gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2010

Kuzeyden, Bölüm III: Nationalmuseum, Stockholm

Stockholm'ün kanalları kıyısındaki, saray manzaralı Blasieholmen, bugün Modern Sanat Müzesi başta olmak üzere birçok müzenin bulunduğu Skeppsholmen ve küçük Kastellholmen Adaları'na geçiş sağlıyor. Bölgenin en uç noktasında ise Rönesans saraylarını anımsatan görkemli bir bina yükseliyor. 1866'da tamamlanan, Alman mimar August Stüler'in imzasını taşıyan bu bina, Stockholm'ün en büyük müzelerinden biri: Nationalmuseum. İsveç'in en geniş sanat koleksiyonuna, İskandinavya'nın en geniş porselen koleksiyonuna ve toplamda 500,000'e yakın esere sahip bir müze...

Nationalmuseum Koleksiyonu; Baskılar ve Çizimler, Uygulamalı Sanat ve Tasarım, Resim ve Heykel olmak üzere üç ayrı bölüme ayrılmış. Baskı ve Çizimler ilgimi çekmediğinden gezmedim ve yorum yapamıyorum. Tasarım kısmı ise, İsveç denilince akla gelen o yaratıcı zekanın ürünü birbirinden güzel tasarımların mabedi gib.. olması gerekirken, değil. Çünkü koleksiyonda gördüklerimizin hepsi, yaklaşık 50-100 yıl önce yapılmış tasarımlar olduğundan; şu anda hepsinin daha gelişmişini ortalama bir IKEA mağazasında bulmak mümkün. Tabii her şeyin başlangıç noktasına tanık olmayanlar için görülesi. (Diğer yandan sergi düzeni bakımından semt pazarlarından farkı yok. "Ne alırsan 1 Milyon" ibaresini gözlerim aramadı değil.)

Resim ve Heykel Koleksiyonu ise 18-19. yy İsveç, 17-18. yy Fransız, 17. yy Hollanda ve İkonalar başlıkları ile dört ana bölüme ayrılmış. 17-18 yy Fransız sanatı denilince, tabii ki akla Empresyonizm geliyor. Müzenin koleksiyonunda Cézanne, Degas, Gaugain, Manet, Monet, Pisarro, Renoir ve Sisley gibi, akımın en büyük ustalarının eserleri mevcut. 17. yy Hollandası denilince ise tabii ki Rembrandt demek yetiyor.

18. ve 19. yüzyıl İsveç Sanatı ise müzenin hemen hemen tek beğendiğim yanıydı. (Evet evet, ayrı bir Empresyonizm kısmı olmasına rağmen) Nordic Kültürü'nü, o soğukluğu, o durgunluğu ve o melankoliyi yansıtan tablolar; o ışık kullanımı, baştan çıkarıcı olmasa da hafif büyüleyici bir etkiye sahipti. 18. yüzyıl İsveç'inin sembollerinden biri haline gelmiş olan Alexander Roslin imzalı portre "The Lady with the Veil (The Artist's Wife)" (1769) ve türevleri dönemin diğer Avrupa akımlarından fazlaca esintiler taşısa da; başta favorim Eugene Jansson'un "Sunrise over the Rooftops"ı (1903) olmak üzere; Karl Nordstrom ve Carl Wilhelmson eserleri oldukça 'kuzeyden' ve ilgi çekiciydi.

Zevkler zamanla ve birikimle değişen şeylermiş, Nationalmuseum bana bunu öğretti. Geçmişte, küçük yaşlarda gezdiğim Avrupa müzelerinde metrelerce uzunluktaki yağlıboya tabloları ve karanlık galerileri ağzım açık kalarak izlediğim günler çok geride kalmış. Hele ki "Moderna Museet" gibi bir modern sanat tapınağından çıkıp bu karanlık galeriyi gezince, boğuluyorum zannettim. Empresyonizm bile karanlık, cilalı mermerler bile kirli gözüktü gözüme. Kısacası derim ki, "Nationalmuseum" güzel ve zengin bir müze. Ama modern sanata olan sevginiz, klasik sanata olanı aşıyorsa; sizin yeriniz karşıki ada.

Sırada: Malmö

29 Kasım 2010

Kuzeyden, Bölüm II: Moderna-Utställningen


Stockholm'ün hayran kaldığım modern sanat müzesi Moderna Museet'in 2 Ekim 2010 - 9 Ocak 2011 tarihleri arasında evsahipliği yaptığı sergi, "Moderna-Utställningen" (The Moderna Exhibition), çağdaş İsveç sanatının en iyi örneklerini bir araya getirmişti. Müzenin, ilkini 2006'da düzenlediği ve bundan böyle geleneksel olarak 4 yılda bir düzenleyeceği serginin bu ikincisinde; aralarında İsveç'te yaşayan uluslararası ve yabancı ülkelerde yaşayan İsveçli sanatçıların da bulunduğu toplam 54 sanatçının eserleri sergileniyor.

