sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2011

En İyi Film Afişleri: 2010

Film afişleri, film hakkında minimum ipucu vererek, minimum ünlü oyuncu kellesi göstererek, filmi en iyi şekilde tanımlamalıdır bence ve bunu bazen bir sanat eserini andıran tasarımıyla, bazen 'tagline'ı ile, bazen de sadeliğiyle yapmalıdır. Her sene çekilen yüzlerce filmin afişi arasında, çok azı bunu tam olarak yapabiliyor ve böyle takdire layık olanları bazen gerçekten iyi filmlere ait oluyor. Her zaman mükemmel bir afiş (bırakın iyiyi) ortalamanın üstünde bir filmi müjdelemese de; gerek filmler hakkında bir ön bilgi, gerekse bir oda süsleme gereci olarak önem verdiğim birer sinema ögesi film afişleri.

En İyi Film Afişleri 2010:


1. "Let Me In": İsveçli Tomas Alfredson'un "Låt den rätte komma in" harikasından sonra "Cloverfield" ile tanıdığımız Matt Reeves imzalı "Let Me In", orijinaline kıyasla kat kat etkileyici bir afişle çıktı karşımıza. (İşte Hollywood'un ekonomik gücü) Melek, kar, beyaz... Kan ve ayak izleri. Masumiyet ve katliam. Kısacası filmi özetleyen her şey. Portfolyosunda Clint Eastwood filmleri ve Twilight serisininkiler gibi ortalama afişler bulunan The Cimarron Group bu kez şaşırttı.


2. "Buried": Ryan Reynolds'lı bu İspanyol geriliminin klostrofobik atmosferine hayli uygun, tam sevdiğim gibi fazlasıyla minimalist bir afiş. "Buried". En büyük kozu Reynolds'ı küçücük kullanması mı, yoksa o simsiyah boşluk ile yapılan toprak metaforu mu beni daha ok etkiledi bilemiyorum. Afiş son yılların en yaratıcı ve en üretken ajanslarından Ignition Print (True Blood, Men Who Stare at Goats, Inception, District 9, 3:10 to Yuma...) imzasını taşıyor.


3. "Greenberg": "Squid and the Whale" ve "Margot at the Wedding" gibi mütevazı ve iyi yazılmış bağımsız yapımların yönetmeni Noah Baumbach'ın 3. filmi "Greenberg", adını Ben Stiller'ın canlandırdığı karakterden alıyordu. Filmin minimalist afişi, çok ama boş konuşan, çok iş yapıyormuş gibi gözüken fakat hiçbir şey yapmayan, çok meşgul gibi görünen fakat aslında hiçbir işi olmayan bu adamın trajikomik hikayesini özetler nitelikte. Afişin yaratıcısı, daha önce "Brick", "Burn After Reading", "A Serious Man" ve "Away We Go" gibi bağımsız yapımların afişlerinde de imzası olan Mojo.


4. "Rabbit Hole": Son yılların en uç noktalarda dolaşan yönetmeni John Cameron Mitchell, Nicole Kidman ve Aaron Eckhart'lı aile dramı "Rabbit Hole" ile hayal kırıklığına uğratmıştı beni. Kidman'a bir Oscar adaylığı getiren filmde, o oyunculuk dahil pek bir şeye hayranlık duymamıştım. Fakat gidiş-gelişleri ile dikkat çeken Becca ve Howie'nin yaşadıkları felaket sonucu adeta bir duygular kolajına dönmüş hayatlarını özetleyen bu afiş filmden çok daha başarılıydı. Afişte yine Ignition Print imzası var.


5. "Inception": Rüyaları bir mimarlık harikası gibi işleyen "Inception" ve yaratıcı Christopher Nolan'ın bu dünyasına uygun, mimari bir afiş... Filmin yayınlandığında kimseye hiçbir şey anlatmayan ama bir o herkesi bir o kadar heyecanlandıran teaser'ını anımsatan bu afişte de Ignition Print imzası var.

En İyi Tagline'lar 2010:

1. "You Don't Get to 500 Million Friends without Making a Few Enemies." - Social Network: 2010'un en sevdiğim filmlerinden olan, Facebook ve Mark Zuckerberg'in hikayesini harika bir senaryo ile anlatan "The Social Network", iş dünyasının entrikalarını ve ikiyüzlülüğünü anlatan bir modern destandı. (Filmin eleştirisi "Sosyal Çağın İlk Destanı: The Social Network" yazıma buradan ulaşabilirsiniz.) Filmin tamamen üzerine kurulu olduğu düşmanlık hikayelerine ve Facebook'un gelebileceği toplumsal noktaya aynı anda gönderme yapan bu tagline, Eisenberg'in (bu durumda Zuckerberg'in) suratına dev puntolarla yazılmış ve bu nedenle bana biraz da 2007'nin "Michael Clayton" afişini anımsatmıştı.

