konukyazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
konukyazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2010

Pink Floyd Balesi'nin Ardından

Konuk Yazar: Ezgi Arıduru

La Scala Tiyatrosu Bale Topluluğu
25 Kasım 2010, İstanbul


Psychedelic müziğin kaçınılmaz bir görsel yanı var. Bu, görsellik ve müziğin sıkça birlikte bulunmasından mı yoksa gerçekten zihnin imgelerinin müzikle dışa vurulduğu bir tür olmasından mı kaynaklanıyor emin değilim. Her şekilde bir Pink Floyd parçası zihinde ses titreşimi olduğu kadar ışık titreşimi olarak da beliriyor; bu niteliğiyle daha etkileyici, daha çarpıcı hale geliyor.

Geçtiğimiz hafta İstanbul’da dört günde beş temsil yapan Pink Floyd Balesi bu savın bir sağlamasıydı. Pink Floyd’un müziğinin görselliğe yatkınlığını sezen bir aklın, pek çok açıdan iyi düşünülmüş ve son derece iyi uygulanmış gösterisi kalabalık bir dansçı ekibine sahipti. Repertuvarında pek çok klasik bale ve opera yapıtı bulunan bir topluluğun “farklı” bir iş yapması ayrıca bir keyif, aynı zamanda da gösterinin artılarından biriydi.

Gerçekten de Pink Floyd’un çok bilindik parçalarının yanısıra daha az bilinen beste ve yorumlarına da yer veren gösteri beklenebileceğin aksine tam anlamıyla bir çağdaş dans koreografisi içinde düzenlenmemişti. Dansçıların çağdaş dansa yatkınlıkları kadar klasik tekniğe hakimiyetlerini ve kondisyonlarını gösterebilecekleri, ne birine ne diğerine üstünlük atfetmeyen dengeli bir dil hakimdi. Koreografi bu anlamda senfonik rock tanımının ikiliğini de yansılıyordu. Senfonik müziğin geleneksel birikimi ile rock müziğinin yenilikçi ve sınır tanımaz niteliğine uygun olarak klasik figürlerin sınırlarının zorlandığı ya da aynı kompozisyon içinde birbirinden farklı ekollerde beden hallerinin bulunduğu anlar vardı.

Sahnedeki bu çok seslilik gösterinin en övülmeye değer niteliklerinden birini oluşturuyordu. Tıpkı müziğin katmanları gibi sahne de geçişli pek çok kareden oluşuyor, bunlar kimi zaman birbirleri içine akarken kimi zaman son derece ayrık ve bağımsız kalabiliyorlardı. Bu bir araya gelme ve dağılma, birleşme ve kopma, bütün ve parça ikiliği, dinamizmi daima yüksek tutuyordu.


Yalın kostümler ve yok dekor yerini ışık ve renk kullanımına bırakmıştı. Işığın ve rengin çerçevesinde bedenler tek başlarına ya da birlikte devinerek beden olmanın ötesinde forma dönüşüyorlardı. O kadar ki sahnede Pink Floyd’un müziğiyle esrik bir transa girmiş hoş bir sanrıyı izlediğinizi düşünebilirdiniz rahatlıkla. Birkaç bedenin oluşturduğu figürlerin dönüşüp değişmesi, birbirlerinin içine geçip dağılması, yeniden hep birlikte bu kez kütlesel bir yapı oluşturup devinmeleri müziğin de vurgusu ile tipik, akışkan, fraktal psychedelic bir görselliği yansıtıyordu. Aynı bağlamda, yineleme ve form ilişkisiyle gelen, bedenlerin motiflere dönüştüğü anlar heyecan vericiydi. Özellikle klasik baleden aşina olduğumuz “sakin” anlarda beliren, saçma gereksizlikleriyle motif serileri yine bu trans duygusunu pekiştiriyordu. Bu haliyle, gösterinin yalnızca Pink Floyd bestelerinin üzerine bir koreografi oturtmaktan öteye geçtiğini, kavramsal bir yapı oluşturmayı başardığını söylemek mümkün.

Bir yandan da içerikteki bu bütünselliği programa yansıtamamış olmaları beklenmedikti. Parçalar arasındaki geçişsizlik akıcılığı zedeliyor, izleyiciyi ister istemez akıp gitmekte olan transından çıkmaya zorluyordu. Bu anlamıyla gösteri sıkı bir konser duygusundan çok, bir albüm kaydının kaçınılmaz yabancılaştırıcı etkisini taşıyordu. Finalden az önce gelen Run Like Hell yorumunun MJ koreografisi (Michael Jackson da deseniz olur Mick Jagger da) ise salonu zirveye taşıyarak kapanışa hazırladı hazırlamasına ama gösterinin geriye kalanına iğreti durmaktan da kaçınamadı.

Gelgelelim ayrıntıları bir yana bırakıp bütüne bakınca her anlamda doyurucu bir işle karşı karşıya olduğumuzu yadsımak haksızlık olur. İzleyicinin nabzını tutmak da bu gösterinin başarılarından biriydi kuşkusuz. Bana tribünlere oynamak gibi gelse de salonu ayağa kaldırmayı başardıklarına ve alkıştan perde kapatamadıklarına göre, tarihi neredeyse 250 yıl öncesine giden bu kumpanya çağdaşın da Pink Floyd’un da hakkını teslim etmişti. Üstelik tüm gösteride en sevdiğim bölümü bis parçası olarak yineleyerek bir kez daha ayık kafamla denizşakayıklarına dönüşen kurbağalar görmemi sağlamaları da cabası.

