edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2011

2010: Yılın En İyileri

Geriye dönüp bakıyorum da, 2010 oldukça aktif bir yıl olmuş hayatımda. 141 film izlemiş, 18 konsere, 15 sergiye gitmiş, 9 tiyatro oyunu seyretmiş, 9 festivale katılmış, (biraz utanç verici olsa da) 6 kitap okumuş ve 3 opera izlemişim 2010 boyunca. Dinlediğim şarkıları ve izlediğim dizi bölümlerini sayacak bir mekanizma ise henüz geliştirilmiş değil tarafımdan.

2010'u kendi çapımda değerlendirmek ve çeşitli dallarda kültür/sanat dolu bu yılın en iyilerini ödüllendirmek istedim. Karşınızda "Bana Göre"* yılın** en iyileri...

YILIN VİZYON FİLMİ
A Single Man / How to Train Your Dragon / Inception / Social Network / Up in the Air

YILIN FESTİVAL FİLMİ
127 Hours / Away We Go / Le concert / J'ai tué ma mère / Somewhere

YILIN VİZYON DIŞI FİLMİ
Dear Wendy (2005) / Fucking Åmål (1998) / Julie & Julia (2009) / Shortbus (2006) / Das Weisse Band (2009)

YILIN SİNEMA ETKİNLİĞİ
9. !F Bağımsız Filmler Festivali / Filmekimi 2010 / Sıfır Derecede Aşk / 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali / 13. Uluslararası Randevu İstanbul Film Festivali

YILIN ALBÜMÜ
Almost Alice - VA / Kırık Kalpler Durağında - Candan Erçetin / Masumiyetin Ziyan Olmaz - mor ve ötesi / Pis - Athena / Prepare the Preparations - Ludo

YILIN PERFORMANSI
Hindi Zahra @Ghetto / Jay Jay Johanson @Ghetto / Mika @Freshtival / Mystery Jets @Salon / Ting Tings @One Love

YILIN KLASİK MÜZİK KONSERİ/OPERASI
Dört Mevsim ve Ötesi - Academy of Ancient Music / Figaro'nun Düğünü - İstanbul Devlet Opera ve Balesi / VI. Leyla Gencer Şan Yarışması Finali / Requiem - İstanbul Devlet Opera ve Balesi / Sevil Berberi - Deutsche Oper Berlin

YILIN MÜZİK ETKİNLİĞİ
Akbank 20. Caz Festivali / 9. Efes Pilsen One Love / Miller Freshtival / 38. İstanbul Uluslararası Müzik Festivali / 1. Uluslararası İstanbul Opera Festivali

YILIN SERGİSİ

Botero @Pera Müzesi / Efsane İstanbul @SSM / Extramücadele @NON / Hüseyin Çağlayan @İstanbul Modern / Kutluğ Ataman @İstanbul Modern

YILIN KİTABI
Ali ile Ramazan - Perihan Mağden / Küçük Aptalın Büyük Dünyası - Pucca / Otomatik Portakal - Anthony Burgess / Ölü Ruhlar Ormanı - Jean Christophe Grangé / Sineklerin Tanrısı - William Golding
YILIN TİYATRO OYUNU
İntiharın Genel Provası @İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları / Kraliçe Lear @Kenter Tiyatrosu / Profesyonel @İstanbul Devlet Tiyatroları / Punk Rock @dot / Shopping & Fucking @dot

YILIN DİZİSİ
Big Bang Theory / FlashForward / Glee / Modern Family / Office

YILIN MEKANI
İstanbul Modern (Hüseyin Çağlayan, Kutluğ Ataman Sergileri; "Sıfırın Altında Aşk" ve "İdare Edemem Anne" gösterim programları.)

YILIN İNSANI
Yekta Kara (Uluslararası İstanbul Opera Festivali)

* Tamamen subjektif bir değerlendirme söz konusudur ve bu değerlendirme yalnızca gitme/görme fırsatı bulduğum adaylar için yapılmıştır.
** 28 Aralık 2009 - 26 Aralık 2010 tarihleri arasındaki kültür/sanat etkinliklerim değerlendirilmiştir.

7 Temmuz 2010

"Chopin Üzerine Notlar"

Klasik müzik, son zamanlarda Serhan Bali'nin de sıkça dile getirdiği gibi, sadece eğitimini almış olanların değil, konuya dair bilgisi olan herkesin üzerine yazabileceği bir konu (olmalı). Bunun en iyi ve tescilli örneklerinden biri de 1947'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmış ünlü Fransız yazar André Gide'nin (1869 - 1951) yazmış olduğu "Chopin Üzerine Notlar". Chopin Yılı vesilesiyle Can Yayınları'ndan, hem de İdil Biret kayıtları içeren bir CD ile birlikte edinme fırsatı bulabildik bu anlatıyı bu yıl.

"Ayrı Yol" (1902), "Pastoral Senfoni" (1919) ve "Kalpazanlar" (1925) gibi romanlarıyla ünlü André Gide, amatör olarak klasik müzikle ilgilense de; günümüzde çoğu profesyonelin ulaşamadığı derecede iyi bir müzik bilgisine sahip olduğu anlatının her satırında anlaşılıyor. Orijinali 1938'de "Notes sur Chopin" adı ile yayınlanan, 1983'te tekrar basılan anlatıda Gide'nin satırlarına ek olarak; "Fragments du Journal et de Feuillets inédits"den Chopin ve klasik müzik üzerine alıntılar, 1938 baskısında yayımlanmamış kısımlar ve Fransız müzikolog Édouard Ganche'ın André Gide'e 1932 yılında yazmış olduğu bir mektup da bulunuyor.

Can Yayınları ise, Chopin'in 200. doğum yılı nedeniyle Chopin Yılı ilan edilen 2010'da; en ünlü piyanistlerimizden İdil Biret'in yazdığı önsöz ve eser için kaydettiği 17 Chopin eserine yer veren bir CD ile yayınladı bu yıl eseri. Kısa ve öz bir anlatı olması nedeniyle; CD hediye eden bir kitap olarak değil, kitap hediye eden bir İdil Biret CD'si olarak algılanabilir "Chopin Üzerine Notlar". Kayıtta, eserde de adı geçen 9 prelüd, 2 etüd ve birer eöpromptu, balad ile Chopin'in ünlü "Barkarol" ve "Polonez-Fantezi"sine yer verilmiş.

André Gide'in notlarında daha çok Chopin'in nasıl çalınması gerektiği üzerine yoğunlaştığını ve bunu yaparken bestecinin biyografisine ve geride bıraktığı izlere sıkça başvurduğunu görüyoruz. Kısaca, Chopin'i hızlı çalmak değil, yavaş çalabilmek marifettir diyor Gide. "Müziklerin en katıksızı" gibi tanımlamalar, "Bundan daha az Germen nitelikli bir müzik olamaz." gibi yorumlar ve "Chopin, en çok Chopin gibi olmaya çalışmadığında kendisi olmuştur." gibi tespitlerin bulunduğu eserde bir çok nota alıntılarına da yer verilmiş olması André Gide'in müzik bilgisinin ne kadar engin olduğu konusunda daha net bir fikir veriyor okuyanlara.

