4 Temmuz 2011

Tünel - Galata Arası Caz Maratonu

İlki geçtiğimiz yıl, 17. İstanbul Caz Festivali kapsamında düzenlenen Tünel Şenliği'nin ikincisi bu yıl çok daha fazla sanatçı ve mekanı bünyesine katarak 2 Temmuz Cumartesi akşamı gerçekleştirildi. Tünel ve Galata'da toplam 22 mekandaki 32 konser ve 5 partiden birçoğunda oradan oraya koşturarak bulunmaya çalıştım. Bir elimde gece boyunca tweetlediğim iPhone'um, bir elimde gördüğünüz fotoğrafları çekebilmek için Sony Cyber-shot'ım; kalbimde caz, aklımda Tünel ve Galata haritası, sokakları arşınladım. İşte Tünel Şenliği rotam ve izlenimlerim:

BÜMK Caz Korosu @ Beyoğlu Belediyesi Gençlik Merkezi: Bu yıl adını ve sponsorluk arayışını sosyal medyayı çok iyi kullanarak duyuran koro, bir üniversite korosunun Caz Festivali kapsamında sahne almasının gururunu yaşadı. Harika bir uyum ve tını ile, ilk kez bulunduğum Beyoğlu Belediyesi Gençlik Merkezi'nde sahne aldı BÜMK Caz Korosu. Şenlik boyunca mekanı ikinci ziyaret edişimde tanışma fırsatı bulduğum koro şefi Masis Aram Gözbek, "Avusturya'ya gidiyor musunuz?" sorusuna halen kesin bir cevap veremediğine göre, destek arayışları sürüyor olmalı, duyurulur.

Lalekart Daveti @ Mikla: İKSV Genel Müdürü Görgün Taner'in Siyah ve Beyaz Lalekart sahiplerine bir teşekkürü niteliğindeki davette, The Marmara Pera'nın terasının o harika İstanbul manzarasına karşı, bir Sarı Lale sahibi olarak bulunmak güzel bir ayrıcalıktı.

Original Pinettes Brass Band @ Galata Meydanı: Festival kapsamında şehrin farklı yerlerinde sokak konserleri veren New Orleans'lı grup, Tünel Şenliği'nde de Galata Meydanı'nında ısınmaya başlayan kalabalığa sahneden seslendi.

Social Inclusion Band @ Beyoğlu Belediyesi Gençlik Merkezi: Düşler Akademisi'nin dezavantajlı grupların sahnede performanslarını sergilemesini sağlama amacı taşıyan sosyal projesi, oldukça eğlenceliydi.


Jehan Barbur @ Tünel Meydanı: Tünel Şenliği'nin izlemek için büyük bir heyecan duyduğum ilk ismi, o harika sesi ile Jehan Barbur'du. Tünel Meydanı'na neredeyse izdihama neden olacak bir kalabalğı çekmeyi başaran sanatçı "İstanbul'da" coverı ile de izleyenleri büyüledi.

Okay Temiz Ritim Atölyesi @ Galata Meydanı:
Festivalin bu yılki Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nün sahibi Okay Temiz, atölyesinde perküsyon öğrettiği onlarca öğrencisi ile birlikte Galata Meydanı'ndaki sahnedeydi.

Spiral Quartet @ Nardis: Diyar Diyar Jazz - Turkish Journey albümlerinde olduğu gibi performanslarında da Türk halk müziği ezgilerine yer verdi.

Jozi Levi Brazil Project @ Beyoğlu Belediyesi Gençlik Merkezi: Ben bu sahneyi çok sevdim! Şenlikte üçüncü kez ziyaret ettiğim mekanda, bu kez Latin rüzgarları esiyordu.


Elif Çağlar @ Salon: Gecenin en muhteşem konseri, en muhteşem sahne performansı ise kuşkusuz Elif Çağlar'ınkiydi. İmer Demirer'in eşlik ettiği genç vokal, şarkıları ve sesi ile büyüledi. İlk defa canlı izlediğim Elif Çağlar; Jülide Özçelik, Fatima Spar ve Jehan Barbur'un yanında kare ası tamamlayan dördüncü kadın caz vokal olarak gönlümdeki yerini garantilemiş oldu.

Tünel Şenliği oldukça yorucu olsa da, gerçekten çok eğlenceliydi. Ezbere bildiğiniz o sokaklarda koşuşturmak, cazın her türlüsünden lokma lokma tatmak ve birbirinden güzel performanslar izlemek için her sene deneyimlenmesi gereken bir organizasyon kesinlikle. Bakalım önümüzdeki yıl mekanlara yenileri eklenecek, hatta Tünel Şenliği tüm şehre yayılmış bir etkinlik haline gelecek mi...

2 Temmuz 2011

18. İstanbul Caz Festivali Başlarken...


Bu yıl İKSV tarafından 18. kez düzenlenen İstanbul Caz Festivali, 1-19 Temmuz tarihleri arasında yine birbirinden ünlü ve kaliteli müzisyenleri İstanbullularla buluşturacak. Gelenekselleşmiş Cemil Topuzlu Açık Hava sahnesi, Aya İrini ve Arkeoloji Müzesi gibi festival mekanlarının yanı sıra Tersane Sahnesi, santralistanbul Kıyı Amfi, İstanbul Modern ve İstinye Park gibi farklı mekan seçimleriyle de dikkat çeken festivalin en görkemli etkinliği ise ilki geçtiğimiz yıl düzenlenen Tünel Şenliği olacak. 4 - 14 Temmuz arasında Salon'daki 6 konserden oluşan "European Jazz Club" projesi ise genç Türk caz sanatçıları ve Avrupalı ustaları bir araya getirmesi ile dikkat çekiyor.

30 Haziran gecesi The Marmara Esma Sultan'da yapılan açılışın ardından dün Aya İrini'deki "Ustalarla Buluşmalar: Hindistanbul" ve İstinye Park'taki Matt Bianco konserleri ile resmen başladı. Festivalin bu yılki Yaşam Boyu Başarı Ödülü ise açılış gecesinde, vurmalı çalgılar ve ritim ustası Okay Temiz'e takdim edildi.