Sergi eserlerinin yanısıra gerek küratörü Fredrik Liev'in yerinde seçimleriyle, gerekse (ücretsiz dağıtılan) 180 sayfayı aşan muazzam kataloğu ile de sanatseverlerin gözlerini kamaştıracak nitelikte. Serginin sorduğu "What is the role of contemporary artist? Is it even possible to talk about 'Swedish contemporary art' in an increasingly globalised world? And if so, what does it mean?"* soruları ise modern sanatın globalleşen dünya ile birlikte gelmeye başladığı noktayı sorgulaması açısından dikkat çekici.


Sergilenen fotoğraflardan enstalasyonlara, tablolardan videolara birçok eser arasından özellikle üçü dikkatimi çekti. Tuvallere 2007'den bu yana sürekli dev çikolatalar boyayan Viktor Kopp; çikolata ve kapılar, gerçek ve gerçekdışı arasında gidip gelmenizi sağlıyor. (Yanda "Choklad" (2009)) Olav Westphalen imzalı (yukarıda) "Drums" (2010), iki renkli petrol varili ve onlardan sızan petrolden oluşan bir pop-art heykel. Westphalen, modern çağın başarısızlıklarına petrol referansı ile değinmekle kalmamış; heykelini petrol ile aynı elementten gelen elmas reklamları çizimleri ile de tamamlamış. (DeBeers (2010), Cartier (2010)). Son olarak, bence sergideki en etkileyici eser olan Runo Lagomarsino'nun enstalasyonu "Las Casas Is Not a Home" (2008-2010)... Bir duvar boyunca uzanan raflar, rafların üzerinde onlarca farklı obje, objelerin üzerinde yazılar, rafların arasındaki çerçevelerde fotoğraflar. Kültürlerin yok edilmesi, kolonizasyon, asimilasyon, farklı olanın dışlanması/küçümsenmesi gibi birçok konuda sembolik anlamlar taşıyan obje ve metinler ile büyük laflar etmiş sanatçı. Hele metinler arasında öyle ikisi vardı ki, hem yüzümde bir gülümsemeye hem de kafamda bolca düşünceye neden oldu: "Geometry is hope."** ve "If you don't know what the South is, it's simply beacuse you are from the North."***

2014'teki sergide yine Stockholm'ü ziyaret eder miyim bilinmez, fakat Moderna-Utställningen sayesinde karşılaştığım bu 3 sanatçıyı çoktan bir köşeye not ettim bile.

Sırada: Nationalmuseum, Stockholm

*"Çağdaş sanatçının görevi nedir? Hem zaten gittikçe globalleşen bir dünyada 'İsveç çağdaş sanatı'ndan bahsetmek mümkün müdür? Mümkünse, ne anlama gelmektedir?" / **"Geometri umuttur." / ***"Eğer Güney'in ne olduğunu bilmiyorsanız, bu Kuzey'den olduğunuz içindir."

28 Kasım 2010

Kuzeyden, Bölüm I: Moderna Museet - Stockholm

Nordic Kültürü hayranlığım, beni bir kez daha kuzeye savurdu geçtiğimiz tatilde. Paris'e uğradıktan sonra Stockholm-Kopenhag-Malmö güzergahında soğuk, dudak-çatlatan, saat-4'ten-sonra-karanlık ama dolu dolu bir gezi oldu. Wayne's Coffee'lerde wireless'a koştuğum, metro-tren-uçak üçlüsünü defalarca kullandığım, H&M'de umduğumu (bkz. indirim) bulamadığım, parama kıyıp ilk Björn Borg boxer'ımı aldığım ve Carlsberg'e ve sanata doyduğum bir gezi... Gezi notlarının bu ilk bölümünde Stockholm'ün sanat mabedi Moderna Museet koleksiyonu ile karşınızdayım:

Moderna Museet, Stockholm'ün eski depolarının bulunduğu yeni kültür adası Skeppsholmen'in üzerinde 1998 yılında açılmış, dünyanın en iyi koleksiyonlarından birine sahip olan modern sanat müzesi. Dışarıdan bakıldığında harika bir mimariye sahip, içeriden bakıldığında ise harika bir manzaraya... Moderna Museet'in mimarı ise Sydney Opera Binası projesinde de imzası bulunan Rafael Moneo.

Şehrin tüm karanlığına rağmen aydınlık bu müzede huzur buluyorsunuz sergi salonları arasında gezerken. Alt katta dev bir oditoryumda sinema etkinlikleri düzenleniyor, müzenin modern sanat koleksiyonunun yanısıra geniş bir fotoğraf ve film koleksiyonu bulunuyor ve pahalı olmakla beraber hoş bir restoranı var. Müzenin kalıcı koleksiyonunda dünya ve İsveç modern sanatının eşsiz örnekleri 1900-1945, 1946-1970 ve 1971-... şeklinde üç ana bölüme ayrılmış olarak giriş katında 3 ayrı salonda sergileniyor. Bu koleksiyon dışında, oldukça geniş bir geçici sergi salonu bulunuyor. Bu serginin ortalama bir lise kimya kitabı büyüklüğündeki kataloğu ile sesli rehberinin; zaten içeride görecekleriniz düşünüldüğünde bir hayli ucuz olan müze giriş ücretine dahil olması ise yurdum özel müzelerinin hizmet anlayışında örnek alması gereken hoş hareketler.