2. "Innocence Dies. Abby Doesn't." - Let Me In: Yukarıda yılın en iyi afişi seçtiğim "Let Me In" de, filmin öncülü "Låt den rätte komma in" de, daha önce defalarca söylediğim gibi çocuksu, masum bir aşkın ve canice bir vampir hikayesinin ahenkli bir şekilde içiçe geçmiş hikayesi. Bu hikayeyi dört kelimede, iki cümle ile özetleyen tagline (tıpkı afişi gibi) orijinal filmin ötesine geçen kusursuz bir detay. İsveç ve Amerikan sinema endüstrilerinin ticari deneyimleri göz önünde bulundurulursa da gayet beklenen bir öne çıkış.

3. "An Epic of Epic Epicness" - Scott Pilgrim vs. the World: Başta bir gençlik filmi gibi gözüken, fakat 80'ler/90'lar nostaljisine hizmet eden, izleyenleri o mahallelerindeki atari salonuna atıp götüren "Scott Pilgrim vs. the World"ün bu tagline'ı, başrol oyuncusu Michael Cera'nın şapşallığını ve konuşmasını birebir yansıtıyor sanki.

4. "Shut Up. Kick-Ass." - Kick-Ass: Söyleyecek söz yok aslında. Shut up. Kick ass. Film bundan ibaret ve bu yüzden çok, ÇOK eğlenceli.

5. "Your Mind Is the Scene of the Crime." - Inception: 2010'un olay yaratan filmi, son Christopher Nolan harikası, "Inception" akıl oyunları ve rüya oyunları ile zihnimizi oldukça meşgul etmiş ve insan beyninin nelere kabil olduğuna, rüyalar aleminin şaşırtıcı detaylarına konsantre olmuştu. Zihni bir suç mahali olarak tanımlayan bu tagline, Nolan dünyasına, zekasına ve dehasına çok uygundu.

28 Haziran 2011

Akbank Sanat'ta 2000'lerin Kültleri

Temmuz, tam anlamıyla bir festival ayı olacak İstanbullular için. Tünel Şenliği, One Love Festival, İstanbul Caz Festivali, sun.day.sky, Rock'n Coke, Uluslararası İstanbul Opera Festivali derken; müziğin her türlüsüne yeterince doyacak kentim seyircisi. Akbank Sanat, bu yoğun tempoda geçecek ayın öğleden sonralarına yaydığı birbirinden güzel fantastik/korku/gerilim türlerindeki filmler ile, müzik dolu bu aya sinema sıkıştırmamıza yardımcı olmuş. Hem de 2000'li yılların az ve öz bir hayran kitlesine sahip kült filmlerinden oluşturduğu bir seçki ile: Akbank Sanat Sinema Kuşağı 2000'lerin Kültleri etkinliği kapsamında 01 - 23 Temmuz tarihleri arasında Cuma ve Cumartesi günleri saat 15:00'de toplam 8 film gösterilecek.

Seçkinin en dikkat çekici yanı, hayatımda izlediğim en iyi 5 filmden ikisini içeriyor oluşu: Meksikalı Guillermo del Toro'nun 2006 yapımı "El laberinto del Fauno" (Pan's Labyrinth / Pan'ın Labirenti - 15 Temmuz Cuma) ve İsveçli Tomas Alfredson'un 2008 yapımı "Låt den rätte komma in" (Let the Right One In / Gir Kanıma - 23 Temmuz Cumartesi) filmlerinin tarafımdan ne denli hayranlıkla anlatıldığını blogu takip edenler hatırlayacaktır. İlki fantastik bir dünyayı İspanyol İç Savaşı'nın toplumsal etkileri ile bağlamayı başarırken, ikincisi günümüz popüler sinemasının ayağa düşürdüğü vampir filmlerini çocuksu masumiyete bürünmüş bir aşk üzerinden anlatmayı başarıyor. İçlerinden birini henüz izlememişseniz, bu fırsatı kaçırmamalısınız.

Heyecan verici diğer filmler Richard Kelly'nin bizi 2001 yılında Jake Gyllenhaal ile tanıştıran akıl karıştırıcı başyapıtı "Donnie Darko" (Karanlık Yolculuk - 02 Temmuz Cumartesi) ve birkaç yıl önce İstanbul Film Festivali'nde izlediğimiz Belçikalı Nic Balthazar'ın 2007 yapımı filmi "Ben X" (22 Temmuz Cuma). Bu filmler ile sosyal ilişkiler konusunda sorunları olan iki gencin; biri fantastik bir dünya ile tanışarak karmaşıklaşan, diğeri ise aşkla tanışarak çözülen hikayelerini izleyebilirsiniz. Seçkide yer alan bir diğer film ise henüz izlemediğim ve çok merak ettiğim, Fransız Géla Babluani'nin 2005'te çektiği ve bir çok "İlk Film" ödülü kazanan "13 Tzameti" (09 Temmuz Cumartesi).