"Chopin Üzerine Notlar", 2010
(Notes sur Chopin, 1938)
Yazar: André Gide
Çeviren: Ömer Bozkurt
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 78 + CD
Fiyatı: 13 TL

20 Haziran 2010

Biraz da Tiyatro: Dušan Kovačević

1948 doğumlu ünlü bir Sırp oyun yazarı, tiyatro yönetmeni, senarist ve sinema yönetmeni Dušan Kovačević'in büyük bir tesadüf eseri iki ay içinde iki oyununu izleme fırsatı buldum: Nisan'da İstanbul Devlet Tiyatrosu'ndan "Profesyonel", Mayıs'ta ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'ndan "İntiharın Genel Provası" adlı oyunları izledikten sonra anlatımına hayran kaldığım bir insan oldu Kovačević.

İlk oyunu "III. Radovan"ı 1973 yılında yazan Kovačević, hepsi daha sonra filmlere uyarlanan ve kendisini Balkanlar'ın ünlü oyun yazarlarından ve yönetmenlerinden biri haline getiren "Maraton Ailesi" (1973), "Buluşma Noktası" (1982), "Balkan Ajanı" (1982) ve "Profesyonel" (1990) gibi oyunlarını yazdı. 1995 yılında Emir Kusturica'nın yönettiği Altın Palmiyeli "Underground"un senaryosunu eski bir oyundan uyarladı. Yazarın son oyunu ise "İntiharın Genel Provası" (2008).

"Profesyonel" (Yazan: Dušan Kovačević, Yön: Işıl Kasapoğlu, İstanbul Devlet Tiyatrosu, 09/10)
Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler'in oynadığı ve upuzun bir diyalog üzerine kurulan oyun, yazıldığı 1990'dan beri ikinci kez sahnelendi bu sezon İstanbul'da. Oyunun 2004 tarihli, Dušan Kovačević tarafından yönetilmiş film verisyonu da İstanbul Film Festivali'nde ülkemizde gösterilmişti. Oyun, parantez içlerinde yaşananlar üzerine demek oldukça yerinde olur. Biri sistemin değiştirmeye çalıştığı, belki de değiştirdiği bir aydın, diğeri ise sistemin bir parçasıyken o aydın tarafından değişmiş bir polisin farkında olmadan birbirlerini ne denli etkilemiş olduklarını anlatan bir oyundu "Profesyonel". Oyun boyunca hiç kaybolmayan akıcılık ve heyecan, sürpriz bir sonla zirveye çıkıyor. Bülent Emin Yarar'ın ustaca oynadığı polis karakteri ile geçtiğimiz aylarda Afife Ödülleri'nde En Başarılı Erkek Oyuncu ödülünü kazandığını da belirteyim.
"İntiharın Genel Provası" (Yazan: Dušan Kovačević, Yön: M. Nurullah Tuncer, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, 09/10) İntihar etmeye çalışan bir adam ve ona engel olmaya çalışan insanlar ve ona engel olmaya çalışan hayat. Sevgilisi, bir balıkçı ve her biri birbirinden uç noktalarda dolaşan 4 gizemli kardeş. Serhat Mustafa Kılıç'ın karakterden karaktere bürünerek büyülediği, sahne tasarımcısı ve yönetmen Nurullah Tuncer'in her iki görevinin de fazlasıyla hakkını verdiği 85 dakikalık bir oyun. Serhat Mustafa Kılıç'a, İbrahim Can, Bennu Yıldırımlar ve Bora Seçkin eşlik ediyor. "Kurt neden ot yemez?" diye sormuş bu kez Dušan Kovačević. Oyunun her türlü 21. yüzyıl sahne teknolojisini kullanmış olması ve özellikle sahne tasarımı ile ışık konusunda ön plana çıkması oyuncuların, yazar ve yönetmenin başarısını gölgelememiş. "İntiharın Genel Provası", geçtiğimiz sezonun Afife Ödülleri'ne en çok aday olan oyunlarından biri olsa da 6 daldaki ödüllerin hiçbirini kazanamadı: Yılın En Başarılı Prodüksiyonu, Yılın En Başarılı Yönetmeni (M.Nurullah Tuncer), Yılın En Başarılı Müzikal/Komedi Erkek Oyuncusu (Serhat Mustafa Kılıç), Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Müzikal/Komedi Erkek Oyuncusu (İbrahim Can), Yılın En Başarılı Sahne Tasarımcısı (M. Nurullah Tuncer), Yılın En Başarılı Işık Tasarımcısı (Fatih M. Haroğlu).
Dušan Kovačević'in bir sonraki oyununu ve İstanbul'daki sahnelenişini heyecanla bekliyorum şahsen.

3 Mart 2010

Oscarlar 2009: En İyi Uyarlama Senaryo Adayları

Bu yıl 10 En İyi Film adayından 8'i senaryo dallarında aday ve bunlardan 4'ü uyarlama senaryolara sahip. Bu yıl 2 roman, 1 anı, 1 kısa film ve 1 televizyon dizisi uyarlaması bulunuyor adaylar arasında.

En İyi Uyarlama Senaryo:
An Education (Nick Hornby (0/0))
District 9 (Neill Blomkamp (0/0), Terri Tatchell (0/0))
In the Loop (Jesse Armstrong (0/0), Simon Blackwell (0/0), Armando Iannucci (0/0), Tony Roche (0/0))
Precious (Geoffrey Fletcher (0/0))
Up in the Air (Jason Reitman (0/1), Sheldon Turner (0/0))

"An Education", Lynn Barber'ın anılarını topladığı aynı adlı eserinden "About a Boy" ve "High Fidelity" gibi eserlerin yazarı olarak tanıdığımız Nick Hornby tarafından uyarlanmış. Barber'ın eğitim ve evlilik arasındaki yanlış seçimini konu alan filmin senaryosunun ne yazık ki Oscarlık olmadığını düşünüyorum. Hornby'nin başkasının eserlerini senaryolaştırmasındansa, romanlarının sinemaya uyarlanmış hallerini izlemeyi daha fazla seviyorum şimdilik.

"District 9", Neill Blomkamp'ın 2005 yapımı kısa filmi "Alive in Joburg"un yeniden ve uzun metrajlı çevrimi. Her iki filmin de yönetmeni ve senaristi olan Blomkamp'e senaryo sürecinde Terri Tatchell da yardımcı olmuş. "District 9" öncülünden çok daha fazlasını, anafikre sadık kalarak içermekte. Filmin belgeselimsi atmosferi, kısa filmde birkaç cümle ile yer alan karakterlerin "District 9"daki karakterlerin çıkış noktası olduğunun her halden anlaşılması ve senaryonun oldukça başarılı oluşu, iki filmin ve iki senaryonun aynı ellerden çıkmasından kaynaklanıyor.

