resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2011

Çarlık Rusyası'ndan Sahneler

(İlya Repin, Volga Kıyısında Burlaklar, 1870)

Pera Müzesi, 2010'un son günlerinde Frida Kahlo ve Diego Rivera eserlerini ağırlayışı ile adından söz ettirse de, 4 Kasım 2010'dan beri sergilenmekte olan çok daha etkileyici bir sergi daha bulunuyor müzenin iki katında: Çarlık Rusyası'ndan Sahneler. Şu sıralar Pera Müzesi ile yayınlanan tüm yazılar Frida'dan bahsederken benim bu sergiyi baştacı etmemin nedeni de bu etkileyicilik. Modern sanatı klasik sanattan çok daha fazla sevmeme rağmen... Frida'nın mutlu zamanlarında verdiği eserlerin mutsuz zamanlarında verdiklerinin yanındaki sönüklüğünden midir, yoksa Müze'nin getirdiği koleksiyonun oldukça sınırlı sayıda eser içermesinden midir nedir; "Çarlık Rusyası'ndan Sahneler", gerçekten bir başkaydı. (Yazının devamındaki görsellerde sergideki favorilerimi bulabilirsiniz.)

1. Vladimir Makovski, Düşkünler Evi, 1889

St.Petersburg'daki Rus Devlet Müzesi koleksiyonuna ait, 19. yüzyılın büyük Rus ressamlarının eserlerinden oluşan "Çarlık Rusyası'ndan Sahneler"; dönemin Rusyası'nı tüm gerçekçiliğiyle tuvallerde görmenizi sağlayan bir sergi. Köy hayatını, şehir hayatını, fakirliği, soğuğu, savaşı ve ölümü yansıtan onlarca tablo, Rus Edebiyatı'nı görselleştiriyor resmen.

2. Nikolay Kasatkin, Öksüzler, 1891

(3. Nikolay Bogdanov Belski, Okulun Kapısında, 1897) Sergiyi birlikte gezdiğim arkadaşlarımın yorumlarından iki tanesi ise serginin düşündürttüklerini anlatmak açısından çok kullanışlı: Oğullarını savaşa uğurlayan Rus köylüler gördüğümüzde savaşın Osmanlı-Rus Savaşı olduğunu göz önünde bulundurursak aynı sahnelerin bizim topraklarımızda da yaşandığını tahmin etmek zor değil. Bu da, savaşın ne kadar gereksiz olduğunu anlatıyor bize, bir kez daha. Diğer yandan "Baharın Başlangıcı" isimli bir tabloda kar ve buzdan başka bir şey görmemek; gerçekten de Rusya'nın neden 'sıcak denizlere inmek istediğini' açıklıyor.

4. Karl Lemoh, Yaz, 1890

(5. Nikolay Pimonenko, Noel Falı, 1888) Dönemin eserleri kimi zaman ışık ve gölgeyi kusursuz kullanımları, kimi zamansa detaylardaki büyüleyiciliği ile öne çıkıyor. Çoğunun adı Nikolay ya da Vladimir olan birbirinden yetenekli ressamların Batı Avrupa sanatkarlarından hiçbir farkı yok. Tanıdık hikayeleri, Batılı bir sanat anlayışıyla bize aktaran bu eserleri 20 Mart 2011'e kadar Pera Müzesi'nde görebilirsiniz.

5 Aralık 2010

Kuzeyden, Bölüm III: Nationalmuseum, Stockholm

Stockholm'ün kanalları kıyısındaki, saray manzaralı Blasieholmen, bugün Modern Sanat Müzesi başta olmak üzere birçok müzenin bulunduğu Skeppsholmen ve küçük Kastellholmen Adaları'na geçiş sağlıyor. Bölgenin en uç noktasında ise Rönesans saraylarını anımsatan görkemli bir bina yükseliyor. 1866'da tamamlanan, Alman mimar August Stüler'in imzasını taşıyan bu bina, Stockholm'ün en büyük müzelerinden biri: Nationalmuseum. İsveç'in en geniş sanat koleksiyonuna, İskandinavya'nın en geniş porselen koleksiyonuna ve toplamda 500,000'e yakın esere sahip bir müze...

