26 Ekim 2009

Filmekimi 2009'un Ardından...

Bu yıl 8. kez düzenlenen, benimse 4. kez katıldığım Filmekimi'nde geçtiğimiz seneki rekorumu da bir filmle geçerek 9 film izleme fırsatı buldum. 24 filmin gösterildiği festivalde seçtiğim filmlerin hepsi, geçtiğimiz yılın aksine beklediğimi bulduğum filmler değildi ne yazık ki. Fakat tabii ki, çok beğendiğim filmler, hayran kaldığım yönetmen ve senaristler, bakakaldığım oyuncular oldu. Hepsi burada...

"Capitalism: A Love Story": Belgesel filmleri sinemada seyretmeyi pek sevmeyen biri olarak, espri anlayışına ve muhalifliğine hayran olduğum Michael Moore'un son belgeseli ile yaptım festivalin açılışını. Moore sivri dilini bu kez büyük şirketleri, bankaları ve tüm bunların Amerikan Hükümeti ile olan münasebetini yermek için kullanmış, ardı ardına taşlarını atarken de "Ekonomik krizin geleceği çoktan belliydi." demeye getirmiş. Krizin kurbanı insanların durumlarına tamamen zıt bir refah içinde yaşayan banka ve şirket sahiplerinin kirli çamaşırlarını dökmüş bir bir ortaya. Belgeselin Roma İmparatorluğu ve ABD arasında gidip gelen ve aradaki benzerlikleri ortaya koyan esprili açılışı bir yana, Moore'un bankaları elinde bir çuval ve ağzında "Merhaba, ben Michael Moore; Amerikan Halkı'nın parasını geri almaya geldim." cümlesiyle dolaştığı kapanışı da oldukça trajikomikti. Son belgeseli olduğunu söylese de kendisine inanmak istemediğim Moore, festivalin en iyi yönetmeni oldu benim için.

"Chéri": "High Fidelity", "Dirty Pretty Things", "Mrs. Henderson Presents" ve "Queen" gibi farklı ve geniş yelpazede filmler çeken ve hepsini izlenir kılan Stephen Frears'ın Fransız Colette'in romanından uyarladığı Belle Époque dönem filmi "Chéri", festivalde izlediğim en iyi filmlerden biriydi. Michelle Pfeiffer, Rupert Friend ve Kathy Bates'in çok iyi performanslarının da bunun etkisi büyüktü tabii. Çok sevdiğim film müziği bestecisi Alexandre Desplat'ın artık kendini tekrar etmeye başladığına dair şüpheleri içime yerleştirse de, kostümleri ve oyunculukları ile büyüledi beni "Chéri".

"Humpday": İki straight erkeğin sarhoşken girdikleri bir iddia sonucu gaza gelip gay pornosu çevirmesinin hikayesi olduğunu okuduğumda, çok daha komik ve çok daha eğlenceli bir film beklemiştim. Fakat Lynn Shelton'ın Sundance Film Festivali'nden ödülle dönen bu bağımsız filmi, bende hayal kırıklığı yarattı.

"London River": 2006'da En İyi Yabancı Film dalında Oscar adayı olan "Indigénes" ile tanıdığımız Cezayirli yönetmen Rachid Bouchareb'in Berlin Film Festivali'nden iki ödülle dönen filmi, 2005 yılındaki Londra'daki terör saldırılarından sonra oğlundan haber alamayan Cezayirli baba Ousmane ve İngiliz anne Elisabeth'in merak içinde çocuklarını ararken Londra'da kesişen yollarının hikayesi. "London River", iki oyuncusunun (Brenda Blethyn ve Gümüş Ayı'lı Sotigui Kouyaté) ayakta tuttuğu; dinlerarası diyalog, ırkçılık ve dil konularında oldukça güzel saptamaları olan karamsar ama güzel bir film.

"Whatever Works": Woody Allen'ın 3'ü Londra'da, 1'i Barcelona'da geçen 4 yıllık Avrupa tatilinden sonra uzmanı olduğu New York'a döndüğü son filmi "Whatever Works", festivalin en iyi filmiydi bence. Uzun zamandır bu kadar güldüğümü ve bu kadar zekice esprilere güldüğümü hatırlamıyorum. Narsizmin dalağını yarmış intihara meyilli yaşlı bir fizikçi olan Boris'in sırasıyla ve hepsi de ansızın hayatına giren aptal sarışın Melodie, annesi Marietta, babası John ve falcı Helena'nın ultra komik hikayesi. Önce birbirinden nefret eden, ama Manhattan sokaklarında dolaşırken gitgide birbirine benzeyerek birbirlerini sevmeye başlayan bir kız ve bir adamın hikayesi. Woody Allen'ın her zamanki gibi doğaçlamaya elverişli usta senaryosu, farklılığıyla güzel mizah anlayışı ve özellikle Evan Rachel Wood ve Patricia Clarkson'ın oyunculuklarıyla yönetmenin 2000'li yıllarda New York'ta çektiği en iyi film bana göre. Ayrıca Boris karakteri bana o kadar Woody Allen'ı çağrıştırdı ki, neden kendisinin oynamadığını anlayamadım.

"Informant!": Steven Soderbergh'in iki filmden oluşan Che destanı ile beraber festivalde gösterilen 3. filmi olan "Informant!", ilginç konusuna rağmen sıkıcı ve tatmin etmekten uzak bir filmdi. Başroldeki Matt Damon'ın iyi performansına, yalan söyleyen bir adamın düştüğü durumlar gibi çok uç noktalara çekilebilecek bir konuya rağmen... Çok ağır ilerleyen, çok yavaş bir film. Casus filmi değil, casus komedisi hiç değil.