"In the Loop", BBC televizyonunda yayınlanan İngiliz siyaset komedisi dizisi "Thick of It"in spin-off'u. Dizinin yaratıcısı ve filmin yönetmeni/senaristlerinden biri olan Armando Iannucci'ye seanryoda dizinin yazarlarından Armstrong, Blackwell ve Roche eşlik etmiş. İnce espriler, siyasi göndermeler ile dolu; eğlenceli bir politik taşlama olan "In the Loop", halen bir televizyon dizisi havasında.

"Precious", ya da uzun ismi ile "Precious: Based on the Novel Push by the Sapphire", bu kategori için tüm gerekli bilgileri adı ile veriyor. Yılın gişe filmlerinden "Push" ile karışmaması adına, adı değiştirilen filmi uyarlayan Geoffrey Fletcher, başarılı bir iş çıkarmış olsa da, filmin kurgusunun bunu biraz baltaladığını (buna rağmen filmin En İyi Kurgu dalında aday olduğunu) düşünüyorum.

"Up in the Air", işten çıkarma işlerini üstlenen bir şirketin deneyimli elemanlarından birinin havaalanları, uçaklar ve otellerde geçen yaşamını konu alıyor. Walter Kirn'ün aynı adlı romanından yönetmen Jason Reitman ve Sheldon Turner tarafından uyarlanmış. 6 yıldır yönetmenin aklında olan bir proje olmasına rağmen yeni senaryolaştırılarak hayata geçebilmiş "Up in the Air". Bu süre içinde değişen ekonomik ve toplumsal koşullar, artan işten çıkarmalar; önce bir komedi olarak düşünülen filmin dramatik yanının ön plana çıkmasına ve mizahi yönünü koruyan bir dramaya dönüşmesine neden olmuş.

En İyi Uyarlama Senaryo dalındaki Oscar, bu yıl bu kategorideki tüm ödülleri silip süpüren "Up in the Air"in olacak çok yüksek ihtimalle. 2007'de "Juno", bu yıl da "Up in the Air" ile En İyi Yönetmen dalında da aday olan Reitman, ilk Oscar'ını uyarlama senaryosuna borçlu olacak. Son 10 yıla bakıldığında bu dalda ödül alan her filmin En İyi Film adaylarından olduğunu, hatta 5'inin En İyi Film Oscar'ını kazandığını görüyoruz. Dolayısıyla Oscar'a en uzak filmin, "In the Loop" olduğunu söylemek de mümkün. Tüm adaylar BAFTA'ya da aynı dalda aday olurken, WGA (Writers Guild of America), bu dalda yalnızca "Precious" ve "Up in the Air"e, Altın Küre Ödülleri ise yalnızca "District 9" ve "Up in the Air"e yer vermiş. Tüm ödüllerin kazananı ise "Up in the Air"...

Sırada: En İyi Orijinal Senaryo

24 Ocak 2010

thebalkabaa Öykü Yayında!

Bugüne dek yazdığım öyküleri yayınlayacağım thebalkabaa Öykü'ye http://thebalkabaaoyku.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirsiniz. 1-2 ayda bir yeni öykülere yer vereceğim bu blogun ilk öyküsü 2007 yılında yazdığım ve Yunus Aran Öykü Yarışması'ndan Birincilik Ödülü ile dönen "Portakallar".

23 Ocak 2010

Julie ya da Julia Olmak.

Amerikalı bir kadın, kocasının görevi nedeniyle bulunduğu Fransa'da sıkıldığı için Fransız Mutfağı dersleri almaya başlar. Yemek yapmak tutkusu haline gelir. Ve hizmetkarsız Amerikalı ev hanımlarının da bu yemekleri yapabilmesi için bir kitap yazar. Ülkenin en ünlü kadınlarından biri olur. Yıllar sonra bir başka çaresiz ev kadını, aynı tutkuyla sarılır yemek yapmaya. Onun kitabındaki tüm tarifleri zamana karşı yarışarak imkansız bir sürede uygulayacak, kocasını ve dostlarını besleyecek ve bunları blogunda tüm dünyayla paylaşacaktır. Dünyanın en ünlü blogger'larından biri olur. Birkaç yıl sonra bu macerasını bir kitap haline getirir. Ve o kitap bir film haline getirilir. Bir tutku filmi "Julie & Julia"... Bir yanda yemek pişirme tutkusu, bir yanda yazma ve okunma tutkusu... Yalnızca bir tutku filmi değil, tutkuların teknoloji ve zamanla nasıl şekil değiştirdiğinin bir öyküsü...

"Julie & Julia", Julie Powell'ın "The Julie/Julia Project" adlı blogundaki yazılarını Julia Child'ın Avrupa'da yaşadığı yıllarda yazdığı mektupları ile harmanlayarak yazdığı aynı adlı romanından uyarlanmış. Julie Powell, gerçekten de 2000'li yılların başında Julia Child'ın "Mastering the Art of French Cooking" adlı Fransız Mutfağı tarifleri kitabındaki 564 tarifi 365 gün içinde tamamlamış. Bunu yaparken hem tariflerin kendi zorluklarıyla, hem zaman yönetimiyle, hem evililik sorunlarıyla, hem patronuyla, hem de kendisinin deli olduğunu düşünen insanlarla başa çıkmayı da başarmış. Kısa sürede hem zorlu görevi, hem de blogundaki içten anlatımıyla yüzlerce okuyucusu ve takipçisi olmuş Powell'ın ve "The Julie/Julia Project"in. Gazeteciler, yayıncılar, film yapımcıları peşinden koşmaya başlamış.

Hikayenin Nora Ephron'un yönettiği film versiyonunda Julia Child'ı Meryl Streep, Julie Powell'ı ise Amy Adams canlandırıyor ve yaklaşık 50 yıllık bir farkla filmin farklı bölümlernde yer aldıklarından hiç bir araya gelmiyorlar. Filmdeki rolü ile geçtiğimiz günlerde 7. Altın Küre'sini kazanan Meryl Streep, "Julie & Julia"yı bol ödüllü bir film haline getirmekte iddialı ve şimdiden Oscar için de favoriler arasında gösterilmekte. Ayrca film iddialı olduğu Uyarlama Senaryo dalında aday olması halinde bu dalda aday olan, bir blogdan uyarlanan ilk yapım olma özelliğine sahip olacak.