Uzakdoğu Sineması'na olan önyargılı ve mesafeli yaklaşımım nedeniyle detaylı bir şekilde söz etmesem de, seçkide Japon ve Kore sinemasından Kinji Fukasaku'nun "Batoru rowaiaru" (Battle Royale / Ölüm Oyunu - 01 Temmuz Cuma), Jee-woon Kim'in "Janghwa, Hongryeon" (A Tale of Two Sisters / Karanlık Sırlar - 08 Temmuz Cuma) ve Joon-ho Bong'un "Gwoemul" (The Host / Yaratık - 16 Temmuz Cumartesi) filmleri de yer alıyor.

9 Haziran 2011

theMagger Mayıs 2011: "Çağdaş Sanat, Kayıp Cennet"

Bildiğiniz gibi, geçtiğimiz aydan itibaren theMagger'ın theMet'inde "Saat 12 Olmadan" adlı köşemde yazmaya başladım. Her ay kültür ve sanatın farklı bir alanına değinmeye çalışacağım yazılarımın yanında, listeleme manyağı bir blogger olarak "thebalkabaa the10" adlı kutucuğun içerisinde de yine her ay farklı bir daldan kişisel listemi bulacaksınız.

theMet'in Mayıs 2011 sayısında İstanbul Modern'de 24 Temmuz'a kadar sürecek olan "Kayıp Cennet" sergisine ve 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde en beğendiğim 10 film listesine yer verdim. Yazıma ulaşmak için sayfalara tıklamanız yeterli:

31 Mayıs 2011

Hævnen

Şiddet, içimizde.

Bugüne dek yukarıdaki cümleyi bize aktarmaya çalışan onlarca film izledik. Bazıları savaşlarla yoğrulmuş büyük bütçeli epik filmlerle yapmaya çalıştı bunu, bazısı düşük bütçeli filmlerde sakız gibi uzattı konuyu. Kimileri ise çok daha basit yollardan, tokat gibi yüzümüze çarptı bu kısacık cümleyi. David Cronenerg'in "A History of Violence"ı, Gus van Sant'ın "Elephant"ı, Thomas Vinterberg'in "Dear Wendy"si, Lars von Trier'in "Dogville"i, Michael Haneke'nin "Das Weisse Band"ı... Saydığım isimlerden çoğunun Kuzey Avrupalı oluşu, belki de bu konuda izlediğim en iyi filmin yine Nordic bir yönetmenden geleceğinin habercisiydi. Ben 30. İstanbul Film Festivali'nde bir film izledim ki, ağzım açık aldı: "Hævnen".

Filmin yönetmeni Susanne Bier; 2000'li yıllarda farklı türlerle bezeli bir filmografiye imza attı. Dogme akımı kurallarına uyarak çektiği "Elsker dig for evigt", başarılı aile dramları "Efter brylluppet" ve sonradan Amerikan versiyonu çekilen "Brødre" ve Amerikalı oyuncularla çekilen başarısız bir dram "Things We Lost in the Fire". Danimarkalı yönetmen, 2010 yılında çektiği "Hævnen" ile ülkesine hem Altın Küre Ödülleri, hem de Akademi Ödülleri'nden birer En İyi Yabancı Film ödülü getirdi.


Filmin senaryosu, önceki filmlerinde de Susanne Bier ile çalışmış, Danimarka Sineması'nın en absürd örneklerinden "Adams æbler" gibi ilginç filmlerde de imzası olan başarılı senarist Anders Thomas Jensen'e ait. Hayatı aynı saat dilimindeki farklı iki kıtada, bambaşka dünyalarda geçip giden bir doktor, Anton ile tanışıyoruz önce. Sonra Londra'da yaşayan; biri annesini, biri karısını kaybetmiş Danimarkalı bir baba-oğul, Claus ve Christian ile... Christian, annesinin ölümü sonrası döndüğü ülkesinde Anton'un oğlu Elias ile yakın arkadaş oluyor ve değişiyor ikisinin de hayatları.


