için.

Ayla Dikmen - Anlamazdın: Filmin efsanevi ve ıslak finalinin de finalinde çalan bu şarkı, Ayla Dikmen'in 1976 tarihli longplay albümünden. "Anlamazdın, anlamazdın / Kadere de inanmazdın / Hani sen acı veren kalpsizlerden olmazdın / Dilerim ki mutlu ol sevgilim / Ben olmasam bile hayat gülsün sana / Günahı boynunda, ağlayan bir çift göz bıraktın arkanda."

"Sen karda donuyorsun. Uyumak tatlı geliyor ama aslında ölüyorsun."

3 Haziran 2008

Yalnızlık üzerine...

"She never took the train alone / She hated being on her own"

Reamonn'ın 2006 sonbaharında hayatıma soktuğu şarkıda seslendiği kız ile aramda inanılmaz bir ruhsal benzerlik olduğunu düşünüyorum.

Yalnızlık, ihtiyaç duyulduğu zamanlarda ne kadar işe yarayan ve terapi etkisi gösteren bir kavramsa; geriye kalan zamanlarda da o kadar çekilmez bir şeydir. Ve bu geriye kalan zamanlarda yalnız başına kalmaktan ölesiye korkan insanlar, en güzel anlarını ve en kötü anlarını yalnız yaşamaya mahkum olurlar genelde.

Son 4 yılda, o yılın en çok beğendiğim filmlerinin 4ünü de (2004 - Les Choristes, 2005 - Crash, 2006 - Children of Men, 2007 - There Will Be Blood) tek başıma seyretmiş olduğumu görüyorum şimdi geriye baktığımda mesela. Hepsini hangi tarihte, hangi sinemada, hangi koltukta ve kimler tarafından reddedilmiş olarak seyrettiğimi hatırlıyorum.

Ben zayıf bir insanım. Yanımda biri olmadan yemek yemek, film seyretmek, konser dinlemek, alışveriş yapmak, tatil yapmak, yolculuğa çıkmak işkence gibi gelir bana. Çünkü yalnızlığı sevmiyorum. "I never take the train alone / I hate being on my own".

21 Mayıs 2008

Beklemek üzerine...


Ne kadar beklersiniz? Ne kadar sabredebilirsiniz? Bir limiti var mıdır? His sonsuza giderken, saatler kaçı gösterir mesela?


Geçtiğimiz birkaç hafta içinde ardarda geldi merakla beklediğim "...'in Yeni Albümü" tamlamaları. Bir tanesi tahmin edilebilir şekilde inanılmaz ve mükemmeldi. Bir tanesi tatmin edici, diğeri ise hayal kırıklığıydı benim için. Sırasıyla Pinhani'nin "Zaman Beklemez", Yüksek Sadakat'in "Katil & Maktül" ve Çilekeş'in "Katil Dans" albümlerinden bahsediyorum.


Pinhani'nin albümüne ismini veren 1 numaralı şarkısı "Zaman Beklemez" ve Yüksek Sadakat'in albümünün çıkış parçası olarak sağda solda duyduğumuz ve benim albümdeki favorilerimden "Ben Seni Arayamam" şarkılarının sözleri üzerine bugün diyeceklerim.


Birini beklemek, "aramasını" beklemek, bir haber beklemek, bir cevap beklemek, bir özür ya da teşekkür beklemek... Tren, otobüs ya da para üstü beklemekten farklı şeylerdir bunlar. Çünkü his vardır içlerinde bekleyenin de, bekletenin de.


Ve zaman son hızıyla akıp gider siz bekleyedururken.


"Sabrı öğütler zaman / Oysa odur durmayan / Ben beklerim de / Zaman beklemez ki beni"


Size kalsa beklediğiniz sürenin bir önemi yoktur. Beklersiniz. O günün geleceğini bilmek umududur beklemenize bahane olan. Bekleten umuttur. Ve zaman geçedurur. Geç'te duracağınıysa farkedemezsiniz beklerken.


Ne zaman ki vazgeçersiniz sabretmekten, ne zaman ki dayanamazsınız daha fazla beklemeye; işte o zaman kesip atarsınız; bileklerinizi sıkan, içinizi kan ağlatan o bekleme sebebini. Umutlarınızı silersiniz, boyarsınız üstünü. İsyan edersiniz. Öfkelenirsiniz. "Buranıza" gelir artık.


"Kolay mı sanıyorsun / Kolaysa yan o zaman / Yağmurum ol in üstüme / Ben böyle yaşayamam / Halimi görüyorsun / Bir şeyler yap o zaman / Sebebim var biliyorsun / Ben seni arayamam"


Ne kadar beklersiniz? Ne kadar sabredebilirsiniz? Bir limiti var mıdır? His sonsuza giderken, saatler kaçı gösterir mesela? Ne zaman pes edersiniz? Ne zaman vazgeçersiniz? Umutlarınızı yitirseniz bile, bir anda vazgeçebilir misiniz?

11 Mayıs 2008

Geçmişten Satırlar #2: "İnsanlar İkiye Ayrılır"


26 Ekim 2006, Saat 01:11'den geliyor:

- insanlar ikiye ayrılır... -

Aylar önce gördüğüm Reha Erdem harikası “insanlar ikiye ayrılır…” diye başlıyordu ve büyümenin, hayatın zorluklarını anlatıyordu gayet güzel bir şekilde. Ben de büyüyorum artık, ve “insanlar ikiye ayrılır…”lı cümleler kurmayı öğreniyorum yavaş yavaş.