Filmin iki karakterinin zaman ve şartlar değişmiş olsa da başlarından geçenlerin benzerliği çok farklı şeyler getiriyor izleyenlerin aklına tutkular üzerine. Julia Child'ın binbir zorlukla, içindeki hırsla öğrendiği Fransız Mutfağı'nı Amerikan halkına tanıtma isteği, yazdığı yemek kitabını yayınlatma yolunda verdiği emek 1950'lerin dünyasında oldukça zorlu bir mücadele olarak çıkıyor karşımıza. Fransız Mutfağı Amerikan halkına oldukça soyut ve aristokrat gelen bir kavram. Kocası McCarthy rejimine karşı ayakta durmaya çalışan bir bürokrat. Erkek egemen aşçılık dünyasında Fransız geleneğinden gelmiş hocalarına kendini kabul ettirmeye çalışan, Fransızca bilmeyen bir Amerikalı kadın Julia Child. Yazdığı kitabın okunmasını sağlamak için zorlu bir mücadele bekliyor onu. Editörlere okutmak için bile dev bir koliye anca sığan bir kağıtlar yığınını araya karbon kağıdı koyarak 3'er 5'er kopyalar halinde daktilo etmek zorunda örneğin. Diğer yandan Julie Powell'ın 21. yüzyıldaki dünyasında başka sorunları var. Yazdıklarını okutması, dünyanın herhangi bir yerindeki insanlara okutması için hiçbir fiziksel zorluk yok karşısında. Her şey internetin getirdiği kolaylıklar sayesinde anında mümkün olabiliyor. Üstelik yazdıklarını bir yayıncıya göstermek için print tuşuna basmasına bile gerek yok. Fakat sırf onun için değil, isteyen herkes için mümkün bir şey bu. Farklı olması, insanların onu okuması için onlara bir neden sunması gerekiyor. 11 Eylül sonrası yakınlarını kaybedenlere destek veren bir call-center'da çalışıyor. Yemek yapmayı bilmiyor, yumurta yemekten nefret ediyor, canlı ıstakozları kaynatmaktan ve ölü ördekleri kesip içlerini doldurmaktan korkuyor. Ama yazar olma hayali ve tutkusu onu tüm bunları öğrenmeye, deneyimlemeye, değişmeye itiyor; ve macerasını an be an paylaşıyor onu okuyanlarla, okuduğunu umduklarıyla. Her şeyi göze alarak.

Filmden anladığımız kadarıyla Julia Child, Julie Powell'dan hiç hazzetmemiş. 2004'te ölene dek de kendisiyle görüşmeyi reddetmiş. Çünkü Julie Powell, kendisinin göğüs gerdiği zorlukların hiçbiri ile karşılaşmak zorunda kalmadan ve onun ismini kullanarak ünlenmiş bir çocuk sadece ona göre. Tıpkı benim blogumda bahsetmek istediğim her film için anında IMDb'den faydalandığım gibi, her şey hazır önünde. Yemek tarifleri kitabı önünde açık duruyor. Yapması gereken tek şey, tutkuyla bağlandığı bu macerayı okunur kılmak. Oysa bundan çok değil, 15-20 yıl önce bile bir sinema eleştirmenin IMDb'deki tüm bilgileri hafızasına kazımış olmasının şart oluşu gibi; Julia Child da her şeyi sil baştan öğrenmiş bir kahraman. İkisinin tutkusu arasındaki tek farksa değişen dünya, geçen zaman ve gelişen teknoloji. Herkesin her adımını sosyal ağlar ve sosyal medya sayesinde anında herkes ile paylaşabildiği bir dünya yaratılmış durumda günümüzde. Özel olmak için, insanların çok değerli hale gelen zamanının birazını çalabilmek için; farklı bir şey yapmak şart.

"Julie & Julia", 20. yüzyılın Julia'sı o günün şartlarında zoru başarıp her şeyi sıfırdan öğrenirken, 21. yüzyılın Julie'sinin bugünün şartlarında önünde açık olan yemek kitabına rağmen farklı olmaya çalışmasının kaynağının aynı tutku olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kısacası blog yazma ve okunma tutkusunu anlamlı kılan bir film "Julie & Julia". Bu yüzden hazır konusu açılmışken, okuyan herkese sonsuz teşekkürler...

20 Ocak 2010

"Sineklerin Tanrısı"

1983 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi İngiliz yazar William Golding; en bilinen ve günümüz popüler kültüründe oldukça sık referans gösterilen ilk romanı "Lord of the Flies"ı (Sineklerin Tanrısı) 1954'te yazmış. R.M. Ballantyne'ın "Coral Island" (Mercan Adası) romanına oldukça benzer bir temaya sahipmiş gibi gözükse de, onun tam zıttı olarak edebiyat tarihinde yer edinen ve insanlığın içinde varolan kötülük duygusunu açıkça ortaya koyan bir roman "Sineklerin Tanrısı".
"Coral Island"da ıssız bir adaya düşen bir grup çocuğun İngiliz İmparatorluğu'nun bir benzerini adada kurması, huzur ve uyum içinde yaşaması bir yana; "Sineklerin Tanrısı" yine ıssız bir adaya düşen bir grup çocuğun nasıl uygarlıktan uzaklaşıp birer vahşiye dönüşebileceğini, cennetimsi bir mekan olan adayı nasıl cehenneme çevirebileceklerini gösteriyor. Gerek karakterleri, gerek olay örgüsü, gerekse detayları ile fazlasıyla alegorik bir roman olan "Sineklerin Tanrısı"; adını romanda bir mızrağa saplanmış domuz kafasını sarmalayan sineklerin oluşturduğu bir korkuluktan / 'canavar'dankorunmak için alınan bir önlemden alıyor. Ayrıca şeytanın adlarından "Beelzebub"un İbranice'de geldiği anlam da "Sineklerin Tanrısı"...

Romanın ana karakterleri Ralph, Jack, 'Piggy' (Domuzcuk), Simon ve Roger... Bu karakterlerin hepsinin simgelediği ayrı bir kavram olduğunu söylemek de mümkün. Adada lider özelliklerine sahip iki ayrı insanın oluşu başlıca sorun ve tüm çatışmaların çıkış noktası. Ralph, demokrasiye inanan, 'mantığının sesi' ile hareket eden bir lider olsa da; Jack bir diktatör olarak çıkıyor karşımıza. Söz hakkı elde ederek konuşmaktan, herkesin fikrine önem vererek ve düzenli toplantılar yaparak işleri yoluna sokmaktan yana olan Ralph'ın karşısında avcılığı, mızrakları ve boyalı yüzleri ile Jack ve kabilesi var. Gerçek adını bilmediğimiz; şişmanlığı, gözlüksüz görmeyen gözler ve astımı ile sürekli dalga geçilen 'Piggy' ise adadaki çocuklar arasında en zekisi, en akıllıca düşüneni ve Ralph'ın 'mantığının sesi'nin ta kendisi aslında. Romanın sonlarına dek uygarlığı ve insan gibi yaşamayı savunabilen; güçsüz olsa da Jack'e karşı koymaya kalkışabilen cesur bir kaybeden. İnsanların içindeki kötülük dışında hiçbir şeyden korkmayan, mistik bir şekilde gerçeklerin farkına varabilen, yardımsever Simon'ı saf iyiliğin; hiç düşünmeden insanlara zarar verebilen Roger'ı ise saf kötülüğün simgesi olarak görmek de olası. Deniz kabuğu, 'canavar', gözlük, boyanan yüzler, 'Sineklerin Tanrısı'... Eserdeki her detay politik tartışmalara yol açabilecek birer simge niteliğinde.