19 gün boyunca Paul Simon'dan Marcus Miller'a, Herbie Hancock'dan Natalie Cole'a, Jamie Cullum'dan Joss Stone'a birçok ismi izleme fırsatı bulacağımız festivalde büyük gün bugün: Tünel Şenliği, One Love Festival'dan seyirci çalma iddiası ile şehrin en önemli meydanlarından ikisini ve çevresindeki mekanları bu gece cazla dolduracak. Galata Meydanı ve Tünel Meydanı'nda kurulacak olan iki ana sahnenin yanında Salon, Nardis, Beyoğlu Belediyesi Gençlik Merkezi, Pera Palas, Hollanda Başkonsolosluğu Bahçesi, Alt, SALT Beyoğlu gibi birbirinden farklı mekanlarda, birçoğu eşzamanlı olarak gerçekleşecek konserlerle bir caz maratonu yaşatacak. Tünel Şenliği boyunca İstiklal Caddesi'ndeki iki önemli serginin de geç saatlere kadar açık olduğunu hatırlatmalı: Borusan Müzik Evi gece 00:00'a kadar, Arter ise 20:00'a kadar gezilebilecek.

İstanbul Caz Festivali, bu yıl 3 blogger tarafından çok yakından izleniyor. alternatif-istanbul, grizine ve thebalkabaa olarak sizler için festivali didik didik edip yorumlarımızı bloglarımızda ve izlenimlerimizi an be an Twitter'da paylaşacağız. Bizi takip etmeyi unutmayın: @istanbulcazfest @ezgilite @grizine @thebalkabaa

İstanbul Caz Festivali boyunca beni bulabileceğiniz konserlere gelince:
2 Temmuz Cumartesi - Tünel Şenliği
4 Temmuz Pazartesi - Michel Camilo, Giovanni Hidalgo "Mano a Mano"
4 Temmuz Pazartesi - 123 feat. Arve Henriksen
6 Temmuz Çarşamba - Jamie Cullum
9 Temmuz Cumartesi - "A Strange Place for Jazz" Dan Berglund's Tonbruket, İlhan Erşahin's "Love Trio" feat. Arto Tunçboyacıyan, Randy Brecker / Bill Evans Soulbop feat. Medeski, Martin & Wood
11 Temmuz Pazartesi
- Selen Gülün Trio (with Patrick Zambonin, Jörg Mikula)

13 Temmuz Çarşamba
- Randy Crawford & Joe Sample / Natalie Cole

14 Temmuz Perşembe
- "Yeni Ozanlar" Patrick Wolf

14 Temmuz Perşembe - Çağrı Sertel Trio feat. Wolfgang Muthspiel
15 Temmuz Cuma
- Javier Limón's "Mujeres de agua" feat. Aynur, Buika, Glykeria, Rita

28 Temmuz Perşembe - Joss Stone

28 Haziran 2011

Akbank Sanat'ta 2000'lerin Kültleri

Temmuz, tam anlamıyla bir festival ayı olacak İstanbullular için. Tünel Şenliği, One Love Festival, İstanbul Caz Festivali, sun.day.sky, Rock'n Coke, Uluslararası İstanbul Opera Festivali derken; müziğin her türlüsüne yeterince doyacak kentim seyircisi. Akbank Sanat, bu yoğun tempoda geçecek ayın öğleden sonralarına yaydığı birbirinden güzel fantastik/korku/gerilim türlerindeki filmler ile, müzik dolu bu aya sinema sıkıştırmamıza yardımcı olmuş. Hem de 2000'li yılların az ve öz bir hayran kitlesine sahip kült filmlerinden oluşturduğu bir seçki ile: Akbank Sanat Sinema Kuşağı 2000'lerin Kültleri etkinliği kapsamında 01 - 23 Temmuz tarihleri arasında Cuma ve Cumartesi günleri saat 15:00'de toplam 8 film gösterilecek.

Seçkinin en dikkat çekici yanı, hayatımda izlediğim en iyi 5 filmden ikisini içeriyor oluşu: Meksikalı Guillermo del Toro'nun 2006 yapımı "El laberinto del Fauno" (Pan's Labyrinth / Pan'ın Labirenti - 15 Temmuz Cuma) ve İsveçli Tomas Alfredson'un 2008 yapımı "Låt den rätte komma in" (Let the Right One In / Gir Kanıma - 23 Temmuz Cumartesi) filmlerinin tarafımdan ne denli hayranlıkla anlatıldığını blogu takip edenler hatırlayacaktır. İlki fantastik bir dünyayı İspanyol İç Savaşı'nın toplumsal etkileri ile bağlamayı başarırken, ikincisi günümüz popüler sinemasının ayağa düşürdüğü vampir filmlerini çocuksu masumiyete bürünmüş bir aşk üzerinden anlatmayı başarıyor. İçlerinden birini henüz izlememişseniz, bu fırsatı kaçırmamalısınız.

Heyecan verici diğer filmler Richard Kelly'nin bizi 2001 yılında Jake Gyllenhaal ile tanıştıran akıl karıştırıcı başyapıtı "Donnie Darko" (Karanlık Yolculuk - 02 Temmuz Cumartesi) ve birkaç yıl önce İstanbul Film Festivali'nde izlediğimiz Belçikalı Nic Balthazar'ın 2007 yapımı filmi "Ben X" (22 Temmuz Cuma). Bu filmler ile sosyal ilişkiler konusunda sorunları olan iki gencin; biri fantastik bir dünya ile tanışarak karmaşıklaşan, diğeri ise aşkla tanışarak çözülen hikayelerini izleyebilirsiniz. Seçkide yer alan bir diğer film ise henüz izlemediğim ve çok merak ettiğim, Fransız Géla Babluani'nin 2005'te çektiği ve bir çok "İlk Film" ödülü kazanan "13 Tzameti" (09 Temmuz Cumartesi).