İnsanlar ikiye ayrılır: “sevdiklerimiz” ve “sevmediklerimiz”. Sevmediklerimizin yüzüne bile bakmayız mümkün olduğunca. Varlıkları bizi tedirgin eder, ortamdan uzaklaşma isteği uyandırır içimizde, etrafımızda bulunduklarında. Söyledikleri, yaptıkları, sevdikleri her şeyden uzak durmak isteriz. Bir kere görmüş olmak yeter hatta bazen, o karşılaşmadan sonra onla ilgili her şeyden adeta nefret ederiz.

Sevdiklerimizse ikiye ayrılır: “çok sevdiklerimiz” ve “az sevdiklerimiz”. Az sevdiklerimiz, etrafımızda olmasından rahatsızlık duymadığımız insanlardır. Varlıklarının da yokluklarının da bir zararı yoktur. Birlikte vakit geçirmek hoştur onlarla çoğu zaman, ama yoklukları ölümcül değildir. Çok mutlu olduğumuzda da, çok üzgün olduğumuzda da paylaşmak için onlar gelmez aklımıza. Öylece dururlar telefon defterlerimizin bir köşesinde.

Çok sevdiklerimizse ikiye ayrılır: “aşık olduklarımız” ve “dostlarımız”. Dostlarımız; yokluğu acı veren, varlığı yüzümüzü güldüren yaşam formlarıdır. Sevgilerini gösterme şekilleri ise oldukça çeşitlilik gösterir. Sürekli yanımızda olanları da vardır, sürekli sevdiğini belli edenler... Bazılarıysa sürekli azarlayarak gösterir sevgisini, bazısı dalga geçerek; bazısı susarak, bazısı uzaktan. Yine de bilirsin ama onun dostun olduğunu. Bir gün çıkarır kutuda kalan son beyaz çikolatayı ağzına tıkar hiç beklemediğin bir anda; durduk yerde içini dökmeye başlar ummadığın bir yerde, zamanda; susup susup durduktan sonra aylarca, bi anda sayfalara bedel bir cümle kurar; ya da aylarca sesini duymasan da bir derdin olduğunda ilk o koşar yardımına. Anlarsın orda olduğunu, var olduğunu. Diğer yandan, bir de yavaş yavaş yokolmaya başlayan dostluklar vardır. Farketmezler, ama kırarlar. “Arayıp-sormasa da anlaşılan” kategorisinden en uzak diyarlara doğru yolculuğa çıkmışlardır da bundan bile haberleri yoktur. Üzerler, karşılarındakinin çabalamaktan yorulduğunu, artık kendileri bir şeyler yapmazlarsa onu kaybedeceklerini farkedemezler. Ve ne olduklarını anlamadan gidiverirler.

Aşık olduklarımızsa basitçe ikiye ayrılır: “buna değenler” ve “değmeyenler”.

EMR.

Güzel yazmışım. 2 kocaman sene geçmiş aradan. "Buna değenler" başta olmak üzere, birçok kategoride yeni sevdiğim insanlar girmiş hayatıma. Zaten varolanlardan bazıları eriyip, bazıları uçup gitmiş kategoriler arasında buldukları boşluklardan kaçarak.

Çok güzel yorumlar gelmişti bu yazıma. Bazıları okuduklarının sonucunda blog'umda konsept değişikliği istemişti. (Artık sadece konsepti değil, adresi bile değişmiş bir blog'um var.) Bazıları kafasına gelen taşları farkedip bir şeyler söylemek zorunda hissetmişti kendini. (2 yıl sonra aynı taşların bir kez daha kafalarına geleceğinden bihaber.) Bazısı ne hissettiğini kendi de anlayamamıştı. Ama bir tanesi vardı ki, çok sevindirmişti beni. Kısaydı, ama özdü:

"çok saol emrekafa. valla."

4 Nisan 2008

Geçmişten Satırlar #1: "Güne Kahveyle Başlamadım"

14 Ekim 2006, Saat 01:24'ten geliyor:

-Güne Kahveyle Başlamadım-

benim de ağzım kuru, benim de zihnim açıktı belki. ama harun'dan farklı olarak; güne kahve yerine dunkin'in o iğrenç kahvaltısıyla başlamak zorunda kalmıştım. ve ne yazık ki; artık sabah mahmurluğundan mıdır, kahvaltı tabağımın hazırlandığı sırada televizyonda " 'cause i won't say goodbye anymore " diyen bir maroon5'ın bulunmasından mıdır, yoksa "her şey yolundayken 'dur' diyen hayat"ın genel halinden midir bilinmez "daaaahaaa muuutluu olamam!" nidaları atmıyordum bu sabah. tam tersine; sonuna kadar katılıyordum bayatlığı mikrodalgalarla geçiştirilmeye çalışılmış ekmeğime bal sürerken tepemde "ama aşkım yok, benim aşkım yok, yalnızım çok" diyen direc-t'e.

hep gülerek, dalga geçerek sakladığım yalnızlığım; o bir şeyler ardına gizlenemediği periyodlardan birine girmiş, öldürmekteydi beni. içimdeki 15 yaşındaki çocuğun birkaç ayda bir düzenli olarak 50 yaş yaşlanıverdiği günlerin içindeydim yine yani. ve o kadar karanlıktı ki, başkaları gibi afili değildi benim yalnızlığım, çünkü hayran olduğum bir ben bile yoktu kendim sınırlarında.

yaşamak zorunda olduğum beraberliğim, 2.5 saatlik bir yolculuktan sonra, istiklal'e sıfır bir masada pizza yerken de onsuz bırakmadı beni. sonra tek başıma girdim yine emek'in kapısından. taksim meydanı'ndan beri omuzlarımı çökertmekte olan o iki çantayı bırakacak biri olmadığı için yanımda zar zor girdim yine tuvalete. herkese "şu iki koltuk" diye yer gösteren emek'li amca koltukları tekil yaptı sıra bana geldiğinde.

ve yine yalnız üzüldüm, yalnız düşündüm, yalnız sıkıldım yeri geldiğinde. sayıları arttıkça yalnızlığın gelmiş-geçmişliğini daha da artıran yalnız gidilmiş filmlere bir yenisini daha ekledim. otobüse yalnız koştum. yolda iPodumdan, harun ve şebnemle konuştum.

eve geldiğimde yatmıştı herkes. karanlık koridorda odama yürüdüm, kimseyle konuşmadan yattım yatağıma. sonra baktım hala yalnızım, başladım yazmaya yine.