Nationalmuseum Koleksiyonu; Baskılar ve Çizimler, Uygulamalı Sanat ve Tasarım, Resim ve Heykel olmak üzere üç ayrı bölüme ayrılmış. Baskı ve Çizimler ilgimi çekmediğinden gezmedim ve yorum yapamıyorum. Tasarım kısmı ise, İsveç denilince akla gelen o yaratıcı zekanın ürünü birbirinden güzel tasarımların mabedi gib.. olması gerekirken, değil. Çünkü koleksiyonda gördüklerimizin hepsi, yaklaşık 50-100 yıl önce yapılmış tasarımlar olduğundan; şu anda hepsinin daha gelişmişini ortalama bir IKEA mağazasında bulmak mümkün. Tabii her şeyin başlangıç noktasına tanık olmayanlar için görülesi. (Diğer yandan sergi düzeni bakımından semt pazarlarından farkı yok. "Ne alırsan 1 Milyon" ibaresini gözlerim aramadı değil.)

Resim ve Heykel Koleksiyonu ise 18-19. yy İsveç, 17-18. yy Fransız, 17. yy Hollanda ve İkonalar başlıkları ile dört ana bölüme ayrılmış. 17-18 yy Fransız sanatı denilince, tabii ki akla Empresyonizm geliyor. Müzenin koleksiyonunda Cézanne, Degas, Gaugain, Manet, Monet, Pisarro, Renoir ve Sisley gibi, akımın en büyük ustalarının eserleri mevcut. 17. yy Hollandası denilince ise tabii ki Rembrandt demek yetiyor.

18. ve 19. yüzyıl İsveç Sanatı ise müzenin hemen hemen tek beğendiğim yanıydı. (Evet evet, ayrı bir Empresyonizm kısmı olmasına rağmen) Nordic Kültürü'nü, o soğukluğu, o durgunluğu ve o melankoliyi yansıtan tablolar; o ışık kullanımı, baştan çıkarıcı olmasa da hafif büyüleyici bir etkiye sahipti. 18. yüzyıl İsveç'inin sembollerinden biri haline gelmiş olan Alexander Roslin imzalı portre "The Lady with the Veil (The Artist's Wife)" (1769) ve türevleri dönemin diğer Avrupa akımlarından fazlaca esintiler taşısa da; başta favorim Eugene Jansson'un "Sunrise over the Rooftops"ı (1903) olmak üzere; Karl Nordstrom ve Carl Wilhelmson eserleri oldukça 'kuzeyden' ve ilgi çekiciydi.

Zevkler zamanla ve birikimle değişen şeylermiş, Nationalmuseum bana bunu öğretti. Geçmişte, küçük yaşlarda gezdiğim Avrupa müzelerinde metrelerce uzunluktaki yağlıboya tabloları ve karanlık galerileri ağzım açık kalarak izlediğim günler çok geride kalmış. Hele ki "Moderna Museet" gibi bir modern sanat tapınağından çıkıp bu karanlık galeriyi gezince, boğuluyorum zannettim. Empresyonizm bile karanlık, cilalı mermerler bile kirli gözüktü gözüme. Kısacası derim ki, "Nationalmuseum" güzel ve zengin bir müze. Ama modern sanata olan sevginiz, klasik sanata olanı aşıyorsa; sizin yeriniz karşıki ada.

Sırada: Malmö

29 Kasım 2010

Kuzeyden, Bölüm II: Moderna-Utställningen


Stockholm'ün hayran kaldığım modern sanat müzesi Moderna Museet'in 2 Ekim 2010 - 9 Ocak 2011 tarihleri arasında evsahipliği yaptığı sergi, "Moderna-Utställningen" (The Moderna Exhibition), çağdaş İsveç sanatının en iyi örneklerini bir araya getirmişti. Müzenin, ilkini 2006'da düzenlediği ve bundan böyle geleneksel olarak 4 yılda bir düzenleyeceği serginin bu ikincisinde; aralarında İsveç'te yaşayan uluslararası ve yabancı ülkelerde yaşayan İsveçli sanatçıların da bulunduğu toplam 54 sanatçının eserleri sergileniyor.