15 Temmuz 2010

Mutlu 200. Yıllar Chopin!

Konuk Yazar: Işıl Demir*

Klasik müziğe olan derin ilgimi kişisel bir hobiden öteye taşımayı düşündüğüm bu günlerde Chopin ve Chopin çalan piyanistler üzerine bir yazı ile test sürüşüne çıkmak, açıkçası birinin sizi bungee jumping platformundan aşağı itmesi gibi... Chopin o kadar kendine özgü ve kişiselliği olan bir besteci ki, onun eserlerini çalmaya cüret (!) eden piyanistleri eleştirmek veya övmek biraz burnu havada ve yapmacık geliyor bana. Chopin, bir piyanistin adeta “ciddiye alınması” için vermesi gereken bir sınav gibi çünkü. Eminim konservatuar koridorlarında gençler, “Neee Chopin mi çalıyor?? Tamam bitirmiş olayı.” tarzında söylemlerde bulunuyorlardır. Dolayısıyla ne zaman birinden Chopin dinlesem ve beğenmesem içimden bir ses sürekli şöyle diyor: “Adam Chopin çalıyor, manyak mısın, sana mı düşmüş beğenip beğenmemek... Chopin’i anladığı ve duyduğu gibi çalıyor.”

Hmm... Chopin’i “duymak” ve “anlamak”... Rüyalar alemine hoşgeldiniz. Çünkü Chopin bir rüya gibi... Chopin ninnisini çalıyor ve siz dinlerken duyduklarınız ve duygularınız bir rüya oluyor... Eğer onun sizi götürmeye çalıştığı yerlere gitmeye hazırlıklı değilseniz, Chopin dinleyemezsiniz. Chopin dinlerken gözlerinizi kapamalı ve kendinizi hayal gücünüzün derinliklerine serbest düşüş bırakmalısınız. Onun öfkesiyle kanınız kaynamalı, hüzünleriyle kalbiniz kırılmalı, neşesiyle coşmalı, hayalleriyle hayal etmelisiniz.

Ufak bir karşılaştırma: Beethoven’ı ele alalım. Beethoven; kesin, bitmiş, mükemmel bir müzik sunar bize. Beethoven dinlerken herkes aynı şeyleri, Beethoven’ın hissetmemizi amaçladığı şeyleri, hisseder ve düşünür çünkü kuşkuya yer bırakmayan, evrensel ve tamamlanmış bir mesaj iletir Beethoven eserinde. Chopin’in sesi ise herkesin benliğinin derinliklerinde farklı yankılanır. Bir eserin “ana fikri” yoktur Chopin’de. “Ana duygusu” vardır. Size kalan, dinlerken sadece o frekanstaki duygulardan bir resim oluşturmaktır. İşte Chopin çalan piyanistin gücü (ve güçsüzlüğü) de buradan gelir. Sizin için yavaş ve duraklayarak, adeta sürünerek çalınması gereken bir noktayı, piyanist bir çırpıda çalıp geçiyor olabilir. Veya sizce giderek hızlanarak ve yükselerek çalınması gereken bir yerde piyanist daha ritmik ve orta kuvvette çalmayı tercih etmiş olabilir. Bunlar Chopin dinleyen kulaklarımı tırmalayan anlar benim için... Ve Chopin’in Tempo Rubato’sunun bilinmezliği ve çekiciliği aynı zamanda...

Bana göre iyi Chopin çalan piyanistleri aramak adeta bir macera. “En iyi Chopin çalan budur” demek de son derece yanlış. Sonuç olarak, Chopin’in 200. doğum yılı şerefine, Chopin çalmış dünyaca ünlü 5 piyanist arasında, tamamen sübjektif görüşlerime dayanarak, bir sıralama yapıp onların müziğiyle bize yansıyan Chopin’in farklı yüzlerini keşfetmeye karar verdim.

5. Glenn Gould
Glenn Gould mu?! Dalga mı geçiyorum?.. Evet =) 20. Yüzyılın en tanınmış piyanistlerinden Glenn Gould’u bütün gün Mozart, Haydn, Brahms ve tabii ki Bach çalarken dinleyebilirim. Ama Chopin? Asla. Zaten Kanadalı piyanist Glenn Herbert Gould’un kendisi de romantik piyano döneminin eserlerini reddetmiş olduğundan eminim mezarından çıkıp beni kendisini kötü Chopin çalmakla suçladığım için ziyaret etmeye kalkmayacaktır... Yine de, bu kadar eksantirik ve aykırı bir şekilde parça yorumlayabilen ve müziği son derece derinden hissedebilen bir insanın romantik Chopin’e değil de adeta matematiksel kesinlikte müzik yazan Bach’a yakın hissetmesi son derece ilgimi çeken bir durum olmuştur her zaman. Tabii bu eksantirik ve –şımarık demek istemiyorum ama sanırım diyeceğim– kişilik, bir parçayı veya sanatçıyı sevmediği zaman bariz bir şekilde bunu göstermekten de kaçınmıyor. Bu videodan da duyabileceğiniz gibi... (Kendisine Chopin Kasabı lakabını taksam çok mu ileri gitmiş olurum acaba?)