"günaydın sevgilim, ne güzel bir gün değil mi?
her şeyi bir yana bırakıp, bütün gün film izleyelim mi?"

işte o zmn var ya,
daha mutlu olamam inan ki.

EMR.



Artık Dunkin yok. Artık o gece gidip yattığım, o satırları yazdığım oda yok. Artık güne kahveyle başlıyorum.
Ama işte... iPod hâlâ aynı iPod, Harun ve Şebnem hâlâ aynı şeyleri fısıldıyor kulağıma.

23 Mart 2008

"Hayat" Üzerine...


Sakin ile ilk tanışmam 3 Şubat 2008 tarihinde, Rolling Stone'un verdiği CD'deki "Denek Hayatım" şarkısını dinlemek suretiyle gerçekleşti. Sözleri güzeldi, tarzları güzeldi, yaptıkları müzik de güzeldi. Mor ve Ötesi'nin "Daha Mutlu Olamam" ve "23" zamanlarını hatırlattı bana.

"Aman da aman ne güzel grupmuş bunlar" derken, aradan bir ay geçti ve kendileriyle ikinci karşılaşmam D&R'ın "Yeni Çıkanlar" rafının önünde olageldi. Bir an -ki mutlu olmamam için yeterli ve gerekli nedenimin olduğu zamanlardan bahsediyoruz- ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Şu Last FM çağında, Last FM teknolojisinden faydalanmaya üşenen ve faydalananlara yamanan bir insan olarak kendim bir grup keşfedip -o an için "belki"- insanlara önerebileceğimi düşündüm ve sevindim inanılmaz derecede.

Albümü dinledim. Albümün adı "Hayat"tı. Ve şarkı isimlerinden, şarkı sözlerine, şarkıların söyleniş tarzına kadar o kadar hayatın içinden bir albüm olmuş ki gerçekten, birkaç satır yukarıda gördüğünüz "belki"ye gerek yokmuş.

Öncelikle Sakin'i indie tarzlarıyla, tatlı melankolileriyle, harika sözleriyle ve dinlendirici müzikleriyle Mor ve Ötesi'nin ilk zamanları, Pinhani ve Mat arasındaki ince -ki düşününce hiç de ince olmayan- çizginin üzerinde bir yere koydum, hayran olunan Türkçe gruplar dünyamda.

Müzikal bir analiz yapmak için kendimi bir dinleyici ve söyleyiciden öte bir noktada herhangi bir otorite olarak görmediğimden, sadece sözler konusunda yorum yapmak istiyorum.

Öncelikle Sakin'in sevgili üyelerine bir sorum var: Siz ne kadar inanılmaz insanlarsınız ki, benim hayatıma "Seni sorana her yanım derim" cümlesini sokma hakkını kendinizde görüyorsunuz? "Laleler Beyaz"ıyla, "Kırmızı Oda"sıyla ve "Edepsiz Komedya"sıyla bütün albüm bu tarz cümlelerle dolu. Mitolojik ve tarihi göndermeler bir yana, -ki "Sentetik Sezar" ismini her okuduğumda hala kopmaktayım, anlamı değil belki ama tınısı çok komik geliyor kelimelerin-, neşeli bir melankolisi var tüm sözlerin. "Hayat" yani, ya da belki benim hayatım sadece: "Bir yalnızlık / Sessizsin / Ah kahretsin / Her yerimde batmış ağrılar, birden kalktım / Baktım ve sabah."


Kokumdasın ki güç bela sürünüp bulduğum
Elinde kaybolup uzandı(ğı)m ufuklara
Hoş senin de bir varoluş sebebin var
Yakından uzaktan alakam olsa mutluyum
Bir gülümseten benim
Bir daha, daha söyler misin
Tek iyim sen kalmışsın aman ne mutluyum
Burnum omzunda

22 Mart 2008

S'onsuzluk Üzerine...

Badem'in heyecanla beklediğim ikinci albümü S'onsuz yaklaşık bir aydır dönüp duruyor (kafamın içi dahil) müzik çalma teknolojisine sahip her donanımımda. Önce youtube sayesinde Özlem Tekin promosyonlu "Kalpsiz" gelip girdi hayatıma, sonra da "S'onsuz"un kendisi.
Her şeyden önce buradan sevgili BA., D., E., M. ve M.'yı böylesine damar, böylesine derinden yaralayan, böylesine saf gözüküp üzerine düşündükçe -bir de bonus track'te cümle içinde kullanılmış halini duyunca- insanın içine eden muhteşem bir isim buldukları için kutluyorum.

"Kalpsiz"in "Sen ağlama dedin / Hani dönecektin / Bir damla gözyaşım / Silmeye bile gelmedin" sözleriyle eski Badem bombardımanı "Sen Ağlama"ya bir cevap olduğu konuşulup dururken sağda solda; benim albümdeki favorim kesinlikle "Sensiz Kalacak Bu Şehir".