Sergi eserlerinin yanısıra gerek küratörü Fredrik Liev'in yerinde seçimleriyle, gerekse (ücretsiz dağıtılan) 180 sayfayı aşan muazzam kataloğu ile de sanatseverlerin gözlerini kamaştıracak nitelikte. Serginin sorduğu "What is the role of contemporary artist? Is it even possible to talk about 'Swedish contemporary art' in an increasingly globalised world? And if so, what does it mean?"* soruları ise modern sanatın globalleşen dünya ile birlikte gelmeye başladığı noktayı sorgulaması açısından dikkat çekici.


Sergilenen fotoğraflardan enstalasyonlara, tablolardan videolara birçok eser arasından özellikle üçü dikkatimi çekti. Tuvallere 2007'den bu yana sürekli dev çikolatalar boyayan Viktor Kopp; çikolata ve kapılar, gerçek ve gerçekdışı arasında gidip gelmenizi sağlıyor. (Yanda "Choklad" (2009)) Olav Westphalen imzalı (yukarıda) "Drums" (2010), iki renkli petrol varili ve onlardan sızan petrolden oluşan bir pop-art heykel. Westphalen, modern çağın başarısızlıklarına petrol referansı ile değinmekle kalmamış; heykelini petrol ile aynı elementten gelen elmas reklamları çizimleri ile de tamamlamış. (DeBeers (2010), Cartier (2010)). Son olarak, bence sergideki en etkileyici eser olan Runo Lagomarsino'nun enstalasyonu "Las Casas Is Not a Home" (2008-2010)... Bir duvar boyunca uzanan raflar, rafların üzerinde onlarca farklı obje, objelerin üzerinde yazılar, rafların arasındaki çerçevelerde fotoğraflar. Kültürlerin yok edilmesi, kolonizasyon, asimilasyon, farklı olanın dışlanması/küçümsenmesi gibi birçok konuda sembolik anlamlar taşıyan obje ve metinler ile büyük laflar etmiş sanatçı. Hele metinler arasında öyle ikisi vardı ki, hem yüzümde bir gülümsemeye hem de kafamda bolca düşünceye neden oldu: "Geometry is hope."** ve "If you don't know what the South is, it's simply beacuse you are from the North."***

2014'teki sergide yine Stockholm'ü ziyaret eder miyim bilinmez, fakat Moderna-Utställningen sayesinde karşılaştığım bu 3 sanatçıyı çoktan bir köşeye not ettim bile.

Sırada: Nationalmuseum, Stockholm

*"Çağdaş sanatçının görevi nedir? Hem zaten gittikçe globalleşen bir dünyada 'İsveç çağdaş sanatı'ndan bahsetmek mümkün müdür? Mümkünse, ne anlama gelmektedir?" / **"Geometri umuttur." / ***"Eğer Güney'in ne olduğunu bilmiyorsanız, bu Kuzey'den olduğunuz içindir."

28 Kasım 2010

Kuzeyden, Bölüm I: Moderna Museet - Stockholm

Nordic Kültürü hayranlığım, beni bir kez daha kuzeye savurdu geçtiğimiz tatilde. Paris'e uğradıktan sonra Stockholm-Kopenhag-Malmö güzergahında soğuk, dudak-çatlatan, saat-4'ten-sonra-karanlık ama dolu dolu bir gezi oldu. Wayne's Coffee'lerde wireless'a koştuğum, metro-tren-uçak üçlüsünü defalarca kullandığım, H&M'de umduğumu (bkz. indirim) bulamadığım, parama kıyıp ilk Björn Borg boxer'ımı aldığım ve Carlsberg'e ve sanata doyduğum bir gezi... Gezi notlarının bu ilk bölümünde Stockholm'ün sanat mabedi Moderna Museet koleksiyonu ile karşınızdayım:

Moderna Museet, Stockholm'ün eski depolarının bulunduğu yeni kültür adası Skeppsholmen'in üzerinde 1998 yılında açılmış, dünyanın en iyi koleksiyonlarından birine sahip olan modern sanat müzesi. Dışarıdan bakıldığında harika bir mimariye sahip, içeriden bakıldığında ise harika bir manzaraya... Moderna Museet'in mimarı ise Sydney Opera Binası projesinde de imzası bulunan Rafael Moneo.

