16 Eylül 2008

Balıklar ve Bisikletler Üzerine...

Ortaokuldaki din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde sorgulamaya başladığım din kavramı, lisede felsefe derslerinin de devreye girmesiyle zirve yapmış; üniversitede Karl Marx'ın şu sözlerinin geçtiği metni okumamla tarafımdan tamamen reddedilmişti:

"Din; baskı altındaki bir yaratığın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz hallerin ruhudur. Din, kitlelerin afyonudur."

O gün bugündür, arada canım sıkıldığında bir daha sorguluyorum dini. Kendimi deniyorum, antitezlerle saldırıp inançsızlığıma; bir kez daha emin olmak istiyorum. Her seferinde de vardığım sonuç aynı oluyor ve "Vique Yasası" olarak bilinen şu cümle geliyor aklıma, zındıklığımı gülümseyerek kabulleniyorum bir kez daha:

"A man without religion is like a fish without a bicycle."

Bugün, dinin balıkların sahip olmak istediği bir bisikletten farksız olduğunu bana daha iyi anlattığı için sevdiğim 3 filmden bahsetmek istedim. Buyrun, bir nevi Ramazan Özel:

1. The King (2006): James Marsh'ın yönettiği bu bağımsız, bir Hristiyanlık eleştirisi. Gael Garcia Bernal gibi son yılların en yetenekli isimlerinden birini, usta oyuncu William Hurt ile buluşturan ve "Little Miss Sunshine" öncesi bizi Paul Dano'nun yetenekleriyle tanıştıran bir film. Oldukça soğukkanlı bir adamın, -mış gibi yapmalarıyla ilgili. Babasını merak ediyor-muş gibi, bulmak istiyor-muş gibi hatta seviyor-muş gibi yapması, bir kıza aşık oluyor-muş gibi yapması ve yaptıklarından pişman oluyor-muş gibi yapmasıyla ilgili. Adeta bir Meursault kahramanımız. Ve bomba cümle: "Forgive me Father, I've sinned." İnançlı-ymış gibi yapıp, iki kelimede bir Allah deyip; zındık dediklerinden daha günahkar olanlara ibret olsun diye...

2. Takva (2006): Özer Kızıltan'ın Türkiye'nin öteki (?) yüzünü anlattığı tarikat filmi. Cesur bir film. Türkiye'nin gitmekte olduğu yönden farkında olunduğunu gösterdiği ve bazı şeyleri eleştirebildiği için önemli bir film. Türkiye'nin Oscar adayı. "A Man's Fear of God". Erkan Can'ın kusursuz performansı. Ve inancın yaptırdıkları, yaptırabildikleri. İnançlı-ymış gibi yapıp, iki kelimede bir Allah deyip; zındık dediklerinden daha günahkar olanlara ibret olsun diye...

3. El Crimen del Padre Amaro (2002): Yine bir Hristiyanlık eleştirisi, yine Gael Garcia Bernal. Meksikalı yönetmen Carlos Carrera'nın 2002 En İyi Yabancı Film Oscar'ına aday olmuş filmi. Bir rahibin günahları üzerine. Cehaletin ve din korkusunun mahvettiği hayatlar üzerine. İnançlı-ymış gibi yapıp, iki kelimede bir Allah deyip; zındık dediklerinden daha günahkar olanlara ibret olsun diye...

Ne de güzel demiş Elif Şafak, "Baba ve Piç"te:

"Zeliha Teyze'nin içindeki fırtınanın tek şahidi Allah. Mesele onun varlığına inanmaması. [...] Hayır, Zeliha Teyze kararlı, dine teslim olmayacak. Hele hele yaşlandıkça dindarlaşan, öte dünyaya gitmeden evvel sicilini temizlemek için ansızın imana gelen şu çıkarcı hesapçılardan olmaya hiç niyeti yok. Bir agnostik olarak yaşadı ve öyle de ölecek. Zındıklığı samimi ve saf. Bir yerlerde bir Allah varsa, onun bu içten muhalefetini ve reddiyesini takdir etmeli, diye düşünüyor. Sırf içine doğdukları öğretileri ezberleyerek ahkâm kesen kopyacı din fanatiklerinden daha makbul olmalı dinsizliği..." (Şafak, 2006, sf.228)

4 yorum:

triancula dedi ki...

enfes olmuş yazın.


çerçeveletirsen şayet bir gün, altına benim imzam için beni mutlaka ara!

Emre dedi ki...

öfke de içten bi duygudur ve duyguyla yazılan her yazı güzel olur ;)

saol tria :)

Serhan dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Serhan dedi ki...

Allah'a inanan biri olarak hep şunu düşünmüşümdür. Ben şu anda müslümanım, çünkü annem babam öyle, öyle bir toplumda yaşıyorum. Eğer hristiyan bir aileden ve toplumdan gelseydim, o zaman hristiyan olurdum. Tabi ki din değiştiren insanlar var ama bu tüm insanların çok küçük bir kısmını oluşturuyor. O zaman aslında şöyle bir durum ortaya çıkıyor. Örnek olarak Fetullah Gülen hristiyan bir aileden gelseydi, o da yüzde 99 hristiyan olacaktı. Şimdiki gerçek yardımsever(!) müslüman halinden eser olmayacaktı, belki de aynı eylemleri hristiyanlık adına yapacaktı. Bir çok insan için de bu böyle olurdu. E o zaman bu insanların bir dine olan bağlılığından nasıl söz edebiliriz. Aslında olay o dinle ilgili değil, insanların bazı şeylere körü körüne bağlı kalmasıyla ilgili. Bu noktada senin yazdıklarına tamamen katılıyorum, Karl Marx'a bir ekleme yaparak:

Din, kitlelerin afyonudur, kitleler sorgulamadığı sürece.

Bence her insanın inanmaya ihtiyacı var. Senin din kavramını reddedmen anladığım kadarıyla bir yaratıcı olduğuna inanmaman demek oluyor. Yani bir yaratıcı olmadığına, insanların tamamen bilimin öngördüğü şekilde ortaya çıktığını ve öldükten sonra da farklı bir yaşam olmadığına inanıyorsun (yanlış ifade ettiysem düzelt lütfen, varsayım yaptım çünkü). Yani aslında bir dine inanmayan insan da aslında bir şeye inanıyor. Sen bu inanca sorgulayarak ulaşmışsın. Hayatının hiç bir evresinde sorgulama yapmayan insanlar tabi ki din konusunda da sorgulama yapmıyorlar ve bir çok insan; inandığı en önemli şey olan dine sorgusuz sualsiz, toplumdan öğrendikleriyle inanıyorlar. Bu durum da senin yazdıklarını haklı çıkartıyor.

Sonuç olarak demek istediğim dinleri "öcü" yapan insanlar, diğer her şeyde olduğu gibi. Allah'ın, tanrının ya da doğanın verdiği beyni kullanmayan milyonlarca insan olduğu sürece, dinler afyon olmaya devam edecek.

NOT: Saatin geç olmasından dolayı, düzgün cümleler kuramamış olabilirim. Kusura bakmayın, esen kalın:)