13 Şubat 2011

Geleceğin Ustaları #2: Gizem Elçi

Sanatın farklı alanlarında yıllardır emek veren, eserler yaratan genç isimler onlar. Önümüzdeki yıllarda isimlerini çok önemli yerlerde duyacağımıza emin olduğum isimler. Onları geleceği beklemeden size tanıtmayı amaçlayan "Geleceğin Ustaları" röportaj serisinin ikinci konuğu kısafilmleri ile hak ettiği bir başarı yakalayarak emin adımlarla ilerleyen Gizem Elçi.

Justify Full
1985, İzmir doğumlu Gizem; Bilgi Üniversitesi Sinema-TV ve Sosyoloji bölümlerinden mezun oldu. Kendisi ve sineması ile ilk kez 21. Uluslararası İstanbul Kısa Film Festivali kapsamında gösterilen "Oktan Bir Aşk Hikayesi" ile tanıştım. Bu filmi ile yalnızca benim değil, birçok insanın dikkatini çeken genç yönetmen, 2009 yılında Altın Koza ile ödüllendirildi. Son kısa filmi "Hayali İhracat" 10. !f Bağımsız Filmler Festivali kapsamında "Saniyede 24 Gündüz Düşü" seçkisinde gösterilecek olan ve önümüzdeki Akbank Kısa Film Festivali'nde yarışacak olan Gizem Elçi; şu sıralar ilk uzun metrajlı filmi için hazırlanıyor. Gizem, 2010'un son günlerinden birinde sorularımı yanıtladı:

İlk gördüğün filmi ve kiminle gördüğünü hatırlıyor musun?
Sinemada izlediğim ilk film “Bak Şu Konuşana” (Look Who’s Talkiing (1989)) ya da “Aslan Kral” (The Lion King (1994)) diye hatırlıyorum. Annemle gitmiştim herhalde.

Yönetmen olma fikri nereden geldi?
Sinema okumaya karar verdiğimde kesinlikle yönetmen olacağım diye bir şey yoktu aklımda. Ortaokul ve lisede en yakın arkadaşım Merve ile birlikte sınıftaki insanlarla ilgili hikayeler, senaryolar yazardık, karikatürler çizerdik. Sonra bir kamera edinip onları çekmeye başladık. Çok eğlendiğimizi hatırlıyorum. Üniversite kararımı verirken tek bildiğim şey keyifle yapabileceğim bir şey okumak istediğimdi, o yüzden sinemayı seçtim. Yapmak istediğim şeyin yönetmenlik olduğuna karar vermem daha sonra oldu. Setlerde çalışıp gözlem yaptıktan, kendimi tanıdıktan, anlatacak şeylerim olduğunu fark edip, başka birşey yapmanın beni mutlu etmediğini gördükten sonra yönetmen olmak istedim.

Sinema okumuş olmanın faydasını göreceğini düşünüyor musun, yoksa okullu olmak o kadar önemli değil mi?
Bu aslında biraz yabancı dil öğrenmek gibi. Evinde oturup kitaplardan okuyarak da öğrenebilirsin, televizyon seyrederek de öğrenebilirsin; ama gidip yurtdışında o dili konuşan insanların yanında olduğun zaman bir anda çok daha çabuk yol katedersin. Yani evet, okul okumak şart değil, ama okulun şöyle bir faydası var; seninle aynı işi yapmak isteyen insanlarla berabersin hep. İster istemez o ortamda sürekli sinema konuşuluyor, sürekli pratik yapılıyor. Hocalarla tanışma fırsatın olması da çok iyi. Ama şart değil tabii ki. Sonuçta sinema okumayan, ama çok iyi sinema yapan bir sürü insan var.

“Eternal Sunshine of the Spotless Mind” hayranı binlerce genç kız var. Senin bu filme olan sevgini, bir yönetmen olarak, onlarınkinden ayıran nedir?
Michel Gondry’nin yaptığı şeyleri genelde çok beğeniyorum; kısa filmlerini, sinema filmlerini, videolarını... Çok çocuksu bir yaratıcılığı var işlerinin. “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” da çok güzel bir aşk filmi. Herkes sevgilisinden ayrıldıktan sonra keşke onunla ilgili her şeyi, bütün anılarımı hafızamdan silebilsem der. Bu kadar basit bir konuyu bu kadar yaratıcı bir şekilde anlatmasını çok etkileyeci buluyorum. Ama duygusal olarak pek bir farkım yok diğer kızlardan galiba, ben de izlerken her seferinde ağlıyorum. Tek fark, bende iyi bir film yapma isteği uyandıran bir film olması olabilir.

