16 Şubat 2011

4. Yeşilçam Ödülleri Aday Listesi

Henüz o ünvana sahip olmasa da, Türkiye'nin en prestijli sinema ödülü olma iddiası ile yola çıkmış olan Yeşilçam Ödülleri, bu yıl 4. kez dağıtılacak. Bir yenilik olarak En İyi Kurgu ve En İyi Sanat Yönetimi dallarındaki en iyilerin de ödüllendirileceği daha önce duyurulmuştu. 28 Mart 2011 gecesi düzenlenecek törende sahiplerini bulacak olan ödüllere aday olan filmlerse bu gece açıklandı.

Adaylar arasında en çok dikkati çeken, daha doğrusu yokluğu ile şaşırtan film, Semih Kaplanoğlu'nun geçtiğimiz yıl Berlin'den Altın Ayı ile dönmesine ve 7 dalda SİYAD Ödülleri'ne aday gösterilmesine rağmen hiçbir kategori altında ismine rastlanmayan "Bal". Bir başka festival gururumuz, genç yönetmen Seren Yüce'ye Venedik'te Genç Aslan Ödülü'nü kazandıran "Çoğunluk" ise 11 dalda Yeşilçam adayı olarak öne çıkıyor. "Çoğunluk"u 10 dalda aday gösterilen "Av Mevsimi", 8'er dalda aday gösterilen "Kavşak" ve "Kosmos" ile 7 dalda aday olan "Yahşi Batı" izliyor. Kavşak'ın yönetmeni Selim Demirdelen, En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo, En İyi İlk Film, En İyi Kurgu ve En İyi Müzik kategorilerinde bizzat aday olarak listenin parlayan one-man-band ismi.

Tüm adaylar ise şöyle:

En İyi Film:

Av Mevsimi, Çoğunluk, Eyvah Eyvah, Kavşak, Kosmos

En İyi Yönetmen:
Selim Demirdelen (Kavşak), Reha Erdem (Kosmos), Ömer Faruk Sorak (Yahşi Batı), Yavuz Turgul (Av Mevsimi), Seren Yüce (Çoğunluk)

En İyi Erkek Oyuncu:
Tansu Biçer (Beş Şehir), Güven Kıraç (Kavşak), Bartu Küçükçağlayan (Çoğunluk), Sermet Yeşil (Kosmos), Cem Yılmaz (Av Mevsimi)

En İyi Kadın Oyuncu:
Demet Akbağ (Eyvah Eyvah), Sevinç Erbulak (Prensesin Uykusu), Demet Evgar (Yahşi Batı), Esme Madra (Çoğunluk), Türkü Turan (Kosmos)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:
Zafer Algöz (Yahşi Batı), Salih Kalyon (Eyvah Eyvah), Çetin Tekindor (Av Mevsimi), Okan Yalabık (Av Mevsimi), Bülent Emin Yarar (Beş Şehir)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:
Nihal Koldaş (Çoğunluk), Özge Özpirinççi (Veda), Şebnem Sönmez (Beş Şehir), Melisa Sözen (Av Mevsimi), Selen Uçer (Büyük Oyun)

En İyi Senaryo:
Av Mevsimi (Yavuz Turgul), Beş Şehir (Onur Ünlü), Çoğunluk (Seren Yüce), Eyvah Eyvah (Ata Demirer), Kavşak (Selim Demirdelen), Kosmos (Reha Erdem)

En İyi Müzik:
Av Mevsimi (Tamer Çıray), Eyvah Eyvah (Fahir Atakoğlu, Serkan Çağrı), Kavşak (Selim Demirdelen), Prensesin Uykusu (REDD), Veda (Zülfü Livaneli)

En İyi Görüntü Yönetmeni:
Türksoy Gölebeyi (Ses), Mirsad Herovic (Yahşi Batı), Florent Herry (Kosmos), Uğur İçbak (Av Mevsimi), Barış Özbiçer (Çoğunluk)

En İyi Kurgu:
Çoğunluk, Kavşak, Kosmos, Ses, Yahşi Batıü

En İyi Sanat Yönetimi:
Av Mevsimi, Çoğunluk, Kosmos, Veda, Yahşi Batı

En İyi Genç Yetenek:
Umut Kurt (Kavşak), Esme Madra (Çoğunluk), Şenay Orak (Min Dit), Büşra Pekin (Çok Filim Hareketler Bunlar), Damla Sönmez (Mahpeyker: Kösem Sultan)

En İyi İlk Film:
Ozan Açıktan (Çok Filim Hareketler Bunlar), Selim Demirdelen (Kavşak), KETCHE (Romantik Komedi), Erhan Kozan (Çakal), Aslı Özge (Köprüdekiler), Seren Yüce (Çoğunluk)

13 Şubat 2011

Geleceğin Ustaları #2: Gizem Elçi

Sanatın farklı alanlarında yıllardır emek veren, eserler yaratan genç isimler onlar. Önümüzdeki yıllarda isimlerini çok önemli yerlerde duyacağımıza emin olduğum isimler. Onları geleceği beklemeden size tanıtmayı amaçlayan "Geleceğin Ustaları" röportaj serisinin ikinci konuğu kısafilmleri ile hak ettiği bir başarı yakalayarak emin adımlarla ilerleyen Gizem Elçi.

Justify Full
1985, İzmir doğumlu Gizem; Bilgi Üniversitesi Sinema-TV ve Sosyoloji bölümlerinden mezun oldu. Kendisi ve sineması ile ilk kez 21. Uluslararası İstanbul Kısa Film Festivali kapsamında gösterilen "Oktan Bir Aşk Hikayesi" ile tanıştım. Bu filmi ile yalnızca benim değil, birçok insanın dikkatini çeken genç yönetmen, 2009 yılında Altın Koza ile ödüllendirildi. Son kısa filmi "Hayali İhracat" 10. !f Bağımsız Filmler Festivali kapsamında "Saniyede 24 Gündüz Düşü" seçkisinde gösterilecek olan ve önümüzdeki Akbank Kısa Film Festivali'nde yarışacak olan Gizem Elçi; şu sıralar ilk uzun metrajlı filmi için hazırlanıyor. Gizem, 2010'un son günlerinden birinde sorularımı yanıtladı:

İlk gördüğün filmi ve kiminle gördüğünü hatırlıyor musun?
Sinemada izlediğim ilk film “Bak Şu Konuşana” (Look Who’s Talkiing (1989)) ya da “Aslan Kral” (The Lion King (1994)) diye hatırlıyorum. Annemle gitmiştim herhalde.

