2 Aralık 2007

Badem Ağaçları ve Yıkılan Gökdelenler üzerine...


Geçmiş, insana kötülük eden bir şey. Birçok oyun oynuyor, oynatıyor; ve siz de üzerinize düşen rollerini bu oyunların -bazen istemeden de olsa, -bazen görmezden gelerek gerçekleri, -bazen bilip de bilmemezlikten gelerek; oynamak zorunda kalıyorsunuz.
Geçmişiniz başarılar, mutluluklar, eğlenceli dakikalar ve huzur dolu anlarla sarılmış olmuyor hiçbir zaman tamamen. Mutlaka tamı tamına zıtları da oluyor. Ve kafanız cama dayalı, bir otobüs koltuğunda kulağınıza şarkılar çalarken; ne yazık ki ikinci kategoridekiler kemiriyor beyninizi. En yalnız olduğunuz anda, düşünceleriniz ve geçmişiniz arasında melankolik şarkı sözleri dışında hiçbir şey olmadığı o anlarda yakalıyorlar sizi.
İki haftadır Badem ve Mat şarkıları çalıyor kulağımda, bu yalnızlık anlarında. Anlıyor beni sanki kulaklıklarım, "Sen Ağlama" diyor, "bir damla gözyaşın yeter.". Ve sonra "Sensiz Olmaz" diyor aklımdan geçenleri anlamışçasına. Yaşanmamışlıkların, yaşanamamışlıkların ve unutulması gerektiği söylenenlerin inadına aptal olduğumu haykırıyor sonra... Hem de Aziz Nesin sponsorluğunda:
"Bu gönül hep düş kurar usanmadan /Aldanıp her umuda sıcaklığa / Oysa bilir çoğu hüsran bakınca şöyle bir maziye / Uslanmaz bu gönül nafile... / Belki bu kez kış olmaz, / Bakarsın sevdan düş olmaz / Bir güler yüz yeter / Bu gönül adam olmaz..."
Bazen geçmişte verilmiş bir söz oluyor tuzağına takıldığınız, 'belki'lerinize yenildiğiniz. Ama yenik düşseniz de o an, anlayamıyorsunuz sonrasında. 'Belki'leriniz devam ediyor istemeden. Bir hayalin güzelliğine kapılıp, unutuyorsunuz geçmişi; çünkü o andan sonra ne çıkarsa karşınıza, ne kadar mutlu olursanız, o hayalin yerini tutamayacağını anlıyorsunuz bir yerden sonra. Unutmak ve vazgeçmenin arafında; ikisini de yapamayarak kalıveriyorsunuz. "Başka güneş, başka deniz, tuzu başkaydı suyun..." diyorsunuz gizliden gizliye. Her şeyin çok farklı olabileceği bir ütopya yaratıp cama dayalı lanet olası beyin hücrelerinizde, değiştirmek istiyorsunuz geçmişi. Ya da oyunun kurallarını bir yana bırakıp, geçmiş hiç yaşanmamış gibi davranmayı seçiyorsunuz kendinize. Kendi kendinize, kendinizi mutlu etmek için, uzun vadede sizi mutsuz edecek yalanlar söylüyorsunuz.
Ama "Kolay Değil. Rol yapsam da bazen, beni hiçbir şey güldürmüyor. Sorun değil, çünkü artık zaten beni hiçbir dert öldürmüyor." derken buluyorsunuz sonra kendinizi. Geçmişi unutup yeni bir sayfa açmanın "yeni bir zaman, yeni bir mekan, yeni bir hayat"ın, "yıkılan gökdelenler yerine gecekondular dikmek" gibi bir şey olacağını tahmin edercesine içgüdüleriniz, mutsuzluğu seçiyor.
Geçmiş insana kötülük eden bir şey. Bazen hayatınızdan çıkardığınız bir insanla yanyana çekilmiş fotoğrafları çıkarıyor karşınıza. Bazen unutmayı seçtiğiniz anları hatırlatıyor. Bazen bir anıyı anımsatıp, ergenken ne kadar salak olduğunuzu vuruyor yüzünüze. Bazen kaybettiklerinizi, kaybetmeyi seçtiklerinizi getiriyor aklınıza. Tıpkı görmezden gelmek istediklerinizin ne kadar da gerçek olduğunu yaptığı gibi.
Geçmiş, kurduğu oyunlarda sizi oynamak zorunda bırakan bir şey. Ve yalnız kaldığınızda düşüncelerinizle, onu görmezden gelmenin cezasını veriyor ruhunuza, bedeninize. Geçmiş sürekli hatırlatıyor kendini, bileğinizde unutmamanız gereken bir şey olduğunu göstermek için bağlanmış bir ip varmışçasına.
Ve "Sen Ağlama" diye fısıldıyor yüzsüzce. "Bir damla gözyaşın yeter."
Şimdiki zamansa o kadar anlamsız ki... Kulaklığınızı çıkardığınızda, radyodaki Gülben Ergen sayesinde hayatın anlamını hiçbir zaman öğrenemeyeceğinizi bir kez daha kavrıyorsunuz:
"Laylalaylalay sen güneş ben ay" diyor, "Annem de Celine Dion."

Hiç yorum yok: