4 Haziran 2010

Miller Freshtival'in Ardından...

Birkaç ay önce "Mika Türkiye'ye geliyormuş" haberini duymamla beraber bir anda benim için bu yılın en önemli organizasyonu durumuna gelmiş olan "Miller Freshtival"in ikincisi, 29 Mayıs'ta (geçtiğimiz Cumartesi) Maçka Küçükçiftlik Park'ta gerçekleşti. 14:00'te kapılarını açan ve Sakin, The Phenomenal Handclap Band, Prins Thomas, The Raveonettes ve Mika'nın sahne aldığı Freshtival, yazın ilk önemli festivali olarak oldukça eğlenceli ve capcanlı bir gün geçirmemizi sağladı.

Frestival alanı ve ortamı; yerlere serilmiş olan yapay çimenleri, şirin mi şirin sapsarı dev papatyaları (eğer o şeyler papatya değilse çok özür diliyorum, doğayla aram kültür/sanat ile olduğu kadar iyi değil), rengarenk giyinmiş trendy insanları, bardak bardak Miller biraları ve enerjik kalabalığıyla kusursuzdu. Mika hayranı 18 yaş altı (sayısı azımsanamayacak olan) kitlenin, anne-babası eşliğinde alanda bulunması ise yaş ortalamasını hesaplanamaz hale getirmekteydi. Yine de, en azından kendi yaşıtlarıma (±3yaş) bakıldığında, neredeyse herkesin fiziksel olarak hoş/güzel/taş, tarz olarak ise takdir ettiğim/kıskandığım/özendiğim şekilde giyinmiş olduğunu söyleyebilirim.

Cumartesileri de çalışan bir insan olarak ne Sakin'i dinleyebildim, ne de dönmedolaptan ve güneşten faydalanabildim. Fakat okuduğum ve festival alanına erkenden giden arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla gündüz de capcanlı bir Freshtival söz konusuymuş. Sakin'i dinleyememiş olsam da, kendilerini defalarca dinlemiş bir insan olarak çok iyi olduklarını tahmin edebiliyor ve meraklısını geçtiğimiz Aralık'ta Sakin ile yaptığım röportaja yönlendiriyorum. Diğer yandan duyduğum hepsi de olumlu yorumlar nedeniyle The Phenomenal Handclap Band'i fazlasıyla merak etmiş bulunuyorum. Yazıda eksik kalan bu kısımlar için buraya, göz atabilirsiniz.

Freshtival'in Mika öncesi kısmında yalnızca The Raveonettes'i dinleme fırsatı bulabildim. Festival izleyicisinin genelinin aksine "The OC" ya da "Gossip Girl"ün soundtrack'inde şarkıları yer aldığı için değil; yalnızca Danimarkalı oldukları için merak ettiğim bir gruptu The Raveonettes. Ve yine izleyici genelinin aksine; The Ravenoettes'in beklenilenden sert oluşu da, indie'den öte rock oluşu da hoşuma gitti. Özellikle "Last Dance", grubun takip ettiğim gruplar arasına girmesi için yeterli bir sebep oldu. Birkaç yıl önce SUŞenlik'te izlediğim Estonyalı Brainstorm'u saymazsak da ilk Nordic rock grubunu İstanbul'da dinlemiş olmaktan da bir hayli mutluydum. İkilinin 'hatun' kişisi Sharin Foo ise hem değişik ve rock'a yakışan sesi, hem de davula geçtiğindeki şaşırtıcı performansıyla ayrıca dikkatimi çekti.


Derken beklenen an geldi ve The Raveonettes sahneden indi. Yaklaşık 40 dakikada fazlasıyla dolu/renkli/göz dolduran bir sahneyi hazırlamayı başaran ekip kitleyi sıksa da, zoru başardı bence. Ayrıca sahnenin yanındaki ekranlarda Mika ruhuna yakışan rengarenk çizgileriyle canlı yayında çizim yapan arkadaşa da çokça güldüm. Diğer yandan sahneye getirilen piyanonun dizaynı beni benden aldı. (Piyanonun arkası çatlamış bir cam/ayna görüntüsündeydi.) Çığlıklar doruk noktaya ulaştığında, "Mika! Mika! Mika!" sesleri yükselmeye başladığında duyurulduğu gibi 22:50 olmasa da 22:52'yi falan göstermekteydi saatler. (ki bu da yine organizasyonun bir başarısı ya da Mika ekibinin profesyonelliğinin bir göstergesi, ya da her ikisi birden) Merakla beklenen renk seçimi konusunda oldukça şaşırtan bir Mika çıktı sahneye: Beyaz bir pantolon, kırmızı çizgili bir tshirt ve gri bir ceket giymişti. İlk şarkı ise "Relax, Take It Easy" oldu.