Yönetmen olma fikri nereden geldi?
Sinema okumaya karar verdiğimde kesinlikle yönetmen olacağım diye bir şey yoktu aklımda. Ortaokul ve lisede en yakın arkadaşım Merve ile birlikte sınıftaki insanlarla ilgili hikayeler, senaryolar yazardık, karikatürler çizerdik. Sonra bir kamera edinip onları çekmeye başladık. Çok eğlendiğimizi hatırlıyorum. Üniversite kararımı verirken tek bildiğim şey keyifle yapabileceğim bir şey okumak istediğimdi, o yüzden sinemayı seçtim. Yapmak istediğim şeyin yönetmenlik olduğuna karar vermem daha sonra oldu. Setlerde çalışıp gözlem yaptıktan, kendimi tanıdıktan, anlatacak şeylerim olduğunu fark edip, başka birşey yapmanın beni mutlu etmediğini gördükten sonra yönetmen olmak istedim.

Sinema okumuş olmanın faydasını göreceğini düşünüyor musun, yoksa okullu olmak o kadar önemli değil mi?
Bu aslında biraz yabancı dil öğrenmek gibi. Evinde oturup kitaplardan okuyarak da öğrenebilirsin, televizyon seyrederek de öğrenebilirsin; ama gidip yurtdışında o dili konuşan insanların yanında olduğun zaman bir anda çok daha çabuk yol katedersin. Yani evet, okul okumak şart değil, ama okulun şöyle bir faydası var; seninle aynı işi yapmak isteyen insanlarla berabersin hep. İster istemez o ortamda sürekli sinema konuşuluyor, sürekli pratik yapılıyor. Hocalarla tanışma fırsatın olması da çok iyi. Ama şart değil tabii ki. Sonuçta sinema okumayan, ama çok iyi sinema yapan bir sürü insan var.

“Eternal Sunshine of the Spotless Mind” hayranı binlerce genç kız var. Senin bu filme olan sevgini, bir yönetmen olarak, onlarınkinden ayıran nedir?
Michel Gondry’nin yaptığı şeyleri genelde çok beğeniyorum; kısa filmlerini, sinema filmlerini, videolarını... Çok çocuksu bir yaratıcılığı var işlerinin. “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” da çok güzel bir aşk filmi. Herkes sevgilisinden ayrıldıktan sonra keşke onunla ilgili her şeyi, bütün anılarımı hafızamdan silebilsem der. Bu kadar basit bir konuyu bu kadar yaratıcı bir şekilde anlatmasını çok etkileyeci buluyorum. Ama duygusal olarak pek bir farkım yok diğer kızlardan galiba, ben de izlerken her seferinde ağlıyorum. Tek fark, bende iyi bir film yapma isteği uyandıran bir film olması olabilir.

Bir yazında* Michel Gondry için “pamuktan bulut, bulaşık telinden musluk yapmak gibi çocuk tiyatrosu yöntemlerine başvursa da sonuna kadar Michel Gondry’ciyim” demişsin. Nedir onu farklı kılan?
Inception ile karşılaştırmamdan bahsediyorsun. Onu şunun için yazdım, Inception konu itibariyle Michel Gondry’e yakın bulduğum bir film. Fantastik bir durum var, bir şey bağlıyorlar insanların kafasına -aynı Eternal Sunshine’daki süzgeç gibi- bilinçaltına giriyorlar ve bilgi çalıyorlar ya da bilgi yerleştiriyorlar. Bu yüzden filmi izlerken hep bu film bir Hollywood yönetmeninin değil Michel Gondry’nin elinden çıksaydı nasıl olurdu sorusu geldi aklıma. Hollywood’un görkemine hayran olmamak mümkün değil. Ama beni diğer taraf daha çok etkiliyor. Daha samimi, çok daha insancıl, çok daha yaratıcı geliyor.

Hollywood Sineması’ndansa Avrupa Sineması’na daha yakın hissediyorsun diyebilir miyiz yani?
Evet öyle diyebiliriz. Avrupa sinemasına, ya da bağımsız yapımlara... Ama dediğim gibi bu Hollywood Sineması’nı hayranlıkla izlemediğim anlamına gelmiyor. Sinemanın öyle bir tarafı olması çok etkileyici. Ama benim yakın olduğum şey değil. Woody Allen filmlerini çok severim mesela. Ve o ne kadar düz bir sinema yapıyor görsel olarak. Gayet düz ilerleyen, diyaloglara, insan ilişkilerine dayalı... Ama seyrettikten sonra içinde bir iz bırakıyor. O küçük detaylardaki buluşları, seni gülümsetmesi... Sürekli yaşayıp da fark etmediğin şeyleri filmde görüp “Aa hakkaten ya!” dediğin şeyleri daha çok seviyorum. Hiç bir aksiyon filmi çekme hayalim olmadı mesela, daha çok insan ilişkilerine dair şeylerle boğuşurken buluyorum kendimi.


Bu beğendiğin sinema ile aynı havayı yakalamak için özel bir çaban oluyor mu filmlerinde?
Tabii ki benim estetik kaygılarımı taşıyor çektiğim kısa filmler. Yani ben ne istiyorsam o çekiliyor ama kafandakilerinin çoğunu da yapamıyorsun. Bunun faturasını yalnızca bütçesizliğe çıkarmak haksızlık olur tabi. Bütçesizlik de insana farklı birçok şey deneme fırsatı veriyor ve yaratıcılığı tetikliyor çoğu zaman. “Oktan bir Aşk Hikayesi” örneğin, biraz da şartları istediğin şeye uydurabilme egzersiziydi.