Moderna Museet'in her sanatseveri heyecanlandıracak olan kalıcı koleksiyonunda bulunan isimleri saymak, modern sanat tarihinin en önemli isimlerini saymak demek oluyor aslında: Bacon, Brancusi, Chagall, Dalí, Duchamp, Kandinsky, Malevich, Magritte, Matisse, McCarthy, Miró, Modigliani, Mondrian, Munch, Picasso, Pollock, Warhol... Çılgınca değil mi? Marcel Duchamp'ın o meşhur pisuvarının müzede bulunmayışı (ve görevlilerin nereye gönderilmiş olduğu konusunda bilgisi olmaması) beni üzdü; 60'lı 70'li yıllara ait birçok eserin geçici olarak müzenin Malmö'deki şubesine gönderilmiş olması ise Malmö'de de bu zevkin devam edeceğinin habercisiydi. Listeleme manyağı bir blogger olarak, liste yapmadan durmam beklenemezdi. Karşınızda Moderna Museet'in en beğendiğim 10 eseri:

1. P.McCarthy, "Ketchup Sandwich", 1970: İster modern olsun, ister klasik; sanat çok güçlü bir şey. Klasik sanattaki mitolojik ve dini referansların yerini, modern sanatta toplumsal ve popüler kültüre referansların alması ise bu gücü daha beyin jimnastiğine elverişli ve daha eğlenceli kılıyor. Düzgün kesilmiş camlardan oluşan dev bir küp ve ketçap şişeleri... Karşısında durduğunuzda çok farklı şeyler hissediyorsunuz "Ketchup Sandwich"in. Eserin adıyla alakası olmayan, birçok olası farklı yorumun birleştiği nokta ise kuşkusuz "kan"... (Müzede bulunduğum 3 saat boyunca "Ketchup Sandwich"in yanına defalarca gittim. Her gidişimde aklıma tek bir şey geldi: "True Blood". Al sana 70'lerde yapılan eserin 2000'lerin popüler kültürüne referans verebilmesi. Olay kafamızın içinde çünkü, herkesin bir popisi var.)

2. Erró G., "Foodscape", 1970: Kapitalist dünyanın, tüketim çılgınlığının bir özeti. Rengarenk bir yemek cümbüşü. Ön saflarda yer alan "gerçek" yemeklerin, tatlıların, peynirlerin, meyvelerin; arkalara gittikçe yerini kutulanmış, hazır yiyeceklere bırakması... Birbirinden lezzetli gözüken onlarca çeşit iştah açıcı besinin, yerini köşeli kutularda soğuk ve fabrikasyon besinlere bırakması. Yıl daha 1970... Düşünüyorum da, Erró bu resmi günümüzde yapsaydı, "gerçek" yemeklerin o tuvaldeki oranı ne kadar olurdu.

3. C.Edefalk, "Another Movement", 1990: İsveçli çağdaş portre sanatçısı Edefalk'ın "Another Movement"ı, bir kadın ve bir adamın protresi değil. Bir dokunuşun portresi adeta. Fonda hiçbir detay yok. Hatta adamın vücudun yarısı karışıyor o fondaki maviye. Yalnızca ten var, his var tuvalde.

4. P.Tillberg, "Blir du lönsam, lille vän?", 1972: 20. yüzyılın en önemli İsveç eserlerinden biri "Will You Be Profitable, Little Friend?". Sıradan bir kentin, sıradan bir okulunda, sıradan bir sınıf; tek tip öğrenciler. IKEA kültürünün ürünü bu düzende, sınıfın atmosferini değiştirmek için asılan tablonun, pencereden görünen manzaradan farkı yok. O hayranı olduğum Nordic Sosyal Düzeni'ni sorgulayan bir başyapıt. En can alıcı detay ise, 27 kişilik sınıfta camdan dışarıya bakan o tek kız.

5. M.Ernst, "L'été imaginaire", 1927: Ay'ı bir tepsi gibi değil, parlayan bir halka gibi tasvir ediyor Ernst. Binalarıysa merdivenler gibi. Birçok altmetni vardır tüm bunların. Saatlerce analiz edilir. Bense yormak istemedim kendimi o an, şu anda da yormaya niyetim yok. Yalnızca kapkaranlığın ortasında parlayan o halka dikkatimi çekti. Çok güzel gözüküyor çünkü. (bkz. Sanat Eleştirisi Fail)

6. H.Matisse, "Apollo", 1953: Modern sanatın aşkı anlatma şekli. Matisse'in son eserlerinden biri olan "Apollo", bizi Apollo ve Daphne'nin hikayesine götürüyor. Daphne akla geldiğinde, gözünüz en alttaki ağaca kayıyor. Dalları bütün eseri kaplayan bir kalp şekli çizen ağaca... İki yandaki kolonlar, tepede parlayan bir güneş, Apollo ve Daphne... Aşk defalarca daha güzel şekilde anlatıldı belki, ama bu da yeterice iyi sayılır.