Kendisi moralimin eksi beşyüzlerde olduğu bir anda iPod'umdan kulaklarıma çalınmak suretiyle beni Cadde'de yürürken ağlatmayı başarmış ve sözleriyle hayatımın sonuna kadar her dinlediğimde aynı etkiyi yaratacak bir şarkı olma cesaretini göstermiştir.

"Doğ Güneş", "Hep Düşle" ve "Varsın Yoksun" şarkıları ise beni laylaylom ortamlara, pembe bulutlar mor-kelebekler atmosferlerine uçuranın da aynı albüm olması gerçeğini yüzüne vuruyor insanın, "Çok mu melankoli yaptın, al sana!" dercesine.

Ayrıca albümdeki Begüm Günceler faktörüne dikkat çekmek istiyorum. Kendisi Eyüboğlu'ndan çıkan en büyük müzik insanlarındandır, yurtdışında müzikal ortamlara adım atmıştır ve birkaç sene içinde baya baya başarılı olacaktır. Kendisinin gidişatını "Geceyedir Küsmelerim" şarkısındaki vokalinden ve "Geceyedir Küsmelerim" ve "Bir An İçin" şarkılarına yazdığı sözlerden takip edebilirsiniz.
Albümün bonus track'inde yer alan "S'onsuz" sürprizindeyse şu sözler yer almakta: "Bu aşk sonsuz aşk / Bu aşk onsuz aşk / Kalbime gömdüm diye / Gözyaşım aksın hep içine".

Son olarak "Kalpsiz"in Gülçin Santırcıoğlu ve etnik enstrümanlar eşliğindeki akustik versiyonunu daha bir sevdiğimi de söylemeden geçemiyorum.

Badem'i sevelim, sevmeyenleri uyaralım, çok sesli müziği koruyalım, gelecek nesillere aktaralım.

Biliyorum bir gün bir gemi gelecek bu sensiz limana

Ama o gelene dek sensiz kalacak bu şehir
Sensiz kalacak bu liman
Sensiz batacak bu güneş

Biliyorum bir gün bir gemi gelecek bu yalnız limana

Ta ki o gelene kadar gökten yıldız toplayacağım
Senin o salkım salkım saçlarına ışıl ışıl bir taç yapmak için

19 Mart 2008

Bu Dağınıklığın İçinde Kendime Göre Bir Düzenim Var (mı?)


Seyrettiğimiz kaliteli ya da ucuz Amerikan dizilerinde, filmlerde kim bilir kaç kez duyduk "Bu dağınıklığın içinde kendime göre bir düzenim var" bahanesini.

Şu anda canım çok sıkıldı. Yemek yemek istemiyorum, dizi seyretmek istemiyorum, ödev yapmak istemiyorum, uyumak istemiyorum, kitap okumak istemiyorum, film seyretmek istemiyorum, odadan dışarı çıkmak istemiyorum.

Masamın üzerinde duranları yazmak istedim buraya. İleride belki bir gün düzenli bir işadamı falan olacağım tutar, dönüp geriye belki biraz özlem duyarım ya da en azından ibret olur.

Önümde ve Sağ Tarafımda:

1) Sabancı Üniversitesi Yurtlar Müdürlüğü'ne ait demirbaşlar: Siyah ve sabitlemesi gayet zor masa lambası, beyaz telefon. 2) Laptop. 3) Mouse ve altında Ikea'dan alınma beyaz kumaş mouse pad. 4) Kalemlik (içinde 5 tükenmez, 6 renkli, 3 kurşun kalem, 1 CD kalemi, 1 marker, pritt), bir blok not kağıdı, bir ataş kutusu (içinde ataşlar dışında küçük siyah bir tel zımba ve bir miktar bluetack). 5) 14 Mart Cuma günü IC'den ödünç alınmış ama hala seyredilmemiş "Being Julia" DVD'si ve üzerinde haftasonu alınmış ve defalarca dinlenmiş "Sakin" CD'si. 6) Yarısı yenmiş bir kutu tuzlu kurabiye. 7) Bir kutu Selpak mendil. 8) Jean Paul şişesi ve Rexona deodorant. 9) Üzerinde 5 (1i yurt odasına, 2si eve, 1i posta kutusuna, 1i apartman kapısına ait) anahtar takılı Chicago anahtarlığı. 10) iPod şarjı ve iPod Nano siyah 4GB 11) Reflü ilaçları (30mg Lansor ve Rennie çiğneme tableti) ve nedeni bilinmeyen kaşıntılarım için kullandığım 180mg antihistaminik ilaç kutuları. 12) Kahverengi bir bileklik. 13) Yarısı boş bir su bardağı.(çok simgesel oldu be!) 14) 150GB WD external harddisc. 15) Moda Kup ve Homer Kitabevi'nden olma fiş ve kredi kartı ekstresi. 16) Bir adet boş naylon dosya. 17) 22 Şubat tarihine ait, hala temize geçirilmemiş CS306 ders notları, 4e katlanmış. 18) Küçükten büyüğe kule yapılmış bozuk paralar, toplam 7.70 YTL. ve 5 YTL'lik banknot. 19) Siyah Eastpak cüzdan ve altında TI-83 hesap makinesi.