Senaryoyu da kendin yazıyor olman, yani yönetmenin aynı zamanda senarist olmasının artıları ya da eksileri neler?
Senaryo çok teknik bir metindir aslında. Hem yönetmenin hem ekibin yol göstericisidir. Farklı yönetmenler aynı senaryodan bambaşka filmler çıkartabilir. Aynı şekilde bir kurgucu da yönetmene öyle seçenekler sunar ki, aynı malzemeden sayısız farklı anlam içeren film çıkabilir. Üç aşamanın da filmin şekillenmesinde çok büyük payı var. Bilgi’de senaryo hocamız, Öktem Başol, “Senaryoyu sen yazıyorsan, filmi sen çekmeyeceksin. Filmi sen çekiyorsan, sen kurgulamayacaksın, bunları birbirinden ayırmanız gerek, yoksa kaybolursunuz” derdi. Şimdiye kadar hiç başkasının senaryosunu çekmedim ama, başka arkadaşlarımın senaryolarına ya da kurgularına yorum yaparken daha objektif olabildiğimi görüyorum. Kendi yazdığım şeyde işin içinden çıkıp bakmak zor oluyor. Yazarken zaten kafamda çekiyorum. Aynı şekilde kurguda acımasız davranmakta zorlanıyorum, başından beri her şeyi kafamda oturttuğum için denemelere açık olamıyorum. Bu sebepten filmlerimin kurgusunu başkasına emanet etmem gerektiğini hissediyorum. Ben kurguladığım için iki film de olması gerekenden daha uzun. Diğer yandan, başkasının yazdığı senaryoları çekmek isterim de, kendi yazdığım senaryoyu başkasına veremem herhalde. Yazdığımı veremeyeceğim gibi, yazmadan da duramam.


Hangisi seni daha çok tatmin ediyor? Yazmak mı, çekmek mi?
Çekmek daha çok tatmin ediyor. Senaryo yazmak çok daha sancılı, çok daha matematiksel bir şey aslında. Gözlem yapmak, notlar almak, hikayeler kurmak yetmiyor. Normal bir metindekinden çok farklı işliyor senaryo yazarkenki düşünce mantığı. Bir tarafa bir şey koyduğunda diğer tarafa da koyman, birinden çıkarınca diğer yerden de çıkarman lazım; yazdığın her şeyin görsel bir karşılığı olması lazım vs. Bazen başına oturduğumda sıkılıyorum ama sette sıkıldığım olmadı hiç. Oyuncularla iletişim kurup konuşmak çok keyifli. Kendi işinde iyi olan birçok insana kendi istediğin şeyi anlatıp, o senin yarattığın dünyayı kurmana yardımcı olmalarını izlemek, o yazı üstündeki şeyin adım adım görselleştiğini izlemek çok eğlenceli.

Doğaçlamaya bakışın nedir? “Oktan Bir Aşk Hikayesi”nde doğaçlama daha fazlaydı ve bu benim daha çok hoşuma gitti örneğin.
Evet, “Oktan Bir Aşk Hikayesi”nde daha çok doğaçlama vardı. Özellikle Orhan Hoca ve Deniz’in diyaloglarında... Onlar kendileri gittiler ve benim monitörün başında gözümden yaş geliyordu gülmekten. “Hayali İhracat”ta biraz daha azdı. Çünkü çok az zamanımız vardı. Mümkün olduğu kadar programa uygun gidelim dedik. Doğaçlamalar oyuncu provalarında oldu daha çok. Setten bir hafta önceki provalarda doğaçlamalardan gidildi ve onlar arasından karar verdik ve sette herkes gelip onu oynadı. Sette değil ama öncesinde oldu yani. Yansıyor ama demek ki... İyi oyuncular bence mutlaka oyun sırasında beklenmedik bir şey yapıp kendinden bir şey katıyor. İçinden gelen bir bakış, bir mimik, bir el-kol hareketi...

“Oktan Bir Aşk Hikayesi”nin başarısını bekliyor muydun?
Hiç beklemiyordum. O film aslında benim 3. Sınıfta ışık dersi için çektiğim bir filmdi. Ben de böyle bir hikaye yapmıştım. Yani aşık bir adam var, kalbine ok saplanmış, acı çekiyor ve onun yüzünden hiçbir şey yapamıyor, hayatını engelliyor gibi bir sahne geldi aklıma. Dedim ki bunu bu ders için çekelim. Benim o filmle ilgili tek düşüncem jüriye gösterip notumu almaktı ve bitecekti. 3. Sınıftaydık ve arkadaşlarım arasından da hiç kimsenin öyle bir festival algısı yoktu. Film bittikten sonra hocalarım ve arkadaşlarım dedi “Gizem iyi oldu bu, festivallere göndersen” diye. Öğrenci filmi festivallerine göndermeye başladım. Fikri ilginçti ama sinematografik olarak bir enteresanlığı yok diye düşünüyordum, gayet basit çekilmiş bir filmdi. Çok şansım olduğunu düşünmeyerek, belki ancak konusu ilginç diye gösterime alırlar diye düşünerek gönderdiğim bir filmdi. Beklenmedik bir şekilde SinePark’ta ödül aldı, sonra Altın Koza’da aldı! Altın Koza’ya kabul edildiğini öğrendiğimde listede gördüm ve çığlıklar attım Adana’ya gidiyorum diye. Hiç beklemiyordum ödül almayı.

“Oktan Bir Aşk Hikayesi”nden sonra “Hayali İhracat”ı çekene kadar, Gizem’de bir değişiklik oldu mu?
Oldu, olmaz olur mu... Bir kere şöyle bir olay oldu, “Struck”** ortaya çıktı. Altın Koza’dan bir ay sonra biri vimeo’da filmin altına bir yorum yaptı, bak böyle bir film var diye ve benim de o şekilde haberim oldu. Ondan sonra yaşanan süreç çok sıkıntılı geçti benim için. Daha hassastım ve çok çabuk demorolize oluyordum. Haksızlığa uğramış hissediyordum ve kendimi açıklama ihtiyacı hissediyordum. Ama şimdi düşününce, ben evde oturup kendim izlemek için yapmıyorum bu filmleri, insanlarla paylaşmak için yapıyorum. Anlaşıldığımı düşündüğümde çok mutlu oluyorum evet, ama herkesin anlamasını bekleyemem. Birileri anlamayacak, beğenmeyecek, inanmayacak, birileri eleştirecek, birileri oradan çalmışsın diyecek, iftira atacak, birileri benim başarısız olmamı isteyecek, bununla mutlu olacak. Güzel bir deneyim oldu, daha ilk baştan. Her ilk filmini çeken insan bu kadar geribilidirim almıyordur, ben antrenmanlı oldum. Şimdi çok daha sertim saygısız ve düzeysiz eleştirilere karşı, görmezden gelebiliyorum. Öyle bir kabuk yarattı. Bir de çok önemsememek gerek kendini ve işlerini. Ne pohpohlanmaya ne de seni yermelerine izin vermeli, yolunda gitmelisin bunu anladım.