Uzakdoğu Sineması'na olan önyargılı ve mesafeli yaklaşımım nedeniyle detaylı bir şekilde söz etmesem de, seçkide Japon ve Kore sinemasından Kinji Fukasaku'nun "Batoru rowaiaru" (Battle Royale / Ölüm Oyunu - 01 Temmuz Cuma), Jee-woon Kim'in "Janghwa, Hongryeon" (A Tale of Two Sisters / Karanlık Sırlar - 08 Temmuz Cuma) ve Joon-ho Bong'un "Gwoemul" (The Host / Yaratık - 16 Temmuz Cumartesi) filmleri de yer alıyor.

16 Haziran 2011

Freshtival3'ün Ardından...

Geçtiğimiz yıl, hayranı olduğum Mika'yı İstanbul'a getirmekle kalmayıp bir de onunla tanışmamı sağlayan Miller Freshtival; bu yıl yurdum kanunları nedeniyle adından Miller markasını kaybetti. Hem yağmurlu havanın etkisi, hem de line-up'ın geçen yıla göre sönük kalışı nedeniyle aynı coşkuya sahip olmasa da eğlenceli bir festival günü yaptı 28 Mayıs Cumartesi'yi. Bon Mod, Can Bonomo, Crystal Fighters, Noisettes ve Leftfield ile coşturulan festival ahalisini festival alanında da birbirinden eğlenceli sürprizler bekliyordu gün boyunca.


Yağmur yağacak mı yağmayacak mı endişesi ile geçen günlerden sonra; yağmurun yağmadığı, fakat güneşin de hiç yüzünü göstermediği bir festival günüydü. Istancool maratonunun ortasında benim için hoş bir mola olan Freshtival'de önce festival alanının nimetlerinden yararlanmak istedik @ladyisilien ve @splendorist ile. Dev I'M @ FRESHTIVAL yazısının önünde fotoğraflar çektik, çimenlerde oturduk, cips-şiş yedik, Dükkan Burger kokularını soluduk, bol bol bira içtik. Geliri hayırlı bir iş kullanılacak t-shirt boyama aktivitesine katılan @splendorist bana adıma yakışır bir tshirt yaparak hediye etti.

Festivalin en güzel ve en yenilikçi sürprizi ise Fresh News idi. Sahne alan her grup ile birlikte, "[...] sahnede!" sürmanşeti ile çıkan Fresh News, dev bir sosyal medya projesi olarak festival boyunca 4 kez basıldı ve ücretsiz olarak dağıtıldı. Festival haritası, ödüllü bulmaca, festival alanındaki aktiviteler/standlar ile ilgili bilgiler gibi önceden hazırlanmış bölümler dışında; sürekli taze çekilmiş fotoğraflar ve Twitter, Facebook, Foursquare kaynaklı sosyal medya paylaşımları bulunuyordu gazetede. Foursquare'den ve Facebook uygulamasından Freshtival'e check-in olanların, Twitter'da sanatçılar ve festival ile ilgili paylaşım yapanların profil fotoğrafları ile birlikte basıldığı Fresh News'ta festival modasını da basılan fotoğraflar ile yakından takip etme imkanı bulduk. Ben de Fresh News'un 2. sayısında "Bırak yağmuru, kar bile yağsa @canbonomo dinlemek için @Freshtival 'deyim ben." tweetim ile Can Bonomo ile aynı sayfada yer almanın gururunu yaşadım. Gazetede çıkan "Ajansımıza son ulaşan bilgilere göre tuvalette kuyruk yok." ya da "Gazetemize ulaşan son bilgilere göre bira sırası şu anda rahat." gibi cümleler ise gülümsetti.

Fotoğraf: Gökhan Kali

Son zamanlarda bir numaralı hayranı olduğum, hayatıma neşe katmak konusunda sınır tanımayan Can Bonomo için erkenden sahne önlerinde tepinmeye başladık. Setlistinde gözüktüğünün aksine "Bana Bir Saz Verin" ile başlayan performansı, her zamanki gibi yerinde duramayarak, gülerek, "Keyifler yerinde, her şey adaletli mi?" diye sorarak, megafondan davula türlü alet edevatla ve grup arkadaşlarıyla ölümüne eğlenerek devam etti. Sahnedeki enerjisi, hiçbir türe benzemeyen efsanevi müziği, dile dolanan şarkıları ve çocuklukları ile beni benden aldı yine. (Sahnede o kadar çok eğleniyorlar ki, çok kıskanıyorum gerçekten.) "Hep Bir Derdi Olur"da, "Şaşkın"da, "Opium"da, "Sebebi Var"da coştuk; "Süper"de hüzünlendik. Ve her güzel şeyin olduğu gibi, o performansın da çok çabuk sonuna geldik.

Fotoğraf: Gökhan Kali

Can Bonomo sonrasında ne tarzına, ne görünümüne, ne de şarkılarına ısınabildiğimiz İspanyol grup Crystal Fighters sahne aldı. Neyse ki bu sırada hâlâ festival alanında keşfedilecek birçok şey vardı. Crystal Fighters sonrasında sahneye çıkan Noisettes ise tam anlamıyla harikaydı. Elektronik müzik ikilisi Leftfield'ı bir konser sonrası partisi olarak düşünürsek de, kesinlikle festivalin headliner'ıydı.

Fotoğraf: Gökhan Kali

Vokal ve basçı Shingai Shoniwa, gitarist Dan Smith ve davulcu Jamie Morrison'dan oluşan Londralı indie ve soul grubu Noisettes; hareketli şarkıları, inanılmaz sahne performansı ve aşmış solisti Shingai ile göz kamaştırıcıydı. Yalnızca "Don't Upset the Rhythm" ve "Never Forget You" bilen bir seyirciyi tüm şarkıları ezbere bilirmiş gibi hissettirmeyi başaran bir performanstı. Kendisine "monkey woman" diyen şarkıcı, sahne demirlerine, metrelerce yükseğe tırmanıp baş aşağı sarkarak şarkı söylediğinde ise ağızları açık bıraktı. Aşağıdaki güvenlik görevlisinin korku dolu bakışları altında (üstünde?) dakikalarca demirlere asılı kalarak şarkı söylemeye devam etti Shingai.