4. İdil Biret
Devlet sanatçımız İdil Biret son derece sevdiğim ve saygı duyduğum bir piyanist. Kendisini okulumda verdiği bir konserde dinleme ayrıcalığına sahip olduğumu da her fırsatta göğsümü gere gere belirtirim. İdil Biret'in tüm Chopin eserlerini içeren albüm kayıtları, 1995 yılında Polonya'da "Grand Prix du Disque de Chopin" ödülüne layık görülmüştür. Kendisi dünya çapında tanınmış bir piyanistimiz olmakla kalmayıp dünyaca tanınmış bir Chopin yorumcusu olarak da kabul edilir.

Chopin “fan”ları arasında ise İdil Biret’in Chopin yorumu nedense iki zıt kutupta eleştiriye/övgüye maruz bırakır kendisini hep. Ya çok olumlu şeyler okursunuz İdil Biret’in Chopin çalışı ile ilgili, ya da “hayatımda duyduğum en kötü Chopin’di” tadında serzenişlerle karşılaşırsınız. Chopin’in, piyaniste doğaçlama ve yorum için bıraktığı geniş alanda serbest top koşturmayı seven ve de bunu çok iyi başaran bir sanatçı İdil Biret. Ayrıca bu listede yer alan piyanistler arasında Chopin’e kendi kişisel yorumunu belki de en fazla katmayı başarmış sanatçı. Muhtemelen de bu nedenle hem çok olumlu hem de çok olumsuz yorumlara maruz kalıyor kendisi. Şahsen, İdil Biret’in Chopin’in noktürnlerini çalma tarzı her zaman hoşuma gitmiştir. Nocturne in B flat minor Op. 9 No.1

3. Arthur Rubinstein
Yine 20. yüzyılın en tanınmış piyanistlerinden biri. Polonya doğumlu Arthur Rubinstein henüz 13 yaşındayken Berlin Filarmoni’yle ilk konserini verdi. Kaydettiği müzik repertuarında Romantik eserlerin ve özellikle Chopin’in büyük bir yeri vardı. Ve kendi zamanında eşsiz bir Chopin yorumcusu olarak kabul ediliyordu. Hatta “uzmanlık” alanı Chopin’di diyebiliriz.

Peki benim listemde niye daha alt sıralarda? Rubinstein mükemmel bir Chopin yorumcusu. Kuşkusuz. Ancak Chopin çalışındaki o “kusursuzluk” nedense Chopin’in kusurlu doğasıyla tamamen örtüşmüyor. Chopin’in Tempo Rubato’sunu, notalar arasındaki acıyı, tereddütü, durmayı, başlamayı, yükselişi ve coşmayı daha derinden hissetmek istiyorsanız Rubinstein doğru piyanist değil gibi. Muhtemelen son derece mutlu, hayattan keyif almayı bilen (Stravinsky’yle Havana purosu içmek mi dersiniz, Picasso ile en pahalı restoranlarda yemek yemek mi; bunların hepsi Rubinstein için günlük eğlencelerdi) ve kendi deyişiyle, “Hayatında tanıdığı en mutlu insan kendisi” olduğu için, benim Chopin’in bazı eserlerinde aradığım o melankolik ve acılı tonalite Rubinstein’da eksik gibi... Polonaise N.6 Op.53

Fazla mükemmel olduğu için bir piyaniste kötü çalıyor dedirttin ya Chopin, doğum yılın olmasa bak hayatta...

2. Evgeny Kissin
12 yaşında Moskova Filarmoni ile Chopin’in 2 piyano konçertosunu da çalmış ve albüm olarak kayıt etmiş Rus piyanist Evgeny Kissin. (12 yaşında yaa!!!) 17 yaşında ise Herbert von Karajan ve Berlin Filarmoni ile Tchaikovsky’nin 1. Piyano konçertosunu yeni yıl konserinde çalmış (ki geçenlerde dvd’sini bulup bu muhteşem performansı izleme şansım oldu). Karajan’ın himayesinde müzik camiasına “çıkarılan” gençleri de (bkz. Evgeny Kissin, Anne-Sophie Mutter) ayrıca sevdiğimi belirtmeden geçemeyeceğim.

1971 doğumlu Evgeny Kissin listemizdeki en genç isim. Belki de bu yüzden kendisi en sevdiğim Chopin yorumcularından biri. Gençliğinin (“ateşi” demeyeceğim, klasik müzik tanrıları o kadar pop kelimeler kullanınca çarpabiliyorlar) saf hevesi, zekasının kıvraklığı ve ince espri yeteneği kendisini çok keyifli bir Chopin yorumcusu yapıyor. Oyun oynar gibi çalıyor adeta Kissin, özellikle valsları mutlaka gülümsetiyor dinleyiciyi... Waltz in E Minor

1. Maurizio Pollini
Maurizio Pollini, İtalyan piyanist. 18 yaşında Uluslararası Chopin Yarışması’nı kazanan piyanist. Chopin çalan bütün piyanistlerin gözünü korkutan piyanist. Bir noktürn çalarken konser salonu boyunca ürperti dalgası gönderebilen tek piyanist. Bir etüd çalarken en başarılı piyanisti bile çalışma odasına koşma ihtiyacı ile dolduran piyanist.