Filmlerini nasıl finanse ettin, zor oldu mu?
“Oktan Bir Aşk Hikayesi”nin çok bir bütçesi yoktu, 200 lira gibi birşeydi. Doktorun odasındaki postere, sanata ve yemeğe para harcadık. Bütün ekipman okuldandı. Bütün ekip okuldan arkadaşlarımdı. Oyuncular arkadaşlarım, hocalarımdı. Oku ve kelepçeyi, heykel okuyan bir arkadaşım okulun atölyesinde yaptı. Yani neredeyse sıfır maliyetti o. İkinci filme çok para aradım. P&G sponsor oldu, Duracell ve Fairy ile. Onlardan biraz nakit para aldım. Prodüksiyon şirketlerinden film topladım. Kullanmadıkları, reklam filmlerinden artan parça filmlerini topladım. Şişecam’dan defolu şişelerini aldım. Gidip herkesten bir şeyler toplamaya çalıştım. Nakit parayla da yol, yemek, ekipman kiralama işlerini hallettik. Ama şunu da anladım ki en önemli şeylerden biri yapım bir filmde. Eğer yapım iyiyse, bu herkesin daha verimli ve motive çalışmasını sağlıyor. Bizim çok fazla paramız yoktu ama en azından temel ihtiyaçları karşılayacak kadar bir paramız ve iyi bir yapımcımız (Barış Dikmen) vardı.

Uzun metrajlı bağımsız film çekmek istediğinde bu konuda zorlanacağını düşünüyor musun? Zengin mi olmak gerekiyor, deli mi olak gerekiyor bağımsız film çekmek için?
Ne kadar bağımsız olacağına bağlı. Türkiye’de yavaş yavaş kırılmaya başlayan ve iyi bir yere doğru gittiğini düşündüğüm ama hala var olan bir ayrım var: Bir model, belli yapım şirketlerinin çatısı altında çekilen ve yapımcısına, oyuncusuna para kazandıran, gişesi iyi olan ama çoğu sinemasever tarafından hor görülen bir model. Diğer yandan festival filmi diyebileceğimiz; seyirciye çoğunlukla sıkıcı gelen ama yurtdışındaki festivallerden ödüllerle dönen bir model. İki ayrı uçtan bahsediyorum tabii en basit haliyle. Eğer festival filmi yapmak istiyorsan Kültür Bakanlığı’ndan, yurt dışındaki ortak yapımcılardan fon bulabilirsin. Diğer tarafta da Türkiye’de gişe yapacağını düşündüğün bir senaryon varsa yapım şirketlerinin kapısını çalabilirsin. Ben bu iki modelin de var olması gerektiğini düşünüyorum çeşitlilik açısından. Ama benim yapmak istediğim sinema ikisinin arasında duran bir şey. Sınırları keskin çizilmiş, bir tarafa ait olan bir şey değil. Türkiye’de bunun güzel örnekleri İlksen Başarır’ın “Başka Dilde Aşk” filmi, Emre Şahin’in ‘40’ filmi, Ali İlhan’ın ‘Senyora Enrica ile İtalyan Olmak’ filmi... Şu an ilk aklıma gelenler bunlar.. Para kısmını şimdi düşünmüyorum, ben senaryomu bitireyim de, para kısmı sanki kendiliğinden olurmuş gibi geliyor. İyi bir senaryo her zaman bir yerlerden destek bulur ve o film kendini kurtarır diye düşünüyorum - düşünmek istiyorum.

Türk Sineması’ndaki gidişatı iyi buluyor musun?
Ben iyi bir yere gittiğini düşünüyorum. Mesela bu sene Altın Portakal’da yarışan filmlerin büyük çoğunluğu ilk filmdi. Bence çok heyecan verici bir şey. Ve ödül alanların da çoğu bu ilk filmlerdendi. Filmlerin çoğunu izleyemedim. Ama umut vaat eden bir gelişme olarak görüyorum genç yönetmenlerin bu kadar katılımcı olmasını.

“Kadın Yönetmen Olmak” diye bir kavram var mı?
Var. Yani kendim için düşünüyorum, bir filmin yönetmeni kadınsa, pozitif ayrımcılık gösteriyorum o filme karşı. Çok yanlış belki benim böyle bir şey düşünüyor olmam ama, sanki kadınsa çok daha faza güçlüklerle boğuşarak o noktaya gelebilmiş gibi hissedip ona göre bir puan fazladan veriyorum filme. Türkiye’den mesela kaç tane kadın yönetmen sayabilirsin, çok az. Hala, erkeklerle dolu bir seti yönetmenin erkeklerin yapabileceği bir iş gibi görülmesi durumu malesef var. Oysa yönetmenlik sette insanlara höt-zöt demek değil. Aynı şekilde genç yönetmen azlığını da bu bakış açısına bağlıyorum.

Kathryn Bigelow Oscar’ı kadın olduğu için mi aldı mesela?
Kadın olduğu için ödül almak diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Benim bahsettiğim ayrımcılık kendi içimde duyduğum bir sempatiden ibaret.

Senin için sırada ne var?
Sırada uzun metraj var. Şimdi oturduk, Oğulcan ile uzun metraj yazıyoruz. Birlikte tartışmak, bir fikir hakkında konuşmak çok besleyici oluyor. Konuşurken ortaya çıkan yeni şeyler çok faydalı oluyor. Senaryo yakında tüm revizyonlarıyla bitmiş olacak, ondan sonra da yapımcı aramaya başlayacağım. Sırada bu var.

Teşekkürler!

Gizem'in En İyi 10 Film Listesi:
Jules et Jim (François Truffaut, 1962), Lost in Translation (Sofia Coppola, 2003), Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Michel Gondry, 2004), Korkuyorum Anne (Reha Erdem, 2006), Annie Hall (Woody Allen, 1977), Royal Tenenbaums (Wes Anderson, 2001), Le fabuleux destin d'Amélie Poulain (Jean-Pierre Jeunet, 2001), Arizona Dream (Emir Kusturica, 1993), Sen to Chihiro no kamikakushi (Hayao Miyazaki, 2001), Mary and Max (Adam Elliot, 2009)

*“Inception: Christopher Nolan’ın Derdi ne?”, Gizem Elçi
**Taron Lexton’ın yönettiği 2009 yapımı “Struck” da “Oktan Bir Aşk Hikayesi” gibi kalbine ok saplanan bir adamın hikayesini anlatıyor. İki filmin birbirinden esinlenmesi gibi bir durum; çekildikleri tarihler bakımından söz konusu değil.