"Lord of the Flies" 1963'te Peter Brook tarafından filme çekilmiş bir eser aynı zamanda. Fakat edebiyat, sinema ve televizyondaki macerası, en azından yeni eserlere ilham kaynağı olması yönünden bitmiş değil. 1990'da yeniden filme çekilmiş olması, ya da Stephen King'in ilk öykülerine ilham kaynağı olması bir yana; bir grup insanın ıssız bir adaya düşmesi dendiğinde akla ilk gelen popüler kültür ögesi "Lost"un bu kadar benzer temalı bir eserden faydalanmadığını düşünmek saçmalık olur. Dizide ana karakterlerden birinin adının Jack olmasından, iki lider Jack ve Locke arasındaki "man of science"/"man of faith" çatışmasına, Locke'ın 'Ada' ile kurduğu mistik bağların Simon'ın iç dünyasını anımsatmasından, Boone'un Simon gibi 'Ada'ya verilen bir kurban olmasına kadar bir çok detayın romanı anımsattığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın Modern Klasikler Dizisi'nin ilk kitabı olarak yeniden Türkçe'si basılan "Sineklerin Tanrısı"nın bu yeni versiyonunda (aynı zamanda eserin çevirmeni) Mîna Urgan'ın olay örgüsünün birçok önemli kısmını açık ettiği önsözünün "Sonsöz" olarak kitabın sonuna konulması ise güzel düşünülmüş.

Birçokların beyninde kırılan gözlük simgesi ile yer eden bu edebiyat klasiği; yaşı kaç olursa olsun insan doğasında bulunan kötülüğün ve uygarlığa olan ihtiyacın çok güzel ifade edildiği bir roman. Geç kalmadan okunmalı.

"Sineklerin Tanrısı", 2008
(Lord of the Flies, 1954)
Yazar: William Golding
Çeviren: Mina Urgan
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 261
Fiyatı: 12 TL

11 Kasım 2009

Bana Göre: Yazarlar

31 Ekim-8 Kasım tarihleri arasında 550 yayınevinin katılımıyla TÜYAP tarafından düzenlenen ve yaklaşık 329,000 kişinin ziyaret ettiği 28. İstanbul Kitap Fuarı'nın ardından, en sevdiğim yazarlara yer vermek istedim. Okuyacağınız liste, yine çok kişisel bir liste olacak. Ve daha okumadığım o kadar çok kitap, tanışmadığım o kadar çok yazar var ki, bu listenin her yıl büyük değişikliklere uğrayabilmesi muhtemel.


- Bana göre: Yazarlar -


1. Elif ŞAFAK (1971 - ...) / Türkiye / Favorilerim: "Araf" (2004) ve "Baba ve Piç" (2006)


2. Gabriel García MARQUEZ (1927 - ...) / Kolombiya / Favorilerim: "Yüzyıllık Yalnızlık" (1967) ve "Kırmızı Pazartesi" (1981)

3. Paul AUSTER (1947 - ...) / ABD / Favorilerim: "Son Şeyler Ülkesinde" (1987) ve "Yanılsamalar Kitabı" (2002)


4. Jean-Christophe GRANGÉ (1961 - ...) / Fransa / Favorilerim: "Leyleklerin Uçuşu" (1994) ve "Siyah Kan" (2004)

5. Patrick SÜSKIND (1949 - ...) / Almanya / Favorilerim: "Koku" (1985) ve "Güvercin" (1988)

6. Ahmet ÜMİT (1960 - ...) / Türkiye / Favorim: "Kavim" (2006)

7. Orhan PAMUK (1974 - ...) / Türkiye / Favorim: "Sessiz Ev" (1983)

8. Oğuz ATAY (1934 - 1977) / Türkiye / Favorim: "Korkuyu Beklerken" (1975)

9. O.HENRY (1862 - 1910) / ABD

10. Dan BROWN (1964 - ...) / ABD / Favorim: "DaVinci Şifresi" (2003)

3 Mayıs 2009

Elif Şafak Söyleşisi

Önce "Baba ve Piç" girdi hayatıma. Sonra sırayla "Araf", "Mahrem" ve "Bitpalas"... "Siyah Süt" ve "Aşk" kitaplığımda okunmayı bekliyor. Ve 15 Nisan Çarşamba günü, Sabancı Üniversitesi Kültür Edebiyat Kulübü sayesinde, en sevdiğim ve kelimeleri (bazen araya kısa çizgiler sokarak) yanyana getirme şekline taptığım yazarı yaklaşık 65 cm. mesafeden dinleme ve ona sorular sorabilme imkanı buldum. İşte Elif Şafak söyleşisinden notlar: (Yeterince doğru not almaya çalıştım, ama tabii kelimesi kelimesine kendisinden alıntı olmayabilir.)

- Dağ başındaki okulumuza gelme lütfunu gösteren her konuk gibi, Elif Şafak da yolda kaybolduğu için biraz geç başladı söyleşi. Geç de olsa simsiyah kıyafeti, toplu sarı saçlarıyla asil asil girdi içeri, nefes nefese konuşmaya başladı. Kendisi çok kısa konuşacağını, önemli olanın bizim eserleri hakkında soracağımız sorularına uzun ve yeterli cevaplar vermek olduğunu söyledi.
- Benim sorduğum ilk soru okuduğum 4 romanında da bir sınıflandırmanın (aşure, şarkılar, sözlük ve apartman daireleri) gözüme çarptığı üzeirneydi. Romanlarını bu tip bir sınıflandırmayı bulup, onu baştan sona nasıl kullanacağını kurgulayarak mı yazdığını sordum. Cevabı "hayır"a yakındı. 'Mühendis' ve 'erkek' yazarlardan bahsetti; kendisininse içinden geldiği gibi yazdığını, yazarken çoğu zaman sonrasında ne olacağını bilmediğini söyledi. (Sanırım bu durumda ben de bir kadın yazar oluyorum :P)
- İkinci sorum ise romanlarındaki müzik kullanımının dikkatimi çekmesi ile geldi. Ne tür müzikler dinlediğini, yazarken dinlediği müziklerin romana nasıl bir katkısı olduğunu sordum. Psychedelic, punk ve post-punk'tan hoşlandığını, Johnny Cash'i çok beğendiğini, tasavvufla ilgilenen biri olarak ney sesini çok sevdiğini belirtti. Anneannesi tarafından büyütülmenin etkisi ile TSM'den de hoşlandığını ekledi. Yazarkense sert şeyler dinlemenin iyi geldiğini söyledi.
- " 'Baba ve Piç'e o cinleri yerleştirirken hiç düşünmedim. Çünkü ben batıl inançları olan biriyim, çok doğal geldi. İlginç bulduğum için, suni olarak koyduğum şeyler değil yani. Sanatta bunu yapmak mümkün işte. Normalde yapsan deli derler."
- "Bazı metaforları neden yaptığımı, onların neyi simgelediğini ben bile bilmiyorum."
- "Zamanın çizgiselliğine inanmıyorum. Döngüleri, hatta sarmalları tercih ediyorum."
- "Punk müzik dinleyerek bile tasavvufa ulaşan var, çok evrensel bir şey.
- " 'Siyah Süt' benim içime demokrasinin geldiği romandır. Ondan önce içimde monarşi vardı."
- "Yazdığım romanların da içinde odalar olduğunu düşünüyorum. Her okur, kendi seçtiği başka bir odaya giriyor."
- "Edebiyatta yazarın reklam yapması, para kazanmak istemesi ayıp karşılanıyor. Bu aşılması gereken bir şey."
- "Genç kadın yazar olmak saygı görmek konusunda işleri zorlaştırıyor. [...] Eleştirmenler, köşe yazarları 'Hanım kızımız şöyle yazmış ama...' yazdıkları anda sana yaşını, cinsiyetini hatırlatıyorlar. Sen de siyah giyiniyorsun, kapalı giyiniyorsun. [...] Zaten bu ülkede kadınlar bir an önce yaşlanmak istiyorlar. Genç kızken anneliğe, anneyken "benden geçti artık"a özeniyorlar."
- "En sevdiğim renkler mor, siyah ve sarı. Pembeyi pek sevmezdim. 'Aşk'ın kapağındaki pembenin ne kadar etkisi var bilmiyorum, pembeyle barışmayı öğrendim."
- "Farklı şehirlerde sevdiğim farklı şeyler var. Amsterdam, Boston benim için özel şehirler. Ama İstanbul beni daha çok etkiliyor. Hele içinde yaşamayınca, çıkıp döndüğünde çok farklı algılıyorsun."