7. S.Dalì, "The Enigma of Wilhelm Tell", 1933: Oğlunun kafasındaki elmayı vurması istenen Tell'in hikayesini bilinçaltı ve sürrealizm ile birleştiren Dalì, bir kez daha küçük detaylarla baş döndürücü bir eser ile çıktı karşıma.

8. M.Sturtevant, "France d'après Raysse", 1969: Pop art'ın önemli temsilcilerinden Sturtevant, bir Warhol kadınına eklediği neon ışıkları ile kendisi için küçük ama sanat için büyük bir adım atmış. Sokakta görüp dudaklarının büyüsüne kapılınan bir kadının duvardaki hali gibi...

9. D.Judd, "Untitled", 1965: "Untitled" serisinin birbirine benzeyen onlarca versiyonunun ilk örneklerinden biri ve minimalizmin öncülerinden Judd... Judd'ın IKEA raflarını anımsatan (ya da onlara ilham veren) eserinin IKEA'nın anavatanında düşündürdükleri çok farklı gerçekten.

10. R.Magritte "Le modèle rouge", 1935: Klasik bir Magritte var karşımızda. Bu kez botlara başkalaşmış bağcıklı ayaklar ile... Magritte'in gerçek ve gerçeküstünü bir araya getirişi, "gerçek"i sorgulayış şekli, kendisini tanımaya başladığım ilk günden beri aklımı almıştır zaten.

Sırada: Modernautställningen

18 Ağustos 2009

+'sıyla -'siyle Olympos

Gençliğin, alternatif ve huzurlu tatil arayanların mekanı Olympos'a yıllar sonra gitme fırsatını sonunda buldum. 'Bana göre' bir yer olmadığına da karar verdim. Sevenlerine armağan olsun.

Olympos gibi küçük ve alternatif bir yere İstanbul'dan hiçbir otobüs şirketinin seferi olmadığı için Kemer'e ya da Antalya Merkez'e yaklaşık 12 saatlik bir yolculuk yaparak, sonra da duruma göre yarım saat veya 1.5 saatlik bir başka yerel otobüs şirketinin sunduğu imkanlarla Olympos yakınlarına ulaşabiliyorsunuz. O küçük otobüs sizi gözleme yapan ve misafirperver insanların bulunduğu bir yerde bırakıyor, siz de yaklaşık 45 dakkada bir işleyen minibüslere atlayıp kalacağınız yere varabiliyorsunuz.

Heveslisine ağaç ev, heveslisine bungalow, hevessizine de klimalı-duşlu normal bir pansiyon odası vaat edebilen çeşitliliğe sahip bir kalacak yer yelpazesi var Olympos'ta. Kaldığımız Orange Pansiyon ise, kesinlikle olabilecek seçeneklerin en iyisiydi. (ki bunu pansiyonda tanıştığımız insanlar da daha önce başka yerlerdeki kötü deneyimlerini anlatarak doğrulamış oldular). Alışıldık check-in saatinden bir hayli önce gelen bize, işin parasında olmadıklarını göstererek gelir gelmez kahvaltıdan faydalanabileceğimizi söyleyen pansiyon sahipleri; her konuda yardımcı, muhabbet konusunda da kafadan insanlardı. Bodrum gibi daha ciks mekanlarda sadece odayı bile alamayacağımız fiyata; hem oda, hem kahvaltı, hem de akşam yemeği dahildi. Yemeklerse -özellikle çorbalar- bu fiyata bulunmayacak kadar lezzetliydi.


Olypmos, kesinlikle 'yaz aşkı' umuduyla gidilmemesi gereken bir yer. Sevgiliyle ya da aileyle kafa dinlemek amacıyla, ya da pek bir beklentisi olmayan kalabalık bir arkadaş grubuyla eğlenmeye gidilmesi daha optimum sonuçlar verecek gibi geldi. Etrafta herkes çiftken moraller saplar için pek iyi olmuyor.


Orange Pansiyon'un sahibi olduğu dağların arasındaki üstü açık Orange Bar, oldukça güzel bir mekan. DJ'in performansı birçok İstanbul mekanından daha iyi. (Fakat Michael Jackson'ın öldüğü hafta mekanda bulunmanız, olağandan daha çok "Black & White" dinlemenize neden olabilir) Girişe bir bira dahil, Orange Pansiyon'da kalanlara ayrıcalık yapılmıyor desem yalan olur. İçkilerin içinde bulunan su oranı da bir hayli düşük. Fakat yine, etrafta çiftler var. Mekan, 23.00'te açılıyor; fakat Olympos'taki tüm mekanlar gibi 00:30'dan önce bomboş.