12 Şubat 2011

İstanbul Modern'den "Yalnız Değildim"

İstanbul Modern, pek güzel sinema seçkilerine tam gaz devam etmekte. Geçtiğimiz yıl ilgimi 2 ayrı Nordic Sinema seçkisi ("Sıfır Derecede Aşk" ve "İdare Edemem Anne") ile çekmeyi başaran İstanbul Modern Sinema'nın bu yılki ilk bombası günümüz Kanada filmlerinden seçmelerin yer aldığı "Yalnız Değildim". Kanada Büyükelçiliği'nin katkılarıyla hazırlanan programda, 2007 - 2010 Kanada ve Quebec sinemasından 6 film sunuyor bizlere.


2003 yılında "Les invasions barbares" ile En İyi Yabancı Film Oscar'ını Kanada'ya götüren Denys Arcand'ın geçtiğimiz yıllarda İstanbul Film Festivali'nde de gösterilen komedi ağırlıklı filmi "L'âge des ténèbres", zamanında kaçırmış olduğum için en çok dikkatimi çeken film oldu. Marc Labrèche'nin yanısıra Diane Kruger, Sylvie Léonard ve ilginçtir ki Rufus Wainwright'ın oynadığı film, En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil 4 dalda Kanada'nın Oscarları Genie Ödülleri'ne aday gösterilmiş ve ülkesinin o yılki Oscar aday adayı seçilmişti.

Yine 2003 yapımı "My Life without Me" filminde oyuncu olarak tanıdığım Sarah Polley'nin 2007 yapımı ilk yönetmenlik denemesi "Away from Her" ise seçkinin en iddialı filmi. Film, 40 yılı aşkın evlilikleri boyunca hiç bitmeyen aşkları kadının Alzheimer hastalığına yakalanması nedeniyle sekteye uğrayan bir çifti konu alıyor. Sevdiğinin gün geçtikçe elinden gittiğini anlayan bir adamın hikayesi olsa da, asıl dikkat edilmesi gereken performans eriyip gitmekte olan kadından geliyor. 2007'de başrol oyuncusu Julie Christie'ye Altın Küre Ödülü, SAG Ödülü, Oscar ve BAFTA adaylıkları getiren film, 7 dalda (En İyi Film, Yönetmen, İlk Film, Erkek Oyuncu, Kadın Oyuncu, Yardımcı Kadın Oyuncu, Uyarlama Senaryo) Genie Ödülleri'ne aday gösterilmişti.

"J'ai tué ma mère" ve Xavier Dolan hayranlığım ise filmi sanki bugüne dek hiç övmemişim gibi, biraz daha övmeden bitirmek istemememe yol açıyor bu yazıyı. 20 yaşında inanılmaz bir filme imza atan yönetmen, senarist, oyuncu ve yapımcı Xavier Dolan, yarı-otobiyografik bu filminde aynı anda annesinden nefret ettiği için ondan uzaklaşmaya çalışan ve annesini sevdiği için onunla iletişim kurmaya çalışan sorunlu bir ergenin ruh haline odaklanıyor. Parantez içinde belirtmek gerekir ki, bana göre sinema tarihinin en güzel sevişme sahnelerinden birini de barındırıyor. Benim için 2009 yılının en iyi filmi olan "J'ai tué ma mère", festival ve vizyondan sonra üçüncü bir kez izlenmeli. Hele ki Dolan'ın ikinci filmi "Les amours imaginaires" de aynı tarihlerde !f kapsamında gösterimde olacakken...


Seçkinin diğer filmleri Hintli yönetmen Deepa Mehta'nın Kanada'da çektiği, Preity Zinta'nın performansı ile dikkat çeken görücü usulü evlilik dramı "Heaven on Earth", François Delisle'nin ilk filmi "2 fois une femme" ve Woody Harrelson ve Sandra Oh'un oyuncuları arasında yer aldığı, kendini süperkahraman sanan bir adamın hikayesi "Defendor". !f'te izleyeceğim 12 film nedeniyle tek birini bile izleyemeyecek olsam da, vakti olanlara şiddetle önerilecek bir gösterim programına sahip "Yalnız Değildim". (Not: Keşke bir Atom Egoyan filmi de dahil etselermiş.) Hazır film izlemeye gitmişken, Kutluğ Ataman Sergisi'ni de kaçırmayın!

"Yalnız Değildim"
2 fois une femme (2010 - Yön: François Delisle)
L'âge des ténèbres (2007 - Yön: Denys Arcand)
Away from Her (2007 - Yön: Sarah Polley)
Defendor (2009 - Yön: Peter Stebbings)
Heaven on Earth (2008 - Yön: Deepa Mehta)
J'ai tué ma mère (2009 - Yön: Xavier Dolan)

10 Şubat 2011

Biraz da Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatroları'ndan

Her zamanki gibi, üzülerek, yine geç kalmış bir tiyatro yazısı bu. Bu sonbaharda İstanbul Devlet Tiyatroları'ndan izleme fırsatı bulduğum iki oyun, daha fazla tiyatroya gitmem gerektiğini bir kez daha kanıtladı bana.

"Vahşet Tanrısı" (Yazan: Yasmina Reza, Yön: Celal Kadri Kınoğlu, İstanbul Devlet Tiyatroları, 09/10)

Geçtiğimiz sezondan kalma, tek perdelik bir komedi "Vahşet Tanrısı". 2010 Afife Ödülleri'nde Zerrin Tekindor'a bir ödül ve Zafer Algöz'e bir adaylık; Sadri Alışık Ödülleri'nde ise Ülkü Duru'ya bir ödül getiren oyunda, üç oyuncunun yanısıra İşdar Gökseven de performans sergiliyor. Oyun dört yetişkin insanın 80 dakikada nasıl birer canavara dönüşebildiğini gözler önüne seriyor. 'Vahşet Tanrısı'nın işbaşında olduğunu izlememizin bahanesi, dört ebeveynin çocuklarının tutuştuğu bir kavga sonrası birbirleri ile 'medenice' görüşüp sorunlarını çözmeye çalışması. Kimi yerde abartıya kaçan sahneler barındırsa da, birbirinden eğlenceli karakterleri ile sizi içine çekmeyi başaran bir oyun "Vahşet Tanrısı".