Şehrin tüm karanlığına rağmen aydınlık bu müzede huzur buluyorsunuz sergi salonları arasında gezerken. Alt katta dev bir oditoryumda sinema etkinlikleri düzenleniyor, müzenin modern sanat koleksiyonunun yanısıra geniş bir fotoğraf ve film koleksiyonu bulunuyor ve pahalı olmakla beraber hoş bir restoranı var. Müzenin kalıcı koleksiyonunda dünya ve İsveç modern sanatının eşsiz örnekleri 1900-1945, 1946-1970 ve 1971-... şeklinde üç ana bölüme ayrılmış olarak giriş katında 3 ayrı salonda sergileniyor. Bu koleksiyon dışında, oldukça geniş bir geçici sergi salonu bulunuyor. Bu serginin ortalama bir lise kimya kitabı büyüklüğündeki kataloğu ile sesli rehberinin; zaten içeride görecekleriniz düşünüldüğünde bir hayli ucuz olan müze giriş ücretine dahil olması ise yurdum özel müzelerinin hizmet anlayışında örnek alması gereken hoş hareketler.

Moderna Museet'in her sanatseveri heyecanlandıracak olan kalıcı koleksiyonunda bulunan isimleri saymak, modern sanat tarihinin en önemli isimlerini saymak demek oluyor aslında: Bacon, Brancusi, Chagall, Dalí, Duchamp, Kandinsky, Malevich, Magritte, Matisse, McCarthy, Miró, Modigliani, Mondrian, Munch, Picasso, Pollock, Warhol... Çılgınca değil mi? Marcel Duchamp'ın o meşhur pisuvarının müzede bulunmayışı (ve görevlilerin nereye gönderilmiş olduğu konusunda bilgisi olmaması) beni üzdü; 60'lı 70'li yıllara ait birçok eserin geçici olarak müzenin Malmö'deki şubesine gönderilmiş olması ise Malmö'de de bu zevkin devam edeceğinin habercisiydi. Listeleme manyağı bir blogger olarak, liste yapmadan durmam beklenemezdi. Karşınızda Moderna Museet'in en beğendiğim 10 eseri:

1. P.McCarthy, "Ketchup Sandwich", 1970: İster modern olsun, ister klasik; sanat çok güçlü bir şey. Klasik sanattaki mitolojik ve dini referansların yerini, modern sanatta toplumsal ve popüler kültüre referansların alması ise bu gücü daha beyin jimnastiğine elverişli ve daha eğlenceli kılıyor. Düzgün kesilmiş camlardan oluşan dev bir küp ve ketçap şişeleri... Karşısında durduğunuzda çok farklı şeyler hissediyorsunuz "Ketchup Sandwich"in. Eserin adıyla alakası olmayan, birçok olası farklı yorumun birleştiği nokta ise kuşkusuz "kan"... (Müzede bulunduğum 3 saat boyunca "Ketchup Sandwich"in yanına defalarca gittim. Her gidişimde aklıma tek bir şey geldi: "True Blood". Al sana 70'lerde yapılan eserin 2000'lerin popüler kültürüne referans verebilmesi. Olay kafamızın içinde çünkü, herkesin bir popisi var.)

2. Erró G., "Foodscape", 1970: Kapitalist dünyanın, tüketim çılgınlığının bir özeti. Rengarenk bir yemek cümbüşü. Ön saflarda yer alan "gerçek" yemeklerin, tatlıların, peynirlerin, meyvelerin; arkalara gittikçe yerini kutulanmış, hazır yiyeceklere bırakması... Birbirinden lezzetli gözüken onlarca çeşit iştah açıcı besinin, yerini köşeli kutularda soğuk ve fabrikasyon besinlere bırakması. Yıl daha 1970... Düşünüyorum da, Erró bu resmi günümüzde yapsaydı, "gerçek" yemeklerin o tuvaldeki oranı ne kadar olurdu.