Olympos'un denizi inanılmaz -mış. Yok öyle bir şey. Rüzgar bir tersten essin, tekneler bir geçsin; denizi gerçek anlamda b.k götürüyor. (Yanımda yüzenini gördüm, şahidim var.) Kaldığımız süre boyunca yosun, çöp ve köpük olmayan bir yerde denize girmek için yakındaki bir başka sahil olan Çıralı'ya kadar yürümek zorunda kaldık. Bu da Olympos'un denizi inanılmaz diyenlerin tezini çürütmek için yeterlidir sanırım. Denize ulaşmak için antik kentin içinden geçilmesi gerektiği, antik kente kadar 1 km.'ye yakın yol yürünmesi ve antik kentten sahile ulaşmak için de suların, tozun ve çamurun içinden geçilmesi gerektiği de cabası. (Evet doğayı sevmiyorum. Seven buyursun.)

Olympos'ta güzel dostluklar kurabileceğiniz, en azından sizin gibi saplarla/çiftlerle kaynaşabileceğiniz ortam fazlasıyla mevcut. Pansiyonun bahçesinde, deniz kenarında ya da çıkılan turlarda tanıştığınız insanlarla kaynaşabiliyorsunuz, facebook teknolojisiyle fotoğraflarınızı paylaşabileceğiniz yeni insanlar yaratabiliyorsunuz. Buradan özellikle Meral Abla'ya sevgilerimi yolluyorum.

Olympos'tan her gün tekne turlarına kayıt olabiliyorsunuz. (Bilmeniz gereken teknenin yakından değil 2 saat uzaklıktaki Kekova'dan kalktığı.) Sabah çıkılan bir otobüs yolculuğundan sonra ulaştığınız teknede, Akdeniz'in muhteşem suyuna kavuşup bıkana kadar farklı koylarda yüzebiliyorsunuz. Güneş yanıklarına ve deniz kestanelerine dikkat ettiğiniz sürece keyifli bir gün geçirebilirsiniz. Yol üstünde durulan Simena (Kale Köyü) adlı mekanda bulunan Ankh Cafe'nin ev yapımı dondurmasını ise özellikle tavsiye ediyorum. Biz gittiğimizde fındıklı, muzlu ve şeftalili vardı, üçü de mükemmeldi. Bir başka tavsiye ise, izin verilen bir şey, tekneye kendi içkilerinizi alarak binmeniz. Çünkü teknede bir hayli küçük ve pahalılar.


Olympos'a/Çıralı'ya gidip de Yanartaş'ı görmeden dönmek olmaz -mış. Ben hayatımda iki alev görmek için çekilen böyle bir eziyet görmedim. Tamam mitolojik anlamı ve hikayesi gayet hoş olabilir ama aynı olay "İstanbul xxx Çöplüğü'nde kendiliğinden tutuşan metan gazı nedeniyle..." gibi haberlerde de mevcut. Yanartaş, Çıralı'nın tepelerinde bir yerlerde. Çıralı-Olympos arasının yürüyerek 5 dakika, arabayla 25 dakika olmasının nedeni içinse sizi ortaokul coğrafya derslerine yönlendiriyorum. Arabadan "Geldik." ifadesini kullanarak inen kişiye ise bir yumruk atmanızı öneriyorum. Çünkü Çıralı'nın girişi olarak nitelenen ve ağzı içki kokan bir amcanın bilet kestiği yerden taşların alevler arasından çıkışını göreceğiniz yere kadar yaklaşık 25 dakikalık bir tırmanış sizi bekliyor. Bu tırmanışı antik çağlardan kalma merdivenleri kullanarak yapacağınız ve tamamen karanlık bir ortamda yapacağınız göz önünde bulundurulsa, kesinlikle el fenerine evet, parmakarası terliğe hayır diyorum. Hele bir de gıda zehirlenmesi sebebiyetiyle karın ağrısından falan ölmekteyseniz, çıkmayın yukarı. He yoksa da çıkmayın, o ayrı. Buyrunuz koydum ben, fotoğrafı var aşağıda. Görüp göreceğiniz iki tane alev, ki yaz sıcağında yanlarına yaklaşmak da o tırmanıştan sonra ter içinde kalan vücudunuz için pek iyi de olmuyor hani. Komik anektod: 25 dakika boyunca, ayaklarımız kaya kaya o basamaklardan geri inmiş, ter içindeyizdir. Sırtında çocuğu olan bir baba daha 25 dakikalık tırmanışın ilk basamağında ağlayan çocuğuna "Geldik, geldik." der.


Olympos'un gıdasal olayı, kavun içi dondurma. Kavun güzel olduğu sürece ağzınıza bayram yaptıracak bir tatlı seçeneği. Hemen her yerde bulunabiliyor. Dondurma çeşidi ve sosları bol. Hepsi de kavunun içine yakışıyor. Yarım kavunu tutup kaşıklayarak yiyorsunuz güzel güzel.