"King Kong'un Kızları" (Yazan: Theresia Walser, Yön: Işıl Yücesoy, İstanbul Devlet Tiyatroları, 10/11)

Oyuncu olarak defalarca tiyatro oyunlarında, sinema filmlerinde ve televizyon dizilerinde izleyip her zaman hayran kaldığım Işıl Yücesoy'un yönetmenliği ile karşımıza çıktığı "King Kong'un Kızları", bir huzurevini mekan tutmakta. Her birinin ayrı bir geçmişi, ayrı hayalkırıklıkları ve bu dünyadan göçüp gitmeden önce gerçekleşmesini hayal ettikleri farklı beklentileri olsa da, yalnızlıkları ve kaderleri ortak yaşlı insanları izliyoruz. Ve en az onlar kadar çalıştıkları yere hapsolmuş, hayattan soyutlanmış, hayallerini gerçekleştirmeye çabalamak yerine gerçekleşmesini beklemeye alışmış huzurevi bakıcıları... Ölümü beklemek ve ölüm bekçiliği üzerine, iyi yazılmış ve iyi oynanmış bir kara komedi "King Kong'un Kızları". Özellikle Tomris Oğuzalp'in sessiz performansı ile büyülediği oyunda, H. Merih Atalay, Ebru Unurtan, Mehlika Balkan, Hanife Şahin, Suna Selen, Emin Olcay, Mahmut Gökgöz ve Turan Günay rol alıyor.

6 Şubat 2011

Kutluğ Ataman: İçimdeki Düşman

Video çalışmaları ve yerleştirmeleriyle günümüz çağdaş sanatçıları arasında özel bir yeri olan; aynı zamanda Türk Sineması'na "Lola+Bilidikid" ve "İki Genç Kız" gibi filmler kazandırmış yönetmen Kutluğ Ataman, Kasım 2010'dan beri 11 video çalışmasından oluşan sergi "İçimdeki Düşman" ile İstanbul Modern'de ağırlanıyor.

1997'de İstanbul Bienali'nde çağdaş sanat dünyasında adını duyuran Kutluğ Ataman, 1999 yapımı "Lola+Bilidikid" ile ülkesinde yalnızca İstanbul Film Festivali'nde dikkat çekmiş olsa da, Avrupa'da çeşitli festivallerde gösterim şansı yakaladı ve Torino Uluslararası Gay & Lezbiyen Film Festivali'nden En İyi Film ödülü ile döndü. 2005 yapımı "İki Genç Kız" ise Antalya, İstanbul ve Ankara Film Festivalleri'nin En İyi Yönetmen ödülünü kucaklamasını sağladı Ataman'ın.

"İçimdeki Düşman", Ataman'ın çağdaş bir sanatçı olarak çok daha dikkat çekici olduğunun bir kanıtı. Sergide yer alan 11 video çalışması 1999-2010 tarihleri arasında çeşitli yıllara ait. Benim yorumum, eserlerin büyük çoğunluğunun saplantı derecesinde hayatlarımızda yer etmiş uğraşlarımızın ve tutkularımızın bizi kendimize yabancılaştırması üzerine olduğu. Bir kadının çiçek soğanı takıntısı, bir adamın kelebek takıntısı, bir travestinin Türkan Şoray takıntısı, bir adamın kendinden geçercesine zikir etmesi... (Sırayla "Veronica Read'in 4 Mevsimi (2002), "Stefan'ın Odası" (2004), "Ruhuma Asla" (2001) ve "99 Ad" (2002)).

"Türk Lokumu" (2007) ise yabancılaştırma konusuna bambaşka bir örnek. Diğer video çalışmalarının çoğunluğunun aksine sözel bir anlatımı bulunmayan videoda dansöz kılığında karşımıza çıkan Ataman, oryantalizm hakkındaki söylemleriyle dikkat çekici. Serginin dikkat çekici bir başka çalışması "Peruk Takan Kadınlar" (1999), farklı nedenlerle peruk takmak zorunda kalan 4 ayrı kadının hikayesini yanyana ekranlarda çıkarıyor karşımıza.

Sergi düzenlemesinin, videoların yerleştirme şeklinin eserlerin söylemini ne denli kuvvetli hale getirdiğini görmekse etikileyici. Bir travestinin Türkan Şoray tutkusunu dillendiren "Ruhuma Asla" (2001)'nın parçaları olan videoları salona yerleştirilmiş kanepelerde, bir ev sohbeti ortamında izlemek sergi deneyiminize çok şey katmakta örneğin.


Serginin en çok dikkatimi çeken, en çok düşünmemi sağlayan parçaları ise "99 Ad" (2002) ve "Dilenciler" (2010) oldu. "99 Ad", zikir halinde öne-arkaya sallanan bir adımı göstermekte. Yerden tavana doğru dizilmiş ekranlarda ilerledikçe sesin, hareketin ve kendinden geçme halinin doruğa ulaştığına tanık olmak büyüleyici. Yine sessiz bir çalışma olan "Dilenciler"de ise 7 ayrı dilencinin -neredeyse fotoğraf zannedilecek- kısacık video görüntüleri yer alıyor. Görüntüleri görünen ve görüntüleri izleyen arasındaki göz temasının yarattığı duygusallık görülmeye değer.


Levent Çalıkoğlu küratörlüğünde ve Garanti Bankası sponsorluğunda İstanbul Modern'de bizlerle buluşan Kutluğ Ataman eserlerinden oluşan "İçimdeki Düşman" sergisi, 6 Mart 2011'e kadar izlenebilecek.

3 Şubat 2011

2010'da Hayatıma Giren 30 "Şey"



Koca bir seneyi geride bırakmamızın üzerinden bir ay geçmişken, geçtiğimiz yıl yaptığım gibi bir geriye dönüp bakayım dedim; biraz geç kalmış olsam da. Sertab'ın "Kendime Yeni Bir Ben Lazım" şarkısındaki gibi bir yıl olmuş resmen: Yeni bir aşk, yeni bir iş, yeni bir okul, yeni birçok şey, yeni birçok "şey"... Ve işte aşağıda listelediğim 30 "şey", 2010 yılı içinde hayatıma girmiş, güzelleştirmiş beni. (Geçen yılın listesi için tıklayın...)