Sol Tarafımda:

20) Bir aydan fazladır okuduğum ve 223. sayfasına olduğum Elif Şafak'ın "Bitpalas"ı. 21) Pazartesiye, düne ve bugüne ait "Radikal"ler. 22) Dünkü Unilever Case'inden kazandığım "Türkiye'de Ölmeden Önce Yapılması Gereken 101 Şey" kitabı ve içinden çıktığı hediye paketi. 23) 3 adet renkli kalem. 24) Kırık ve dökük olmaya başlamış Nokia telefonum. 25) Üzerine Film Festivali programı yazılmış müsvedde kağıt (arkasında Mrs.Robinson'un sözleri) 26) Gözlük kutusu (çok kullandığım için (!) gözlük de içinde). 27) Unilever'in verdiği not defteri 28) Üzerine Okyanus'a yazacağım sinema yazısı için notlar alınmış müsvedde kağıt (arkasında MS304 slideları). 29) Seiko kol saati. 30) Kulüp aktiviteleri için kullandığım not defteri. 31) Pepsi staj başvurusu broşürü. 32) Akbil. 33) Diasa torbası içinde 3 adet yeşil elma. 34) Nilay'ın doğumgünü hediyesi bir kutu ve içinde sayısı 3e inmiş çikolatalar. 35) Işıl'ın doğumgünü hediyesi not tahtası (üstünde 5-20 Nisan Film Festivali, 15-20 Nisan Ara Tatil yazıyor). 36) Geçen sene kullandığım CS201 defteri (CS306 için kullanılması planlanmış ama şimdi aklıma geldi bak, yalan oldu o iş heralde 5. haftadayız). 37) "Astronomy Today" kitabının 23. Chapter'ının fotokopisi. 38) Geçen dönem kullandığım defterim (içinde MS302, MS304, MS307 ve MS309 notları). 39) Mavi kapüşonlu sweatshirt. 40) Gri-lila kazak 41) Kemer 42) Belinde başka bi kemer bağlı kot pantolon. 43) Üstünde "Abi saol kitaplar için tekrardan ;) EMR." yazılı bir not kağıdı.

Sağ ve Sol Karşımda Ranzanın "duvarlarına" tutturulmuş olarak:
44) Üzerinde 33 kişinin ve kapının telefonları yazan bir not kağıdı. 45) Öğrenci Birliği Adaylık afişim. 46) Ders programı. 47) Penguen'den çıkma takvim. 48) 15 adet fotoğraf.

Karşımdaki Rafta Sol Tarafta:

49) Geçtiğimiz iki seneden kalma işe yarayabilecek kağıtlar ve notlar (kalınlığı 7.5cm). 50) Birkaç Okyanus ve SUDergi sayısı. 51) HUM212 seçkisi 52) Fresh'ten kalma, bana ait "Calculus" kitabı. 53) Zannak'tan ödünç alınmış "Astronomy Today" kitabı. 54) Bana ait "Operations Research" ve "Database Management Systems" kitapları. 55) Anılcan'dan ödünç alınmış "Manufacturing Planning and Control for Supply Chain Management", "Engineering Economy", "Discrete Event Simulation" ve "Simulation with Arena" kitapları. 56) Dosya içinde 4 adet CV çıktısı. 57) Geçen dönem Anılcan'dan ödünç alınan ve iade edilmeyi bekleyen "Manufacturing Processes for Engineering Materials" ve "Modeling and Analysis of Manufacturing Systems" kitapları. 58) Koro şarkı sözlerinin bulunduğu dosya ve üzerinde şan dersinde çalıştığım aryaların notaları. 59) Not tahtasının kutusu. 60) Laptop'un pili.

Karşımdaki Rafta Sağ Tarafta:

61) Bir kutu içinde çatal, bıçak ve kaşıklar. 62) Bulaşık bezi. 63) Kağıt havlu üzerinde ters duran iki adet kupa ve bir bardak. 64) Müsvedde kağıtlar. 65) 3 paket çikolatalı Eti Form ve bir paket Burçak. 66) Bir kutu Jacobs cappucino. 67) Kraft'ın sunumda hediye ettiği Toblerone, Milka, Tang ve Jacobsla dolu bir torba. 68) 500ml süt ve bir kutu meyveli Nesfit.

25 Ocak 2008

Mutlu Sonlar üzerine...



















This is the way you left me,
I'm not pretending.
No hope, no love, no glory,
No Happy Ending.
This is the way that we love,
Like it's forever.
Then live the rest of our life,
But not together.
Mika'nın insanın keyfini yerine getiren, bir anda ciddi ciddi "Cartoon Motion" bir hayata sokuveren albümü ile tanıştığım günün üzerinden 1 yıl geçti neredeyse.
İyimserlik mi dersiniz, Polyannacılık mı, çocukluk mu... Hayatın güzel bir şey olduğunu kanıtlamak istiyor sanki Mika dinledikçe. Yüzünüzü güldürüyor. Ama bir yere kadar...
Çünkü o şarkı geldiğinde hayatın ta kendisi olmayı seçiyor, ve ağlatıyor. Mutlu sonlar yok çünkü, herkes gibi o da biliyor. Hayat bir Disney "Enchanted"ı değil, olmayacak da hiçbir zaman.

Bu sabah yine kafam otobüsün camına dayalı, gerçekleri fısıldadı müzik kulaklarıma.

Mutlu son yok belki de.. O yüzden ulaşmaya çalıştığımız halde bulamıyoruz mutlu sonları. Olmadıkları için.
"Life in Cartoon Motion" bile olsa, Mika bile olsa söz konusu olan, yok öyle bir şey...
Hem ne demiş Teoman: "Mutlu aşk olsa bile, mutlu son yoktur."

2 Aralık 2007

Badem Ağaçları ve Yıkılan Gökdelenler üzerine...