Maurizio Pollini en sevdiğim Chopin yorumcusu. Mükemmel tekniğinin üzerine eklediği içlilik, olgunluk ve ifade gücü ile Chopin, Pollini’nin ellerinde adeta büyüye dönüşüyor. Onun parmaklarından ballade’ları, noktürnleri ve mazurkaları dinlemek büyülenmekten farksız. Tona ve forma olan hakimiyeti ile az utangaç kişiliğinin ve duygusallığının birleşmesi, kendisini günümüzün Chopin reenkarnasyonu olarak nitelemeye itiyor beni. Chopin’le hayal etmek, Chopin’le hissetmek (evet bazı ballade’larda ağlamış bile olabilirim) istiyorsanız, Pollini’nin kayıtlarını mutlaka dinlemelisiniz: Nocturne No.8 Op.27 No.2, Etude Op.10 No.1 in C Major, Ballade No.1 (Hiçbir linke tıklamadıysanız buna tıklamalısınız, değeceğine emin olabilirsiniz).

Mansiyonlar: Zimerman, Richter, Michelangeli, Arrau.

*Işıl'ın klasik müzik blogu "Saraydan Kaçan Kız" çok yakında yayında!

2 Haziran 2010

ESC 2010'un Ardından, Bölüm II

Konuk Yazar: Burak Hazine

Her yarıfinalin ardından yapılan kuralarla belirlenen final sıralaması sonucu Azerbaycan finalde ilk sırada, Danimarka ise son sırada yarışacak şekilde 25 ülkenin tamamı 29 Mayıs gecesi Telenor Arena’da performanslarını sergiledi.

  • İspanya’nın performansı sırasında sahneye atlayan ve dansçıların arasına karışan bir hayran, İspanyol delegasyon üyeleri ve sanatçısı tarafından yapılan şikâyet sonucu İspanya’nın 26. sırada tekrar performans sergilemesine sebep oldu. Bu olay, Eurovision tarihinde bir ilke imza atarak tarihe geçti.
  • Çoğu senelerde olduğu gibi bu sene de oylama konusunda bir ilk yaşandı ve izleyicilere yarışma başından itibaren oy kullanabilme hakkı tanındı. Bu hak kimilerine göre iyi, kimilerine göre kötü, kimilerine göre ise etkisiz bir sistem olarak görüldü.
  • Ünlü Norveçli grup MADCON’ın Glow isimli parçası ile yapılan Eurovision tarihinin en büyük flashmob’u sıfatına sahip koreografi, Telenor Arena başta olmak üzere Avrupa’nın birçok şehrinden binlerce Eurovision hayranı tarafınca gerçekleştirildi. Fakat ne yazık ki TRT bu flashmob’u yayınlamak yerine reklam vermeyi tercih etti.
  • Eurovision Şarkı Yarışması, tarihinde ilk kez 3 boyutlu olarak yayınlandı. Hepimizin bildiği 3 boyutlu görsellere özgü gözlüklerle izlenebilen yayını sadece Norveç ulusal kanalı NRK ve Eurovision resmi web sitesi bu formatta yayınladı.

25 ülkenin sergilediği 26 performans sonrasında Eurovision izleyip izlemeyen, seven sevmeyen herkesin heyecanla beklediği oylama kısmına geçildi. Romanya ile başlayıp Ermenistan ile sonlanacak oy verme işleminde Avrupa genelinden 39 ülkeden %50 halk oylaması, %50 jüri oylaması olmak üzere oylar tek tek açıklandı. Oyların açıklanma işleminin ortalarına doğru Almanya zaferini ilan ederken ikincilik, üçüncülük ve dördüncülük yarışı tüm oylama boyunca kıyasıya devam etti. Son olarak Ermenistan’ın oylarını açıklamasıyla 25 ülkenin Eurovision 2010 dereceleri belli oldu. İşte dereceye giren ülkeler:

1.Almanya: Tarihinde sadece bir kez zafere ulaşmış Almanlar, Eurovision 2010’da on yıllardır süren bir tabuyu yıkarak ikinci kez zafere ulaştılar. 12 tam puan aldığı 9 ülkeden 6’sının Baltık ülkeleri olması ise Eurovision’daki siyasi oylamalar devrinin artık kapanmaya başladığının göstergesi oldu. Lena’nın şarkısı, Youtube’un Eurovision sayfasında 5 milyondan fazla kez izlenerek en yakın rakibine 10 kata yakın fark atmıştı.

2.Türkiye: Almanya gibi katıldığı seneden beri sadece bir kez birinci olma başarısına ulaşan Türkiye, Eurovision tarihindeki en büyük ikinci başarısına ulaştı. Katıldığı seneden beri Türkiye’ye oy vermeyen bir takım ülkeler bu sene eli açık davranırken, neredeyse her sene oy aldığımız bazı ülkeler ise bu sene Türkiye’ye hiç oy vermedi.

3.Romanya: 1994’ten bu yana 11 defa yarışmada yer alan Romanya, 2005 yılında elde ettiği ve tarihindeki en iyi başarı olan üçüncülüğü egale ederek 162 puanla yarışmayı tamamladı. Romanya tarihinde en çok oy verdiği ülkeler sıralamasında toplamda 59 puanla Türkiye, ikinci sırada yer almakta.

