gösteri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gösteri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2010

Pink Floyd Balesi'nin Ardından

Konuk Yazar: Ezgi Arıduru

La Scala Tiyatrosu Bale Topluluğu
25 Kasım 2010, İstanbul


Psychedelic müziğin kaçınılmaz bir görsel yanı var. Bu, görsellik ve müziğin sıkça birlikte bulunmasından mı yoksa gerçekten zihnin imgelerinin müzikle dışa vurulduğu bir tür olmasından mı kaynaklanıyor emin değilim. Her şekilde bir Pink Floyd parçası zihinde ses titreşimi olduğu kadar ışık titreşimi olarak da beliriyor; bu niteliğiyle daha etkileyici, daha çarpıcı hale geliyor.

Geçtiğimiz hafta İstanbul’da dört günde beş temsil yapan Pink Floyd Balesi bu savın bir sağlamasıydı. Pink Floyd’un müziğinin görselliğe yatkınlığını sezen bir aklın, pek çok açıdan iyi düşünülmüş ve son derece iyi uygulanmış gösterisi kalabalık bir dansçı ekibine sahipti. Repertuvarında pek çok klasik bale ve opera yapıtı bulunan bir topluluğun “farklı” bir iş yapması ayrıca bir keyif, aynı zamanda da gösterinin artılarından biriydi.

Gerçekten de Pink Floyd’un çok bilindik parçalarının yanısıra daha az bilinen beste ve yorumlarına da yer veren gösteri beklenebileceğin aksine tam anlamıyla bir çağdaş dans koreografisi içinde düzenlenmemişti. Dansçıların çağdaş dansa yatkınlıkları kadar klasik tekniğe hakimiyetlerini ve kondisyonlarını gösterebilecekleri, ne birine ne diğerine üstünlük atfetmeyen dengeli bir dil hakimdi. Koreografi bu anlamda senfonik rock tanımının ikiliğini de yansılıyordu. Senfonik müziğin geleneksel birikimi ile rock müziğinin yenilikçi ve sınır tanımaz niteliğine uygun olarak klasik figürlerin sınırlarının zorlandığı ya da aynı kompozisyon içinde birbirinden farklı ekollerde beden hallerinin bulunduğu anlar vardı.

Sahnedeki bu çok seslilik gösterinin en övülmeye değer niteliklerinden birini oluşturuyordu. Tıpkı müziğin katmanları gibi sahne de geçişli pek çok kareden oluşuyor, bunlar kimi zaman birbirleri içine akarken kimi zaman son derece ayrık ve bağımsız kalabiliyorlardı. Bu bir araya gelme ve dağılma, birleşme ve kopma, bütün ve parça ikiliği, dinamizmi daima yüksek tutuyordu.


Yalın kostümler ve yok dekor yerini ışık ve renk kullanımına bırakmıştı. Işığın ve rengin çerçevesinde bedenler tek başlarına ya da birlikte devinerek beden olmanın ötesinde forma dönüşüyorlardı. O kadar ki sahnede Pink Floyd’un müziğiyle esrik bir transa girmiş hoş bir sanrıyı izlediğinizi düşünebilirdiniz rahatlıkla. Birkaç bedenin oluşturduğu figürlerin dönüşüp değişmesi, birbirlerinin içine geçip dağılması, yeniden hep birlikte bu kez kütlesel bir yapı oluşturup devinmeleri müziğin de vurgusu ile tipik, akışkan, fraktal psychedelic bir görselliği yansıtıyordu. Aynı bağlamda, yineleme ve form ilişkisiyle gelen, bedenlerin motiflere dönüştüğü anlar heyecan vericiydi. Özellikle klasik baleden aşina olduğumuz “sakin” anlarda beliren, saçma gereksizlikleriyle motif serileri yine bu trans duygusunu pekiştiriyordu. Bu haliyle, gösterinin yalnızca Pink Floyd bestelerinin üzerine bir koreografi oturtmaktan öteye geçtiğini, kavramsal bir yapı oluşturmayı başardığını söylemek mümkün.

Bir yandan da içerikteki bu bütünselliği programa yansıtamamış olmaları beklenmedikti. Parçalar arasındaki geçişsizlik akıcılığı zedeliyor, izleyiciyi ister istemez akıp gitmekte olan transından çıkmaya zorluyordu. Bu anlamıyla gösteri sıkı bir konser duygusundan çok, bir albüm kaydının kaçınılmaz yabancılaştırıcı etkisini taşıyordu. Finalden az önce gelen Run Like Hell yorumunun MJ koreografisi (Michael Jackson da deseniz olur Mick Jagger da) ise salonu zirveye taşıyarak kapanışa hazırladı hazırlamasına ama gösterinin geriye kalanına iğreti durmaktan da kaçınamadı.