Geçmiş, insana kötülük eden bir şey. Birçok oyun oynuyor, oynatıyor; ve siz de üzerinize düşen rollerini bu oyunların -bazen istemeden de olsa, -bazen görmezden gelerek gerçekleri, -bazen bilip de bilmemezlikten gelerek; oynamak zorunda kalıyorsunuz.
Geçmişiniz başarılar, mutluluklar, eğlenceli dakikalar ve huzur dolu anlarla sarılmış olmuyor hiçbir zaman tamamen. Mutlaka tamı tamına zıtları da oluyor. Ve kafanız cama dayalı, bir otobüs koltuğunda kulağınıza şarkılar çalarken; ne yazık ki ikinci kategoridekiler kemiriyor beyninizi. En yalnız olduğunuz anda, düşünceleriniz ve geçmişiniz arasında melankolik şarkı sözleri dışında hiçbir şey olmadığı o anlarda yakalıyorlar sizi.
İki haftadır Badem ve Mat şarkıları çalıyor kulağımda, bu yalnızlık anlarında. Anlıyor beni sanki kulaklıklarım, "Sen Ağlama" diyor, "bir damla gözyaşın yeter.". Ve sonra "Sensiz Olmaz" diyor aklımdan geçenleri anlamışçasına. Yaşanmamışlıkların, yaşanamamışlıkların ve unutulması gerektiği söylenenlerin inadına aptal olduğumu haykırıyor sonra... Hem de Aziz Nesin sponsorluğunda:
"Bu gönül hep düş kurar usanmadan /Aldanıp her umuda sıcaklığa / Oysa bilir çoğu hüsran bakınca şöyle bir maziye / Uslanmaz bu gönül nafile... / Belki bu kez kış olmaz, / Bakarsın sevdan düş olmaz / Bir güler yüz yeter / Bu gönül adam olmaz..."
Bazen geçmişte verilmiş bir söz oluyor tuzağına takıldığınız, 'belki'lerinize yenildiğiniz. Ama yenik düşseniz de o an, anlayamıyorsunuz sonrasında. 'Belki'leriniz devam ediyor istemeden. Bir hayalin güzelliğine kapılıp, unutuyorsunuz geçmişi; çünkü o andan sonra ne çıkarsa karşınıza, ne kadar mutlu olursanız, o hayalin yerini tutamayacağını anlıyorsunuz bir yerden sonra. Unutmak ve vazgeçmenin arafında; ikisini de yapamayarak kalıveriyorsunuz. "Başka güneş, başka deniz, tuzu başkaydı suyun..." diyorsunuz gizliden gizliye. Her şeyin çok farklı olabileceği bir ütopya yaratıp cama dayalı lanet olası beyin hücrelerinizde, değiştirmek istiyorsunuz geçmişi. Ya da oyunun kurallarını bir yana bırakıp, geçmiş hiç yaşanmamış gibi davranmayı seçiyorsunuz kendinize. Kendi kendinize, kendinizi mutlu etmek için, uzun vadede sizi mutsuz edecek yalanlar söylüyorsunuz.
Ama "Kolay Değil. Rol yapsam da bazen, beni hiçbir şey güldürmüyor. Sorun değil, çünkü artık zaten beni hiçbir dert öldürmüyor." derken buluyorsunuz sonra kendinizi. Geçmişi unutup yeni bir sayfa açmanın "yeni bir zaman, yeni bir mekan, yeni bir hayat"ın, "yıkılan gökdelenler yerine gecekondular dikmek" gibi bir şey olacağını tahmin edercesine içgüdüleriniz, mutsuzluğu seçiyor.
Geçmiş insana kötülük eden bir şey. Bazen hayatınızdan çıkardığınız bir insanla yanyana çekilmiş fotoğrafları çıkarıyor karşınıza. Bazen unutmayı seçtiğiniz anları hatırlatıyor. Bazen bir anıyı anımsatıp, ergenken ne kadar salak olduğunuzu vuruyor yüzünüze. Bazen kaybettiklerinizi, kaybetmeyi seçtiklerinizi getiriyor aklınıza. Tıpkı görmezden gelmek istediklerinizin ne kadar da gerçek olduğunu yaptığı gibi.
Geçmiş, kurduğu oyunlarda sizi oynamak zorunda bırakan bir şey. Ve yalnız kaldığınızda düşüncelerinizle, onu görmezden gelmenin cezasını veriyor ruhunuza, bedeninize. Geçmiş sürekli hatırlatıyor kendini, bileğinizde unutmamanız gereken bir şey olduğunu göstermek için bağlanmış bir ip varmışçasına.
Ve "Sen Ağlama" diye fısıldıyor yüzsüzce. "Bir damla gözyaşın yeter."
Şimdiki zamansa o kadar anlamsız ki... Kulaklığınızı çıkardığınızda, radyodaki Gülben Ergen sayesinde hayatın anlamını hiçbir zaman öğrenemeyeceğinizi bir kez daha kavrıyorsunuz:
"Laylalaylalay sen güneş ben ay" diyor, "Annem de Celine Dion."

1 Kasım 2007

Hipokondriyak.


Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on, onbir, oniki, onüç, ondört, onbeş, onaltı, onyedi, onsekiz, ondokuz, yirmi, yirmibir, yirmiiki, yirmiüç, yirmidört, yirmibeş, yirmialtı, yirmiyedi, yirmisekiz, yirmidokuz, otuz, otuzbir, otuziki, otuzüç, otuzdört...
Her birliktelik, kalbinin emzireceği bir yeni bebektir. Önce emeklemeyi, sonra yürümeyi öğretmen gerekir. Kalbindeki sütü tüketmediler mi?
Bazen hiç başlamaması, bir gün bitmesinden iyidir. Çünkü beraberlik yaşlanırken, bir terkediş gençleşir. Seni hiç terk etmediler mi?
...doksandört, doksanbeş, doksanaltı, doksanyedi, doksansekiz, doksandokuz...
Aslında dostluklar da kardanadam gibidir. Eriyecekleri bile bile inşa edilir. Kapım neden hiç çalmıyor artık? Fotoğraflardaki insanlar hatırlıyor mu beni? İsimleri neydi? Yüzleri çok tanıdık...
Yalnız kalmak, bir ilaç mıdır? Yoksa hastalığın ta kendisi mi? Işığı görünce karanlığa kaçıyorum hemen, böcekler gibi. Bir şeye çok uzun süre bakarsan, onu görmemeye başlıyorsun. Hayat, keşke bu kadar etobur olmasaydı.
İşte sen... Kurbanlarından korkan bir kanlı zalim bıçak...
Sen... Kendi gölgesinden bile korkan bir paranoyak...
Bir hipokondriyak...
...yüzaltmışyedi, yüzaltmışsekiz, yüzaltmışdokuz, yüzyetmiş, yüzyetmişbir, yüzyetmişiki...
Sen... Kırık cam üstünde yalınayak.. ve çırılçıplak...
Bir hipokondriyak...
Bir paranoyak...
Yalnız kalmak ilaç mıdır, yoksa hastalığın ta kendisi mi?
Kapım neden çalmıyor hiç artık?
Senden hiç vazgeçmediler mi?
Sizin, isminiz neydi?
Bir hipokondriyak...
Bir paranoyak...
Bir hipokondriyak...
Kalbim çoktan iflas etmiş bir kardiyak.
Yalınayak...
Ve çırılçıplak...
İşte sen, bir paranoyak...
Bir hipokondriyak...
Siz hepiniz benim hakkımda mı konuşuyorsunuz?
...üçyüzon, üçyüzonbir, üçyüzoniki, üçyüzonüç, üçyüzdört, üçyüzonbeş, üçyüzonaltı, üçyüzonyedi, üçyüzonsekiz, üçyüzondokuz, üçyüzyirmi, üçyüzyirmibir, üçyüzyirmiiki, üçyüzyirmiüç, üçyüzyirmidört, üçyüzyirmibeş...
Zakkum.

24 Temmuz 2007

Kahve, Alkol ve Çikolata.


Bir zamanlar falcılığından çok olgun bilgeliğiyle geleceğimi görmeyi başarmış bir kız, “Seneye yeni arkadaşların olacak ve şu anda arkadaşın olanların çoğunun aslında arkadaşın olmadığını anlayacaksın. Kendini artık yeni arkadaşlarının arasındaki yere ait hissedeceksin” demişti.

Eskiden her sabah süt içerdim. Gün içerisinde de tekrarlanırdı bu birkaç defa. Kokusundan nefret edip görmeye dayanamayanların aksine boğazıma dikerdim seve seve. Sabahları derse geç kalmak üzere rötarlı bir uyanış yaşadıysam yanıma alır; defterime o günün tarihini atarken sağ elimle, sol elimle de süt kutusunu tutardım. HIST191 ve HIST192 derslerinin vazgeçilmezi olmuştu bu ritüel, YBF amfisinin kapısındaki yiyecek ve içecekle girmenin yasak olduğunu belirten tabelaya inat.

Bir de çikolata vardı. Çikolatalar... Çoğu zaman yaşıma aldırmadan her açışımda bir çocuk gibi sevindiğim Kinder Sürpriz, vazgeçemezcesine Nutella ve istisnasız her seçimde sütlü çikolatalar. Çocuksu ve saftı çikolata aşkım o zamanlar. Arada sırada liseden kalma bir alışkanlıkla tüketilen portakallı çikolatalar vardı bir de o değişik tatlarıyla. Ve bir de beyaz çikolatalar vardı. Çikolata... Gelecekte ne kadar çok tüketeceğimden habersiz, sevgi göstergesi olarak hediye edilmiş bir tane beyaz çikolata.

Geçen zamansa, yeni dostlar getirdi bana. Vazgeçemediğim, her gün daha da bağlandığım ve eskilerin yerine koymaktan kendimi alamadığım.

Artık kahve vardı. Her anımda, her saniyemde... Her içişimde daha da bağlandığım, her içişimde daha da vazgeçilmezim olan... Farklı tatlar vaat eden ve hiçbir zaman vaatlerini öylesine bırakıp gitmeyen... Bir Türk Kahvesi kadar geleneksel, bir frappucino kadar mutlu edici, bir caffe mocha kadar tatlı, bir nescafe kadar şirin... Bazen bir cappucino kadar dişi, bazen bir espresso kadar erkek ve daima bir caffe latte kadar çocuksu. MATH203 derslerinde FASS G062’yi dolduran o yoğun koku, proje sabahlamalarında kafamı düşmekten kurtaran o koku; sadece derslerde değil geceleri de uyumamak için ideal bir ilaç haline geliyordu gün be gün. Yılların işkencesi ders çalışma aktivitesi, kolaylaşıyordu onunla. Ve yalnızca uyumamak için değil, gündüzleri daha da uyanmak için onunla olmak geliyordu içimden her geçen gün. Gündüzler de onu tadacağım anı düşünmekle akıp gidiyordu.

Her sabah içtiğim sütse artık bir vazgeçilmez değil, arada-sırada tadılarak nostaljik bir sevincin kırıntılarını hatırlatan bir tada dönüşmüştü. Çoğu zamansa kahvenin yanında tüketilen bir zorunluluk halini almıştı aslında.