4.Danimarka: 1957 yılından beri yarışmaya katılan Danimarka, tarihinde 2 kez birincilik elde etmiş ülkelerden. Şu ana kadar Eurovision’da yarışan 51 ülke arasında ise başarı sıralamasında 18. sırada yer alıyor. Bu sene favorilerden gösterilen Danimarka’yı Chanée & N'evergreen ikilisi temsil etti ve finalde 149 puan toplayarak dördüncü oldular.

5.Azerbaycan: 3 yıldır Eurovision’da yarışan Azerbaycan sırasıyla yedinci, üçüncü ve beşinci olarak Eurovision tarihinin en başarılı ülkesi sıfatına kavuştu. Bu üç yılın üçünde de finallerde 12 tam puanı Türkiye’ye, 10 puanı ise Ukrayna’ya vererek istikrarlarını sürdürdüler. Bu sene yarışmaya çok önem verip, oldukça iddialı ve bahislerde ilk sırada olmalarına rağmen finalde 145 puan toplayarak beşinci sırada yer aldılar.

6.Belçika: Tarihinde sadece 1986 yılında birinci olabilen Belçika, bu sene sahneye “kendisi ve gitarı” ile çıkan Tom Dice’ı Eurovision’a layık gördü. Belçika, birinci yarıfinalden ilk sırada çıkarken finalde 143 puan toplayarak altıncı sırada yer aldı. İlginçtir ki Oslo’ya, Belçika adına, sadece Tom Dice ve delegasyon başkanı gitmiş; devlet televizyonunu temsilen yayın yapacak olan spiker Oslo’dan değil Belçika’dan yayın yapmıştır.

7.Ermenistan: Eurovision tarihinin en başarılı 3. ülkesi sıfatına sahip Ermenistan, favorilerden gösterilmesi ve bahis sitelerinde ilk 3 sırada yer almasına rağmen yarışmayı 141 puanla yedinci sırada tamamladı. Bu seneki ulusal finalinde yarışan Sonya’nın “Never” şarkısının Hadise’nin “Evlenmeliyiz” bestesinin birebir aynısı olması dikkat çekti, sonrasında Sonya’nın sağlık problemleri sebebiyle ulusal finalden çekildiği haberi çıkarıldı. Ermeni temsilcisi Eva Rivas, Eurovision finalinden önce, siyasi şarkıların yasak olduğunu bile bile, şarkısının bir 'soykırım' şarkısı olduğunu dile getirdi fakat EBU, Ermenistan’ı diskalifiye etme kararı almadı.

8.Yunanistan: 1974 yılından beri 6 yıl dışında her sene yarışmaya katılan Yunanistan, tek birinciliğini 2005 yılında Elena Paparizou’nun “‘My Number One” adlı şarkısı ile elde etti hepimizin bildiği üzere. Bunun dışında iki üçüncülüğü olan Yunanistan, bu seneki Eurovision’da toplamda 140 puanla sekizinci sırayı aldı. Yunanistan’ın en çok puan aldığı ve en çok puan verdiği iki ülke sırasıyla Kıbrıs Rum Kesimi ve İspanya imiş.

9.Gürcistan: Eurovision tarihinde 3. kez yarışan Gürcistan’a en iyi derecesini bu yıl yarışan Sofia Nizharadze 136 puan alıp finalde dokuzuncu olarak getirdi. Geçtiğimiz sene Rusya başbakanı Vladimir Putin’e hakaret içeren sözlere sahip şarkısı “We Don’t Wanna Put In”, Avrupa Yayın Birliği’nce diskalifiye edilmişti.

10.Ukrayna: Bir birinciliği ve üst üste iki ikinciliği bulunan Ukrayna’yı bu sene yarışmanın en güçlü sesine sahip olan Alyosha, Sweet People isimli şarkısı ile temsil edip 108 puan topladı ve finali onuncu sırada tamamladı. Ukrayna ulusal finali bu sene bir ilki yaşadı ve ülkenin yarışmaya katılmaya başladığı 2003 senesinden beri ilk defa halk, kendi seçtikleri temsilciden vazgeçerek ulusal finalin tekrarlanmasını istedi. Bunun sonucunda Vasyl Lazarovich yerine Alyosha, Ukrayna’yı 55. Eurovision Şarkı Yarışması’nda temsil etmeye hak kazandı.

Bunların dışında göze çarpan ve hayal kırıklığı yaratan ülkelerden bazıları ise şöyle:

  • İsrail: Şu ana kadar 3 kez birinci olmuş ve bu birinciliklerinden ikisini ardı ardına elde ederek Eurovision tarihine geçmiş İsrail bu senenin en büyük favorilerinden gösterilmekle kalmayıp, ülkenin ilk 5’te yer alacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Senenin en güçlü balladlarından birini gönderen İsrail, yarıfinali sekizinci, finali ise on dördüncü sırada tamamlayabildi.
  • Norveç: Yine en büyük favorilerden gösterilen ev sahibi Norveç, toplamda 35 puan alarak yarışmayı 20. sırada tamamlayabildi.
  • İrlanda: Eurovision tarihi boyunca 7 kez birinci olmuş ve bu birinciliklerden üçünü ardı ardına elde ederek kırılması zor rekorlara imza atan İrlanda, 1993 senesinde ülkesine yedi birinciliğinden birini getiren Niamh Kavanagh ile şansını tekrar denedi fakat ilk 10’da yer alacağına kesin gözüyle bakılmasına rağmen toplamda 25 puan alarak yarışmayı sondan üçüncü sırada bitirdi.
  • Birleşik Krallık: 5 birincilik ve 15 ikincilik ile Eurovision tarihinin en başarılı 4. ülkesi olan Birleşik Krallık, geçen seneki beşinciliğinin ardından bu sene Josh Dubovie ile şansını denedi fakat tarihinde üçüncü kez yarışmayı son sırada tamamladı. Televoting sistemine geçildiğinden beri ülkenin son sıralarda yer alması ise gözden kaçmıyor. Antrparantez olarak belirtmek isterim ki, her sene Malta’dan aldığı puanlar ile kendini avutan Birleşik Krallık’a bu sene Malta’dan puan çıkmadı.