Gelgelelim ayrıntıları bir yana bırakıp bütüne bakınca her anlamda doyurucu bir işle karşı karşıya olduğumuzu yadsımak haksızlık olur. İzleyicinin nabzını tutmak da bu gösterinin başarılarından biriydi kuşkusuz. Bana tribünlere oynamak gibi gelse de salonu ayağa kaldırmayı başardıklarına ve alkıştan perde kapatamadıklarına göre, tarihi neredeyse 250 yıl öncesine giden bu kumpanya çağdaşın da Pink Floyd’un da hakkını teslim etmişti. Üstelik tüm gösteride en sevdiğim bölümü bis parçası olarak yineleyerek bir kez daha ayık kafamla denizşakayıklarına dönüşen kurbağalar görmemi sağlamaları da cabası.

2 Mayıs 2010

Mayıs Ayı, Müzikus Ayı!

Sabancı Üniversitesi Müzik Kulübü, nam-ı diğer Müzikus tüm üretkenliği ve kalitesiyle, gelenekselleşmiş Mayıs Ayı etkinlikleri ile bu ay yine karşımızda olacak. Tür farkı gözetmeden kaliteli müziği yıl boyunca Sabancı Üniversitesi öğrencileri ile buluşturan, ve bunca yıl bir parçası olmaktan gurur duyduğum kulüp, Mayıs ayını yine kendi projelerine ayırıyor.
3 Mayıs Pazartesi - "Devâ-Saz": "Müziğin birleştirici özelliğinden yola çıkarak, aynı vatan üzerinde çağlar boyunca birlikte yaşamış olan toplumların yaralarını sarmak; ilişkilerin sertleştiği, kardeşliklerin unutulmaya başlandığı günümüzde, özün insan, insanın da aynı öz olduğunu vurgulamak adına kolları sıvıyoruz." diyor Devâ Saz üyeleri. Yurdumuz topraklarından geçmiş onlarca farklı kültürün çaldığı, söylediği müzikleri; kampüste iyi müzik yapan herkesin emeği ile SGM sahnesinde buluşturan "Avam Garde"ın izinden giden projenin de mimarı Müzikus ve Sabancı Üniversitesi'ne çok şey katmış olan mezunlardan Kemal Arslan.

6 Mayıs - Neşeli Günler Kumpanyası 5. Yıl Özel Konseri: 2005 yılından beri gerek sahnesi, gerek kostümleri, gerekse müzisyen trafiği ile dikkat çeken bir proje olarak, 70'li yılların pop müziğini kullanarak Sabancı Üniversitesi'nde nostaljik rüzgarlar estiren Neşeli Günler Kumpanyası; okul dışında verdiği konserler ile dikkat çeken bir proje. Armağan Amcalar'ın öncülüğünde kurulan kumpanya, 5. yılını da ilk konserini verdiği SGM'de kutluyor.

10 Mayıs - Klasik Müzik Korosu: Üç yıl önce Ozan Çavuşoğlu tarafından kurulan ve kampüste klasik ve acapella müziğin öncülerinden olan Klasik Koro, çoksesli klasik batı müziği parçalarının yanısıra Türk bestecilerin çoksesli eserlerine de yer veriyor. Bu yıl Boğaziçi Üniversitesi Korofest'te de sahne alan koronun şefliğini Borusan Çocuk Korosu ve Koralistanbul'un şefliğini de yürüten Gülsen Yavuzkal yapıyor.

12 Mayıs - Türk Sanat Müziği Korosu: Müzikus'un en köklü korosu, “Hayat Tecrübelerine Saygı Duruşu” temasını bu sene de sürdürüyor. Melihat Gürses'in konuk olarak yer alacağı konserde, santaçının repertuarından dinlemeye alışılan Türk Sanat Müziği eserleri seslendirilecek. Uzun yıllar koroyu çalıştıran ve kısa süre önce aramızdan ayrılan Ali Naci Erol'un anısına...

13 Mayıs - Golden Gig: Müzikus'un en yeni oluşumlarından Golden Gig, geçtiğimiz hafta Bora Uzer'in alt grubu olarak sahne almış ve beğeni ile izlenmişti. Popüler şarkıların acid jazz, funk, R&B uyarlamalarından oluşan repertuarı ile Golden Gig'in kadrosu; Saper Şahbaz, Kadir Özgür, Ayça Erel, Arda Berkay Koşar, Aykut Uysal, Sinan Türünz ve Nazlı Kubalas'tan oluşuyor. Grup, Üniversite Merkezi önündeki çimenlerde, değişk bir atmosferde müziğini dinletmeye hazırlanıyor.