Fotoğraf: Gökhan Kali

Kafası elektronik müzik dinlemek için yeterince iyi olmayan ve yanında onu dans edecek kadar gaza getirecek biri olmayan bendeniz, arkadaşlarımla birlikte Leftfield'ı dinlemeden ayrıldık festivalden. Fakat harika birer Can Bonomo ve Noisettes performansı izlemiş olarak buraktık Maçka Küçükçiftlik Park'ı. Kısacası bu yıl 3. kez düzenlenen Freshtival, hava şartları, Mika sonrasında aynı etkiyi gösteremeyen line-up'ı ve en önemlisi birkaç gün öncesine dek 24 yaş altındakilerin giremeyeceği duyurulan bir festival oluşuyla sönük geçti.

Fakat üzülmüyoruz ve 2-3 Temmuz'daki One Love Festival'ı ve 16-17 Temmuz'daki Rock'n Coke Festival'ı heyecanla bekliyoruz.

4 performans fotoğrafını kullandığım Gökhan Kali ve fotoğraflara ulaşmamı sağlayan Begüm Kozak'a teşekkürler :)

9 Haziran 2011

theMagger Mayıs 2011: "Çağdaş Sanat, Kayıp Cennet"

Bildiğiniz gibi, geçtiğimiz aydan itibaren theMagger'ın theMet'inde "Saat 12 Olmadan" adlı köşemde yazmaya başladım. Her ay kültür ve sanatın farklı bir alanına değinmeye çalışacağım yazılarımın yanında, listeleme manyağı bir blogger olarak "thebalkabaa the10" adlı kutucuğun içerisinde de yine her ay farklı bir daldan kişisel listemi bulacaksınız.

theMet'in Mayıs 2011 sayısında İstanbul Modern'de 24 Temmuz'a kadar sürecek olan "Kayıp Cennet" sergisine ve 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde en beğendiğim 10 film listesine yer verdim. Yazıma ulaşmak için sayfalara tıklamanız yeterli:

31 Mayıs 2011

Hævnen

Şiddet, içimizde.

Bugüne dek yukarıdaki cümleyi bize aktarmaya çalışan onlarca film izledik. Bazıları savaşlarla yoğrulmuş büyük bütçeli epik filmlerle yapmaya çalıştı bunu, bazısı düşük bütçeli filmlerde sakız gibi uzattı konuyu. Kimileri ise çok daha basit yollardan, tokat gibi yüzümüze çarptı bu kısacık cümleyi. David Cronenerg'in "A History of Violence"ı, Gus van Sant'ın "Elephant"ı, Thomas Vinterberg'in "Dear Wendy"si, Lars von Trier'in "Dogville"i, Michael Haneke'nin "Das Weisse Band"ı... Saydığım isimlerden çoğunun Kuzey Avrupalı oluşu, belki de bu konuda izlediğim en iyi filmin yine Nordic bir yönetmenden geleceğinin habercisiydi. Ben 30. İstanbul Film Festivali'nde bir film izledim ki, ağzım açık aldı: "Hævnen".

Filmin yönetmeni Susanne Bier; 2000'li yıllarda farklı türlerle bezeli bir filmografiye imza attı. Dogme akımı kurallarına uyarak çektiği "Elsker dig for evigt", başarılı aile dramları "Efter brylluppet" ve sonradan Amerikan versiyonu çekilen "Brødre" ve Amerikalı oyuncularla çekilen başarısız bir dram "Things We Lost in the Fire". Danimarkalı yönetmen, 2010 yılında çektiği "Hævnen" ile ülkesine hem Altın Küre Ödülleri, hem de Akademi Ödülleri'nden birer En İyi Yabancı Film ödülü getirdi.


Filmin senaryosu, önceki filmlerinde de Susanne Bier ile çalışmış, Danimarka Sineması'nın en absürd örneklerinden "Adams æbler" gibi ilginç filmlerde de imzası olan başarılı senarist Anders Thomas Jensen'e ait. Hayatı aynı saat dilimindeki farklı iki kıtada, bambaşka dünyalarda geçip giden bir doktor, Anton ile tanışıyoruz önce. Sonra Londra'da yaşayan; biri annesini, biri karısını kaybetmiş Danimarkalı bir baba-oğul, Claus ve Christian ile... Christian, annesinin ölümü sonrası döndüğü ülkesinde Anton'un oğlu Elias ile yakın arkadaş oluyor ve değişiyor ikisinin de hayatları.


Şiddet, Christian'ın içinde. Oysaki sahip olduğu isme yakışmıyor bu. Film boyunca adeta "Das Weisse Band"da görmeyip hayal ettiklerimizi görüyoruz. Melek yüzlü, masum görünümlü çocuklar ve şiddet. Hayatını Afrika'da, kötü koşullarda yaşayan insanlara yardım etmeye adamış olan Anton'un aksine, çocukları içlerindeki şiddetle yaşıyor. Kendisinden çok daha az gelişmiş, çok daha az eğitimli olmasına rağmen onu ezebilen adamın tokadı karşısında diğer yanağını uzatıyor Anton. Oğlu Elias ve arkadaşı Christian ise anlayamıyorlar bunun nedenini. Şiddetin karşılığının, şiddetten başkası olamayacağını düşünüyorlar. Tam da bu noktada anlam kazanıyor işte filmin Danca ismi: "Hævnen", "İntikam" anlamına geliyor.


İngilizce ve Türkçe'ye ise "In a Better World / Daha İyi Bir Dünyada" olarak çevrilmiş filmin adı. Ve aslında filme en az orijinal dilindeki ismi kadar yakışan bir karar olmuş bu. "Hævnen", birbirinden farklı iki dünyanın hikayesi gibi duruyor ilk başta. Biri teknolojik imkanları, çok gelişmiş hayat düzeni ve uygar insanları ile 'daha iyi bir dünya' gibi görünüyor. Fakat insanlık tarihinin ilk zamanlarından beri varlığını koruyan ve 'insanlık' duygusuna verdiği zararı sürdüren şiddet duygusu her iki dünyada da mevcut ve aynı aslında. Danimarkalı iki küçük çocuğun şiddeti haklı bulması ve uygulaması ile Afrikalı bir adamın gücünü zevk için uyguladığı şiddetle göstermesi arasında hiçbir fark yok kısacası.