27 Ocak 2009

Oscarlar 2008: En İyi Uyarlama Senaryo Adayları

Son 3 senedir olduğu gibi, bu yıl da tüm "En İyi Film" adaylarının orijinal ya da uyarlama senaryo dalında aday olduğu bir yıl oldu. Fakat bu yıl bir değişiklik olarak, uzun zamandır ilk kez (benzer bir duruma rastlamak için 1995'e kadar gitmek gerekiyor) "En İyi Film" adaylarının dördü Uyarlama Senaryo dalında aday. Bu film senaryolarından ikisi roman ("Reader" ve "Slumdog Millionaire"), biri öykü ("Curious Case of Benjamin Button"), diğeri ise tiyatro oyunu ("Frost/Nixon") uyarlaması. Onlara bir başka tiyatro oyunu uyarlaması olan "Doubt" eşlik ediyor.

En İyi Uyarlama Senaryo:
Curious Case of Benjamin Button (Eric Roth (1/3))
Doubt (John Patrick Shanley (1/1))
Frost/Nixon (Peter Morgan (0/1))
Reader (David Hare (0/1))
Slumdog Millionaire (Simon Beaufoy (0/1))

Kuşkusuz bu adaylar içinde gerek konusu, gerekse büyüleyiciliği ile dikkatleri çeken "Curious Case of Benjamin Button". Eric Roth, daha önce "Forrest Gump", "Insider" ve "Munich" gibi uyarlama senaryolarıyla dikkat çeken ve bunlardan "Forrest Gump" ile 1994'te Oscar kazanan bir isim. Bu yıl uyarladığı eser ise F.Scott Fitzgerald'ın aynı adlı öyküsü. Kısa bir öyküden 2.5 saatlik bir film senaryosu çıkarmak zor bir iş ve Akademi daha önce benzer işlere imza atan isimleri görmezden gelmedi. (örneğin 2005, "Brokeback Mountain") Diğer yandan filmin senaryosunun "Forrest Gump" ile birçok ortak nokta taşıdığı söylentileri ve tartışmaları yazarın Oscar şansını azaltmış olabilir.

John Patrick Shanley "Moonstruck" ile aldığı Oscar'ından 21 yıl sonra ikinci adaylığını kendi tiyatro oyunundan uyarladığı "Doubt" ile aldı. Benzer bir cümleyi diğer bir aday Peter Morgan için de kurmak mümkün: Peter Morgan 2 yıl önce ilk adaylığında "Queen" ile kaçırdığı Oscar'a bu kez kendi tiyatro oyunundan uyarladığı "Frost/Nixon" ile aday. Morgan, yine biyografik ve belgesel kıvamda bir konuyu işlese de bu kez senaryosu "Queen"de olduğu gibi orijinal değil, -her ne kadar kendinden uyarlama durumu olsa da- bir uyarlama senaryo. Tiyatro sahnesi için yazılmış senaryoları sinemaya uyarlamak da en az kısa öyküleri uyarlamak kadar zor. Bir tiyatro sahnesine hapsolarak oynanan oyunların aksine sinemada mekan özgürlüğü var çünkü haliyle. Ve oyuna sadık kalmakla, tek mekana sıkışmış bir film yapmamak arasındaki ayarın güzel tutturulacağı bir uyarlama yapmak gerekmekte.

Yılın roman uyarlamaları ise "En İyi Film" adayı olarak herkesi şaşırtan "Reader" ve 2008'in favorisi "Slumdog Millionaire". "The Reader" ya da orijinal adı ile "Der Vorleser", Bernhard Schlink'in imzasını taşıyor. Romanı sinemaya uyarlayan ise 2002'de yine Stephen Daldry'nin yönettiği "The Hours"ın uyarlaması ile Oscar adayı olan David Hare. "Slumdog Millionaire"in kaynağı ise orijinal adı "Q&A" olan Vikas Swarup romanı. Uyarlamayı yapan İngiliz Simon Beaufoy, 1997'de "Full Monty"nin orijinal senaryosu ile Oscar adayı olmuş.

HFPA orijinal/uyarlama dinlemeden tek kategoride verdiği "En İyi Senaryo" ödülüne bu yıl yalnızca uyarlama senaryoları aday göstermiş ve o 5 aday, bu kategoridekilerle aynı olmuştu. Ödülü kazanan ise "Slumdog Millionaire" ile Simon Beaufoy idi. BAFTA, adayları arasında "Doubt" yerine "Revolutionary Road"a yer verirken; Writers Guild of America (West) (WGAW) ödüllerinde adayların arasında "Reader" yerine "Dark Knight" bulunuyor.

Son iki yıldır yılın en çok dikkat çeken ve en hayat dolu bağımsız filmi (2007, "Juno"; 2006, "Little Miss Sunshine") "En İyi Orijinal Senaryo" dalında ödüllendirilirken bu yıl bu ünvanı hak eden "Slumdog Millionaire" bir roman uyarlaması. Bu yüzden Akademi'nin bu geleneği bozmayarak filmi bu dalda (da) ödüllendirmesi çok olası. Fakat diğer tüm kategorilerde olduğu gibi, bu kategori de "Slumdog Millionaire" ve "Curious Case of Benjamin Button" arasındaki rekabetten etkilenebilir.

19 Kasım 2008

"Güneşin Oğlu" ve Alamet-i Farikaları

Geçtiğimiz haftalarda "fantastik mavra" türünde olduğunu bir hayli gözümüze sokarak vizyona giren "Güneşin Oğlu", Onur Ünlü'nün ikinci (aslında "Çocuk" adlı ilginçliği sayarsak üçüncü) filmi. Filmin ilk alamet-i farikası da henüz filmografisinin başında olmasına rağmen ilginç tarzı ve kendine özgü anlatımıyla yönetmenin kendisi zaten.