Şiddet, Christian'ın içinde. Oysaki sahip olduğu isme yakışmıyor bu. Film boyunca adeta "Das Weisse Band"da görmeyip hayal ettiklerimizi görüyoruz. Melek yüzlü, masum görünümlü çocuklar ve şiddet. Hayatını Afrika'da, kötü koşullarda yaşayan insanlara yardım etmeye adamış olan Anton'un aksine, çocukları içlerindeki şiddetle yaşıyor. Kendisinden çok daha az gelişmiş, çok daha az eğitimli olmasına rağmen onu ezebilen adamın tokadı karşısında diğer yanağını uzatıyor Anton. Oğlu Elias ve arkadaşı Christian ise anlayamıyorlar bunun nedenini. Şiddetin karşılığının, şiddetten başkası olamayacağını düşünüyorlar. Tam da bu noktada anlam kazanıyor işte filmin Danca ismi: "Hævnen", "İntikam" anlamına geliyor.


İngilizce ve Türkçe'ye ise "In a Better World / Daha İyi Bir Dünyada" olarak çevrilmiş filmin adı. Ve aslında filme en az orijinal dilindeki ismi kadar yakışan bir karar olmuş bu. "Hævnen", birbirinden farklı iki dünyanın hikayesi gibi duruyor ilk başta. Biri teknolojik imkanları, çok gelişmiş hayat düzeni ve uygar insanları ile 'daha iyi bir dünya' gibi görünüyor. Fakat insanlık tarihinin ilk zamanlarından beri varlığını koruyan ve 'insanlık' duygusuna verdiği zararı sürdüren şiddet duygusu her iki dünyada da mevcut ve aynı aslında. Danimarkalı iki küçük çocuğun şiddeti haklı bulması ve uygulaması ile Afrikalı bir adamın gücünü zevk için uyguladığı şiddetle göstermesi arasında hiçbir fark yok kısacası.


Tanınmış Danimarkalı oyuncular Ulrich Thomsen ve Mikael Persbrandt'a eşlik eden çocuk oyuncular William Jøhnk Nielsen ve Markus Rygaard, canlandırdıkları karakterlerin saf görünümlerinin ardındaki o öfkeyi harika bir oyunculukla taşıyorlar. "Hævnen", iki dünyanın hikayesini, şiddeti temel alarak anlatıyor; hiçbir dünyanın 'daha iyi' olmadığını gösteriyor bize. Yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor gerçekleri. Yılın en iyi filmi.

12 Mayıs 2011

30. Uluslararası İstanbul Film Festivali #6: Sarsılan Aileler

Festival'de izlediğim filmlerden, bahsetmek istediğim son 5'inden 4'ünü bu tema altında gruplamak bir hayli mümkün gözüktü gözüme. Ben de yaptım: Norveç'ten "Hjem til jul", İtalya'dan "La nostra vita", ABD'den "Rabbit Hole" ve hatta Fransa'dan "Potiche"; çok farklı atmosferlere sahip, çok farklı kültürlere ait olsalar da birer aile filmi olma ve bu ailelerin çoğu zaman trajik bir şekilde değişmek zorunda kalışını konu alma özelliklerini taşıyorlardı.


Norveç'in yetiştirdiği en büyük yönetmen olduğunu düşündüğüm Bent Hamer'in imzasını taşıyan ve Festival'in "Yıllara Meydan Okuyanlar" bölümünde gösterilen "Hjem til jul" (Yeni Yıl) hüzünlü bir Noel filmi. İngiliz mucizesi, 2003 yapımı "Love Actually"nin tam bir kuzeyli hali denilebilir film için. Çünkü yine aşk, aile ve Noel ruhu başrolde olsa da; kuzeyin o bunalımlı ve soğuk havası filmin içine işlemiş durumda. İlişkiler çok daha realist, bazı sahneler -olması gerektiği gibi- çok daha karamsar ve karanlık. Geniş oyuncu kadrosunun canlandırdığı karakterler arasındaki ortak özellik ise Noel'i ailelerinden uzakta geçiriyor oluşları. İster 30'larında bir baba, ister 50'lerinde bir evsiz, ister 40'larında bir metres, ister 60'larında bir koca, ister 16'sında bir çocuk olsun; herkesin ailesi ya da sevdikleriyle olabilmek için tercihler yapmak zorunda kalışını bir Noel tablosunun önünde sergileyen bir film "Hjem til jul". Kimi zaman komik, kimi zaman heyecanlı, kimi zaman hüzünlü sahneler eşliğinde... Filmin bonusu ise, tabii ki eşsiz aurora manzaraları.