Andante: Ülkemizin bir klasik müzik dergisi olması gerçekten inanılmaz bir şey. Fakat benim bunu bu kadar geç okumaya başlamış olmam affedilemez. Mayıs 2010'da ilk kez dağıtılan Andante Klasik Müzik Ödülleri sayesinde dergiyi takip etmeye başladım ve gayet memnunum hayatımdan.


Bilgi Üniversitesi: Henüz "okulum" demeye başlayamadığım okulum. 2010'un bahar aylarında, hiç aklımda yokken birdenbire mesleğim dışında bir şeyler yapmak istediğimi fark edip sığındığım eğitim kurumu. Şu sıralar yarıyıl tatilinde olsam da, Kültür Yönetimi Yüksek Lisans Programı ile beni değiştirmekte ve geleceğe hazırlamakta.


Björn Borg: İsveç ziyaretim sırasında metro duraklarındaki dev billboardlarda rengarenk boxerlı genç erkekleri gördükten hemen sonra satın alma aşkıyla yanıp tutuşmaya başladığım ve en rengarenginden bir adedini aldığım, mükemmel rahatlıktaki boxerların markası.


Botero: Mayıs ayında Pera Müzesi sayesinde eserleri ile tanışma fırsatı bulduğum Kolombiyalı, "Geniş Boyutların Adamı". Büyülü gerçekliğin tuvallerdeki yansımasını yaratan çağdaş ressam.

Cemre'nin Kahvesi:
Arkadaşım Cemre'nin, her mutsuz anımda beni kahkahalara boğmayı başaran, güçlü kalemini konuşturduğu ve mükemmel tespit/gözlemlerini paylaştığı blogu.

dot: 2010'da "Shopping & Fucking" ve "Punk Rock" oyunlarını izleyerek beynimden vurulmuşa döndüğüm, tokat yemiş gibi hissettiğim, hayran kaldığım, tiyatroyu -izlemek değil- yaşadığım oyunlar yaratan, daha nice oyunlarını göreceğine ve beğeneceğime emin olduğum oluşum.

Dušan Kovačević: "Profesyonel" ve "İntiharın Genel Provası" oyunlarını izleyerek hayranı olduğum tiyatro yazarı.

Erman Çağlar: Uykusuz'daki "O Sırada Erman Çağlar" başlıklı köşesinde yazdıkları ile beni toplum içerisinde rezil etmeyi kendisine görev edinmiş komik insan. Vapur, otobüs, otobüs durağı, metro, kütüphane demeden; gülmemem gereken her yerde vücudumu ele geçirip kendisini okumamı sağlayarak beni sesli güldüren varlık.

Foursquare: Bağımlılık haline gelen mobil cihaz uygulaması. Kendimi duvara işeyerek mekanı sahiplenen köpek gibi hissetmeme neden olsa da check-in olmadan duramadığım, badge'lerini şirin renkli cupcake'lere benzettiğim, mayor olunca kendimi tüm dertlerimden arınmış hissettiğim hastalık.

Glee: Yıllarca çoksesli pop-rock korosu geçmişi olan bir insan olarak izlemememin düşünülemeyeceği, şarkıları ile büyüleyen, gerisi ile bir işe yaramayan süper dizi.

Hindi Zahra: Anıl sayesinde ilk kez dinlediğim ve Akbank Caz Festivali'nde ilk kez izleme fırsatı bulduğum -ve 24 yaşına yeni girmiş bir insan olarak- önümüzdeki günlerde tekrardan izleyeceğim harika kadın.

Inception: Christopher Nolan'ın son harikası, zihnin ve rüyalar aleminin içine dalan ve geçtiğimiz günlerde 8 dalda Oscar adayı olmuş film. Sadece kendisi olmakla kalmıyor, Ellen Page ve Joseph Gordon Levitt gibi iki yeni gözde ismimi de barındırıyor.

iPhone: İnternetin ne denli bir bağımlılık olabileceğini bana gösteren, artık onsuz olmayı düşünemediğim, hayatıma foursquare'i ve whatsapp'ı sokan, twitter'a beni daha da bağlayan teknolojik aparat. Şarjı da bir günde bitivermese...

I've Just Seen a Face: Pek güzel Beatles şarkısı. 2010'un sonlarından itibaren bana (ve ona) çok fazla şey ifade eden melodiler silsilesi. "Falling. Yes, I am falling."... "Across the Universe" soundtrack albümünde Jim Sturgess tarafından söylenmiş versiyonu da ayrıca tavsiye edilir.

Julie & Julia: İnsanın sevdiği işi yapması gerektiğini ve bunun için savaşması gerektiğini kafama dank ettiren, beni cesaretlendiren, hayatımı değiştiren film. Teşekkürler Julie, Julia, Meryl ve Amy.

Metis Ajanda: Okunabilir ajanda fikrini hayatıma dahil eden Metis Yayınları'na ait ajandalar. Geçtiğimiz yılki "İllallah!"ı kullandığım gibi bu yıl da "Irkçılığa, Ayrımcılığa ve Nefret Suçlarına Karşı"yı kültür/sanat aktivitelerimi günlük olarak not düşmek için kullanmaktayım.

Milliyet Sanat: 2010 kışında ilk kez bir doktor muayenehanesinde bekleme salonunda elime aldığım, o günden beri de her ay almaya devam ettiğim harika dergi. Sanatın her alanıyla ilgili eleştiriler okuduğum, haberler aldığım ve günün birinde yazarları arasında olmayı gerçekten çok istediğim yayın.

Modern Family: Emmy ödüllü pek komik komedi. Modern aile hayatını 3 ayrı aile ve hepsi birbirinden deli birçok karakterle anlatan, yeni favori dizim.


Moderna Museet: Stockholm'de beni kendine hayran bırakan, modern sanatı ne kadar sevdiğimi bir kez daha hatırlatan, Malmö'deki şubesiyle bir kez daha sürpriz bir şekilde karşıma çıkarak beni mutlu eden; İstanbul Modern'in kesinlikle örnek alması gerektiğini düşündüğüm kurum.

Mystery Jets:
İKSV Salon'un programında dikkatimi çeken ve hemen anında hayranları olabileceğim denli hızlı bir şekilde hayatımda yer edinen İngiliz Indie Rock grubu.


Promoqube: 8 aydır bir parçası olduğum, bana sadece para ve deneyim değil partiler ve arkadaşlar da kazandıran sosyal medya ajansı.