Tanınmış Danimarkalı oyuncular Ulrich Thomsen ve Mikael Persbrandt'a eşlik eden çocuk oyuncular William Jøhnk Nielsen ve Markus Rygaard, canlandırdıkları karakterlerin saf görünümlerinin ardındaki o öfkeyi harika bir oyunculukla taşıyorlar. "Hævnen", iki dünyanın hikayesini, şiddeti temel alarak anlatıyor; hiçbir dünyanın 'daha iyi' olmadığını gösteriyor bize. Yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor gerçekleri. Yılın en iyi filmi.

12 Mayıs 2011

30. Uluslararası İstanbul Film Festivali #6: Sarsılan Aileler

Festival'de izlediğim filmlerden, bahsetmek istediğim son 5'inden 4'ünü bu tema altında gruplamak bir hayli mümkün gözüktü gözüme. Ben de yaptım: Norveç'ten "Hjem til jul", İtalya'dan "La nostra vita", ABD'den "Rabbit Hole" ve hatta Fransa'dan "Potiche"; çok farklı atmosferlere sahip, çok farklı kültürlere ait olsalar da birer aile filmi olma ve bu ailelerin çoğu zaman trajik bir şekilde değişmek zorunda kalışını konu alma özelliklerini taşıyorlardı.


Norveç'in yetiştirdiği en büyük yönetmen olduğunu düşündüğüm Bent Hamer'in imzasını taşıyan ve Festival'in "Yıllara Meydan Okuyanlar" bölümünde gösterilen "Hjem til jul" (Yeni Yıl) hüzünlü bir Noel filmi. İngiliz mucizesi, 2003 yapımı "Love Actually"nin tam bir kuzeyli hali denilebilir film için. Çünkü yine aşk, aile ve Noel ruhu başrolde olsa da; kuzeyin o bunalımlı ve soğuk havası filmin içine işlemiş durumda. İlişkiler çok daha realist, bazı sahneler -olması gerektiği gibi- çok daha karamsar ve karanlık. Geniş oyuncu kadrosunun canlandırdığı karakterler arasındaki ortak özellik ise Noel'i ailelerinden uzakta geçiriyor oluşları. İster 30'larında bir baba, ister 50'lerinde bir evsiz, ister 40'larında bir metres, ister 60'larında bir koca, ister 16'sında bir çocuk olsun; herkesin ailesi ya da sevdikleriyle olabilmek için tercihler yapmak zorunda kalışını bir Noel tablosunun önünde sergileyen bir film "Hjem til jul". Kimi zaman komik, kimi zaman heyecanlı, kimi zaman hüzünlü sahneler eşliğinde... Filmin bonusu ise, tabii ki eşsiz aurora manzaraları.

Geçtiğimiz Cannes Film Festivali'nde, Elio Germano’nun En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü Javier Bardem ile paylaşmasını sağlayan film, "La nostra vita"... Karısını kaybeden bir adamın, hayatının geri kalanını çocuklarına ve ailesine değil, onları rahat yaşatmayı sağlayacak paraya adayışının öyküsü. Modern toplumlarda maddiyatın maneviyatın önüne geçişini, daha az gelişmiş ülkelerden göçen insanların içlerinde taşıdığı sevgiyi zıtlaştırarak göstermiş yönetmen Daniele Luchetti. Filmde Elio Germano’nun performansı yerlere göklere sığdırılamayacak cinsten. Özellikle de karısının cenaze töreninde haykıra haykıra bir şarkı söyleyişi var ki... Çok iyi bir film olmasa da oyuncuları tarafından kurtarılmış, ortalamanın üzerinden bir İtalyan filmi.

“Rabbit Hole”, iç sıkıntısına ve karamsarlığa dayanabilenler için bir yas hikayesi. Yaşanırsa güçlenen, görmezden gelinip yaşanmamaya çalışılırsa daha da güçlenen bir yasın hikayesi. David Lindsay-Abaire’in tiyatro oyunundan yine kendisi tarafından uyarlanan ve “Hedwig and the Angry Inch” ve “Shortbus” gibi eşcinsel sinemasının efsanevi örneklerinin altında imzası olan John Cameron Mitchell’in yönettiği “Rabbit Hole”da Nicole Kidman ve Aaron Eckhart 9 yaşındaki oğullarını trafik kazasında kaybetmiş bir çifti canlandırıyor. Nicole Kidman’ın botokslu suratı dev oyunculuğunu gölgede bırakıyor ve bence kendisi Oscar adayı olacak bir performansın altında seyrediyor film boyunca. Diğer yandan annesi rolündeki Dianne Wiest, yardımcı rolünde harikalar yaratıyor. Filmin iyi uyarlanmış senaryosu ve mükemmel açılış sahnesi; monoton bir 90 dakikayı affettiremiyor ne yazık ki. Hele bir de filmin ismine anlam yüklemeye çalışan seyircinin kıvranışları var ki, her an paralel evrene bir kapı açılacak diye beklerken filmin sonunda buluyorsunuz kendinizi.