Gelelim Türkiye değerlendirmemize… Eurovision tarihindeki en büyük ikinci başarımıza imza atan maNga, Oslo’ya gerçekten iddialı gitmişti. MTV Avrupa ödülünün kendilerine kazandırdığı Avrupalı hayran kitlesi, yaptıkları şarkının müzikalitesi, promo turları, sahne şovları ve kendilerine güvenleri ile derece almayı kesinleştirmişti maNga. Bahislerde önceleri ilk 10’a giremeyen Türkiye, maNga’nın ikinci yarıfinal performansı sonrası 4. sıraya yükseldi; büyük final öncesi ise kısa bir süreliğine 2. sırayı gördü. Finaldeki tek rock grubu olmaları ile ilginç koreografileri ve sahne ışıklandırmaları ile Azerbaycan, Fransa ve sürpriz bir şekilde Hırvatistan’dan 12 tam puanı kapan maNga, beklentilerimin üstünde yarışmayı 2. sırada bitirdi. Sahnedeki altıncı kişinin kim olacağı konusundaki meraklar ilk provada sona erdi ve bu altıncı “power ranger” bazı kesimlerce olumlu, bazılarınca ise olumsuz karşılandı. Yarıfinalde kaskını düşürmesi ve izleyen herkeste “Acaba şu soyunma işlemini zamanında bitirebilecek mi?!” telaşı yaratan kızımız, finalde gayet kendinden emin olması ve her şeyi saniyesi saniyesine yapmasıyla göz kamaştırdı. Çoğu zaman puan alamadığımız ülkelerden puan aldık, çoğu zaman puan aldığımız Malta’dan ise puan alamadık. 39 ülkenin 26’sından aldığımız toplam 170 puan ile Türkiye olarak yarışmayı ikinci sırada bitirdik sonuç olarak.


Şahsi yorumlarıma gelince… Yarışmadan tam iki ay önce, 28 Mart’ta, Eurovision 2010’da yarışacak tüm şarkıları indirmiş ve iPod’uma atıp her gün dinlemiş biri olarak favorim en başından beri Almanya oldu –öyle ki iTunes Play Count sıralamasında Satellite 5. sıraya yükseldi. Fakat korkum Almanya’nın referans üyesi olmasından ötürü puan kaybına uğrayacağıydı. Bu durumda Azerbaycan’ın birinci olmasını bekliyordum; çünkü hem çok çalışmışlardı, hem de gerçekten başarılı bir şarkı, ses ve klipe sahiplerdi. Bir yandan da seneye Eurovision’ı, bizzat yapılacağı arenada izlemek istiyordum; bundan ötürü Azerbaycan kazanmalıydı yani eheh. Ama puanlar açıklanırken yerimde duramadım çünkü Almanya açık ara farkla birinciliğe gidiyordu! Türkiye’den Almanya’ya 10 puan gideceğini biliyordum, zaten kendilerine tarafımca 7 oy atıldı. [Sadece bundan ötürü bile 10 puan almış olabilirler, evet, Almanya’yı ben birinci yaptım!]

Yarıfinalde elenen ülkeler de işin içine katılırsa şahsi favorilerim şu şekilde efendim:

  1. Almanya: Nedenini daha fazla açıklamama gerek yok kanımca. Ama bunca yıllık ESC hayranıyım, hiçbir ülkenin kazanmasını bu kadar istemiş değilim –Türkiye dâhil.
  2. Azerbaycan: Çok güzel bir ritmi ve nakaratı var. Ama keşke Safura “How to stop…” kısmını telaffuz ederken “Harısta…” demese. Bu sene en çok dinlediğim ikinci ESC şarkısı.