3. C.Edefalk, "Another Movement", 1990: İsveçli çağdaş portre sanatçısı Edefalk'ın "Another Movement"ı, bir kadın ve bir adamın protresi değil. Bir dokunuşun portresi adeta. Fonda hiçbir detay yok. Hatta adamın vücudun yarısı karışıyor o fondaki maviye. Yalnızca ten var, his var tuvalde.

4. P.Tillberg, "Blir du lönsam, lille vän?", 1972: 20. yüzyılın en önemli İsveç eserlerinden biri "Will You Be Profitable, Little Friend?". Sıradan bir kentin, sıradan bir okulunda, sıradan bir sınıf; tek tip öğrenciler. IKEA kültürünün ürünü bu düzende, sınıfın atmosferini değiştirmek için asılan tablonun, pencereden görünen manzaradan farkı yok. O hayranı olduğum Nordic Sosyal Düzeni'ni sorgulayan bir başyapıt. En can alıcı detay ise, 27 kişilik sınıfta camdan dışarıya bakan o tek kız.

5. M.Ernst, "L'été imaginaire", 1927: Ay'ı bir tepsi gibi değil, parlayan bir halka gibi tasvir ediyor Ernst. Binalarıysa merdivenler gibi. Birçok altmetni vardır tüm bunların. Saatlerce analiz edilir. Bense yormak istemedim kendimi o an, şu anda da yormaya niyetim yok. Yalnızca kapkaranlığın ortasında parlayan o halka dikkatimi çekti. Çok güzel gözüküyor çünkü. (bkz. Sanat Eleştirisi Fail)

6. H.Matisse, "Apollo", 1953: Modern sanatın aşkı anlatma şekli. Matisse'in son eserlerinden biri olan "Apollo", bizi Apollo ve Daphne'nin hikayesine götürüyor. Daphne akla geldiğinde, gözünüz en alttaki ağaca kayıyor. Dalları bütün eseri kaplayan bir kalp şekli çizen ağaca... İki yandaki kolonlar, tepede parlayan bir güneş, Apollo ve Daphne... Aşk defalarca daha güzel şekilde anlatıldı belki, ama bu da yeterice iyi sayılır.

7. S.Dalì, "The Enigma of Wilhelm Tell", 1933: Oğlunun kafasındaki elmayı vurması istenen Tell'in hikayesini bilinçaltı ve sürrealizm ile birleştiren Dalì, bir kez daha küçük detaylarla baş döndürücü bir eser ile çıktı karşıma.

8. M.Sturtevant, "France d'après Raysse", 1969: Pop art'ın önemli temsilcilerinden Sturtevant, bir Warhol kadınına eklediği neon ışıkları ile kendisi için küçük ama sanat için büyük bir adım atmış. Sokakta görüp dudaklarının büyüsüne kapılınan bir kadının duvardaki hali gibi...

9. D.Judd, "Untitled", 1965: "Untitled" serisinin birbirine benzeyen onlarca versiyonunun ilk örneklerinden biri ve minimalizmin öncülerinden Judd... Judd'ın IKEA raflarını anımsatan (ya da onlara ilham veren) eserinin IKEA'nın anavatanında düşündürdükleri çok farklı gerçekten.

10. R.Magritte "Le modèle rouge", 1935: Klasik bir Magritte var karşımızda. Bu kez botlara başkalaşmış bağcıklı ayaklar ile... Magritte'in gerçek ve gerçeküstünü bir araya getirişi, "gerçek"i sorgulayış şekli, kendisini tanımaya başladığım ilk günden beri aklımı almıştır zaten.