1.5 saatten az süren konseri boyunca, kendisinden beklendiği gibi, rengarenk, eğlenceli, dinamik ve sürprizlerle dolu dakikalar yaşattı Mika. Gerek sahnenin kullanımı, gerek hareketleri, gerek bir parça ekleyip çıkararak hemen hemen her şarkıda değiştiriverdiği tarzı, gerek grubu ve seyircisi ile iletişimi ile sahneye de kalplere de sığmadı bence. "Big Girl You're Beautiful"da şişme bir dev topuklu ayakkabı giymiş şişman kadın bacağının seyircinin üzerine doğru şişmesinde olduğu gibi, sahne o kadar seyirciye doğru taşıyordu ki; "Rain" sırasında yağmur (ya da belki bira) yağacak diye korkmadım değil.

Seyircisi üzerine papatyalar attıkça (bkz. onların papatya olduğunu düşünmekte direnen Emre) onları eline alıp şovunun bir parçası yapan, yeri geldiğinde piyano çalıp şarkı söyleyen, yeri geldiğinde ise piyanosunun üzerine mikrofon ayağı ile çıkarak orada tepinen bir Mika vardı sahnede. Ve en bombası, seyircisi ile Türkçe konuşan bir Mika! Hem de "Şimdi size bir arkadaşımın hikayesini anlatıcam!" ya da "Ve ben ölüyorum! Üçe kadar saydığımda herkesin zıplamasını istiyorum!" diyebilen bir Mika! (Bu cümlelerin Mika tarafından öğrenilmesinin arkasındaki isim ise, 2 gün boyunca Mika'nın rehberliğini yapmış olduğu için ölümüne kıskandığım sevgili saraysoytarısı)

Mika, konserinin sonuna geldiğini belli etmeye başladığında ne "We Are Golden", ne "Grace Kelly" ne de "Lollipop" vardı ortada. "Grace Kelly"nin son şarkı olacağını bazı Milanolu arkadaşlarım sayesinde öğrenmiş olduğumdan, büyük panik yaşamama neden oldu bu durum. Fakat sırasıyla bu 3 şarkıyı da söyleyerek ayrıldı Mika sahneden. Hem de karnaval gibi bir finalle. Kendine yakışan ve hayranlarının hak ettiği şekilde.

Mika'nın sahneden inmesi, benim için gecenin en önemli kısmına sıra geldiği anlamına gelmekteydi. Miller'ın Freshtival öncesi sosyal medyadaki varlığını gayet başarılı bir şekilde kullandığını kanıtladığı, twitter ve facebook üzerinden düzenlediği yarışmada kazanan 6 kişiden biri olmam sonucunda yüzüme festivalden önceki üç gün boyunca aptal bir gülümseme yerleştiren bir ödül kazanmış oldum. Mika ile tanışmak! Kulise giriş yapana dek bilmesek de, bu "tanışma" yaklaşık 15 saniyeden ibaret olsa da, kendisine "hey!" demek, elini sıkmak, bir grup fotoğrafı ile sınırlı olsa da fotoğraf çektirmek, albüm imzalatmak gerçekten heyecan verici ve inanılmazdı. Gözlerinin rengi çok güzelmiş bu arada belirtmek isterim.

Konserden Mika fotoğrafları için, seyircinin arasında bulunan onlarca yabancıdan biri olan Fransız Bénédicte Maurice'e çok teşekkür ediyorum. (Diğer fotoğraflar ise kendim, arkadaş grubum ve Millercılara ait.) Sırada 19-20 Haziran'da Santral'deki Efes Pilsen One Love Festival var! Heyecanla bekliyoruz!

Son olarak toplumsal bir konuya değinmek gerekiyor Freshtival ile ilgili. Aynı gün, Küçükçiftlik Park'ın hemen yanıbaşındaki İnönü Stadı'nda İstanbul'un Fethi Kutlamaları (ya da Fetih Şenlikleri) organizasyonu (!) vardı. Kabataş'ta metrodan inip Maçka'ya yürürken stadın etrafında toplanmış takkeli, cüppeli ve sakallı vatandaşlarımızca giyimim nedeniyle yediğim laflar, maruz kaldığım bakışlar ve "Cehenneme gideceksin!" (evet aynen bunları söyledi oturduğu duvarın üzerinden) gibi yorumlar bu ülkenin bir gerçeğini bir kez daha tiksindirici bir şekilde anlamamı sağladı. Birkaç kişinin daha Frehstival vs. FetihKutlaması katılımcıları arasındaki nefret dolu bakışlar konusunda konuşmasından anlayabileceğimiz üzere, toplumun birbirine tahammül edemeyen iki kesime ayrılmış olması gerçekten can sıkıcı.

4 yorum:

almul dedi ki...

Ama o fotoyu kiskanirim ki !

james mayer dedi ki...

sen saray soytarısını kıskanabilirsin, ama ben seni de kıskandım. o geçirilen 15 saniye bile ... off off neyse :))

rahat yazar dedi ki...

Güzel yazı olmuş:)

filmmakercansu dedi ki...

Vay canına şu anda ben de çok kıskandım! Bir de Mika nasıl bir insandır yahu, kaç gün oldu hala kendimi onun masalsı dünyasındaymışım gibi hissediyorum :)

(PS: Fethi Kutlamaları olayı gerçekten çıkışta bayağı bir karmaşa yaşattı. Bir adamın "Bunlar yoldan çıkmış" dediğini duydum sadece ama bakışları bile anlatıyordu o farklılığı.)