  3. Hırvatistan: Fazla iyi bir şarkı ile katılan bu üç hanım kızımızın yarıfinalde elenme sebebi muhtemelen tüm Slav ve Balkan ülkelerinin ilk yarıfinalde yarışması ve kendilerinin ikinci yarıfinalde yalnız kalması. Çok üzüldüm elenmelerine, elenmemiş olsalardı finalde Slav ve Balkan oylarının tümü kendilerine gidecek ve belki de ilk 10’da yer alacaklardı. Hala severek dinliyorum Lako Je Sve’yi.
  4. İsviçre: Yarıfinaller dâhil tüm Eurovision 2010’un sonuncusu İsviçre’ye karşı ayrı bir sempatim vardı bu sene. Şarkıları “Il Pleut De L’Or”u fazla beğeniyorum nedense ve hala dinliyorum.
  5. Ermenistan: Taa Ermeni ulusal finalinde yarışacak adaylar duyurulduğunda Eva Rivas’ı ve şarkısını favorim ilan etmiştim. Seçileceği kesin bile değildi çünkü Ermeniler Emmy&Mihran’ı destekliyordu. [Mihran isimli abimiz Madonna ve Ricky Martin’in dansçılığını yapmış bir isim.] O zamanlar orada burada Emmy&Mihran destekçilerine “Eva Rivas size daha iyi bir derece getirir yahu!” diye çığırdığımda insanlar takmıyordu beni ama haklıydım; o ikili bu yarışmaya katılsaydı daha beter bir sonuç alacakları aşikârdı.
  6. İspanya: Büyüyünce benzemek istediğim Daniel Diges isimli beyefendi ve şarkısı, İspanya’nın yıllardır gönderdiği en güzel şarkıdır kanımca. Klipi ile gönlümüzde taht kuran şarkı Algo Pequeñito, “küçücük bir şey” demek.
  7. Gürcistan: Bu seneki yarışmanın en güzel kızı seçtiğim Sofia, mükemmel ve “detone yılı” olarak nitelendirdiğim 2010 senesinde hiç detone olmamış sesiyle söylediği “Shine” isimli şarkısı ile uzun zamandır beni benden alıyor. Sahnede ise ekibi ile resmen bir müzikal canlandırdı.
  8. İsrail: Sevdiğim bir ballad. Adam da hoş filan. Ağlatma potansiyeli olan bir şarkı, depresyona girdiğimi düşündüğümde açıyordum.
  9. İsveç: Bu sevimli kız ve güzel şarkısının finale çıkamamış olması benim için bu senenin en büyük şoklarından biridir. Her şeyi sonuna kadar hak ediyordu. Şarkısı ise dinleyeni başka dünyalara götüren bir cinsten.
  10. İrlanda: Niamh Abla’yı ve şarkısını çok sevdim, hep sevdim. Sözleri çok güzel, ses güzel, sahne duruşu güzel; daha ne olsun! Ama gel gör ki 23. sırada tamamladı finali.

Efendim bir yıllık bir maratonun sonucunda Eurovision’ın seneye Almanya’da düzenleneceği dışında pek de bir şey kazanmadım aslında 29 Mayıs günü, kazandığım şeyler o günden çok önce kendini göstermişti. MTV EMA’i harika bir şekilde halleden Almanların Eurovision konusunda da altta kalmayacaklarından eminim. Son olarak Emre’ye bu jestinden ötürü teşekkür ediyorum ve seneye Almanya’da görüşmek üzere diyorum.

31 Mayıs 2010

ESC 2010'un Ardından, Bölüm I

Konuk Yazar: Burak Hazine



Geçtiğimiz sene, kırılması zor bir rekor olarak 387 puan ile yarışmayı tamamlayan Alexander Rybak’in zaferi üzerine bu sene Norveç’in başkenti Oslo’da düzenlenen 55. Eurovision Şarkı Yarışması’nın galibi Almanya oldu. 28 yıl sonra Almanlara zaferi getiren isim Lena Meyer-Landrut ve şarkısı Satellite, tam 9 ülkeden 12 tam puan alarak yarışmayı 246 puanla tamamladı. Almanya’yı 170 puanla Türkiye ve 162 puanla Romanya takip etti.

55. Eurovision Şarkı Yarışması için ulusal final maratonunu başlatan ülke 27 Aralık 2009’da temsilcisi Juliana Pasha ve şarkısı “It’s All About You”yu açıklayan Arnavutluk oldu. Arnavutluk’un bu erken seçimi üzerine her ülke, mart ayının sonuna kadar temsilcilerini ve şarkılarını teker teker açıkladı. Tüm şarkıların açıklanması üzerine ise bahisler oynanmaya ve internet sitelerinde anketler dönmeye başladı. Bahislerde ve anketlerde en çok öne çıkan ülkeler; Beyoncé’nin “I Am Tour”u ve Britney Spears’ın “Circus Tour”unun koreografı JaQuel Knight ile çalışan Azerbaycan, Ünser Star Für Oslo ile bir ulusal final düzenleyerek temsilcisini seçme yoluna giden ve “İyi ki yapmış!” dedirten Almanya, mafya patronunun sayesinde ülkesindeki ulusal finali kazandığı iddia edilen ve kendi milletince desteklenmeyen Eva Rivas’ın politik bir şarkı ile temsil ettiği Ermenistan, anketlerde ön plana çıkan fakat ABBA “çakması” olarak görülen temsilcileri ile Danimarka ve “ballad yılı” olarak nitelendirilen senenin en iyi balladlarından birine imza atıp bahislerde ilk 4’e kadar yükselen İsrail oldu.

Bahis sitelerindeki Almanya ve Azerbaycan çekişmesi sürerken resmi Eurovision fan kulübü olan OGAE’nin her ülkeden aldığı oylara baktığımızda Danimarka birincilik ipini göğüslemiş gözükmekteydi. Bir yandan da Google, her ülkede en çok “aranan” ülke, şarkıcı ve şarkıların kaydını tutmakta ve bunları yayınlamaktaydı. Google’ın geçtiğimiz sene başlattığı bu uygulama, 2009 yılındaki sonuçları %80’e yakın oranda tahmin etmişti. [Bu sene Google’ın listesinin başından -tahmin edileceği üzere- Almanya hiç inmedi.]