Şaşırtıcı gelebilir belki ama, bu filmlerle birlikte anmak istedim “Potiche”i. Çünkü her ne kadar “La nostra vita” ya da “Rabbit Hole”da olduğu gibi bir trajedi söz konusu olmasa da, bir babanın (ölüm nedeniyle olmayan) yokluğunda değişmek zorunda kalan bir aileyi anlatıyordu: Fabrikanın başına geçen bir “süs-kadını” (filmin Fransızca adı bu anlama geliyormuş) ve herkesin şaşkınlıkla izlediği başarısının çocukları ve kocası ile olan ilişkisinde yarattığı değişiklikler... Her yıl bir film çekme potansiyeli ile Fransa’nın Woody Allen üretkenliğine sahip yönetmeni François Ozon’un son yıllarda çektiği tüm filmleri çok beğenmiş biri olarak, bu yılki “Potiche”i de yeterince tatmin edici buldum. Catherine Deneuve ve Gerard Depardieu’nün uzun zamandır keyifle izleyemediğimiz Avrupa komedisi oyunculukları, filmin “Mad Men” atmosferi ve renagrenk kostüm ile dekorları zevkle izleniyordu. “Le refuge” gibi ağır bir drama sonrasında Ozon’un verdiği bu mola, herkese eğlenceli anlar yaşatabilir."Potiche", 20 Mayıs'ta vizyona giriyor.

Oldukça uzattığımın farkında olduğum Festival yazılarının sonuncusu, Festival’in en beğendiğim filmi “Hævnen” üzerine olacak...

26 Nisan 2011

30. Uluslararası İstanbul Film Festivali #5: Mamma Gógó

Biraz hüzünlü bir film eleştirisi olacak bu seferki. İzlediğim 2. İzlandik film olma özelliği taşıyan "Mamma Gógó", aynı zamanda Festival'in 30. yılında beni hıçkıra hıçkıra ağlatan tek film oldu.

Sinemada Alzheimer hastalığına dair bir şeyler izlemek, Alzheimer hastalarını oynayan oyuncuların performanslarına tanık olmak hep aynı etkiyi yapıyor bende. Ve bugüne dek izlediğim filmlerde, dizilerde; "Iris"in Judi Dench'inde, "Away from Her"ün Julie Christie'sinde, hatta "Çemberimde Gül Oya"nın Işıl Yücesoy'unda nasıl babaannemi görüp ağladıysam; "Mamma Gógó" da aynı hisleri tattırdı bu yılki Festival'de. Tüm bunlar bir de Nordic Sineması'nın o değişik mizah anlayışı, soğukluğu ve donukluğu ile birleşince, 30. Uluslararası Film Festivali'nde izlediğim en iyi filmlerden birinin "Mamma Gógó" olduğunu söylememi sağladı.


58 yaşındaki İzlandik yönetmen Friðrik Þór Friðriksson, 1991 tarihli, ülkesine Oscar adaylığı getiren filmi "Börn náttúrunnar"da (Children of Nature) huzurevinden kaçan iki yaşlının hikayesini anlatmıştı. Yönetmenin yaşlılara ve onların sorunlarına oldukça duyarlı olduğunu "Mamma Gógó" ile annlamaya devam ediyoruz. Filmde bir yönetmenle tanışıyoruz önce, yaşlılarla ilgili çektiği son filmi iş yapmayan ve iflasın eşiğinde bir yönetmen. -ki bu filmin açık ve net bir şekilde "Börn náttúrunnar" olması bir öz eleştiri niteliğinde. Ekonomik durumunu tehlikeye atarak yaşlıların sorunlarına odaklanan bu yönetmenin günbegün Alzheimer hastalığının eline geçmekte olan annesi ile olan ilişkisine tanık oluyoruz sonra. -ya da basitçe, insanların ikiyüzlülüğüne.


“Film çekmek ve Alzheimer hakkında çılgın bir komedi” dese de yönetmen "Mamma Gógó" için, yaşlı bir kadının düştüğü komik duruma gülmek yerine ağlamayı tercih ettim ben. Ve tabii onu bakımevine yolladıktan sonra doğup büyüdükleri evi satarak, duvarındaki tabloları, içindeki eşyaları satarak borçlarını kapamaya çalışan çocuklarını izledikçe devam etti bu etki. Diğer yandan film, geçmişte güzel ve güçlü olduğu her halinden belli olan o kadının hastalık ile yok oluşunu gözler önüne sererken, yönetmen oğlun üzerinden de sanatsal filmler çekmenin zorluklarını oldukça mizahi bir dille anlatabilmiş. Ve bu ikisi arasında kurduğu duygusal ve kurgusal denge, filmi kaliteli kılmış.


İzlanda’nın geçtiğimiz yılki Oscar aday adayı olan filmin en güzel yanı, başroldeki Kristbjörg Kjeld ve Baltasar Kormákur’un “Brúðguminn” (2008) filminden hatırladığımız Hilmir Snær Guðnason’un performansları. 8 dalda İzlanda’nın 2010 Edda Ödülleri’ne aday gösterilen film, En İyi Kadın Oyuncu dalında Kjeld’e ödül kazandırırken, En İyi Orijinal Müzik ve En İyi Set Tasarımı ödüllerinin de sahibi olmuştu. Çok eğlenceli ama hüzünlü, gözyaşları içindeyken yüzünüzü güldüren bir film “Mamma Gógó”.

Yıllar önce yazdığım “Su” gibi, bu yazı da tam 7 yıl önce, 25 Nisan 2004’te kaybettiğim babaanneme...

24 Nisan 2011

30. Uluslararası İstanbul Film Festivali #4: Britanya'dan

Festival'de izlediğim filmler arasında Ada'dan da 4 film bulunuyordu. İngiliz ustalar Mike Leigh ve Stephen Frears'ın dört mevsim hikayeleri anlattıkları son filmleri "Another Year" ve "Tamara Drewe"ün yanı sıra, oyuncu kadrosu ile göz dolduran ilginç bilimkurgu "Never Let Me Go" izlediğim İngiliz yapımları olurken; İskoçya'dan "Neds", İngilizce altyazı ile izlenecek kadar İskoç'tu.