17 Mayıs - KoroSU: Sabancı Üniversitesi'nin hayatıma kattığı en güzel şey olan KoroSU'nun bu yıl da bir parçası olmaktan gurur ve mutluluk duyuyorum. 2004 yılında Sezen Aksu Korosu adıyla kurulmuş olan KoroSU; değişen ve gelişen konsepti ile yıllardır enerjisini, renklerini ve müzikalitesini artırarak yola devam etmekte. Türkçe ve yabancı şarkıları çoksesli olarak seslendiren koro, bu yıl 3. kez usta müzisyen Doğan Kospançalı tarafından çalıştırılıyor. Bu yıl "Time" konsepti ile karşınızda olacağız. 'Zaman'ı unutmak üzere hepinizi bekliyoruz.

25 Mayıs - Adam Olacak Çocuklar!: "O’nunla büyüdük, O’nu izleyerek öğrendik birçok şeyi...O’nu dinledik, O’nunla söyledik, O’nunla gezdik bütün dünyayı...O bizim için “adam olacak çocuklar” dedi, biz de olduk.Biz “Barış’ın çocukları” olduk...Biz onu unutamadık, bir avuç genç toplandık, onu çaldık, söyledik.. Sizin de bizimle söylemenizi istedik, o yüzden böyle bir projeye giriştik. O’nu yaşatacağımız; O’nunla sevinip O’nunla hüzünleneceğimiz bu duygusal gecede bizleri yalnız bırakmayın istiyoruz." diyor projede emeği geçenler. Yıllar sonra bize Barış Manço'yu anımsatacak anlamlı projenin çalıştırıcısı da KoroSU'dan aşina olduğumuz Doğan Kospançalı.

26 Mayıs - Halk Müziği Topluluğu: Müzikus'un her tür müziğe açık olduğunun bir başka kanıtı olan topluluk, bir kez daha SGM'de sahne alıyor.

27 Mayıs - Müzikus Geleneksel Okul Grupları Konseri: Yıl boyunca okulun ve hayatın stresini Müzikus stüdyosunun anahtarını alarak o sünger kaplı duvarların arasında atan herkesi buluşturan, Sabancı Üniversitesi'ni ve izleyenleri yeni seslerle ve yeni yüzlerle buluşturan, gelenekselleşmiş Müzikus Okul Grupları Konseri, bir kez daha göl kıyısında. Soğuğa da rüzgara da karşı koyarak müzik yapmaya kararlı gençlerimizi yalnız bırakmayalım. (Önemsiz not: Geçtiğimiz yıl o sahnede hayatımın en kötü performansını sergilemiş olabilirim.)

4 Kasım 2009

İki Sunucu Birden!

Akademi'nin dün yaptığı açıklamaya göre, 7 Mart 2010'da yapılacak 82. Akademi Ödülleri Töreni'nin Amerikan sinema ve televizyon dünyasının iki ünlü komedyeni tarafından birlikte sunulmasına karar verildi. Fazlasıyla güleceğimizin habercisi olan bu ikili Steve Martin ve Alec Baldwin.

Geçtiğimiz ay, Bill Mechanic ve "So You Think You Can Dance" yarışmasının jüri üyesi ve kareografı olan Adam Shankman törenin yapımcıları olarak seçilmişti. İkili önce geçtiğimiz yıl başarılı bir performans sergileyen Hugh Jackman'a teklif götürmüş, fakat Jackman iki yıl üst üste bu görevi üstlenmek istemediği için olumsuz cevap almışlardı. Bloglarda, internet forumlarında ve bu işi bilenlerin yorumlarında ortaya çıkan sunucu-ikili fikrinden sonra, ikinci teklif geçtiğimiz yıl "Tropic Thunder"da güzel bir iş çıkaran Ben Stiller ve Robert Downey Jr. ikilisine yapılmış; fakat yine olumsuz cevap alınmıştı.

Sonuç olarak töreni sunacak ikili bu yıl Nancy Meyers imzalı "It's Complicated" filminde Meryl Streep'i de aralarına alarak takdir edilen bir komedik performansta izleyeceğimiz Martin ve Baldwin ikilisi olarak resmen duyuruldu. Yapımcılar üçüncü tercihleri olsa da, iki ismin mükemmel bir ikili olduğunu ve Steve Martin'in Oscar Sunucusu olarak deneyimlerinin Alec Baldwin'in olaya getireceği taze kanla birleşecek olmasından heyecan duyduklarını belirtmişler.

Steve Martin, 73. ve 75. Akademi Ödülleri Töreni'ni sunmuş ve beğeni toplamış bir komedyen. Geçtiğimiz yılki törende Tina Fey ile birlikte En İyi Senaryo dalındaki ödülleri sunmuşlar ve zekice esprileriyle beğenimi kazanmışlardı. (Keşke, Alec Baldwin yerine Tina Fey bulunsaydı diye düşünmediğimi söylesem yalan olur.) "30 Rock" sayesinde kazandığı 2 Emmy'li Alec Baldwin ise 2003 yılında "The Cooler" filmindeki yardımcı performansı ile bizzat Oscar'a aday olmuş, tören sahnesinde de en son bu yıl gözükmüştü.