Artık alkol vardı. Eskiden anketlerdeki potansiyel bir “ne kadar sıklıkla alkol tüketiyorsunuz?” sorusuna muhtemelen “Ayda bir” seçeneğini işaretleyecek olan bu beden, artık “Haftada bir”e terfi ettirmişti kendini. Her gün bir yenisi geldi. Bira ve şaraptan ibaret alkol repetuarım; rakı, vodka, tekila ve cinin en güzel formatlarıyla tanıştı. Biralar Darklaştı, tekilalar shotlardan taştı. Yeni dost alkol yanında mutluluğu getirdi, onunla olduğum zamanlarda geçmişi ve geleceği daha az düşünmemi sağlayan bir Carpe Diem Dopingi halini aldı. Beynimse her haftasonu onlarla olmak için can attı, tavukluğunu aşıp geç yatılan gecelere kollarını açtı. Ben onun hücrelerini öldürdükçe yeni dostumla, o bana onları hatırlattı. Alkol, “ortama-uyum-sağlamak-için-zorla-alınan” keyif verici bir sıvıdan, “zevkle-alınan-çünkü-ihtiyaç-duyulan” bir dosta dönüştü. Hiçbirinin bir farkı yoktu aslında diğerinden; hepsi bira kadar masum, şarap kadar elit, rakı kadar efkarlı, vodka kadar genç ve tekila kadar çılgındı. Fakat en büyük ortak yanları sonralarında ayılmak için kahve içilmesi gerektiği gerçeğiydi.


Süt
ün aksine çikolataysa hep hayatımda kaldı. Sadece çocuksuluğunu yitirip olgunlaştı. Artık yalnızca sütlü değil, kahverenginin her tonunda, çeşit çeşit ve tat tattı. Bir Belçika Çikolatasının orgazmik keyfini veriyordu artık her biri ağızda eridikçe. Her birini tüketmeye alıştıkça ortalarındaki portakal, fındık, krokan, fıstık, badem ya da krema daha da belirginleşiyordu. Beyaz ve portakallı çikolataların bir araya geldiği yeni tatlar, lise ve üniversite yıllarının ağzımda bıraktığı izlerini bir araya getirircesine yeni paketlerde sunuluyordu ve ben her geçen gün daha fazla tüketmeye başlıyordum onları.

Ve tabii bir de sütlü çikolatanın aksine muhtemelen bulunması daha zor, ama kesinlikle kalitesi daha yüksek alkollü çikolatalar ve kahveli çikolatalar vardı...

10 Temmuz 2007

SMS (Sessiz Mesaj Sendromu)


28 Haziran Perşembe günkü Penguen'den:

"Ben neden hemen cevap yazıyordum gelen mesajlara? Hayır yani o gece değil, her zaman böyleydi bu. İnsanların telefonlarını önemsememesini hep çok kıskandım, hâlâ da kıskanırım. "Aa yeni gördüm" diye iki gün sonra cevap atan insanlar nasıl yaşıyorlar ki acaba? Çok süper hayatları mı var, yanlarında her zaman dostları filan mı oluyo, ne yani?"

Gerçekten ne kadar sinir bozucudur sevdiğiniz insana bir mesaj attıktan sonra geçen zaman. Hele ki üzerinden saatler geçip de cevap gelmediyse...

TurkCell, MelodiCell ve diğer tüm servislerden; yıllardır hatrınızı sormayan arkadaşlarınızdan mükemmel bir zamanlamayla o an gelen mesajlardan; her şeyden, herkesten nefret edersiniz.

Mesaja cevap vermek yerine ne yapıyor olduğunu düşünürsünüz. Siz yoksunuzdur yanında, sizle ilgili hiçbir şey yoktur.

7 Mayıs 2007

Can Yücel'den...

seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?
elin elime değmeden avuçlarımı terleten sıcaklığını ta içimde hissetmek.

seninle olmanın en kötü yanı ne biliyor musun?
"seni seviyorum" sözcüğü dilimin ucunu ısırırken her konuşmamızda boş yere saatlerce havadan sudan söz etmek.

seninle olmanın en heyecanlı yanı ne biliyor musun?
aynı şeyleri seninle aynı anda düşünmek, birlikte ağlamak gülmek. ve buradayken bile seni çılgınca özlemek.


seninle olmanın en acı yanı ne biliyor musun?
seni hiç tanımadığım bir sürü insanlarla paylaşmak. senin yanında olan seninle konuşan herkesi çocukça kıskanmak.

seninle olmanın en mutlu yanı ne biliyor musun?
tanıdık birileriyle karşılaşma tedirginliği ile yollarda yürümek yan yana. elimdeki şemsiyeye inat yağmurda ıslanmak birlikte. elimde kırçiçeğiyle seni beklemek. aynı mekanlarda aynı yiyecekleri yemek.

seninle olmanın en romantik yanı ne biliyor musun?
sensiz gecelerde sana söyleyemediklerimi yıldızlara aya anlatmak.okuduğum kitabın sayfalarında dinlediğim şarkıların, türkülerin, şiirlerin her mısrasında seni bulmak.

seninle olmanın en zor yanı ne biliyor musun?
seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz duygularımı umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek.sevgili yerine yıllarca dost kalmayı başarmak. yalınayak yürümek bıçağın en keskin yerinde. kanadıkça tuz yerine gözyaşlarımı basmak yüreğime.

seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun?
nereden bileceksin?
sen benimle hiç olmadın ki...

olsaydın avuçlarım terlemezdi. ısırmazdım dilimin ucunu. özlemezdim seni yanımdayken. kıskanmazdım. korkmazdım yollarda yürümekten. ıslanmazdim yağmurlarda. yıldızlara aya dert yanmaz böyle her şarkıda sarhoş olmazdım.korkmazdım seni kaybetmekten, ayaklarım kan revan atlardım sandaldan denize. ve her kulaçta haykırırdım seni.

ama sen hiç benimle olmadın ki.
ya aklın başka yerlerdeydi, ya yüreğin...

Can YÜCEL