Sırada: Modernautställningen

23 Mayıs 2010

Geniş Boyutların Adamı: Botero

Bugüne dek İstanbullu sanatseverleri sadece Osman Hamdi Bey ve Fausto Zonaro gibi Osmanlı ressamlarının eserlerinin bulunduğu sürekli koleksiyonu ile değil; Chagall, Miro, Picasso gibi ustaların eserleri ile de süreli sergilerinde buluşturan Pera Müzesi; 4 Mayıs - 18 Temmuz 2010 tarihleri arasında Kolombiyalı günümüz sanatçısı Fernando Botero'nun eserlerini görme fırsatı sunuyor. Kendine özgü tarzı, şişman insan ve hayvanları, rengarenk tuvalleri ile dikkat çeken Kolombiyalı ressam; Marquez'in o büyülü gerçeklik dolu romanlarındaki Kolombiya'yı anımsatıyor bol bol.

Sergiye boyutları nedeniyle getirilemeyen birçok eserin bulunması, sergi hakkında okuduğum onlarca yazıdaki tek üzücü cümle sanırım. Açılışından kısa süre sonra koşa koşa gidip gezdiğim serginin kendisi ise, gerçekten büyüleyici. Rengarengin duvarlar kaplayan boyutlarda büyük tuvallere "şişman insanları" değil, "geniş boyutları" resmetmek için saçılmış halleri var her yerde. Günümüz sanatının en büyük ustalarından biri olduğunu düşünüyorum Botero'nun. (Yanda, Woman in Shower)
Sanatçının eserleri, Pera Müzesi'nde 3 katta, 6 bölümde sergileniyor. Sanatçının Kolombiya'yı ve insanlarını anlattığı eserlerini, "Latin Amerika Halkı" ve "Latin Amerika Yaşamı" bölümlerinde görüyoruz. Küçük evlerin ve dar sokakların bulunduğu kasabalar, dikiş diken kadınlar, sigara ve içki içen kadınlar/adamlar, rahipler, futbol, dans, parklar ve seks... Çocukluğunda matadorluk okuluna devam eden sanatçının boğa güreşlerini konu aldığı eserlerinin yer aldığı "Boğa Güreşi" bölümü pek ilgimi çekmese de, Mika'nın "Teenage dreams in a teenage circus / Running around like a clown on purpose." sözlerini hatırlatan "Sirk" bölümü oldukça büyüleyiciydi. "Ölüdoğa" bölümünde Cézanne'ın çok ötesinde natürmortlara imza attığını görüyoruz Botero'nun. "Uyarlamalar"da ise Avrupa sanatının önde gelen ressamlarının eserlerinin 'geniş' versiyonlarını görüyoruz Botero'nun gözünden. Velazquez, van Eyck, Rubens ve nicelerinin o beynimizde yer etmiş eserlerinin Botero yorumları çıkıyor karşımıza. (Yanda, After Velazquez)

Oranges

Sanatçının eserlerinde ilk bakışta farkedilen boyut ve renk seçimleri dışında dikkatimi çeken iki nokta olduğunu söyleyebilirim. İlki, dar alanlara sıkıştırılmış insanların, hayvanların ve objelerin ötesini de aynalar ve pencereler aracılığı ile görebilmemiz. Bir diğeri ise tuvalin farklı köşelerinden "ce-eee" sesi çıkarırcasına görüş alanımıza girip bizi gülümseten çoğunlukla çocuk ya da şaşı figürler. Hele bir tanesi vardı ki, gülümsetmekten ötesini başardı. (Yanda, Circus People, detay.)

Liste yapmadan duramam malum... Botero'nun sergide yer alan eserlerinden en beğendiklerim ise şöyle sıralanabilir:

1. Elif Şafak romanlarındaki aileleri hatırlatan, Şerafettinimsi kedileri ile dikkat çeken Sisters

2. Almodóvar filmlerini anımsatan ve çömelmiş tespihi eksik Türk köpeği ile dikkat çeken Three Women Drinking

3. Işığı ve gölgeyi, karanlık ve aydınlığı, boğayı ve matadoru düz bir çizgi ile ayırıp karşı karşıya getiren Bullring
4. Dini komedi Vatican Bathroom

5. Her telden çalan ve bir kardeşlik izlenimi veren rahiplerin varolduğu The Seminary



İster Sabancı Müzesi, ister Pera Müzesi, ister İstanbul Modern olsun; İstanbul'a gelecek olan sıradaki dev ismi heyecanla bekliyoruz...