İkilinin töreni sunmasının "It's Complicated" filmi ve törenin kendisi için pazarlama konusunda büyük bir artı olduğu tartışılmaz. Törende Meryl Streep ve Tina Fey'in bir ödül sunmak için sahneye çıkması ve bu dakikalarda çok eğlenceli şeylere tanık olacağımız da su götürmez bir gerçek. Bunların dışında Steve Martin'in profesyonel bir banjo sanatçısı olduğu (ve bununla 2001 yılında kazandığı bir Grammy'si bulunduğu) da unutulmamalı. Banjo'nun da bir komedi unsuru olarak törende kullanılacağının ilk habercisi de "Töreni Alec Baldwin ile birlikte sunacak olmak mutluluk verici." şeklinde açıklama yapan Martin'in Baldwin'den şu cevabı: "Banjo çalamıyor olsam bile bu görev çok heyecan verici, çok büyük bir fırsat."

14 Aralık 2008

Bir Sunucu Olarak Hugh Jackman

Akademi'nin (AMPAS) yaptığı açıklamaya göre, ortada dolaşan spekülasyonlardan sonra; 81. Akademi Ödülleri (Oscar) Töreni'ni Hugh Jackman'ın sunacağı resmileşmiş oldu.

2002 yılının filmlerinin ödüllendirildiği 2003 yılındaki 75. Akademi Ödülleri Töreni'ninden beri sabahın köründe uyanarak seyretmeye devam ettiğim bu önemli geceyi Steve Martin (2003), Billy Crystal (2004), Chris Rock (2005), Jon Stewart (2006, 2008) ve Ellen DeGeneres (2007) esprileriyle izleme fırsatı bulmuştum şimdiye kadar. Bu 5 komedyenden favorim Jon Stewart olmuş, Chris Rock ise en hazzetmediğim olarak beynimde yer etmişti.

Bu yıl Hugh Jackman ismini duyduğumda, kafamdaki Wolverine imajından mıdır, "Dünyanın En Seksi Erkeği" seçilmiş olmasından mıdır nedir; "Bu adam espri yapabilecek mi?" şeklinde şüpheler duymaya başladım. Fakat kısa süre sonra, hele ki izlediğim efsanevi videolardan sonra, Hugh Jackman'ın seyrettiğim en iyi Oscar Töreni'ne imza atabileceğini anladım.
Broadway tiyatro oyunları ve müzikallerinin ödüllendirildiği Tony Ödülleri törenlerini 2003, 2004 ve 2005'te (sırasıyla 57., 58. ve 59.) sunmuşluğu olan Hugh Jackman; özellikle En İyi Sunucu Emmy Ödülü'nü kazandığı 58. Tony Ödülleri Töreni'ndeki performansıyla dillere destan bir sunucu olabileceğini kanıtlıyor. Açılışında yılın tüm aday müzikal kadrolarıyla birarada, inanılmaz bir koreografi ile Dreamgirls'ten "One Night Only"i sahnelediği bu gösteri gerçekten görülmeye değermiş. Kariyeri boyunca "Oklahoma!", "Sunset Boulevard", "Beauty and the Beast" gibi müzikallerde oynamış olan Jackman; müzikal dünyasındaki en büyük çıkışını Broadway'e taşınan ilk Avustralya müzikali "The Boy from Oz"daki performansıyla yaparak aynı törende bir de "En İyi Erkek Oyuncu - Müzikal" Tony Ödülü'nün de sahibi olmuş. Yıldızımızın sunuculuğu sırasında bu müzikaldeki karakterini canlandırarak Sarah Jessica Parker'ın üzerine gittiği anlar ise gerçekten çok komik.

Kısacası, 22 Şubat 2009 geceyarısı uyandığımda; 81. Akademi Ödülleri Töreni'nden beklentilerim oldukça yüksek. Jackman'ın bu yılın Oscarlarına birçok teknik dalda aday olması muhtemel Baz Luhrmann filmi "Australia"da oynadığını da belirtmek lazım.

20 Ekim 2008

Mamma Mia! - !aiM ammaM

Henüz yaz aylarında filmi vizyona bile girmeden, ünlü müzikal Mamma Mia!'nın Ekim'de İstanbul'da sahneleneceği haberini almıştık. Filmini vizyona girdiği hafta izlediğim "Mamma Mia!"nın orijinal halini ise bu haftasonu izleme fırsatı buldum. Türkiye sınırlarında izlediğim ilk yabancı müzikal olma ünvanını da kazandı kendisi böylece.