1973 doğumlu olan Onur Ünlü, kariyerinin başındaki bir yönetmen olmanın dışında deneyimli bir şair ve senaryo yazarı aslında. 11 Kasım'da Radikal'de yayınlanmış olan röportajını okursanız anlayacağınız üzere; ilginç fikirleri ve değişik bir hayat görüşü olan, her anlamda özgün bir insan. Favori oyuncularından Özgü Namal, "Onur'un filmleri bana kendimi zeki hissettiriyor." diyor ve kendisi için "Türkiye'nin Tarantino'su" yakıştırmasını ekliyor. (Radikal, 8 Kasım 2008) Yönetmenin iki filmi de ("Polis" ve "Güneşin Oğlu") şaşırtıcı derecede 'farklı'lar alıştığımız filmlerden. Alışıldık bir şehirde geçseler, alışıldık karakterlerin başından geçseler de; alışılmadık şeyler üzerine kurulu filmler çünkü ikisi de. "10 günde film çekmek" gibi bir şeyi başarmasıyla gündeme geldi Onur Ünlü son filmiyle. Henüz ikinci filmini çeken bir yönetmen için, Türk sinemasının birçok başarılı oyuncusuyla çalışma fırsatı yakaladı. Ve gerek Haluk Bilginer, gerek Özgü Namal'dan "Onur istediği sürece ben her filminde oynarım." sözünü almayı başardı. SİYAD'ın yenilikçi yönetmenlere açık olduğunu gösteren, 2006'da "Polis" ile gelen "En İyi Yönetmen" adaylığını da unutmamak lazım.

"Güneşin Oğlu"nun ikinci büyük kozu ise oyuncuları... Yönetmenin ilk filminde de beraber çalıştığı Haluk Bilginer ve Özgü Namal'ın yanısıra Hümeyra, Bülent Emin Yarar, Köksal Engür ve Ahmet Kural gibi usta oyuncular ve genç yeteneklerin beraberliği dikkat çekiyor filmin kadrosunda. Özellikle Bülent Emin Yarar, dikkat çekici bir performans sergiliyor. Haluk Bilginer, filme de ismini veren Zeki Müren albümü "Güneşin Oğlu"ndan "Böyle Bir Kara Sevda" şarkısını; Özgü Namal ise zamanında Gönül Yazar'ın seslendirdiği "Çapkın Kız" şarkısını söyleyerek, oyunculuk yeteneklerinden fazlasını da konuşturuyorlar ayrıca.

Film sayesinde tanıştığım bir grup, "100 Derece" de oldukça ilgi çekici... (myspace sayfası) Filmde kendi besteleri "Kahpe Felek" ve "Mavra" ile "Rüzgar Hep Aynı Esmez" şarkılarının enstrümantal verisyonuna yer veren bu genç grup, aynı zamanda Özgü Namal'ın söylediği "Çapkın Kız"da da ona eşlik etmiş.

Filmin 100 derece, 'küfürlerin yaratıcı kullanımları' konusundaki dersler ve bolca kahkaha dışında hayatıma kazandırdığı son şey ise Haluk Bilginer'in İstanbul'un en güzel manzarasına sahip en iğrenç yapılarından birinin çatısına çıkarak okuduğu Ülkü Tamer'in garip ötesi şiiri "Konuşma". Filmin ne kadar absürd, ne kadar fantastik olduğu düşünülürse, cuk oturmuş filme. Hele ki Haluk Bilginer'in sesinden...

KONUŞMA

-aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

iyi nişan alırdı kendini asan zenci,
bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
sizden iyi olmasın, boşanmada birinci...
-çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.

Ülkü Tamer

29 Temmuz 2008

"Sanatını da al git burdan!"


Karadeniz kıyılarında bir şeyler oluyor. Anamızı da alıp bir yerlere gidivermeye alıştığımız ülkemizde, dünyaca ünlü piyanistlerimizin ülkede istenmediğine bile şahit olduktan sonra; yazarlarımız söyleşilerden, sinemacılarımız gösterimlerden kovulmaya başladı. Zamanında Nazım Hikmet'i vatan haini ilan etme ve bir grup aydını yakma performansını göstermiş bir toplumun böyle küçük şeyler yapmaya başlaması takdir edilmesi gereken bir başarı bence aslında.

Önce yazar Latife Tekin, Karabük'te katıldığı "Kentleşme, Sanayi ve Edebiyat" konulu söyleşide kentleşmeden, sanayileşmeden ve edebiyattan bahsederken; her sanatçının, her aydının ve göbeğini kaşımak yerine kafasını kullanmayı seçmiş her kültürlü insanın yapacağı/yapması gerektiği/başkalarının yapmasına izin vereceği/başkalarının yapmasına izin vermesi gerektiği gibi kentleştirenler ve sanayileştirenleri eleştirdi/eleştirme cesaretini gösterdi:

Yazar söyleşide, "Ne yaptınız buraya, ne olmuş bu kente, yıllar önceki güzelliği kalmamış. Kadınlar kapatılmış." demiş. "Bizim kendi rüzgarımız ve güneşimiz var, kendi enerjimizi üretebiliriz, başkalarının nükleer santrallerine ve doğanın kirlenmesine geçit vermemek gerekir." demiş. Ve "AKP'nin aşağılık enerji politikalarını da kınadığını" söylemiş. Düşüncelerini dile getiren/ düşüncelerini dile getirmesi kadar doğal bir şey olmayan/söyleşide fikirlerini ortaya atması ve onları tartışması doğal karşılanması gereken yazarımızı dinleyenler arasında bulunan AKP'li (ve muhtemelen bıyıklı) belediye başkanı kişisi ise "aşağılık" anahtar sözcüğünü AKP kısaltması ile aynı cümlede duymasını mütakiben kısa devre yapan bir işletim sistemi misali müdahale etmeye gerek duymuş ve olaylar şöyle gelişmiş:

“AKP’nin aşağılık enerji politikalarını da kınıyorum” deyince Belediye Başkanı Hüseyin Erer ve adamları ayağa kalktılar. “Benim paramla yaptığım şenlik için buradasınız, eleştiremezsiniz, böyle devam ederseniz başınıza iş alırsınız” diye bağıran Belediye Başkanı Erer, önce kamera kaydını durdurttu, sonra mikrofonun fişini çektirdi ve “Hadi şimdi konuş bakalım...” dedi. Latife Tekin, “Ben buraya kendi paramla geldim” diyerek konuşmasını sürdürdü. Daha sonra söyleşiyi terk etti." (Radikal, 29 Haziran 2008)

Birkaç gün içinde özür dileyen/özür dilemesi gerektiği söylenen/özür dilemesi gerektiği emredilen/özür dilemesi gerektiğini düşünen toplumun aydın kesimine şirin görünmek amacındakilerce özür dilemesi emredilen belediye başkanı insanı, özrünü şu şekilde dile getirdi: "Yaptıklarımdan pişman olduğum için değil, misafirimiz olduğu için kendisinden özür diliyorum." ve ekledi "Latife Tekin alkollüydü." (Radikal, 1 Temmuz 2008)

(Yazarın söyleşiden bir saat önce bir birahanede alkol aldığı söyleniyor. Eğer doğruysa da bence hiçbir sakınca yoktur. Çünkü Latife Tekin'in söyleşiye "ben sarhoj diilim amirim, öpüjem" şeklinde çıktığını ya da bir bira eksik içse eleştirisini yapmayıp dut yemiş bülbül gibi başbakanımızı öveceğini sanmıyorum. Yazarın yerinde olsam, alkolü tabu ya da "ne-zıkkım-olduğunu-bilirsin-sen" olarak görmeyen ve bir bardak biranın Absinth etkisi yaratmadığını bilen biri olarak; Haziran sıcağında serinlemek amacıyla buz gibi bir bira yudumlamakta sorun görmezdim.)