Fotoğraflar için Işıl Demir ve iPhone'una teşekkürler!

13 Ekim 2008

ARoS: Aarhus Kunstmuseum

Kuzey Avrupa'nın en büyük müzelerinden biri olan ARoS, yani Aarhus Sanat Müzesi, 2004 yılında açılmış olan oldukça yeni bir müze. ARoS, Aarhus'un Latince ismi. Büyük harflerle yazılan 'ars' ise Latince sanat demek.

Müze binası, bir tasarım harikası. Dışarıdan küp şeklinde, tuğladan örme bir kutu gibi gözüken binanın içi, beyaz duvarların eğriler oluşturarak üstüste konduğu bir düğün pastasını andırıyor. İçerideki ışık, inanılmaz.

Binanın mimarları, Kopenhag'daki "Black Diamond" denilen kütüphane binasınınkilerle aynı: Morten Schmidt, Bjarne Hammer ve John F. Lassen. 9 katlı müzenin girişi 4. katta ve bu kat hikayesinin ardında oldukça derin anlamlar gizli. ARoS, Dante'nin "İlahi Komedya"sına bir yolculuk aslında. Giriş katı cennet ve cehennem arasındaki arafı temsil ediyor. Alt katlara indikçe karanlık ve tüyler ürpertici sergilerle, eserlerle karşılaşıyor ve yerin altına iniyorsunuz. Cehenneme bir yolculuk yapıyorsunuz yani. Yukarıya doğru çıktıkça ise her yerin bembeyaz olduğu bir dünyaya yolculuğunuz başlıyor. Danimarka sanatının altın çağına tanıklık ediyor, bembeyaz duvarların üstündeki modern sanat eserlerine bakıyorsunuz. Aarhus manzaralı aydınlık koridorlarda yürüyerek yaptığınız cennet yolculuğu 9. kattaki terasa ulaştığınızda sona eriyor.

Müzede 3 adet kalıcı sergi var. Danimarka sanatının Rönesans ve Modern Avrupa Sanatı ile tanışarak yaşadığı "Altın Çağ"ın 18.-20. yüzyıllar arasındaki eserlerinin bulunduğu "Golden Age / Modernism: 1770-1930" bunlardan ilki. Müzenin en üst katında bulunuyor. Modernizm öncesi romantik ve gerçekçi tablolar göz kamaştırıcı detaylara sahip. Yandaki resimde Frants Henningsen'in "Deserted. But Not by Friends in Need" adlı ve 1888 tarihli eserini görüyorsunuz.

Serginin diğer yarısında Modernizm hüküm sürüyor ve Cézanne ve Picasso başta olmak üzere etkileşimleri gözlemlemeye başlıyorsunuz. Bu dönemin en güzel örnekleri de bir futbol sahnesini betimleyen Harald Giersing imzalı "Sophus Heads the Ball" (1917) ve Vilhelm Lundstrøm'un "Standing Model"ı (1931).

Bir alt katta, "Modern Art: 1930-1980" sergisi var. Ekspresyonizm, sürrealizm ve pop-art başta olmak üzere 20. yüzyıl sanatının çarpıcı örneklerine rastlayabileceğiniz bu sergi, müzenin ikinci kalıcı sergisi. Warhol ve Magritte etkilerinin görüldüğü birçok eser mevcut bu katta. (Ayrıca Warhol'un elektrikli sandalye çalışmalarından biri de müzenin koleksiyonunda). Bu kattakiler arasında olumlu anlamda dikkatimi çeken, politik bir eser oldu. Svend Wiig Hansen'in 1959 tarihli "The Human Ride"ı, gerek anlattıkları gerekse renkleriyle çarpıcı bir tablo.