Geçtiğimiz Cannes Film Festivali'nde, Elio Germano’nun En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü Javier Bardem ile paylaşmasını sağlayan film, "La nostra vita"... Karısını kaybeden bir adamın, hayatının geri kalanını çocuklarına ve ailesine değil, onları rahat yaşatmayı sağlayacak paraya adayışının öyküsü. Modern toplumlarda maddiyatın maneviyatın önüne geçişini, daha az gelişmiş ülkelerden göçen insanların içlerinde taşıdığı sevgiyi zıtlaştırarak göstermiş yönetmen Daniele Luchetti. Filmde Elio Germano’nun performansı yerlere göklere sığdırılamayacak cinsten. Özellikle de karısının cenaze töreninde haykıra haykıra bir şarkı söyleyişi var ki... Çok iyi bir film olmasa da oyuncuları tarafından kurtarılmış, ortalamanın üzerinden bir İtalyan filmi.

“Rabbit Hole”, iç sıkıntısına ve karamsarlığa dayanabilenler için bir yas hikayesi. Yaşanırsa güçlenen, görmezden gelinip yaşanmamaya çalışılırsa daha da güçlenen bir yasın hikayesi. David Lindsay-Abaire’in tiyatro oyunundan yine kendisi tarafından uyarlanan ve “Hedwig and the Angry Inch” ve “Shortbus” gibi eşcinsel sinemasının efsanevi örneklerinin altında imzası olan John Cameron Mitchell’in yönettiği “Rabbit Hole”da Nicole Kidman ve Aaron Eckhart 9 yaşındaki oğullarını trafik kazasında kaybetmiş bir çifti canlandırıyor. Nicole Kidman’ın botokslu suratı dev oyunculuğunu gölgede bırakıyor ve bence kendisi Oscar adayı olacak bir performansın altında seyrediyor film boyunca. Diğer yandan annesi rolündeki Dianne Wiest, yardımcı rolünde harikalar yaratıyor. Filmin iyi uyarlanmış senaryosu ve mükemmel açılış sahnesi; monoton bir 90 dakikayı affettiremiyor ne yazık ki. Hele bir de filmin ismine anlam yüklemeye çalışan seyircinin kıvranışları var ki, her an paralel evrene bir kapı açılacak diye beklerken filmin sonunda buluyorsunuz kendinizi.

Şaşırtıcı gelebilir belki ama, bu filmlerle birlikte anmak istedim “Potiche”i. Çünkü her ne kadar “La nostra vita” ya da “Rabbit Hole”da olduğu gibi bir trajedi söz konusu olmasa da, bir babanın (ölüm nedeniyle olmayan) yokluğunda değişmek zorunda kalan bir aileyi anlatıyordu: Fabrikanın başına geçen bir “süs-kadını” (filmin Fransızca adı bu anlama geliyormuş) ve herkesin şaşkınlıkla izlediği başarısının çocukları ve kocası ile olan ilişkisinde yarattığı değişiklikler... Her yıl bir film çekme potansiyeli ile Fransa’nın Woody Allen üretkenliğine sahip yönetmeni François Ozon’un son yıllarda çektiği tüm filmleri çok beğenmiş biri olarak, bu yılki “Potiche”i de yeterince tatmin edici buldum. Catherine Deneuve ve Gerard Depardieu’nün uzun zamandır keyifle izleyemediğimiz Avrupa komedisi oyunculukları, filmin “Mad Men” atmosferi ve renagrenk kostüm ile dekorları zevkle izleniyordu. “Le refuge” gibi ağır bir drama sonrasında Ozon’un verdiği bu mola, herkese eğlenceli anlar yaşatabilir."Potiche", 20 Mayıs'ta vizyona giriyor.

Oldukça uzattığımın farkında olduğum Festival yazılarının sonuncusu, Festival’in en beğendiğim filmi “Hævnen” üzerine olacak...

26 Nisan 2011

30. Uluslararası İstanbul Film Festivali #5: Mamma Gógó

Biraz hüzünlü bir film eleştirisi olacak bu seferki. İzlediğim 2. İzlandik film olma özelliği taşıyan "Mamma Gógó", aynı zamanda Festival'in 30. yılında beni hıçkıra hıçkıra ağlatan tek film oldu.

Sinemada Alzheimer hastalığına dair bir şeyler izlemek, Alzheimer hastalarını oynayan oyuncuların performanslarına tanık olmak hep aynı etkiyi yapıyor bende. Ve bugüne dek izlediğim filmlerde, dizilerde; "Iris"in Judi Dench'inde, "Away from Her"ün Julie Christie'sinde, hatta "Çemberimde Gül Oya"nın Işıl Yücesoy'unda nasıl babaannemi görüp ağladıysam; "Mamma Gógó" da aynı hisleri tattırdı bu yılki Festival'de. Tüm bunlar bir de Nordic Sineması'nın o değişik mizah anlayışı, soğukluğu ve donukluğu ile birleşince, 30. Uluslararası Film Festivali'nde izlediğim en iyi filmlerden birinin "Mamma Gógó" olduğunu söylememi sağladı.


