24 Kasım 2010

Öğretmenler üzerine...

Bugün öğretmenler günü.

Bundan tam bir yıl önce, 7 yılımı geçirdiğim Eyüboğlu Eğitim Kurumları'nda yaptığım günün anlam ve önemi belirten konuşmanın metnine yer vermek, bugünü anmak istedim.

Tüm öğretmenlere, ve kendini öğretmen hissedenlere sevgilerimle.

İyi okumalar...

------
24 Kasım 2009

Öncelikle tanımayanlarınız için, ben 2005 IB mezunlarından Emre Eminoğlu. Sabancı Üniversitesi Üretim Sistemleri Mühendisliği Programı’ndan geçtiğimiz Haziran ayında mezun oldum.

Bugün 24 Kasım, yani öğretmenler günü. Öğretmen olanlar da ben değil, sizsiniz. Dolayısıyla her sabah uyandığınızda bilincinde olduğunuz bir durum ve yıllardır yapmakta olduğunuz işle ilgili bir konuşma yapmamı ne siz istersiniz, ne de ben becerebilirim. O yüzden sizlere en iyi bildiğim ve son 16 yıldır uğraştığım meslekten bahsetmek istiyorum, o da öğrencilik.

1993 yılında Anaokulu’ndan başarıyla mezun olarak sektöre emek vermeye başladım. Çalışma arkadaşlarıma göre oldukça önde başlamıştım işime, çünkü zaten okumayı da yazmayı da biliyordum. Ama rekabetli bir ortamdı, ben de kurnazca davranarak, bilmiyormuş gibi sayfalar dolusu çizgi çizmekle başladım mesleğe. Ofisimiz 60 kişilikti. E devlet kurumu tabii. 5 yıl boyunca çekirdek aile ve geniş ailenin farkından, çarpma-bölme işlemlerine, üçgenin iç açılarının toplamından, blok flüt çalmaya, şanlı ordumuzun kazandığı büyük zaferlerden, yapım ve çekim eklerine, hatta havuz problemlerine kadar birçok konuyu öğrenerek hizmet verdim.

Sonra 1998’in Eylül ayında, kendimi bir anda burada buldum. Özel sektörün öğrencilik mesleğine sağladığı tüm imkanları tanıyan kocaman bir kampüste, şu yandaki altı katlı binanın ilk çalışanlarından biriydim. Üstelik bu kez bedavaya değil, üstüne para vererek çalışıyordum. Yine çalışma arkadaşlarıma göre biraz öndeydim ve bu kez kendi dilimi okuyup yazıyor olmam değil, başka bir dili anlıyor olmam etkili olmuştu bunda. Buradaki ilk üç yılımda, dönem ödevleriyle, laboratuar ve gözlemevi denilen şeylerle, power pointle, kompozisyon sınavlarıyla, hatta beden eğitimi sınavlarıyla, resim çantalarıyla ve müzik odalarıyla, ikinci bir yabancı dille, öğrenci kulüpleriyle, kütüphaneyle kısacası bambaşka bir dünyayla tanıştım. Transfer zamanı geldi, gitmek istemedim, kaldım burada.

Lise yılları bizim mesleğin zor zamanlarıdır bilenler bilir. Bir taraftan hormonlarla, bir taraftan patronlarla uğraşır; çalışma arkadaşlarına uyum sağlamaya çalışırsın. Uğraştığın işler de zorlaşmıştır ayrıca. En basitinden artık kompozisyon değil edebi eleştiri yazmak; problem değil denklem çözmek; dağların isimlerini değil nasıl oluştuklarını bilmek, maddenin hallerini değil tepkimelerini öğrenmek durumundasındır. Hayatı öğrenmek içinse hayat bilgisi yoktur artık. Tüm bunlar bir yana dersler sorgulamayı, eleştirmeyi öğretirken; neyin sorgulanıp neyin sorgulanmayacağını ayırt edecek olan da sensindir.

Övünmek gibi olmasın ama lisedeyken ben bu okulda çok şey yaptım. Yazmış olmak için değil, okunmak için yazmaya burada başladım. Okuduğum kitapları, seyrettiğim filmleri gerçek anlamda anlamaya burada başladım. Şarkı söylemeye burada başladım, mikrofon tutmayı bile burada öğrendim. Şu an pek alakam kalmamış olabilir evet, ama arkeolojiyle de astronomiyle de burada tanıştım.

Bu kez ayrılık zamanı gerçekten geldiğinde, nereye transfer olmam gerektiği konusunda oldukça zor zamanlar geçirdim. Yurtdışı tekliflerine açık değildim. Yurtiçi de teklif etmeyip, zorluk çıkarıyordu. Sonuç olarak bir şekilde öğrencilik kariyerime üniversitede devam ettim. Yine bilenler bilir, üniversite de bizim mesleğin genel müdürlüğü gibi bir şeydir. Artık CEO’luk dışında gidecek fazla yer yoktur. Emeklilikten önce mesleğin tadını çıkarma zamanlarıdır yani. Ama işler o kadar fazladır ki, tadını çıkarmaya vakit bulamazsın. Üniversitede de ortama uyum sağlamakta pek zorlanmadım. Çünkü lisenin son iki yılında uğraştığım şeylerden pek bir farkı yoktu ilk başlarda. Sonra da zaten alışıyor insan. Tam notlarım alışamadığımı söylemeye başlamıştı ki, bir anda bitiverdi.