Olumsuz anlamda dikkat çekici eser ise, kesinlikle Bjørn Nørgaard'ın 1970'te yarattığı "sanat eseri(?)". Nørgaard'ın sanat anlayışı, eserin adı olan "The Horse Sacrifice"tan anlaşılacağı gibi sanat için kurban edilen bir atın, kavanozlara tıkılmasından ibaret. Atın kesilip, iç organlarının, derisinin ve her parçasının küçük küçük parçalara ayrılarak 100'den fazla kavanoza doldurulması; ve bu operasyonun kavanozların hemen üzerindeki ekrandan bir video ile anlatımına ne kadar sanat denilir/denilmelidir uzun uzun, mantıklı bir şekilde tartışılması gereken bir konu bence. Sanatçının, bu operasyonu Vietnam Savaşı'nı eleştirmek için yaptığını da not edelim.

Müzenin bir alt katına indiğinizde, kalıcı sergilerden sonuncusu, "Contemporary Art: 1980 - " sergisine giriş yapıyorsunuz. Serginin konsepti, "Art City". Çağdaş sanat eserlerinin kategorilere (hatta sokaklara) ayrılarak sergilendiği uçuk kaçık bir şehir burası. Kullanılan malzemelerden, verilen mesajlara kadar her şey bir sanat şehrini tanımlayacak/tamamlayacak nitelikte. Salonun en ortasında, bir meydanda olabileceği gibi bir heykel duruyor: Carsten Höller'in "Sphäre" (2001) adlı eseri, pembe tonlarda, şirin bir küre.

"Sphäre"in hemen üzerindeki ekranlarda ise Tracey Moffatt'ın iki videosu oynuyor. Bunlardan "Love" (2003), (adına tezat bir şekilde) Hollywood filmlerindeki tokat, kavga, surata su atma, 'ne-dedin-sen-ne-dedin-sen' ve itiş-kakış sahnelerinin bir kolajı ve oldukça eğlenceli. "Art City"deki başka bir eğlenceli video ise, Lars Arrhenius'un bir apartmanda yaşayanların bir gecesini, sırayla evlerine konuk olarak anlatan animasyonu, "Habitat" (2006). 9 dakikalık, konuşmasız -ama mırıldanmalı- bu animasyon, gerçekten güldürüyor.


Bu kattaki çağdaş sanat örnekleri arasında en etkileyicileri olarak ise iki ayrı esere yer veriyorum. Annika von Hausswolff'un boş bir evde elektrikli testereli masum görünümlü bir kız çocuğunu görüntülediği "Flicka med motorsåg" (2000) adlı fotoğrafı; suçu, masumiyeti, şiddeti ve vahşeti sorgulatıyor insana.

İkinci olarak Tony Matelli'nin "Fucked" (2005) eseri, aşkın çok güzel bir betimlemesi. Kolları-bacakları kopmuş, üzerlerine piyano düşmüş, kanlar içinde kalmış bir haldeyken bile elele tutuşabilecek denli aşık olunabileceğini anlatıyor.

Müzenin cennetinden cehenneme doğru inmeye başlarsanız, ilginçlikler peşinizi bırakmıyor. Fakat bu katlardaki geçici sergiler beni pek etkilemedi açıkçası. "9 Spaces" adlı yapımı süren sergide, kapkaranlık koridorlarda ve odalarda yürüyüp, karşınıza çıkan odalardaki videoları ve ışık oyunu temalı eserleri görüyorsunuz örneğin. Geçtiğimiz aylarda açık olan fakat ben gelmeden biten "Music to See" adlı serginin çok başarılı olduğunu öğrendiysem de, onun yerine kurulmakta olan yeni sergi de daha açılmamıştı.

Gelelim müzenin en önemli, en etkileyici ve en başarılı eserine. Sanırım Danimarka gezim boyunca gördüğüm en inanılmaz şeylerden biri olabilir. Müzenin en alt katında duran, devasa boyutlardaki çömelmiş çocuk heykeli "Boy", 2000 yılında Ron Mueck tarafından yapılmış. 5 metre boyundaki bu çocuk o kadar gerçekçi, bakışları o kadar etkileyici ki; önünde kalakalıyorsunuz. Çok güzel, çok...