ABBA şarkılarından bir müzikal yaratma fikriyle ortaya çıkıp yaratıldığı anda kapalı gişe oynamaya başlayan ünlü müzikal ve ondan uyarlanan 2008 yapımı film; birçok benzerlik taşıyor. Bu benzerliklerin ilki yönetmenleri: Phyllida Lloyd. Hem müzikali, hem de filmi yöneten bu isim, -hiç sanmıyorum ama- bana soracak olursa; kendi alanında kalmalı ve müzikal yönetmeye devam etmeli.

"Mamma Mia!" filmi, müzikalin (kesilmiş 1-2 sahne dışında) hemen hemen aynısı. Öyle ki, benim gibi filmi müzikalden önce seyrettiyseniz eğer, tekrardan izliyormuş hissi yaratıyor. Fakat bu kez takdir edilesi ve başarılı bulduğunuz yanları farklı olmak üzere.

Örneğin filmde huzur veren ama güçlü sesiyle Amanda Seyfried'in oynadığı Sophie; müzikalde biraz silik kalmış odak noktası olması gerekirken. Aynı şekilde Tanya rolündeki Geraldine Fitzgerald'ın, filmde aynı rolü üstlenen Christine Baranski'nin komik ve etkili performansı ile alakası yok. Diğer yandan Sky rolünde Jon Hawkins, müzikalde çok daha başarılı yorumlanmış karakterlerden biri. Donna rolündeki sanatçı (Broşürde Carolanne Weidle ve Yvette Robinson'ın dönüşümlü olarak oynadığı yazıyor, hangisi bilemiyorum), kendi alanında Meryl Streep'le yarışabilecek bir performans sergiliyor. Müzikalin komedi unsurlarından biri olan Pepper ise, müzikalde ayrı, filmde ayrı bir yönüyle sempatik.

Orijinal dekor olmadığını, turne dekoru olduğunu tahmin ettiğim dekor; küçük, az ama ultra-öz. Çok güzel bir çalışma olmuş. Perdenin üzerindeki deniz atmosferi de çok şirindi gerçekten. Sanat yönetimi her unsuruyla bir Yunan adasına götürüyor sizi. (Sahneye kayık bile çıkarıyorlar, kuliste deniz olduğuna emin oluyorsunuz.) Kostümler konusuna geince, filmde de yer verilen bir sürprizle finalde karşımıza çıkan rengarenk, İspanyol paçalı, parlak kostümler gerçekten en ilgi çekicileriydi. Dansçılar da çok iyi bir görsellik katılmasına baya katkıda bulunmuşlar. Koreografi ve danslar ise müzikalin en başarılı yanlarından biriydi, olması gerektiği gibi. Türkiye'de de en az onlar kadar başarılı dansçılar olduğunu düşünüyorum, ama kıymetleri bilinmiyor sanırım. İKinci sınıf pop-yıldızlarının arkasında harcanıyorlar. Umarım böyle müzikaller daha sık gelir de, bizde de örnekleri artmaya; onların da değeri bilinmeye başlanır.

Müzikalin ilk perdesinde, "Super Trouper", "Gimme! Gimme! Gimme!" ve "Voulez-Vous"nun ardarda söylendiği düğün öncesi parti gecesi; müzikalin temposunun ve enerjisinin doruğa çıktığı yerdi. İlk perdenin -özellikle de çok güçsüz bir girişin etkisi olduğunu düşünüyorum, bunun nedeni teknik bir sorun da olabilir, emin değilim- başlarında sıkılmaya ve hayal kırıklığı hissetmeye başlasam da, fikrimi tamamen değiştiren ve yüzüme bir gülümseme getiren bir perde finaliydi.

İkinci perdenin başındaki, filmde yer verilmeyen "Under Attack" ve rüya sahnesi, sahneleniş şekli ve koreografisi ile oldukça ilgi çekiciydi. Yukarıda bahsettiğim Tanya faktöründen dolayı, filmde en çok hoşuma giden sahnelerden biri olan "Does Your Mother Know"dan memnun kalmadım. Babalara gelince, "S.O.S" ve "Our Last Summer" filme göre daha iyiydi. (Sanırım bunun nedeni de Pierce Brosnan ya da Colin Firth tarafından söylenmeye çalışılmamaları) Sky ise Sophie'ninkini katlayan sesiyle parladı "Lay All Your Love on Me"de. Fakat sanırım bu perdenin en iyisi de "The Winner Takes It All" oldu.

Müzikallerin film uyarlamalarına karşı değilim tabii ki, fakat "Mamma Mia!" perdeye değil, sahneye yakışan bir müzikal sanırım. Orijinal şarkılardan yazılan bir müzikal olmayıp, bir ABBA kolajı olmasının etkisi bu düşüncemde etkili oldu. Şarkıların sözlerine bağlı kalan zorlama ir senaryosu olduğundan bir filmde olması gereken hikaye ve karakter derinlikleri geliştirilememişti film versiyonunda. Bu nedenle "Mamma Mia!" tüm görselliği ve hareketli parçalarıyla sahnede çok daha başarılı bir müzikal.