Bir yazında* Michel Gondry için “pamuktan bulut, bulaşık telinden musluk yapmak gibi çocuk tiyatrosu yöntemlerine başvursa da sonuna kadar Michel Gondry’ciyim” demişsin. Nedir onu farklı kılan?
Inception ile karşılaştırmamdan bahsediyorsun. Onu şunun için yazdım, Inception konu itibariyle Michel Gondry’e yakın bulduğum bir film. Fantastik bir durum var, bir şey bağlıyorlar insanların kafasına -aynı Eternal Sunshine’daki süzgeç gibi- bilinçaltına giriyorlar ve bilgi çalıyorlar ya da bilgi yerleştiriyorlar. Bu yüzden filmi izlerken hep bu film bir Hollywood yönetmeninin değil Michel Gondry’nin elinden çıksaydı nasıl olurdu sorusu geldi aklıma. Hollywood’un görkemine hayran olmamak mümkün değil. Ama beni diğer taraf daha çok etkiliyor. Daha samimi, çok daha insancıl, çok daha yaratıcı geliyor.

Hollywood Sineması’ndansa Avrupa Sineması’na daha yakın hissediyorsun diyebilir miyiz yani?
Evet öyle diyebiliriz. Avrupa sinemasına, ya da bağımsız yapımlara... Ama dediğim gibi bu Hollywood Sineması’nı hayranlıkla izlemediğim anlamına gelmiyor. Sinemanın öyle bir tarafı olması çok etkileyici. Ama benim yakın olduğum şey değil. Woody Allen filmlerini çok severim mesela. Ve o ne kadar düz bir sinema yapıyor görsel olarak. Gayet düz ilerleyen, diyaloglara, insan ilişkilerine dayalı... Ama seyrettikten sonra içinde bir iz bırakıyor. O küçük detaylardaki buluşları, seni gülümsetmesi... Sürekli yaşayıp da fark etmediğin şeyleri filmde görüp “Aa hakkaten ya!” dediğin şeyleri daha çok seviyorum. Hiç bir aksiyon filmi çekme hayalim olmadı mesela, daha çok insan ilişkilerine dair şeylerle boğuşurken buluyorum kendimi.


Bu beğendiğin sinema ile aynı havayı yakalamak için özel bir çaban oluyor mu filmlerinde?
Tabii ki benim estetik kaygılarımı taşıyor çektiğim kısa filmler. Yani ben ne istiyorsam o çekiliyor ama kafandakilerinin çoğunu da yapamıyorsun. Bunun faturasını yalnızca bütçesizliğe çıkarmak haksızlık olur tabi. Bütçesizlik de insana farklı birçok şey deneme fırsatı veriyor ve yaratıcılığı tetikliyor çoğu zaman. “Oktan bir Aşk Hikayesi” örneğin, biraz da şartları istediğin şeye uydurabilme egzersiziydi.

Senaryoyu da kendin yazıyor olman, yani yönetmenin aynı zamanda senarist olmasının artıları ya da eksileri neler?
Senaryo çok teknik bir metindir aslında. Hem yönetmenin hem ekibin yol göstericisidir. Farklı yönetmenler aynı senaryodan bambaşka filmler çıkartabilir. Aynı şekilde bir kurgucu da yönetmene öyle seçenekler sunar ki, aynı malzemeden sayısız farklı anlam içeren film çıkabilir. Üç aşamanın da filmin şekillenmesinde çok büyük payı var. Bilgi’de senaryo hocamız, Öktem Başol, “Senaryoyu sen yazıyorsan, filmi sen çekmeyeceksin. Filmi sen çekiyorsan, sen kurgulamayacaksın, bunları birbirinden ayırmanız gerek, yoksa kaybolursunuz” derdi. Şimdiye kadar hiç başkasının senaryosunu çekmedim ama, başka arkadaşlarımın senaryolarına ya da kurgularına yorum yaparken daha objektif olabildiğimi görüyorum. Kendi yazdığım şeyde işin içinden çıkıp bakmak zor oluyor. Yazarken zaten kafamda çekiyorum. Aynı şekilde kurguda acımasız davranmakta zorlanıyorum, başından beri her şeyi kafamda oturttuğum için denemelere açık olamıyorum. Bu sebepten filmlerimin kurgusunu başkasına emanet etmem gerektiğini hissediyorum. Ben kurguladığım için iki film de olması gerekenden daha uzun. Diğer yandan, başkasının yazdığı senaryoları çekmek isterim de, kendi yazdığım senaryoyu başkasına veremem herhalde. Yazdığımı veremeyeceğim gibi, yazmadan da duramam.