Olympos'un bir başka olayı gece sahilde ateş yakıp gitar çalmak -mış. Bunu yapabilmek için Olympos'u kaplumbağa kardeşlerimizin seks yapmadığı bir dönemde ziyaret etmek gerekiyor -muş. Tabii bir de arkadaşınızın gitarını evde bırakmaması. Hadi tüm bu şartları sağladınız, o gündüz bile zor yürünen antik kent yolunu gecenin karanlığında kim yürür... Pansiyonda çalar söylerim ben.

Doğa beni geriyor arkadaşım. 5 yıldızlı tatil yapıcam ben ukalalığı da yapmıyorum tabii ki. Ama vakit ayırıp o kadar yol gidince en azından bir iskele, temiz bir deniz, şezlong gibi lüks bile sayılmayacak şeyler bekliyor insan. Derseniz ki ben doğayı seviyor, kafa dinlemek istiyorum. Olympos size göre.

13 Ekim 2008

ARoS: Aarhus Kunstmuseum

Kuzey Avrupa'nın en büyük müzelerinden biri olan ARoS, yani Aarhus Sanat Müzesi, 2004 yılında açılmış olan oldukça yeni bir müze. ARoS, Aarhus'un Latince ismi. Büyük harflerle yazılan 'ars' ise Latince sanat demek.

Müze binası, bir tasarım harikası. Dışarıdan küp şeklinde, tuğladan örme bir kutu gibi gözüken binanın içi, beyaz duvarların eğriler oluşturarak üstüste konduğu bir düğün pastasını andırıyor. İçerideki ışık, inanılmaz.

Binanın mimarları, Kopenhag'daki "Black Diamond" denilen kütüphane binasınınkilerle aynı: Morten Schmidt, Bjarne Hammer ve John F. Lassen. 9 katlı müzenin girişi 4. katta ve bu kat hikayesinin ardında oldukça derin anlamlar gizli. ARoS, Dante'nin "İlahi Komedya"sına bir yolculuk aslında. Giriş katı cennet ve cehennem arasındaki arafı temsil ediyor. Alt katlara indikçe karanlık ve tüyler ürpertici sergilerle, eserlerle karşılaşıyor ve yerin altına iniyorsunuz. Cehenneme bir yolculuk yapıyorsunuz yani. Yukarıya doğru çıktıkça ise her yerin bembeyaz olduğu bir dünyaya yolculuğunuz başlıyor. Danimarka sanatının altın çağına tanıklık ediyor, bembeyaz duvarların üstündeki modern sanat eserlerine bakıyorsunuz. Aarhus manzaralı aydınlık koridorlarda yürüyerek yaptığınız cennet yolculuğu 9. kattaki terasa ulaştığınızda sona eriyor.

Müzede 3 adet kalıcı sergi var. Danimarka sanatının Rönesans ve Modern Avrupa Sanatı ile tanışarak yaşadığı "Altın Çağ"ın 18.-20. yüzyıllar arasındaki eserlerinin bulunduğu "Golden Age / Modernism: 1770-1930" bunlardan ilki. Müzenin en üst katında bulunuyor. Modernizm öncesi romantik ve gerçekçi tablolar göz kamaştırıcı detaylara sahip. Yandaki resimde Frants Henningsen'in "Deserted. But Not by Friends in Need" adlı ve 1888 tarihli eserini görüyorsunuz.

Serginin diğer yarısında Modernizm hüküm sürüyor ve Cézanne ve Picasso başta olmak üzere etkileşimleri gözlemlemeye başlıyorsunuz. Bu dönemin en güzel örnekleri de bir futbol sahnesini betimleyen Harald Giersing imzalı "Sophus Heads the Ball" (1917) ve Vilhelm Lundstrøm'un "Standing Model"ı (1931).

Bir alt katta, "Modern Art: 1930-1980" sergisi var. Ekspresyonizm, sürrealizm ve pop-art başta olmak üzere 20. yüzyıl sanatının çarpıcı örneklerine rastlayabileceğiniz bu sergi, müzenin ikinci kalıcı sergisi. Warhol ve Magritte etkilerinin görüldüğü birçok eser mevcut bu katta. (Ayrıca Warhol'un elektrikli sandalye çalışmalarından biri de müzenin koleksiyonunda). Bu kattakiler arasında olumlu anlamda dikkatimi çeken, politik bir eser oldu. Svend Wiig Hansen'in 1959 tarihli "The Human Ride"ı, gerek anlattıkları gerekse renkleriyle çarpıcı bir tablo.