Müzikalin sahnelendiği Mydonose Showland çakması İstanbul Gösteri Merkezi'nden ise tam anlamıyla nefret ettim. Zaten en ucuzu 50-60 YTL olan biletlerle zar zor seyirci olabildiğimiz etkinlikte; otopark 15 YTL, su 2 YTL, kola 4 YTL ve hazır olun tuvalete gidip çişinizi yapmak (evet şehirlerarası otobüs terminalinden değil, bir gösteri merkezinden bahsediyorum) 1 YTL idi!... Tüm bu soygun ve terbiyesizlik bir yana kendi etkinliklerine saygıda da kusurlulardı. Müzikallerin en heyecan verici kısımlarından olan ve çoğunlukla müzikal şarkılarının bir kolajına yer verilen (ya da bazen orijinal şeyler çalınan) prolog kısmında orkestra çalarken ışıklar hala yanıyordu. "Müzikal başlamadı daha zaten, onlar çaladursun." anlayışı hiç hoş değil. Zaten "sanatçı" kavramının anlamı konusunda şaşırmış olan insanların kafalarına da aynı anlayışı sokmaktan ve özgürce ortalıkta dolaşmaya teşvik etmekten başka bir işe yaramıyor.

Son olarak, "Mamma Mia!" müzikali hakkındaki yorumları ve "Mamma Mia!" ekibiyle içli-dışlı olduğu gece hayatı anılarını okumak için arkadaşım Fatih'in blog sayfası karanlıkev'e göz atabilirsiniz. (bkz. böyle-şeyler-neden-benim-başıma-gelmez-ki)

15 Ağustos 2008

Bir Müsamere Olarak "Rock on Broadway"...


Son üç yıldır İstanbul Harbiye Açıkhava Tiyatrosu Broadway müzikallerinin akınına uğradı. 14 Ağustos 2006'da "Broadway'den İstanbul'a Müzikaller"; 13 Ağustos 2007'de "Rock Müzikaller" ve bu yıl/dün/14 Ağustos 2008'de "Rock on Broadway"...

İlki; Keremcem, Mirkelam, Şevval Sam, Seden Gürel gibi isimlerin bulunduğu; Broadway'de sahnelenmiş onlarca müzikalden birer şarkının (sahnelendiği değil) söylendiği, araya Türkçe müzikallerden seçmelerin de serpiştirildiği orta kararda bir (konser/show değil) dinletiydi. Bir ilkti.

İkincisi; Pamela, Hayko Cepkin, Özge Fışkın, Demir Demirkan ve Ogün Sanlısoy gibi rock starlardan oluşan kadrosu (ve Demet Evgar bonusuyla) hayatımda deneyimlediğim en güzel sahne olaylarından biriydi. Öncüsünden daha dar bir konsept belirlemişti kendine. "Rock Müzikaller"... Amacıysa yine aynıydı, sahneye bir müzikali koymak/koymaya çalışmak değil; müzikallerden seçme şarkıları söylemekti. Bu kez sahnede takım elbisesi ve Keremcem olmadığından ve programda müzikleri daha az laylaylom olan, 'rock'ı gerçekten başarılı kullanmış müzikallerden seçme şarkılar olduğundan birbiri ardına gelen bireysel sahne performansları da oldukça göz doldurucuydu. "Rent"in magazin basınında "lezbiyen müzikali" şeklinde anılmasına neden olsa da büyük bir olaydı başından sonuna. Özge Fışkın'ın -o zaman henüz albümünü çıkarmamıştı sanırım- "ileride bu abla bir 'şey' olacak" dedirttiği, Pamela'nın takdir edildiği ve Hayko Cepkin'in inanılmaz bir sahne gösterisiyle Jesus olarak çarmıha gerildiği sahnelerin güzelliği kaldı o günden bugüne aklımda.

Dünkü Broadway çıkarmasında ise Doğan Duru, Pamela, Burak Kut, Meyra, Irmak Ünal ve bonus olarak Hande Yener ve Fadik Sevin Atasoy vardı. Ladies&Gentlemen Musical Ensemble da onlara eşlik ediyordu. Müzik Direktörü Tuluğ Tırpan ise mikrofondaydı, şey pardon, piyanodaydı. Gösteri, son bir haftadır başta Hürriyet'in 'Kelebek' ve Sabah'ın 'Günaydın' ekleri olmak üzere (evet okuyorum onları :P) magazin basınında dev bir zepline gaz basılırcasına şişirildi. Burak Kut Freddie Mercury ile kıyaslanırken, Hande Yener tüm gecenin başrol oyuncuymuş gibi abartılıyor, Irmak Ünal da çocuksu heyecanından bahsediyordu bolca. Diğer yandan Doğan Duru'nun dünkü röportajı oldukça mütevazıydı ve "ben bu işin eğitimini aldım ve güzel bir şeyler yapmak istiyorum" alt metnini barındırıyordu. Tüm bu gaza kapılan insanlardan biri olarak, bugüne kadar kendilerinden bir şeyler kapmaya çalışma fırsatı bulduğum iki insanın (Doğan Duru, Dünya Kızılçay) yer almasının da yarattığı merakla ben de biletimi -biraz geç olsa da- aldım.