Hangisi seni daha çok tatmin ediyor? Yazmak mı, çekmek mi?
Çekmek daha çok tatmin ediyor. Senaryo yazmak çok daha sancılı, çok daha matematiksel bir şey aslında. Gözlem yapmak, notlar almak, hikayeler kurmak yetmiyor. Normal bir metindekinden çok farklı işliyor senaryo yazarkenki düşünce mantığı. Bir tarafa bir şey koyduğunda diğer tarafa da koyman, birinden çıkarınca diğer yerden de çıkarman lazım; yazdığın her şeyin görsel bir karşılığı olması lazım vs. Bazen başına oturduğumda sıkılıyorum ama sette sıkıldığım olmadı hiç. Oyuncularla iletişim kurup konuşmak çok keyifli. Kendi işinde iyi olan birçok insana kendi istediğin şeyi anlatıp, o senin yarattığın dünyayı kurmana yardımcı olmalarını izlemek, o yazı üstündeki şeyin adım adım görselleştiğini izlemek çok eğlenceli.

Doğaçlamaya bakışın nedir? “Oktan Bir Aşk Hikayesi”nde doğaçlama daha fazlaydı ve bu benim daha çok hoşuma gitti örneğin.
Evet, “Oktan Bir Aşk Hikayesi”nde daha çok doğaçlama vardı. Özellikle Orhan Hoca ve Deniz’in diyaloglarında... Onlar kendileri gittiler ve benim monitörün başında gözümden yaş geliyordu gülmekten. “Hayali İhracat”ta biraz daha azdı. Çünkü çok az zamanımız vardı. Mümkün olduğu kadar programa uygun gidelim dedik. Doğaçlamalar oyuncu provalarında oldu daha çok. Setten bir hafta önceki provalarda doğaçlamalardan gidildi ve onlar arasından karar verdik ve sette herkes gelip onu oynadı. Sette değil ama öncesinde oldu yani. Yansıyor ama demek ki... İyi oyuncular bence mutlaka oyun sırasında beklenmedik bir şey yapıp kendinden bir şey katıyor. İçinden gelen bir bakış, bir mimik, bir el-kol hareketi...

“Oktan Bir Aşk Hikayesi”nin başarısını bekliyor muydun?
Hiç beklemiyordum. O film aslında benim 3. Sınıfta ışık dersi için çektiğim bir filmdi. Ben de böyle bir hikaye yapmıştım. Yani aşık bir adam var, kalbine ok saplanmış, acı çekiyor ve onun yüzünden hiçbir şey yapamıyor, hayatını engelliyor gibi bir sahne geldi aklıma. Dedim ki bunu bu ders için çekelim. Benim o filmle ilgili tek düşüncem jüriye gösterip notumu almaktı ve bitecekti. 3. Sınıftaydık ve arkadaşlarım arasından da hiç kimsenin öyle bir festival algısı yoktu. Film bittikten sonra hocalarım ve arkadaşlarım dedi “Gizem iyi oldu bu, festivallere göndersen” diye. Öğrenci filmi festivallerine göndermeye başladım. Fikri ilginçti ama sinematografik olarak bir enteresanlığı yok diye düşünüyordum, gayet basit çekilmiş bir filmdi. Çok şansım olduğunu düşünmeyerek, belki ancak konusu ilginç diye gösterime alırlar diye düşünerek gönderdiğim bir filmdi. Beklenmedik bir şekilde SinePark’ta ödül aldı, sonra Altın Koza’da aldı! Altın Koza’ya kabul edildiğini öğrendiğimde listede gördüm ve çığlıklar attım Adana’ya gidiyorum diye. Hiç beklemiyordum ödül almayı.