Tüm bunların üstüne Eurovision maratonu Oslo’nun banliyösü olarak bilinen Bærum’daki Telenor Arena’daki provalar ile başladı. Yarıfinallerden önce her ülke, ikişer kez prova yapma fırsatı buldu. Provalarla birlikte bahislerde ve anketlerde de favoriler değişmeye başladı; şarkıları güzel bulunduğu halde sahne ve sahne şovundan kaybeden ülkeler -misal Norveç- listelerde alt sıralara düşmekten nasibini aldı.

25 Mayıs tarihinde Telenor Arena, 55. Eurovision Şarkı Yarışması’nın 1. yarıfinali için kapılarını tüm dünyaya açtı. Yarıfinaller ve büyük final, Avrupa dışında, Avustralya’dan Kuzey Amerika’ya birçok ülkede yayınlandı. Almanya, Fransa ve İspanya da bu yarıfinalde oylarını kullanma şansına sahip oldu. 17 ülkenin yarıştığı 1. yarıfinalden 10 ülke final biletini kaptı; fakat sonuçlar açıklanırken pek çok büyük şok yaşandı. Belçika, Yunanistan, İzlanda, Sırbistan, Arnavutluk gibi finale çıkacağına kesin gözüyle bakılan ülkeler final biletlerini ellerine alırken favorilerden gösterilen Letonya 11 puan alarak sonuncu, Slovakya ise 24 puan alarak sondan ikinci oldu. Bu iki favori ülkenin, tüm bahisler ve anketlerde son sıralarda yer alan Makedonya’nın altında kalması tepkilere yol açtı. Tabii ki tepkiler bununla kalmadı, yine bahisler ve listelerde en alt sırayı gören Belarus ve ondan pek de farksız olmayan Portekiz’in finale çıkması, Finlandiya ve Polonya’nın elenmesi ve sadece siyasi oylarla başardığı iddia edilen Rusya’nın 7. sıradan final biletini alması tartışmalara sebep oldu. Yarıfinal sisteminin uygulamaya başlandığı 2004 senesinden beri Belçika ilk kez, Belarus ikinci kez finale çıkarken; Yunanistan, Bosna Hersek ve Rusya ise 6 yıldır olduğu gibi finalde yarışmaya devam etti. İzlanda, Arnavutluk ve Portekiz üç yıl üst üste finalde yarışmaya hak kazanırken, Slovakya iki kez katıldığı yarıfinallerden ikinci kez hüsranla ayrıldı ve Estonya 7 yılda 6. kez, Polonya ise 6 yılda 5. kez final şansını kaybetti.

2 gün sonra gerçekleştirilen 2. yarıfinal konusunda tek bir görüş söz konusuydu: İlk yarıfinalden çok daha güçlü ve kaliteli şarkılar yarışıyordu bu yarıfinalde. Yine 17 ülkenin yarıştığı bu yarıfinalde, yarışan ülkelerin yanında Birleşik Krallık ve Norveç oy kullanma hakkına sahipti. Favori olarak gösterilen Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Danimarka, İsrail, İsveç, İrlanda, Hırvatistan, Romanya gibi ülkelerin yarıştığı 2. yarıfinalden, yine 10 ülke, yine bir takım şoklarla finale kaldı. Finale kalması durumunda birincilik şansı dahi verilen İsveç 11. olarak ve yarışmanın en iyi balladlarından birine imza atan Hırvatistan ise 13. olarak finale veda etti. Türkiye’nin 118 puanla birinci sıradan finale kaldığı yarıfinalden çıkan diğer ülkeler sırayla Azerbaycan, Gürcistan, Romanya, Danimarka, Ermenistan, Ukrayna, İsrail, İrlanda ve Kıbrıs Rum Kesimi oldu. Şahsi favorilerimden “altın yağdıran” İsviçre toplamda 2 (iki) puan alarak yarıfinali son sırada tamamladı. 2005 yılından beri ilk kez finale kalan Kıbrıs Rum Kesimi ve 2007 yılından beri ilk kez final biletini alan İrlanda’nın yanında Ukrayna, Türkiye ve Romanya; yarıfinal sisteminin uygulanmaya başladığı 2004 senesinden beri kesintisiz olarak finalde yer alma başarısını sürdürdüler. Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan ise katılmaya başladıkları senelerden itibaren finalde yarışma konusundaki istikrarlarını devam ettirdiler. İsrail ve Danimarka üç yıl üst üste finale kalmayı başaran ülkeler oldular. İsveç ise yarıfinal sisteminin başladığı seneden beri ilk defa finalde yarışma hakkını elde edemedi, bu İsveç için aynı zamanda 34 senedir ilk defa Eurovision finalinde sahne alamama anlamına gelmekteydi. Hırvatistan 2004’ten beri ikinci kez finale kalamazken İsviçre dördüncü senesinde de finale yükselemedi. Bulgaristan 6 senede 5. kez, Slovenya ise 7 senede 6. kez yarıfinalden hüsranla ayrıldı.

Her yarıfinalin ardından yapılan kuralarla belirlenen final sıralaması sonucu Azerbaycan finalde ilk sırada, Danimarka ise son sırada yarışacak şekilde 25 ülkenin tamamı 29 Mayıs gecesi Telenor Arena’da performanslarını sergiledi.

Sırada: Final Gecesi ve Top 10