"Rock on Broadway", 5 bölümden oluşuyordu: İlk yarıda "Jesus Christ Superstar" ve "The Wall"; ikinci yarıda "Chicago", tek şarkılık seçmeler bölümü ve "We Will Rock You". Bu listeye bakıldığında geçen seneden farklı olarak "The Wall"un programa dahil edilişiydi tek göze çarpan şey, bunu da Pink Floyd hayranı Doğan'ın kadroda yer almasına bağlıyorum. Genel anlamda ise şöyle denilebilir "Rock on Broadway" için: Gözlerini kapayarak seyreden biri için çoğu bölümü bir müzik ziyafeti kıvamında, kalan birkaç kısmı ise biraz parazitli bir rock müzikal seçmesi. Kulaklarını tıkayarak seyreden biri için ise (ilk yarının sonundaki bir atraksiyon dışında) ünlü yıldızların ilkokul çocuğu rolünde sahnede debelenmekte olduğu bir müsamere.

Sanırım olayın en büyük hatası, geçtiğimiz iki yıl yapıldığı gibi solistlerin bireysel olarak şarkılarında parladığı ve müzikalden bağımsız bir şekilde şarkısını söylediği bir konsept seçilmemesi olmuş. Şarkılarının büyük bir parçası söylenen müzikaller hakkında hiçbir şey bilmeyen insanların anlayamayacağı bir "previously on Broadway" telaşına dönmüş her şey. Dekor, sanat yönetimi, koreografi, kostüm gibi 'müzikal' denildiğinde değil iyi olmak, mükemmel olmayı şart kılan ögelere denk gelmekte zorlanılmış. 'Müzikallerden seçmeler' gibi iddiasız bir işle seyirci karşısına çıkarsanız, solistiniz de iyiyse hiç önemi olmayan şeyler olsa da bunlar; eğer iddianız 'müzikallerden seçme şarkılar söyleyip geçmicez, müzikalleri adeta oynıcaz' ise olmadan kaybedeceğiniz şeyler aynı zamanda. Ayrıca ekranlara yansıyan görüntüler de oldukça gereksizdi, çoğu zaman müzikalin ya da şarkının ismini, İsa'yı, Freddie'yi gösterdi. Hani uzaktan seyredenler var, müzikal bu, performansı görmek önemlidir, bir kamera kullanıp sahnede olanları büyütüp verelim kaygısı yoktu hiç.

Gecenin ilk ve en büyük hatası, en büyük fiyaskosu ise girişiydi. Ne bir uvertür çalmak, ne de bir akor basmaksızın Tuluğ Tırpan'ın mikrofonu eline alıp, (bir de üflese çok güzel etki yaratırdı. ama arkalardaydım belki üflemiştir de) genizden bir J/H arası harfle ve sıfır coşkuyla "Jesus Christ Superstar" şöyledir, böyledir gibisinden seyircide bir kendini-yeni-sağılmış-bir-Sütaş-ineği-sanma etkisi yaratan düşük volümlü bir giriş yapmasıydı. Sonrasındaki birkaç on-dakika boyunca Doğan Duru'nun coşkusu ve güçlü sesi de, Dünya Kızılçay'ın şaşırtıcı derecede iyi yorumu da toparlayamadı düşen tempoyu. Araya Meyra'nın hazırlık sınıfı aksanlı İngilizcesi de girince, (bir de bünyede manyak dozda Hayko Cepkin Jesus'ı deneyimi olunca) konserin ilk kısmı benim için bitti.

Sonrasındaki "The Wall" bölümü tamamen (umarım izin almışlardır, yoksa korsana alet olduk; zira bildiğim kadarıyla tüm DVDlerin arkasında 'umuma açık yerlerde dıbıdıbıdıptıs' gibisinden başlayan ve 'yasaktır' ile biten bir ibare yer alıyor) "The Wall"dan görüntülerle süslenmiş(?)ti. Pamela da, Doğan Duru da ses ve yorum bakımından kusursuzdu. Sahneye dakikalarca tuğla tuğla bir duvar yapalım, sonra üstüne "The Wall" yazalım, en sonunda da tekmeleyerek yıkalım fikri oldukça yaratıcıydı. Fakat bunun dışındaki tüm hareketler gereksiz ve dediğim gibi müsamere kıvamındaydı. Diğer yandan, genelde böyle başarılar asla basına yansımadığı için ismini bulamadığım, "Mother"da Pamela ile düet yapan küçük kızı ise aşırı derecede takdir ettim. Sesiyle Irmak Ünal'a, aksanıyla Meyra'ya, sahnesiyle de Burak Kut'a birkaç bin basmaktaydı küçücük boyuyla.