58 yaşındaki İzlandik yönetmen Friðrik Þór Friðriksson, 1991 tarihli, ülkesine Oscar adaylığı getiren filmi "Börn náttúrunnar"da (Children of Nature) huzurevinden kaçan iki yaşlının hikayesini anlatmıştı. Yönetmenin yaşlılara ve onların sorunlarına oldukça duyarlı olduğunu "Mamma Gógó" ile annlamaya devam ediyoruz. Filmde bir yönetmenle tanışıyoruz önce, yaşlılarla ilgili çektiği son filmi iş yapmayan ve iflasın eşiğinde bir yönetmen. -ki bu filmin açık ve net bir şekilde "Börn náttúrunnar" olması bir öz eleştiri niteliğinde. Ekonomik durumunu tehlikeye atarak yaşlıların sorunlarına odaklanan bu yönetmenin günbegün Alzheimer hastalığının eline geçmekte olan annesi ile olan ilişkisine tanık oluyoruz sonra. -ya da basitçe, insanların ikiyüzlülüğüne.


“Film çekmek ve Alzheimer hakkında çılgın bir komedi” dese de yönetmen "Mamma Gógó" için, yaşlı bir kadının düştüğü komik duruma gülmek yerine ağlamayı tercih ettim ben. Ve tabii onu bakımevine yolladıktan sonra doğup büyüdükleri evi satarak, duvarındaki tabloları, içindeki eşyaları satarak borçlarını kapamaya çalışan çocuklarını izledikçe devam etti bu etki. Diğer yandan film, geçmişte güzel ve güçlü olduğu her halinden belli olan o kadının hastalık ile yok oluşunu gözler önüne sererken, yönetmen oğlun üzerinden de sanatsal filmler çekmenin zorluklarını oldukça mizahi bir dille anlatabilmiş. Ve bu ikisi arasında kurduğu duygusal ve kurgusal denge, filmi kaliteli kılmış.


İzlanda’nın geçtiğimiz yılki Oscar aday adayı olan filmin en güzel yanı, başroldeki Kristbjörg Kjeld ve Baltasar Kormákur’un “Brúðguminn” (2008) filminden hatırladığımız Hilmir Snær Guðnason’un performansları. 8 dalda İzlanda’nın 2010 Edda Ödülleri’ne aday gösterilen film, En İyi Kadın Oyuncu dalında Kjeld’e ödül kazandırırken, En İyi Orijinal Müzik ve En İyi Set Tasarımı ödüllerinin de sahibi olmuştu. Çok eğlenceli ama hüzünlü, gözyaşları içindeyken yüzünüzü güldüren bir film “Mamma Gógó”.

Yıllar önce yazdığım “Su” gibi, bu yazı da tam 7 yıl önce, 25 Nisan 2004’te kaybettiğim babaanneme...

24 Nisan 2011

30. Uluslararası İstanbul Film Festivali #4: Britanya'dan

Festival'de izlediğim filmler arasında Ada'dan da 4 film bulunuyordu. İngiliz ustalar Mike Leigh ve Stephen Frears'ın dört mevsim hikayeleri anlattıkları son filmleri "Another Year" ve "Tamara Drewe"ün yanı sıra, oyuncu kadrosu ile göz dolduran ilginç bilimkurgu "Never Let Me Go" izlediğim İngiliz yapımları olurken; İskoçya'dan "Neds", İngilizce altyazı ile izlenecek kadar İskoç'tu.

"Secrets & Lies", "Topsy-Turvy", "Vera Drake" ve "Happy-Go-Lucky" gibi filmleri ile Hollywood ve Akademi'nin de sıkça dikkatini çeken Mike Leigh'in son filmi "Another Year", özellikle Lesley Manville'in müthiş oyunculuğu ve Mike Leigh imzalı orijinal senaryosu ile bu yıl adından sıkça söz ettirmişti. Dört mevsim boyunca; yaşamı, ölümü, dostluğu, yalnızlığı ve birçok duyguyu bir avuç karakterin üzerinden anlatan "Another Year"da Jim Broadbent, Ruth Sheen ve Lesley Manville'in başrolleri paylaşıyor. 55 yaşındaki Lesley Manville, yönetmenin bir önceki filmi "Happy-Go-Lucky"deki anaokulu öğretmeni karakterinin tam zıttı, melankolik, yalnız ve umutsuz Mary'i canlandırıyor. Manville'in Nicole Kidman'dan çok daha iyi bir performans sergilediği düşünülürse Oscar adaylığını kaçırması oldukça üzücü. Diğer yandan Imelda Staunton, filmin açılış sahnesindeki cameo'sunda ustaca bir iş çıkarıyor. "Another Year", kasvetli ve hüzünlü bir dört-dört-mevsim-yalnızlık hikayesi olarak genel anlamda sıkıcı olsa da, kaliteli bir film ve iyi oyunculuklar barındırıyor. Film, 10 Haziran'da ülkemizde vizyona giriyor.