"Secrets & Lies", "Topsy-Turvy", "Vera Drake" ve "Happy-Go-Lucky" gibi filmleri ile Hollywood ve Akademi'nin de sıkça dikkatini çeken Mike Leigh'in son filmi "Another Year", özellikle Lesley Manville'in müthiş oyunculuğu ve Mike Leigh imzalı orijinal senaryosu ile bu yıl adından sıkça söz ettirmişti. Dört mevsim boyunca; yaşamı, ölümü, dostluğu, yalnızlığı ve birçok duyguyu bir avuç karakterin üzerinden anlatan "Another Year"da Jim Broadbent, Ruth Sheen ve Lesley Manville'in başrolleri paylaşıyor. 55 yaşındaki Lesley Manville, yönetmenin bir önceki filmi "Happy-Go-Lucky"deki anaokulu öğretmeni karakterinin tam zıttı, melankolik, yalnız ve umutsuz Mary'i canlandırıyor. Manville'in Nicole Kidman'dan çok daha iyi bir performans sergilediği düşünülürse Oscar adaylığını kaçırması oldukça üzücü. Diğer yandan Imelda Staunton, filmin açılış sahnesindeki cameo'sunda ustaca bir iş çıkarıyor. "Another Year", kasvetli ve hüzünlü bir dört-dört-mevsim-yalnızlık hikayesi olarak genel anlamda sıkıcı olsa da, kaliteli bir film ve iyi oyunculuklar barındırıyor. Film, 10 Haziran'da ülkemizde vizyona giriyor.

Kendisine Oscar adaylığı getiren "Queen"den sonra geçtiğimiz yıl "Chéri"sini izlediğimiz Stephen Frears, 2005 yapımı "Mrs.Henderson Presents" sonrasında yeniden komediye dönmüş "Tamara Drewe" ile. İngiliz kırsalında, yazarların huzurla yazabilmesi için bir arada yaşadıkları bir çiftlik evine komşu çiftliğe yıllar sonra geri dönen Tamara'nın kasabadaki erkekleri güzelliği ile baştan çıkarıp birbirine düşürmesi üzerine eğlenceli ve sürükleyici bir film "Tamara Drewe". Gemma Arterton, Roger Allam, Bill Camp, Luke Evans, Dominic Cooper, Tamsin Greig ve Jessica Barden gibi çoğunluğu tanınmamış İngiliz oyunculardan oluşan kadrosu ile de sıcak bir hikaye koyuyor önümüze Frears. Festivalde en çok güldüğüm film olabilir.

Video kliplerin usta isimlerinden Mark Romanek'in "One Hour Photo" sonrasındaki ikinci uzun metrajlı filmi, "Never Let Me Go" ile karşımızdaydı. "Remains of the Day"den sonra bir romanı daha sinemaya uyarlanan Kazuo Ishiguro'nun eseri olan "Never Let Me Go", geçmişte geçen bir bilimkurgu olma özelliği taşıyor. "The Island"ın İngiliz kırsalında ve 60'lı yıllarda geçen versiyonu gibi bir şey yani. Carey Mulligan'ı "An Education" sonrasında yine bir dönem filminde oynarken görüyoruz ve kendisi yine oldukça başarılı. Fakat yan rollerdeki Keira Knightley ve Andrew Garfield birer eye-candy olarak kalmakla yetinmişler ne yazık ki. Filmin sanat yönetimi ve Rachel Portman imzalı müzikleri büyüleyici bir etki yaratırken, bilimkurgu ve dönem filmi türlerini içiçe geçirme fikri bile heyecanlanmanıza yetiyor. Kısacası, farklı bir film "Never Let Me Go". Film, 29 Nisan'da ülkemizde vizyona giriyor.

İskoç Sineması'na San Sebastian Film Festivali'nin geçtiğimiz yılki büyük ödülünü getiren "Neds" ise oyunculuktan yönetmenliğe geçen Peter Mullan'ın imzasını taşıyor. 'Non-Educated Delinquents' anlamına gelen "Neds", 70'li yılların Glasgow'undaki kayıp ve belalı gençliğe yoğunlaşıyor. Sınıfın yıldızı, zeki ve inek bir çocuk olmaktan çıkıp abisi gibi bir Ned'e dönüşen John McGill'in değişimini, dönüşümünü ve döngüsünü izliyoruz film boyunca. Saf şiddet ve gençlik üzerine söylediği güzel lafları olsa da, beni çekemeyen bir filmdi.

Festival izlenimlerim devam edecek...

20 Nisan 2011

30. Uluslararası İstanbul Film Festivali #3: Yarışmalardan

30. Uluslararası İstanbul Film Festivali, 16 Nisan Cumartesi gecesi düzenlenen tören ile Altın Lale'lerini ve diğer ödüllerini dağıtarak Kapanış Gecesi'ni gerçekleştirdi.

1985 yılından bu yana verilen ve son iki yıldır Şakir Eczacıbaşı'nın anısına takdim edilen Altın Lale Uluslararası Yarışma Ödülü'nün sahibi "Microphone" filmi ile Mısır'dan Ahmad Abdalla oldu. Jüri Özel Ödülü ve Radikal Gazetesi Halk Ödülü Türkiye'den Seyfi Teoman'ın "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" filmine layık görülürken; Jüri Özel Ödülü'nü paylaşan diğer film Uruguay'dan Federico Veiroj'un "La Vida Útil" filmi oldu ve FIPRESCI Ödülü Japonya'dan Tran Anh Hung'un "Noruwei No Mori" filmine verildi. Claire Denis'in jüri başkanlığı yaptığı yarışmada, "Elisa K" (J.Colell & J. Cadena), "Poupoupidou" (G.Hustache-Mathieu), "Mill and the Cross" (L.Majewski), "Piano in a Factory" (Z.Meng), "Rio Sex Comedy" (J.Nossiter), "Sound of Noise" (O.Simonsson & J.S.Nilsson), "Incendies" (D.Villeneuve) ve "Trip" (M.Winterbottom) yarışan diğer filmlerdi.