Latife Tekin'in yaşadıklarının ardından, Ankara Film Festivali'nde ödül alan, Karadeniz Otoyolu konulu "Son Kumsal" belgeselinin İnebolu'daki gösterimi sırasında benzer kahramanlarla benzer bir olay gerçekleşti. Belgesel'in yönetmeni Aydın Kudu anlatmış:

“Filmden önce Duru Havuzlu Park’ta toplanan 200’den fazla kişiye, filmin arka planını ve şu andaki projeyle ne amaçlanmak istendiğine dair bir konuşma yaptım. Sahillerini deniz dolgusu yüzünden kaybeden bir kasabanın trajedisini anlatıp, benzer durumun başka yerlerde daha az sayıda yaşanmasını amaçladığımızı anlattım. Filmin yedinci dakikasında, Başbakan’ın otoyolun açılışında yaptığı konuşmada birkaç cümle yer alıyor. Başbakan’ın görüntülerinden hemen sonra, İdris Güleç beni yanına çağırtıp, sadece kendi masasında oturan altı, yedi kişi tarafından duyulabilecek şekilde ‘Sen politika yapıyorsun. Başbakanımızı nasıl kötü gösterirsin?’ dedi. Kendisine, ‘Nereden böyle bir yorum çıkarıyorsunuz? Filmi size vermiştim, izlemediniz mi?’ deyince, ‘İzlemedim. Ben sizin ne yapmak istediğinizi anladım, amacınızı biliyorum. Şimdi anında tasınızı tarağınızı toplayıp burayı terk edin’ diye karşılık verdi. ‘Başkanım filmin tamamını izlerseniz sonunda konuşabiliriz daha rahat...’ dedim ancak, ‘Senin şimdi kırarım ağzını burnunu dağıtırım. Sen beni ne sanıyorsun... Defolun gidin buradan...’ diye karşılık verdi." (Radikal, 24 Temmuz 2008)

AKP'li belediye başkanı insanı (bu kez resmini gördüm, bu seferkinin bıyıklı olduğuna eminim) gösterdiği tepkiyi haklı çıkarmak içinse şunları söylemiş: "Bugün de aynı düşüncedeyim ve yarın da Başbakanıma karşı bir hakaret, haksızlık yapıldığında aynı şekilde müdahale ederim. Beni de reklam edip meşhur ettiği için kendisine teşekkür ederim. Hem ilçemin adı duyuldu, hem de ben meşhur oldum. Benim de en az beş puanım artmış oldu. Bu konuda da teşekkür ediyorum." (Radikal, 25 Temmuz 2008) Birkaç defa daha (büyük harfle) "Başbakanım" deseymiş on puan da artarmış bence "puan"ı.

Fakat puanını artırmak isteyen daha çok bıyıklı belediye başkanına sahip bir ülkede yaşadığımız için, hemen ardından Aydın Kudu ve belgeseli için sorunların bitmediğini de öğrendik:

“Abana’da CHP’li Belediye Başkanı Şevket Yazkan’dan gösterim için izin istedik ve İnebolu’daki olay hakkında bilgi verdik. Sayın Yazkan filmi izleyip, tepki gösterilecek içeriğin olmadığını, onay verdiğini söyledi. Başvurumuzu kaymakamlığa iletti. İki saat sonra Emniyet Müdürlüğü’nden çağrıldık ve kaymakamla görüşmemize fırsat bulamadan izin verilmediği tarafımıza tebliğ edildi. Bir belediye başkanının izleyip onay verdiği ve kaymakama olur bilgisi verdiği bir ortamda, kaymakamın filmi görmeden reddetmesinin açıklaması olamayacağını tebliğde yazılan nedenleri de kınadığımızı bildirerek Abana’dan ayrıldık." (Radikal, 25 Temmuz 2008)

Yazar Latife Tekin kendi yaşadığı olayın ardından "Sesimin kesilmesi boğazımın sıkılması anlamına geliyor geliyor. "İn aşağı!" dedi bana. "Seni sanat festivaline çağırdık, siyaset konuş diye mi çağırdık, konuşamazsın" diye konuşuyordu. Ben sonunda 'Ben bu ülkenin yoksullarının yazarıyım, halkın içinde büyümüş bir yazarım, onların vicdanıyım ve inandığım şeyler söylüyorum burada, siz beni susturamazsınız' dedim. Uçacaktım adamın üstüne, neyse ki meleklerim tuttu. Madımak olayı aklıma geldi. [...] Sessizce kalktım ve Karabük'ten ayrıldım. Beni alkışlayan Onur Caymaz tehdit edildi. Arkadan biri "boynunu kırarım" diyordu. Evet yani gerçekten onu hissettim. Orada insanları nasıl yaktılar, orada onu hissettim. Oradan ayrıldım." (Radikal, 29 Haziran 2008)

Belgeselci Aydın Kudu ise, "Küçük yörelerdeki yöneticilerin merkezden veya bilinmeyen bir yerlerden duydukları korkuya bire bir şahit olmak bizi çok üzdü. Bu küçük krallar saçma sapan nedenlerle kültürel etkinlikleri engellemesinler." demiş. (Radikal, 25 Temmuz 2008)

Sanatın toplumsal sorunları, sistemi ve siyaseti eleştirmekte de kullanılan bir araç olduğunu bilmeyen/bilen ama hazmedemeyen insanlar yönetiyor bizi. Onlara göre "sanatçı" "Sabah Sabah" programlar yapan, vücudunu ve özellikle bazı organlarını kullanarak şarkı söylediğine bizi ikna etmeye çalışan ve en önemlisi bizi uyutmaya çalışan kişi demek çünkü. 7/24 onları görmemizde hiçbir sakınca yok, düşünmemizi engelliyor onlar çünkü. "Yalnız ve güzel ülkemizin" yalnız ve güzel sanatçılarıysa kovulup duruyorlar sanatlarını yaptıklarında.

İlgili linkler:
- 29 Temmuz 2008, Sevin Okyay, "Oy deniz Karadeniz"