Şu an beni tanımayanlarınız, büyük ihtimalle beni kendini övmeyi seven, arada espri yaptığını sanan, iki lafı bir araya getiremeyen biri olarak görüyor. Fakat tanıyanlarınız - ki sayınızın her sene biraz daha azalması sizin değil ama benim yaşlandığımı gösterip korkutuyor beni - “Emre bu, kesin bir bildiği vardır, nereye getirecek bakalım lafı?” diye bekliyordur şu anda.

Ben biraz önce anlattıklarımda kendimden bahsettim evet. Ama siz öğretmenlerim - ki 1999 yılından itibaren nedense “hocam” demeye başlamışımdır - siz olmasaydınız bu cümleleri kurma ihtimalim olabileceğini sanmıyorum. Düşünüyorum mesela, “Emre, sen yazarak kendini daha iyi ifade ediyorsun.” demeseydi ilkokul öğretmenim, yazmayı sevemezdim ben. Lisede edebiyat öğretmenim matematik dersinin ortasında sınıfa dalıp, “Emre sen ne kadar mükemmel bir şey yazmışsın!” diye şaşkınlığını haykırmasaydı sınıfa, yazdıklarımın kayda değer şeyler olduğunu algılayamazdım. Coğrafya öğretmenimle hiç sinema konuşmamış olsam, şu an onunla okul koridorlarında değil, film festivallerinde karşılaşıyor olamazdım. Ortaokulda ısı transferini buzlu kola içerek anlatan, lisede havuzda fizik deneyi yaptıran öğretmenlerim olmasaydı şu an mühendislik diplomam olamazdı büyük ihtimalle. Öylesine girdiğim müzikal tiyatroda beni sesimin güzel olduğu konusunda ikna eden bir müzik öğretmenim olmasaydı; bugün duş dışında başka bir yerde şarkı söyleme cesaretim olamazdı.

8. Sınıfın sonunda annem ve babamı okula çağırıp, burada kalmam konusunda ikna eden bir öğretmenim olmasaydı tüm bunları yapmış olamaz, şu anda karşınızda konuşuyor olmazdım. Bu liste uzayıp gider. Beni ben yapan her özelliğimin ailemden çok sizden aldıklarımla bir bağlantısı olması tesadüf olamaz yani. Bana öğretmek zorunda olduklarınızın hepsini, kitaplardan okuyarak, internetten araştırarak da öğrenebilirdim ben. Ama öyle şeyler var ki yapmak zorunda olmadan yaptığınız, hayatını değiştiriyor insanın. İşte o zaman anlaşılıyor neden öğrenciliğin değil ama öğretmenliğin bir meslek olduğu. Ve okuduğum okullarda yalnızca ben yoktum, benim gibi yüzlercesi vardı karşınızda. Zayıf bir noktanızı bulmak için pusuda yatan bir ergenler ordusu arasında, her birinin kişiliğini ortaya çıkarmak, hepsine kitaplarda yazmayan şeyleri göstermek ne kadar zordur hayal bile edemiyorum. Bu okulda karşılaştığım ilk öğretmenim, yıllar sonra her konuşmamızda o günü anar. Kendisi saniyede 25 kelime hızla anlamadığım bir dilde, hem de matematikten konuşurken karşısında gördüğü şaşkın gözleri hala unutamadığını söyler. Ama kendi neden olduğu o şaşkınlığı üzerimizden atmaya yardımcı olan da, kendisinden başkası değildir. İşte o şaşkınlığın aşılıp, okulun bir alışkanlık haline gelmesi sürecinde çoğunuzu bir öğretmenin yanı sıra bir arkadaş gibi yanımda buldum ben. Ve aranızda en korktuğumuzun bile yalnızca beni değil, en haylazımızı bile sevdiğine eminim.

Karanlığa doğru giden bir ülkenin, onu aydınlığa geri döndürecek olan geleceği bizim ellerimizde olabilir, doğru, ama bizim geleceğimiz de sizin ellerinizde. Ülkemiz standartlarına göre çocuk sayısı en az 3 olarak belirlenmişken, ondan çok daha fazla çocuğu ve fazlasıyla görevi var hepinizin. O yüzden pes etmeden, bizi sevmeye her zaman devam edin.

Öğretmenler gününüz kutlu olsun hocam.
EMR.

3 yorum:

Zeynep Şeker dedi ki...

bayıldım yazınıza.
öğretmenlerin hayatlarımızda aslında ne kadar önemli bir yer kapladıklarını cok dogru anlatmıssınız tebrıkler.

Gercekten blogunuzu zevkle takıp edıyorum ve eger basta ıngılız edebıyatı olmak uzere hayata daır yazdıgım yazıları okumak ıstersenız sızı de bloguma beklıyorum:)

http://zeynepsek.blogspot.com

Sevgıler
Zeynep

Emre dedi ki...

Çok teşekkürler.

Çakma Çalıkuşu dedi ki...

Bir öğretmen "bozuntusu" olarak, yazınız çok hoşuma gitti..
Yıllar sonra bana da böyle birileri çıkıp "hocam, siz olmasaydınız.." cümleleri kuracak mı, kendimi sorguladım mesleğimin bu ilk yılında..

Hoşça kalın.