“Oktan Bir Aşk Hikayesi”nden sonra “Hayali İhracat”ı çekene kadar, Gizem’de bir değişiklik oldu mu?
Oldu, olmaz olur mu... Bir kere şöyle bir olay oldu, “Struck”** ortaya çıktı. Altın Koza’dan bir ay sonra biri vimeo’da filmin altına bir yorum yaptı, bak böyle bir film var diye ve benim de o şekilde haberim oldu. Ondan sonra yaşanan süreç çok sıkıntılı geçti benim için. Daha hassastım ve çok çabuk demorolize oluyordum. Haksızlığa uğramış hissediyordum ve kendimi açıklama ihtiyacı hissediyordum. Ama şimdi düşününce, ben evde oturup kendim izlemek için yapmıyorum bu filmleri, insanlarla paylaşmak için yapıyorum. Anlaşıldığımı düşündüğümde çok mutlu oluyorum evet, ama herkesin anlamasını bekleyemem. Birileri anlamayacak, beğenmeyecek, inanmayacak, birileri eleştirecek, birileri oradan çalmışsın diyecek, iftira atacak, birileri benim başarısız olmamı isteyecek, bununla mutlu olacak. Güzel bir deneyim oldu, daha ilk baştan. Her ilk filmini çeken insan bu kadar geribilidirim almıyordur, ben antrenmanlı oldum. Şimdi çok daha sertim saygısız ve düzeysiz eleştirilere karşı, görmezden gelebiliyorum. Öyle bir kabuk yarattı. Bir de çok önemsememek gerek kendini ve işlerini. Ne pohpohlanmaya ne de seni yermelerine izin vermeli, yolunda gitmelisin bunu anladım.

Filmlerini nasıl finanse ettin, zor oldu mu?
“Oktan Bir Aşk Hikayesi”nin çok bir bütçesi yoktu, 200 lira gibi birşeydi. Doktorun odasındaki postere, sanata ve yemeğe para harcadık. Bütün ekipman okuldandı. Bütün ekip okuldan arkadaşlarımdı. Oyuncular arkadaşlarım, hocalarımdı. Oku ve kelepçeyi, heykel okuyan bir arkadaşım okulun atölyesinde yaptı. Yani neredeyse sıfır maliyetti o. İkinci filme çok para aradım. P&G sponsor oldu, Duracell ve Fairy ile. Onlardan biraz nakit para aldım. Prodüksiyon şirketlerinden film topladım. Kullanmadıkları, reklam filmlerinden artan parça filmlerini topladım. Şişecam’dan defolu şişelerini aldım. Gidip herkesten bir şeyler toplamaya çalıştım. Nakit parayla da yol, yemek, ekipman kiralama işlerini hallettik. Ama şunu da anladım ki en önemli şeylerden biri yapım bir filmde. Eğer yapım iyiyse, bu herkesin daha verimli ve motive çalışmasını sağlıyor. Bizim çok fazla paramız yoktu ama en azından temel ihtiyaçları karşılayacak kadar bir paramız ve iyi bir yapımcımız (Barış Dikmen) vardı.

Uzun metrajlı bağımsız film çekmek istediğinde bu konuda zorlanacağını düşünüyor musun? Zengin mi olmak gerekiyor, deli mi olak gerekiyor bağımsız film çekmek için?
Ne kadar bağımsız olacağına bağlı. Türkiye’de yavaş yavaş kırılmaya başlayan ve iyi bir yere doğru gittiğini düşündüğüm ama hala var olan bir ayrım var: Bir model, belli yapım şirketlerinin çatısı altında çekilen ve yapımcısına, oyuncusuna para kazandıran, gişesi iyi olan ama çoğu sinemasever tarafından hor görülen bir model. Diğer yandan festival filmi diyebileceğimiz; seyirciye çoğunlukla sıkıcı gelen ama yurtdışındaki festivallerden ödüllerle dönen bir model. İki ayrı uçtan bahsediyorum tabii en basit haliyle. Eğer festival filmi yapmak istiyorsan Kültür Bakanlığı’ndan, yurt dışındaki ortak yapımcılardan fon bulabilirsin. Diğer tarafta da Türkiye’de gişe yapacağını düşündüğün bir senaryon varsa yapım şirketlerinin kapısını çalabilirsin. Ben bu iki modelin de var olması gerektiğini düşünüyorum çeşitlilik açısından. Ama benim yapmak istediğim sinema ikisinin arasında duran bir şey. Sınırları keskin çizilmiş, bir tarafa ait olan bir şey değil. Türkiye’de bunun güzel örnekleri İlksen Başarır’ın “Başka Dilde Aşk” filmi, Emre Şahin’in ‘40’ filmi, Ali İlhan’ın ‘Senyora Enrica ile İtalyan Olmak’ filmi... Şu an ilk aklıma gelenler bunlar.. Para kısmını şimdi düşünmüyorum, ben senaryomu bitireyim de, para kısmı sanki kendiliğinden olurmuş gibi geliyor. İyi bir senaryo her zaman bir yerlerden destek bulur ve o film kendini kurtarır diye düşünüyorum - düşünmek istiyorum.