Olumsuz anlamda dikkat çekici eser ise, kesinlikle Bjørn Nørgaard'ın 1970'te yarattığı "sanat eseri(?)". Nørgaard'ın sanat anlayışı, eserin adı olan "The Horse Sacrifice"tan anlaşılacağı gibi sanat için kurban edilen bir atın, kavanozlara tıkılmasından ibaret. Atın kesilip, iç organlarının, derisinin ve her parçasının küçük küçük parçalara ayrılarak 100'den fazla kavanoza doldurulması; ve bu operasyonun kavanozların hemen üzerindeki ekrandan bir video ile anlatımına ne kadar sanat denilir/denilmelidir uzun uzun, mantıklı bir şekilde tartışılması gereken bir konu bence. Sanatçının, bu operasyonu Vietnam Savaşı'nı eleştirmek için yaptığını da not edelim.

Müzenin bir alt katına indiğinizde, kalıcı sergilerden sonuncusu, "Contemporary Art: 1980 - " sergisine giriş yapıyorsunuz. Serginin konsepti, "Art City". Çağdaş sanat eserlerinin kategorilere (hatta sokaklara) ayrılarak sergilendiği uçuk kaçık bir şehir burası. Kullanılan malzemelerden, verilen mesajlara kadar her şey bir sanat şehrini tanımlayacak/tamamlayacak nitelikte. Salonun en ortasında, bir meydanda olabileceği gibi bir heykel duruyor: Carsten Höller'in "Sphäre" (2001) adlı eseri, pembe tonlarda, şirin bir küre.

"Sphäre"in hemen üzerindeki ekranlarda ise Tracey Moffatt'ın iki videosu oynuyor. Bunlardan "Love" (2003), (adına tezat bir şekilde) Hollywood filmlerindeki tokat, kavga, surata su atma, 'ne-dedin-sen-ne-dedin-sen' ve itiş-kakış sahnelerinin bir kolajı ve oldukça eğlenceli. "Art City"deki başka bir eğlenceli video ise, Lars Arrhenius'un bir apartmanda yaşayanların bir gecesini, sırayla evlerine konuk olarak anlatan animasyonu, "Habitat" (2006). 9 dakikalık, konuşmasız -ama mırıldanmalı- bu animasyon, gerçekten güldürüyor.


Bu kattaki çağdaş sanat örnekleri arasında en etkileyicileri olarak ise iki ayrı esere yer veriyorum. Annika von Hausswolff'un boş bir evde elektrikli testereli masum görünümlü bir kız çocuğunu görüntülediği "Flicka med motorsåg" (2000) adlı fotoğrafı; suçu, masumiyeti, şiddeti ve vahşeti sorgulatıyor insana.

İkinci olarak Tony Matelli'nin "Fucked" (2005) eseri, aşkın çok güzel bir betimlemesi. Kolları-bacakları kopmuş, üzerlerine piyano düşmüş, kanlar içinde kalmış bir haldeyken bile elele tutuşabilecek denli aşık olunabileceğini anlatıyor.

Müzenin cennetinden cehenneme doğru inmeye başlarsanız, ilginçlikler peşinizi bırakmıyor. Fakat bu katlardaki geçici sergiler beni pek etkilemedi açıkçası. "9 Spaces" adlı yapımı süren sergide, kapkaranlık koridorlarda ve odalarda yürüyüp, karşınıza çıkan odalardaki videoları ve ışık oyunu temalı eserleri görüyorsunuz örneğin. Geçtiğimiz aylarda açık olan fakat ben gelmeden biten "Music to See" adlı serginin çok başarılı olduğunu öğrendiysem de, onun yerine kurulmakta olan yeni sergi de daha açılmamıştı.

Gelelim müzenin en önemli, en etkileyici ve en başarılı eserine. Sanırım Danimarka gezim boyunca gördüğüm en inanılmaz şeylerden biri olabilir. Müzenin en alt katında duran, devasa boyutlardaki çömelmiş çocuk heykeli "Boy", 2000 yılında Ron Mueck tarafından yapılmış. 5 metre boyundaki bu çocuk o kadar gerçekçi, bakışları o kadar etkileyici ki; önünde kalakalıyorsunuz. Çok güzel, çok...

11 Ekim 2008

Aarhus / Århus

1 milyondan biraz fazla nüfusuyla Danimarka'nın ikinci büyük şehri olan Aarhus, bir liman ve sanayi kenti daha çok. Kopenhag kadar renkli ve şirin ve eski ve güzel binalarla dolu olmasa da, modern bir kültür-sanat merkezi olma çabalarıyla insanların gözüne girebilecek nitelikte. Şehir merkezinde, tren istasyonu ve "City Hall" binasının çevresinde herhangi bir yöne biraz yürüyerek şehirde görülebilecek çoğu yeri görebiliyorsunuz. Fakat daha farklı deneyimler için daha uzun mesafeler giderek doğanın içine dalmanız gerekebiliyor.

Mimar Arne Jacobsen tarafından tasarlanarak 1937-1941 yılları arasında yapılan "Århus Rådhus" yani 'City Hall', şehrin tam merkezinde bulunuyor. Modern bir mimariye sahip olan bina, saat kulesi ile göze çarpıyor. Benim gibi, haritasız ve kulak dolgunluğu bilgilerle gezen şaşkın turistler için de güzel bir referans noktası olan bu kule; yol bulmanıza fazlasıyla yardımcı oluyor.

