26 Nisan 2011

30. Uluslararası İstanbul Film Festivali #5: Mamma Gógó

Biraz hüzünlü bir film eleştirisi olacak bu seferki. İzlediğim 2. İzlandik film olma özelliği taşıyan "Mamma Gógó", aynı zamanda Festival'in 30. yılında beni hıçkıra hıçkıra ağlatan tek film oldu.

Sinemada Alzheimer hastalığına dair bir şeyler izlemek, Alzheimer hastalarını oynayan oyuncuların performanslarına tanık olmak hep aynı etkiyi yapıyor bende. Ve bugüne dek izlediğim filmlerde, dizilerde; "Iris"in Judi Dench'inde, "Away from Her"ün Julie Christie'sinde, hatta "Çemberimde Gül Oya"nın Işıl Yücesoy'unda nasıl babaannemi görüp ağladıysam; "Mamma Gógó" da aynı hisleri tattırdı bu yılki Festival'de. Tüm bunlar bir de Nordic Sineması'nın o değişik mizah anlayışı, soğukluğu ve donukluğu ile birleşince, 30. Uluslararası Film Festivali'nde izlediğim en iyi filmlerden birinin "Mamma Gógó" olduğunu söylememi sağladı.


58 yaşındaki İzlandik yönetmen Friðrik Þór Friðriksson, 1991 tarihli, ülkesine Oscar adaylığı getiren filmi "Börn náttúrunnar"da (Children of Nature) huzurevinden kaçan iki yaşlının hikayesini anlatmıştı. Yönetmenin yaşlılara ve onların sorunlarına oldukça duyarlı olduğunu "Mamma Gógó" ile annlamaya devam ediyoruz. Filmde bir yönetmenle tanışıyoruz önce, yaşlılarla ilgili çektiği son filmi iş yapmayan ve iflasın eşiğinde bir yönetmen. -ki bu filmin açık ve net bir şekilde "Börn náttúrunnar" olması bir öz eleştiri niteliğinde. Ekonomik durumunu tehlikeye atarak yaşlıların sorunlarına odaklanan bu yönetmenin günbegün Alzheimer hastalığının eline geçmekte olan annesi ile olan ilişkisine tanık oluyoruz sonra. -ya da basitçe, insanların ikiyüzlülüğüne.


“Film çekmek ve Alzheimer hakkında çılgın bir komedi” dese de yönetmen "Mamma Gógó" için, yaşlı bir kadının düştüğü komik duruma gülmek yerine ağlamayı tercih ettim ben. Ve tabii onu bakımevine yolladıktan sonra doğup büyüdükleri evi satarak, duvarındaki tabloları, içindeki eşyaları satarak borçlarını kapamaya çalışan çocuklarını izledikçe devam etti bu etki. Diğer yandan film, geçmişte güzel ve güçlü olduğu her halinden belli olan o kadının hastalık ile yok oluşunu gözler önüne sererken, yönetmen oğlun üzerinden de sanatsal filmler çekmenin zorluklarını oldukça mizahi bir dille anlatabilmiş. Ve bu ikisi arasında kurduğu duygusal ve kurgusal denge, filmi kaliteli kılmış.


İzlanda’nın geçtiğimiz yılki Oscar aday adayı olan filmin en güzel yanı, başroldeki Kristbjörg Kjeld ve Baltasar Kormákur’un “Brúðguminn” (2008) filminden hatırladığımız Hilmir Snær Guðnason’un performansları. 8 dalda İzlanda’nın 2010 Edda Ödülleri’ne aday gösterilen film, En İyi Kadın Oyuncu dalında Kjeld’e ödül kazandırırken, En İyi Orijinal Müzik ve En İyi Set Tasarımı ödüllerinin de sahibi olmuştu. Çok eğlenceli ama hüzünlü, gözyaşları içindeyken yüzünüzü güldüren bir film “Mamma Gógó”.

Yıllar önce yazdığım “Su” gibi, bu yazı da tam 7 yıl önce, 25 Nisan 2004’te kaybettiğim babaanneme...

1 yorum:

cocolulu dedi ki...

Selam, kalemine sağlık. Bu filme o kadar çok gitmek istedim ki anlatamam. Biletimi de almıştım ama aksilik yüzünden gidemedim.
Yazını okuduktan sonra 10 kez daha pişman oldum. Tam da yazdığın gibi bir film olacağını düşünmüştüm, doğruymuş.
Eline sağlık (:

http://thisismynotebook.blogspot.com/