Türk Sineması’ndaki gidişatı iyi buluyor musun?
Ben iyi bir yere gittiğini düşünüyorum. Mesela bu sene Altın Portakal’da yarışan filmlerin büyük çoğunluğu ilk filmdi. Bence çok heyecan verici bir şey. Ve ödül alanların da çoğu bu ilk filmlerdendi. Filmlerin çoğunu izleyemedim. Ama umut vaat eden bir gelişme olarak görüyorum genç yönetmenlerin bu kadar katılımcı olmasını.

“Kadın Yönetmen Olmak” diye bir kavram var mı?
Var. Yani kendim için düşünüyorum, bir filmin yönetmeni kadınsa, pozitif ayrımcılık gösteriyorum o filme karşı. Çok yanlış belki benim böyle bir şey düşünüyor olmam ama, sanki kadınsa çok daha faza güçlüklerle boğuşarak o noktaya gelebilmiş gibi hissedip ona göre bir puan fazladan veriyorum filme. Türkiye’den mesela kaç tane kadın yönetmen sayabilirsin, çok az. Hala, erkeklerle dolu bir seti yönetmenin erkeklerin yapabileceği bir iş gibi görülmesi durumu malesef var. Oysa yönetmenlik sette insanlara höt-zöt demek değil. Aynı şekilde genç yönetmen azlığını da bu bakış açısına bağlıyorum.

Kathryn Bigelow Oscar’ı kadın olduğu için mi aldı mesela?
Kadın olduğu için ödül almak diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Benim bahsettiğim ayrımcılık kendi içimde duyduğum bir sempatiden ibaret.

Senin için sırada ne var?
Sırada uzun metraj var. Şimdi oturduk, Oğulcan ile uzun metraj yazıyoruz. Birlikte tartışmak, bir fikir hakkında konuşmak çok besleyici oluyor. Konuşurken ortaya çıkan yeni şeyler çok faydalı oluyor. Senaryo yakında tüm revizyonlarıyla bitmiş olacak, ondan sonra da yapımcı aramaya başlayacağım. Sırada bu var.

Teşekkürler!

Gizem'in En İyi 10 Film Listesi:
Jules et Jim (François Truffaut, 1962), Lost in Translation (Sofia Coppola, 2003), Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Michel Gondry, 2004), Korkuyorum Anne (Reha Erdem, 2006), Annie Hall (Woody Allen, 1977), Royal Tenenbaums (Wes Anderson, 2001), Le fabuleux destin d'Amélie Poulain (Jean-Pierre Jeunet, 2001), Arizona Dream (Emir Kusturica, 1993), Sen to Chihiro no kamikakushi (Hayao Miyazaki, 2001), Mary and Max (Adam Elliot, 2009)

*“Inception: Christopher Nolan’ın Derdi ne?”, Gizem Elçi
**Taron Lexton’ın yönettiği 2009 yapımı “Struck” da “Oktan Bir Aşk Hikayesi” gibi kalbine ok saplanan bir adamın hikayesini anlatıyor. İki filmin birbirinden esinlenmesi gibi bir durum; çekildikleri tarihler bakımından söz konusu değil.

2 yorum:

Unknown dedi ki...

GİZEM CİĞİMİN ÇOK İYİ YERLERE GELECEĞİNDEN EMİNİM.SEVGİLERİMLE
ZUHAL GÜL

Adsız dedi ki...

Kısa filmlerle ilgili biri değilim. Ama Oktan Bir Aşk Hikayesi'ni seyrettikten sonra hata yaptığımı anladım. Filmi çok beğenedim. Ne kadar kısa sürede ve ne kadar az şeyle ne kadar çok şey anlatıyor. Özellikle 4 saat süren ama hiçbir şey vermeyen izdivaç programlarının yayınlandığı şu saatlerde ruhuma şifa gibi geldi. Ne diyeyim, tebrikler Gizem Elçi. Bu yazıyı hazırlayarak benim gibileri çalışmalardan haberdar eden Emre'ye de teşekkürler.