Tren istasyonunun hemen karşısındaki trafiğe kapalı caddede, kanala kadar yürüdüğünüzde; yüzlerce mağaza ile karşılaşıyorsunuz. Yalnızca alışveriş yetmez diyenlerdenseniz, şehrin en eski yapılarından olan, tarihi 13. yüzyıla dayanan "Skt. Clements Kirke" ve tiyatro binası gibi binalara rastlayabiliyor ve 15.-18. yüzyıldan kalma evlerle dolu mahallelerden geçebiliyorsunuz bu yürüyüşünüz sırasında.


Şehirdeki en önemli müze, kuşkusuz "ARoS" (Aarhus Kunstmuseum). Danimarka sanatının 'Altın Çağ'ına, modern sanat ve çağdaş sanat eserlerine ev sahipliği yapan; içindeki eserler kadar mimarisiyle de göz kamaştıran güzel bir müze burası. Ayrı bir yazı ayırmak gerekiyor kendisine.

Aarhus'taki en ilginç mekanlardan biri ise, şehrin botanik bahçesinin hemen yanında bulunan "Den Gamble By". 'Eski şehir' anlamında gelen bu yer, kısaca bir ev müzesi! 1914 yılından başlayarak kurulan ve hala genişletilmeye devam eden "Den Gamble By", Danimarka'nın çeşitli yerlerindeki 20 tarihi ve eski kasaba ve şehirdeki keresteden ve yarı-ahşap evlerin sökülüp-tekrar yapılarak biraraya getirildiği bir açık hava müzesi. Gezerken kendinizi geçmişte zannetmeniz için yapılanlar bununla da kalmamış ayrıca: Müzede eski kıyafetleriyle insanlar geziyor, balık tutuyor, günlük işler yapıyorlar. Her evin içinde farklı bir konsept var ve geçmişteki yaşamı en ince ayrıntısına kadar görebiliyorsunuz. Marangoz, eczacı, terzi... Her mesleğe ait eşyalar ilgili evin içine yerleştirilmiş ve her ev kendi içinde küçük bir müze olmuş.

"Den Gamble By"de bulunan en büyük bina Aarhus eski belediye binası. Müzenin en güzel binaları, en geniş meydanda bulunan bu binanın etrafına dizilmiş. Meydanda küçük bir çeşme bulunuyor ve uzakta bir yel değimenini görebiliyorsunuz.

"Den Gamble By"nün içinden geçen kanal, su değirmenlerini, gemi tersanelerini ve balık tutan insanları görmenizi daha gerçekçi kılıyor. Yüzlerce çeşit şifalı ot ve bitkinin sergilendiği sera ve bahçeler de görülmeye değer.

3 katlı binalardan birinin içinde geniş bir koleksiyona sahip bir oyuncak müzesi bulunuyor. Bu kalıcı serginin dışında yıl boyunca çeşitli sergilere ev sahipliği yapan farklı binalarda, bana "Sirk Afişleri Sergisi" denk geldi. Oldukça renkli ve eğlenceliydi. Christmas döneminde çok özel bir konseptle parkın yaz sezonundan sonra tekrar canlandığını hatırlatan broşürler ise her yerde..

Biraz temiz hava almak, doğayla içli-dışlı olmak, sahilde yürümek ve tüm bunları yaparken Viking ve Danimarka tarihinden kalanlara bir yolculuk yapmak isterseniz, Aarhus yakınlarındaki (yol yaklaşık yarım saat sürüyor) Moesgård'a uğrayabilirsiniz. Moesgård Müzesi, daha çok çocukların tarihi ve doğayı bir arada keşfetmesini amaçlayan bir müze. Etrafımızdakilerin yaptığı çok sıkıcı olduğu yönündeki uyarılar sonucu müzeyi gezmesek de, içeride Vikinglere ait arkeolojik buluntuların olduğunu duyduk (ki duymasak da tahmin etmek olası).
Müzenin asıl alamet-i farikası etrafındaki ormanın da müzeye dahil olması. Beyaz taşlar üzerindeki kırmızı noktaları takip ederek ormanda kaybolmadan rahatlıkla yaptığınız yürüyüş sırasında Viking dönemine ait evler görebiliyorsunuz. Doğa yürüyüşleri beni biraz sıksa da; uzun ve oksijen dolu bir yürüyüşün sonunda sahile varıp, sonradan tekrar geriye döndüğünüzde, ardınızda güzel fotoğraflar bırakabiliyorsunuz. Ayrıca bizim gördüğümüzün aksine sadece midilli ve atlarla değil; geyiklerle de karşılaşabiliyormuşsunuz.

Son olarak, tren istasyonundan içine girişi bulunan, ona yakın sinema salonuyla şehrin hemen merkezinde bulunan büyük alışveriş merkezini de kaçırmayın derim. En azından üşüdüğünüzde...