"9": Yapımcıları arasında Tim Burton ve Timur Bekmambetov'un bulunduğu, müziklerini Danny Elfman'ın yaptığı bir animasyon demek yeterli olur "9" için. Zaten bu cümle güzel bir film seyredeceğinizin garantisidir çünkü. Postapokaliptik bir dünyada, 9 bez bebeğin dünyayı ele geçirmiş olan makinelere karşı savaşını anlatan karanlık animasyon (pek anlam veremediğim ve havada kaldığını düşündüğüm sonu dışında), oldukça izlemesi zevkli bir filmdi.

"Moon": Duncan Jones'un ilk filmi, bir ilk filme göre oldukça iddialı, oldukça zor bir konuyu işleyen ve fazlasıyla başarılı bir filmdi. Sam Rockwell'in tek başına omuzladığı filmdeki olağanüstü performansının bundaki etkisi tabii ki çok büyük. Kevin Spacey'nin sesi ile hayat verdiği robot Gerty'i saymazsak; Rockwell tamamen yalnız film boyunca. Bir bilimadamının, bir astronotun yalnızlığını; evine dönmek üzere gün sayarkenki psikolojisini çok iyi bir şekilde seyirciye anlatıyor Rockwell'in oyunculuğu. Filmin güzel düşünülmüş, gitgide sürprizler vaat eden senaryosunda da Duncan Jones'un imzası var. Bilimkurgu sinemasının işi ticarete dökmeden de güzel örnekler verebildiğini gösteriyor "Moon". Set tasarımı da oyuncusu kadar başarılı bir film ayrıca. Tabii bir de uzun zamandır ortalarda gözükmeyen Clint Mansell'in az ama öz müzikleri var.

"Amintiri din epoca de aur": "4 luni, 3 saptamâni si 2 zile"nin yönetmeni Cristian Mungiu'nun yazdığı ve 4 yönetmenle beraber yönettiği 6 kısa filmden oluşan 2 bölümlük bir Romanya dönem hikayesi söz konusu. Çavuşesku rejimi döneminde (filmin adının da kaynağı olan ve Altın Çağ olarak adlandırılan dönem) Romanya halkının başından geçtiği söylenen 6 şehir efsanesini izliyoruz sırayla. İlk 4 kısa film, gerçekten eğlenceli, derdini güzel anlatan ve gerek uzunluğu gerekse modları ile seyirci-dostu filmler. "The Legend of the Official Visit", "The Legend of the Party Photographer", "The Legend of the Party Activist" ve "The Legend of the Greedy Policeman"; zamanında kabusum olmuş Romanya sineması ve Mungiu (bkz. "4,3,2") referanslarına rağmen beni güldürmeyi bile başardı. Çok da eğlenceli hikayelerdi. Fakat sonra 40'ar dakikaya yakın uzunlukları ile (sanırım bu nedenle bu iki kısa(?)film için ayrı bir bölüm yaratmışlar yapımcılar) bu atmosferi tamamen yok eden "The Legend of the Air Sellers" ve "The Legend of the Chicken Driver" geldi. Film toplamda 2.5 saatten uzun sürdü ve her yeni bölümü ile salon biraz daha boşaldı. Her festivalde olur böyle vakalar.

1 haftada bu kadar fazla film seyretmiş olmama rağmen; ne yazık ki, her festivalde olduğu gibi kaçırdığım filmler de oldu. Bunlardan ikisinin programda yer alan filmler arasında en merak ettiklerim olması da oldukça üzücüydü tabi. Biletleri alırken teknik bir sorun nedeniyle gösterilmeyeceğini öğrendiğim Coen kardeşlerin son filmi "A Serious Man"; Müzikus'un partisine gitmek uğruna fedakarlık ettiğim Jane Campion filmi "Bright Star" ve Cannes'dan Altın Palmiye ile dönen Haneke filmi "Das weiße Band"...

Son olarak, bu yıl 7 günden 9 güne çıkan festivaldeki filmlerin; Emek Sineması dışında Maçka Gmall'daki Cinebonus'ta da gösterileceğini duyduğumda önce endişelenmiştim biraz. Fakat Gmall'un gerek tahminimden çok daha kolay ulaşılan bir yer olması, gerekse Cinebonus'un rahatlığı tamamen boşa çıkardı bu endişelerimi. Tabii ki Emek'te, Beyoğlu'nda oynasın festival filmleri; festival filmi denildiğinde akla gelen yerler oraları çünkü... Ama sonuçta aynı fiyata böyle güzel ve rahat salonlarda izleme fırsatı sunulursa her festivalde; beni bundan böyle hiç bir güç Atlas Sineması'nın o işkence sandalyesi kıvamındaki koltuklarına oturtamaz mesela.

1 yorum:

pembejaponbaligi dedi ki...

ben bu yıl 3 filme gidebildim. "looking for eric", "the informant" ve "five minutes of heaven"

the informant gittiklerim içinde en zayıf halkaydı. ama beğendim yine de. güzel bir kurgusu var.

looking for eric, futbolsever bünyeler için çok hoş bir film. eric cantona'yı özlemişiz :)

sanırım en beğendiğim five minutes of heaven oldu. gündeme de çok uygun, çok başarılı bir filmdi.