İkinci bölümün açılışı ise (tabii ki yine Tuluğ Tırpan'ın vaazı ile (fakat bu kez birazcık daha coşkulu) başlayan) "Chicago"dan "All That Jazz" ile yapıldı. Gecenin başında çalınması gerektiğini düşündüğüm süper bir uvertür barındıran şarkı, Pamela'dan beklediğimden düşük bir performans ile geçti. Irmak Ünal'ın ise tam anlamıyla o sahnede bulunması bir hataydı. Ne ses, ne rol, ne yorum. Kendisine ve güçlü/kadınsı duruşuna olan hayranlığım "Chicago"nun en sevdiğim şarkılarından "Roxie"yi söylemesi(?) ile sönüp gitti. Gecenin yıldızı kuşkusuz Fadik Sevin Atasoy'du. 6 kadının, 6 farklı hikayesini anlatan "Cell Block Tango"yu resmen ruhundaki altı farklı kadını kullanarak tek başına göğüsledi. (Zaten kadronun tamamı olmasa bile, az değil çok bir yüzdesi opera eğitimi almış müzisyen ya da Altın Portakallı tiyatroculardan oluşsa, yazının başlığı böyle olmazdı) Müzikalleri orijinal dilleri dışında dinlemekten nefret eden ve diğer dillerde söylenmesine karşı bir insan olarak; çoğunlukla şarkıdan değil monologdan ibaret "Cell Block Tango"nun Türkçe "oynanmasını" da anlayışla karşıladım. Sahnede gerçek bir tiyatrocu görmek, gösterinin diğer üyelerinin oyunculuklarının kötülüğünü daha fazla ön plana çıkardı, o ayrı.

"Chicago" ve "We Will Rock You" arasına, tüm müzikal olarak değil de -nasıl olduysa- birer şarkı olarak konmuş "Rent"ten "Seasons of Love" ve "Moulin Rouge"dan "Roxanne" vardı. Sanırım bu bölüm final öncesinde adı 'konuk' olarak geçen Ladies&Gentlemen ve Hande Yener'e ayrılmış olduğundan birer şarkıdan ibaretti. Her ikisi de güzeldi. Beni en çok şaşırtan şey ise Hande Yener'in beklediğimden binlerce kat fazla iyi performansıydı. Sahneyi doldurmasıyla, 'cool'luğuyla, show insanlığıyla gerçekten başarılı bir şekilde kalktı "Roxanne"in muazzam düzenlemesi nedeniyle birçok iniş çıkışla dolu "Moulin Rouge!" versiyonunun altından. Platin sarısı kafasındaki pembe toz bezi tüyleri olmasaydı çok daha fazla beğenimi kazanabilirdi.

Son olarak ise "We Will Rock You" geldi. Ve Burak Kut geldi. "Bu adamın sesi bu kadar güçlü ve bu kadar güzel miydi!!!" dedirtti. Ama yanlış yerde dedirtti. Çünkü o kadar kötü yorumladı ki caaanım Queen şarkılarını, sesin güzel olması, rock'ın pop olarak söylenmesini affettirmedi. Ayrıca bir hafta boyunca Freddie Mercury ile kıyaslandığını okuyan arkadaş öyle bir havalardaydı ki anlatamam. Ama nedense her an "Yaşandı bitti saygısızca!!!" diye girecek izlenimi uyandırdı Burak Kut, bir Feddie'den çok. "Bohemian Rhapsody"de "yavrum amcalara pipini göster" denmişçesine piyano çalabildiğini kanıtlamak için piyanonun başına geçti, "piyanist-şantör-freddie" kavramına yeni bir boyut kazandırdı. Aaa, bi dakka, öyle bir kavram yoktu di mi? Yine de dediğim gibi, baktığın objeyi Burak Kut diye geçme, kutla düşün çıkardığı onlarca güzel notayı. Ama mümkünse pop tarzda bir şeyler alalım bir dahaki sefere.

Konser süresince her şarkı arasında -biz amatörlerin bile yapmadığı- mikrofonlardan gelen "açık mı bu", "hadi hadi" fısıltılarından farkındaysanız hiç bahsetmedim.

Kısacası, Doğan Duru'ya rağmen, Pamela'ya rağmen, Fadik Sevin Atasoy'a rağmen, Hande Yener'e rağmen, "kötü" bir müzik deneyimiydi benim için. Cümleten geçmiş olsun.