Kendisine Oscar adaylığı getiren "Queen"den sonra geçtiğimiz yıl "Chéri"sini izlediğimiz Stephen Frears, 2005 yapımı "Mrs.Henderson Presents" sonrasında yeniden komediye dönmüş "Tamara Drewe" ile. İngiliz kırsalında, yazarların huzurla yazabilmesi için bir arada yaşadıkları bir çiftlik evine komşu çiftliğe yıllar sonra geri dönen Tamara'nın kasabadaki erkekleri güzelliği ile baştan çıkarıp birbirine düşürmesi üzerine eğlenceli ve sürükleyici bir film "Tamara Drewe". Gemma Arterton, Roger Allam, Bill Camp, Luke Evans, Dominic Cooper, Tamsin Greig ve Jessica Barden gibi çoğunluğu tanınmamış İngiliz oyunculardan oluşan kadrosu ile de sıcak bir hikaye koyuyor önümüze Frears. Festivalde en çok güldüğüm film olabilir.

Video kliplerin usta isimlerinden Mark Romanek'in "One Hour Photo" sonrasındaki ikinci uzun metrajlı filmi, "Never Let Me Go" ile karşımızdaydı. "Remains of the Day"den sonra bir romanı daha sinemaya uyarlanan Kazuo Ishiguro'nun eseri olan "Never Let Me Go", geçmişte geçen bir bilimkurgu olma özelliği taşıyor. "The Island"ın İngiliz kırsalında ve 60'lı yıllarda geçen versiyonu gibi bir şey yani. Carey Mulligan'ı "An Education" sonrasında yine bir dönem filminde oynarken görüyoruz ve kendisi yine oldukça başarılı. Fakat yan rollerdeki Keira Knightley ve Andrew Garfield birer eye-candy olarak kalmakla yetinmişler ne yazık ki. Filmin sanat yönetimi ve Rachel Portman imzalı müzikleri büyüleyici bir etki yaratırken, bilimkurgu ve dönem filmi türlerini içiçe geçirme fikri bile heyecanlanmanıza yetiyor. Kısacası, farklı bir film "Never Let Me Go". Film, 29 Nisan'da ülkemizde vizyona giriyor.

İskoç Sineması'na San Sebastian Film Festivali'nin geçtiğimiz yılki büyük ödülünü getiren "Neds" ise oyunculuktan yönetmenliğe geçen Peter Mullan'ın imzasını taşıyor. 'Non-Educated Delinquents' anlamına gelen "Neds", 70'li yılların Glasgow'undaki kayıp ve belalı gençliğe yoğunlaşıyor. Sınıfın yıldızı, zeki ve inek bir çocuk olmaktan çıkıp abisi gibi bir Ned'e dönüşen John McGill'in değişimini, dönüşümünü ve döngüsünü izliyoruz film boyunca. Saf şiddet ve gençlik üzerine söylediği güzel lafları olsa da, beni çekemeyen bir filmdi.

Festival izlenimlerim devam edecek...

20 Nisan 2011

30. Uluslararası İstanbul Film Festivali #3: Yarışmalardan

30. Uluslararası İstanbul Film Festivali, 16 Nisan Cumartesi gecesi düzenlenen tören ile Altın Lale'lerini ve diğer ödüllerini dağıtarak Kapanış Gecesi'ni gerçekleştirdi.

1985 yılından bu yana verilen ve son iki yıldır Şakir Eczacıbaşı'nın anısına takdim edilen Altın Lale Uluslararası Yarışma Ödülü'nün sahibi "Microphone" filmi ile Mısır'dan Ahmad Abdalla oldu. Jüri Özel Ödülü ve Radikal Gazetesi Halk Ödülü Türkiye'den Seyfi Teoman'ın "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" filmine layık görülürken; Jüri Özel Ödülü'nü paylaşan diğer film Uruguay'dan Federico Veiroj'un "La Vida Útil" filmi oldu ve FIPRESCI Ödülü Japonya'dan Tran Anh Hung'un "Noruwei No Mori" filmine verildi. Claire Denis'in jüri başkanlığı yaptığı yarışmada, "Elisa K" (J.Colell & J. Cadena), "Poupoupidou" (G.Hustache-Mathieu), "Mill and the Cross" (L.Majewski), "Piano in a Factory" (Z.Meng), "Rio Sex Comedy" (J.Nossiter), "Sound of Noise" (O.Simonsson & J.S.Nilsson), "Incendies" (D.Villeneuve) ve "Trip" (M.Winterbottom) yarışan diğer filmlerdi.

