8 Mart 2011

10. !f İstanbul Uluslarası Bağımsız Filmler Festivali'nin Ardından...

Müslüman mahallesinin alışılmış salyangozu, bu yıl 10. kez aramızdaydı. 10 yıldır İstanbullu sinemaseverleri bağımsız yapımlarla buluşturan, son yıllarda ise Ankara'ya ve sınırlar ötesine taşan !f Bağımsız Filmler Festivali, yine zengin ve kaliteli bir programla çıktı karşımıza. Bu yıl ilk kez filmlerinden fazlasını deneyimlediğim ve 2 de partisine katıldığım festival; 9 gün boyunca güzel anlar ve filmler çıkardı karşıma. "True Grit"e festival tarihleri içindeki vizyon tarihi nedeniyle, "Luftslottet som Sprängdes"e acelem olmadığı ve vizyona gireceğini bildiğimden bilet almamıştım. Bilet aldığım 12 filmdense ne yazık ki yalnızca 9'unu izleyebildim. İlksen Başarır'ın merakla beklediğim "Atlıkarınca"sı, yönetmenin değiştirmek istediği son kurgunun festivale yetişmemesi nedeniyle Keş!f bölümünden çekilirken, "La mosquitera" derslerin, "R" ise parti sarhoşluğunun kurbanı oldu. İzleme fırsatı bulduğum 9 filmden notlar ise şöyle:

Hit Filmler:
Animal Kingdom (Avustralya - Yön: David Michôd): Avustralya'nın bu yılki ödül avcısı "Animal Kingdom" orman kanuna göre yaşayan bol erkekli bir ailenin hikayesini anlatıyor. Film koltukta oturan bir genç kadın ve çok daha genç bir çocuk ile başlıyor. Çocuk televizyon seyrediyor, kadınsa uyuyor. Birkaç saniye içinde gördüğümüz çocuğun, annesi aşırı dozdan öldüğü için ambulansı beklediğini anlıyoruz. Bu soğukkanlılık, filmin ölümle dalga geçen tavrının yalnızca küçük bir örneği. Birinin ölümü nasıl güç dengelerindeki değişim dışında bir etki yaratmıyorsa hayvanlar üzerinde, izlediğimiz ailede de ölüm bundan ibaret. J'in kendini bir anda dayıları ve anneannesinin arasında; dolayısıyla suç dünyasının içinde bulduğu günlerini anlatan "Animal Kingdom" çok ağır ilerleyen sıkıcı bir film aslında. Fakat biraz daha kısa kesilse, üzerinde düşünülecek çok şeyi olan, izlenesi bir film. Performansı ile Oscar'a aday gösterilen Jacki Weaver, 17 yaşındaki James Frecheville ve filme yakışır bir ağırbaşlılıkla oynayan Guy Pearce'ın oyunculukları övgüye değer. Filmden geriye kalansa tek bir cümle: "It's a crazy fucking world."

Black Swan (ABD - Yön: Darren Aronofsky): Yılın en iyi filmi. Diyecek daha fazla bir şey yok aslında. Darren Aronofsky'nin sanatsal güzelliğin estetiği ve fiziksel acının çirkinliği arasındaki tezat üzerine bir destanı "Black Swan". Natalie Portman'ın insanüstü performansı ve Matthew Libatique'in mükemmel görüntüleri filmin en büyük artıları. Tchaikovsky'nin ClintManselleştirilmiş müzikleri de harika. Natalie Portman'ın Oscarlı performansının gölgesinde kalsalar da Mila Kunis ve Barbara Hershey de mükemmeller. Son yıllarda ilk kez bir filmden dayak yemiş gibi çıktım. Bunu bilir, bunu söylerim. Ve "Was I good?" diye soran Mila Kunis'e sevgilerimi gönderirim.

Drei (Almanya - Yön: Tom Tykwer): "Perfume: The Story of a Murderer" ve "International" gibi iki film ile son yıllarda İngilizce'ye geçiş yapan Tom Tykwer, "Drei" ile "Lola rennt"ten hatırladığımız o Alman dinamizmine ve disiplinine geri dönmüş. İki erkek ve bir kadının sınırlarını zorlayan bir ilişkinin zaman doğrusunu perdeye yansıtan Tykwer'a çok iyi bir kurgu ve çok iyi müzikler eşlik ediyor. Sophie Rois, Sebastian Schipper ve Devid Striesow başrollerde oldukça uyumlular.

Kids Are All Right (ABD - Yön: Lisa Cholodenko): Yılın en iyi bağımsız ruhlu filmi diyebileceğim "Kids Are All Right", hem birbiriyle uyumları, hem de etkileyici performansları bakımından harika bir oyuncu kadrosuna ve çok iyi yazılmış bir senaryoya sahip. Annette Bening'e bir Altın Küre ve bir Oscar adaylığı getiren performansı kadar, hatta daha çok Julianne Moore'un performansını beğenmiş olsam da; Bening de, Ruffalo da çok iyi, çok inandırıcılar. Mia Wasikowska ve Josh Hutcherson iki kardeş rolünde onları aratmıyorlar. Lezbiyen bir çift, aynı babadan olma birer çocuk ve bu dörtlüden haberi olmayan bir adamın hayatlarının zorla içiçe geçirilişini izliyoruz filmde. Yaşananlar komedi gibi gözükse de, büyük bir drama tanık oluyoruz. İyi bir senaryo ve iyi oyuncular bir araya geldikten sonra, kötü bir şey beklemek anlamsız zaten.


Les amours imaginaires (Kanada - Yön: Xavier Dolan): Kendimi Xavier Dolan ile aynı dönemde yaşadığım, hatta onunla neredeyse yaşıt olduğum için inanılmaz şanslı hissediyorum. Çünkü aynı şeyleri aynı dönemlerde hissettiğim, ve dolayısıyla eserlerindeki duyguları kendi duygularımla bağdaştırabildiğim bu çocuk; geleceğin en büyük yönetmenlerinden biri olacak. Pedro Almodovar ve Ferzan Özpetek sinemasının renklerini, çok iyi müziklerle; bir James Dean ve bir Audrey Hepburn'ün taş gibi (ki filmin bir anında çıkan Antik Yunan Heykeli bunun en büyük kanıtı) bir çocuğa olan platonik aşkının hikayesinde birleştiren Dolan, ikinci filminde de yapıyor yapacağını. Aşk üzerine, karşılıksız aşk üzerine o kadar yerinde laflar ediyor ki 22 yaşındaki kalemi ve kamerasıyla, herhangi bir insanın "Ben tam olarak bunları yaşamıştım/hissetmiştim." diyeceği bir sahne, bir söz mutlaka yer alıyor filmde. Renkler, kostümler, müzikler ve hele o ana hikaye arasında akıp giden monologlar... "Les amours imaginaries", belki "J'ai tué ma mère"den daha iyi değil; ama kesinlikle birçok filmden daha iyi. Filmde çalan birbirinden güzel üç şarkı: "Bang Bang" (Dalida), "Le temps est bon" (Isaelle Pierre) ve "Pass This On" (The Knife).


Winter's Bone (ABD - Yön: Debra Granik): Bu yılki Oscar adaylarından belki de en az sevdiğim, belki de en sıkıldığımdı "Winter's Bone". Jennifer Lawrence'ın harika oyunculuğu olmasa; ne o filmde, ne o senaryoda, ne de diğer oyunculuklarda iş var. Belki de beni en çok hayalkırıklığına uğratan filmdi "Winter's Bone". Şunu bir İsveçli ya da Finlandiyalı çekeydi, bakın neler çıkıyordu ortaya.

Keş!f:
Nuummioq (Grönland - Yön: Torben Bech, Otto Rosing): Film bittiğinde yazılar akarken "Bu filmde bu kadar kişi çalışmış olamaz!" diye isyan eden arkadaşım Canan'ın olduğu gibi, benim de hayatımda izlediğim ilk Grönland filmiydi "Nuummioq". Ülkenin tarihinde ilk kez Akademi'ye bir film göndermesi ile adını duyduğum soğuk-ülke-yol-hikayesi tanımı ile aklıma "Nord"u getirmiş, sempatimi kazanmıştı. Fakat ne yazık ki bana "Grönland Kahvesi"nin varlığını bilmek dışında bir şey kazandırmadı. Grönland Kahvesi için buradan buyrun.

Y-eni Kuşak:

Griff the Invisible (Avustralya - Yön: Leon Ford): "True Blood"ın karizmatik insanı Ryan Kwanten'i 'ezik' Griff rolünde izlediğimiz film, büyümeyen çocuklar ve dinmeyen çocukluk hayalleri üzerine. Ama işte...

Gökkuşağı:

El ultimo verano de la Boyita (Arjantin - Yön: Julia Solomonoff): Festivalin en büyük ikinci hayalkırıklığını ise GÖkkuşağı Bölümü'nden seçtiğim tek filmde yaşadım. "El Ultimo Verano de la Boyita" cinsel tercih ve yönelimler dışında, cinsel yaradılış üzerine bir filmdi. Başrollerdeki iki çocuk, Guadalupe Alonso ve Nicolás Treise çok iyi olsalar da, film beklentilerimin çok farklı oluşundan dolayı beni mutlu edemedi.

Bir festivalin yorgunluğunu atmadan, sırada 30. İstanbul Film Festivali var. 2 Nisan'ı heyecanla bekliyoruz!

1 yorum:

Canan dedi ki...

Yorumumun arkasındayım hala, o filmde gerçekten o kadar insan çalışmış olamaz! ama Grönland kahvesini denemek için sabırsızlanıyorum, filme bize bunu kattığı için minnet borçluyum :)