Pucca: Birkaç ay birlikte çalışma ve tanıma imkanı bulduğum, çok güldüren, güldürürken düşündürmeyen, yazdıkları ve tespitleri ile daha fazla güldüren harika ve çok tatlı insan. "Küçük Aptalın Büyük Dünyası", büyük ihtimalle en hızlı tükettiğim kitaplardan.

Santral: Yakın vadede Bilgi Üniversitesi'ne "Okulum" dememi kolaylaştıracağını umduğum, ilk kez bu yıl Efes Pilsen One Love Festival'de ziyaret ettiğim ve Ekim'den beri haftanın 3 günü ziyaret etmek durumunda olduğum pek güzel mekan. Otto'su, Tamirane'si, müzesi ve Starbucks'ı gibi kaynaklarından zamansızlık nedeniyle yeterince faydalanamıyor olsam da, baharda etinden sütünden daha sık ve çok faydalanmayı planladığım kampüsümsü.

The Office: 2009'un son günlerinde tüketmeye başladığım ve bölüm-sezon demeden saatlerce ard arda izlediğim, jenerik müziği aklıma direkt olarak 2010 kışını getiren, "That's What She Said" esprilerinin içsesim tarafından benimsenmesine neden olan Steve Carell dizisi.

Trençkot: Bunca yıl kendime yakıştıramadığım, üzerimde taşıyabileceğime inanmadığım, fakat ilk üzerime giydiğim saniyeden itibaren kendimi iyi ve güzel hissettiğim moda mucizesi. Zara'ya yandaki model için özel teşekkürlerimi sunuyorum.

True Blood: Yetişkinler için Twilight. Nokta. (Ayrıca jeneriği kendi başına bir madde olabilir.)

Twitter: Uzun bir süre kullanmayı reddetsem de, 2009'un son günlerinde kullanmaya başladığım ve bir daha bırakamadığım bağımlılık yapıcı sosyal mecra. Akşam eve döndüğümde ne tweetleyeceğimi düşündüğüm günlerden iPhone sayesinde kurtulmam ise gerçekten iyi oldu.

Umut Kaya: Bir Müzikus partisinde "Mor Yazma" şarkısıyla tanıdığım ve çok sevdiğim İzmirli Türkçe rock insanı. Çok gaz, yer yer damar, ama her zaman güzel şarkılara sahip güzellik.


Urban: İstiklal'in ve Küçük Beyoğlu'nun karambolünden ışık yıllarınca uzak olsa da, her ikisinin de dibinde olan; sıcak, güzel, sevimli ve kaliteli mekan. İçki ve kahve çeşitliliği, servisi, yemekleri; kısacası her şeyiyle vazgeçilmezlerimden biri haline geldi.

Xavier Dolan: "J'ai tué ma mère" ile İstanbul Film Festivali'nde hayatıma giren 1989 doğumlu Kanadalı yönetmen, senarist ve oyuncu. Bundan sonra her filmini salyalarım akarak bekleyeceğime ve izleyeceğime emin olduğum muhteşem varlık.

1 Şubat 2011

Çarlık Rusyası'ndan Sahneler

(İlya Repin, Volga Kıyısında Burlaklar, 1870)

Pera Müzesi, 2010'un son günlerinde Frida Kahlo ve Diego Rivera eserlerini ağırlayışı ile adından söz ettirse de, 4 Kasım 2010'dan beri sergilenmekte olan çok daha etkileyici bir sergi daha bulunuyor müzenin iki katında: Çarlık Rusyası'ndan Sahneler. Şu sıralar Pera Müzesi ile yayınlanan tüm yazılar Frida'dan bahsederken benim bu sergiyi baştacı etmemin nedeni de bu etkileyicilik. Modern sanatı klasik sanattan çok daha fazla sevmeme rağmen... Frida'nın mutlu zamanlarında verdiği eserlerin mutsuz zamanlarında verdiklerinin yanındaki sönüklüğünden midir, yoksa Müze'nin getirdiği koleksiyonun oldukça sınırlı sayıda eser içermesinden midir nedir; "Çarlık Rusyası'ndan Sahneler", gerçekten bir başkaydı. (Yazının devamındaki görsellerde sergideki favorilerimi bulabilirsiniz.)

1. Vladimir Makovski, Düşkünler Evi, 1889

St.Petersburg'daki Rus Devlet Müzesi koleksiyonuna ait, 19. yüzyılın büyük Rus ressamlarının eserlerinden oluşan "Çarlık Rusyası'ndan Sahneler"; dönemin Rusyası'nı tüm gerçekçiliğiyle tuvallerde görmenizi sağlayan bir sergi. Köy hayatını, şehir hayatını, fakirliği, soğuğu, savaşı ve ölümü yansıtan onlarca tablo, Rus Edebiyatı'nı görselleştiriyor resmen.

2. Nikolay Kasatkin, Öksüzler, 1891

(3. Nikolay Bogdanov Belski, Okulun Kapısında, 1897) Sergiyi birlikte gezdiğim arkadaşlarımın yorumlarından iki tanesi ise serginin düşündürttüklerini anlatmak açısından çok kullanışlı: Oğullarını savaşa uğurlayan Rus köylüler gördüğümüzde savaşın Osmanlı-Rus Savaşı olduğunu göz önünde bulundurursak aynı sahnelerin bizim topraklarımızda da yaşandığını tahmin etmek zor değil. Bu da, savaşın ne kadar gereksiz olduğunu anlatıyor bize, bir kez daha. Diğer yandan "Baharın Başlangıcı" isimli bir tabloda kar ve buzdan başka bir şey görmemek; gerçekten de Rusya'nın neden 'sıcak denizlere inmek istediğini' açıklıyor.

4. Karl Lemoh, Yaz, 1890

(5. Nikolay Pimonenko, Noel Falı, 1888) Dönemin eserleri kimi zaman ışık ve gölgeyi kusursuz kullanımları, kimi zamansa detaylardaki büyüleyiciliği ile öne çıkıyor. Çoğunun adı Nikolay ya da Vladimir olan birbirinden yetenekli ressamların Batı Avrupa sanatkarlarından hiçbir farkı yok. Tanıdık hikayeleri, Batılı bir sanat anlayışıyla bize aktaran bu eserleri 20 Mart 2011'e kadar Pera Müzesi'nde görebilirsiniz.