Altın Lale Ulusal Yarışma bölümünde ise galibiyet Tayfun Pirselimoğlu'nun "Saç" filminin oldu. "Saç", En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kadın Oyuncu (Nazan Kesal) ödüllerine layık görülürken; Jüri Özel Ödülü ve FIPRESCI Ödülü Sedat Yılmaz'ın "Press", Radikal Gazetesi Halk Ödülü ise İlksen Başarır'ın "Atlıkarınca" filmlerine verildi. ("Atlıkarınca aynı zamanda En İyi Müzik Ödülü ile de ödüllendirildi.) Bu ödüller dışında "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" (En İyi Görüntü Yönetmeni), "Görünmeyen" (En İyi Erkek Oyuncu - Ahmet Mekin) ve "Zefir" (En İyi Senaryo) filmleri de birer ödülle geceden ayrıldı. Jüri başkanlığını Reha Erdem'in yaptığı Ulusal Yarışma'da bu filmler dışında "Ekümenopolis" (İ.Azem), "Oğul" (A.Cengiz), "Kar Beyaz" (S.Güneş), "Çınar Ağacı" (H.İpekçi), "Gişe Memuru" (T.Karaçelik), "72.Koğuş" (M.Saraçoğlu) ve "Kırık Midyeler" (S.Tokmak) de yarışmış; Derviş Zaim'in "Gölgeler ve Suretler" filmi ise Ankara'da kazandığı En İyi Film Ödülü nedeniyle yönetmelik gereğince yarışmadan çıkarılmıştı.

"Sinemada İnsan Hakları" bölümünde gösterilen filmlerin yarıştığı Avrupa Konseyi Sinema Ödülü FACE'e ise "As If I'm Not There" filmi ile Juanita Wilson layık görüldü. Yarışmanın Jüri Özel Ödülü ise Türkiye'den Sedat Yılmaz'ın "Press" filminin oldu.

Ben yarışma filmlerinden Uluslararası Yarışma'dan "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" ve "Incendies", Ulusal Yarışma'dan "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" ile "Sinemada İnsan Hakları"ndan "También la lluvia" filmlerini izleme fırsatı buldum. Ayrıca Derviş Zaim'in "Gölgeler ve Suretler" ve İlksen Başarır'ın "Atlıkarınca" filmlerini vizyonda izlemiştim. ("Atlıkarınca" hakkında yazdığım yazıya buradan ulaşabilirsiniz.)

"Bizim Büyük Çaresizliğimiz", "Tatil Kitabı" filmi ile çok iyi bir ilk filme imza atan yönetmen Seyfi Teoman'ın ikinci filmiydi. 61. Berlin Film Festivali'nde yarışan filmi merakla bekleyen yerli izleyicisi için Türkiye galası, İstanbul Film Festivali'nde yapıldı. Barış Bıçakçı'nın aynı adlı romanından, yazar ve yönetmen tarafından uyarlanan "Bizim Büyük Çaresizliğimiz", uzun yıllar süren bir dostluğun ve bu dostluğun arasına girer gibi olan genç bir kızın hikayesi. Bu hikayenin Ankara'da geçmesi, filmin Ankara görüntüleri içinde boğulmasına ve seyirciyi daraltmasına neden olmuş olsa da Seyfi Teoman'ın başarılı yönetmenliği ve İzlanda asıllı Alman görüntü yönetmeni Birgit Gudjonsdottir'in mükemmel işçiliği sayesinde film ortalamanın çok üzerinde bir yerlere ulaşmış. İlker Aksum, Fatih Al ve Güneş Sayın'ın oyunculukları ise sanırım yalnızca benim değil, birçok kişinin beklentilerini karşılamaktan geri kaldı. Sakin'in film için yaptığı şarkılar ise keşke daha fazla yer alsaymış, neredeyse müziksiz olan filmde. Film, belki de bir roman uyarlaması olmasının talihsizliğini yaşarken, en büyük artısı da romancının senaryoda imzasının bulunmasıydı. "Bizim Büyük Çaresizliğimiz", geçtiğimiz Cuma günü genel gösterime de girdi.

Kanada'ya bu yıl En İyi Yabancı Film dalında bir Oscar adaylığı getiren Denis Villeneuve filmi "Incendies" (İçimdeki Yangın), 130 dakikalık zorlayıcı süresiyle yer yer sıkıntı veren bir yapım olsa da, görkemli ve şaşırtıcı finali ile tüm kusurlarını kapatmayı başarıyordu. Annelerini kaybeden ikiz kardeşler Jeanne ve Simon, annelerinin vasiyeti duyduklarında sandıklarının aksine halen yaşayan bir babaları ve varlığından habersiz oldukları bir abileri olduğunu öğrendiklerinde seyirciyi de şaşırtmayı başarıyor yönetmen. Fakat sonrasında (belki de filmin bir tiyatro oyunu uyarlaması olmasındandır) birkaç heyecanlı terör sahnesi dışında durağan ve uzun bir macera bekliyor aynı seyirciyi. Ta ki filmin sonunda "1+1, 1 eder mi?" gibi düşündürücü ve vurucu bir replik ile çözümlenen olaylara kadar. Lubna Azabal'ın performansı ile de kalplerde taht kuran "Incendies"i 29 Nisan'da vizyonda izleyebilirsiniz.

"También la lluvia" (Yağmuru Bile), iki dev oyuncuyu, İspanyol Luis Tosar ve Meksikalı Gael García Bernal'i bir araya getiren ve Bolivya'da geçen bir İspanyol yapımı. Columbus ile ilgili büyük bütçeli bir gişe filmi çekmek için Bolivya'da bulunan bir yapım ekibinin, kendini bir insanlık dramının ortasında bulmasını anlatıyor film. Yarıştığı "Sinemada İnsan Hakları" bölümüne gayet uygun bir şekilde, insanlığın defalarca sınanması ile karşı karşıya kalıyoruz film boyunca. Geçmişte İspanyol kaşiflerin yerli halkı sömürmeleri ve günümüzde zenginlerin yoksulları sömürmeleri ile sıkı bağlar kuran film Bolivya ve yakın tarihi konusunda da bilgilenmemizi sağlıyor. Icíar Bollaín'in yönettiği filmde iki oyuncuya eşlik eden Juan Carlos Aduviri'nin de emeği büyük. Film, tahminlerimin aksine ülkemizde de 29 Temmuz'da vizyona girecek.

Festival izlenimlerim devam edecek...