Altın Lale Ulusal Yarışma bölümünde ise galibiyet Tayfun Pirselimoğlu'nun "Saç" filminin oldu. "Saç", En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kadın Oyuncu (Nazan Kesal) ödüllerine layık görülürken; Jüri Özel Ödülü ve FIPRESCI Ödülü Sedat Yılmaz'ın "Press", Radikal Gazetesi Halk Ödülü ise İlksen Başarır'ın "Atlıkarınca" filmlerine verildi. ("Atlıkarınca aynı zamanda En İyi Müzik Ödülü ile de ödüllendirildi.) Bu ödüller dışında "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" (En İyi Görüntü Yönetmeni), "Görünmeyen" (En İyi Erkek Oyuncu - Ahmet Mekin) ve "Zefir" (En İyi Senaryo) filmleri de birer ödülle geceden ayrıldı. Jüri başkanlığını Reha Erdem'in yaptığı Ulusal Yarışma'da bu filmler dışında "Ekümenopolis" (İ.Azem), "Oğul" (A.Cengiz), "Kar Beyaz" (S.Güneş), "Çınar Ağacı" (H.İpekçi), "Gişe Memuru" (T.Karaçelik), "72.Koğuş" (M.Saraçoğlu) ve "Kırık Midyeler" (S.Tokmak) de yarışmış; Derviş Zaim'in "Gölgeler ve Suretler" filmi ise Ankara'da kazandığı En İyi Film Ödülü nedeniyle yönetmelik gereğince yarışmadan çıkarılmıştı.

"Sinemada İnsan Hakları" bölümünde gösterilen filmlerin yarıştığı Avrupa Konseyi Sinema Ödülü FACE'e ise "As If I'm Not There" filmi ile Juanita Wilson layık görüldü. Yarışmanın Jüri Özel Ödülü ise Türkiye'den Sedat Yılmaz'ın "Press" filminin oldu.

Ben yarışma filmlerinden Uluslararası Yarışma'dan "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" ve "Incendies", Ulusal Yarışma'dan "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" ile "Sinemada İnsan Hakları"ndan "También la lluvia" filmlerini izleme fırsatı buldum. Ayrıca Derviş Zaim'in "Gölgeler ve Suretler" ve İlksen Başarır'ın "Atlıkarınca" filmlerini vizyonda izlemiştim. ("Atlıkarınca" hakkında yazdığım yazıya buradan ulaşabilirsiniz.)

"Bizim Büyük Çaresizliğimiz", "Tatil Kitabı" filmi ile çok iyi bir ilk filme imza atan yönetmen Seyfi Teoman'ın ikinci filmiydi. 61. Berlin Film Festivali'nde yarışan filmi merakla bekleyen yerli izleyicisi için Türkiye galası, İstanbul Film Festivali'nde yapıldı. Barış Bıçakçı'nın aynı adlı romanından, yazar ve yönetmen tarafından uyarlanan "Bizim Büyük Çaresizliğimiz", uzun yıllar süren bir dostluğun ve bu dostluğun arasına girer gibi olan genç bir kızın hikayesi. Bu hikayenin Ankara'da geçmesi, filmin Ankara görüntüleri içinde boğulmasına ve seyirciyi daraltmasına neden olmuş olsa da Seyfi Teoman'ın başarılı yönetmenliği ve İzlanda asıllı Alman görüntü yönetmeni Birgit Gudjonsdottir'in mükemmel işçiliği sayesinde film ortalamanın çok üzerinde bir yerlere ulaşmış. İlker Aksum, Fatih Al ve Güneş Sayın'ın oyunculukları ise sanırım yalnızca benim değil, birçok kişinin beklentilerini karşılamaktan geri kaldı. Sakin'in film için yaptığı şarkılar ise keşke daha fazla yer alsaymış, neredeyse müziksiz olan filmde. Film, belki de bir roman uyarlaması olmasının talihsizliğini yaşarken, en büyük artısı da romancının senaryoda imzasının bulunmasıydı. "Bizim Büyük Çaresizliğimiz", geçtiğimiz Cuma günü genel gösterime de girdi.

Kanada'ya bu yıl En İyi Yabancı Film dalında bir Oscar adaylığı getiren Denis Villeneuve filmi "Incendies" (İçimdeki Yangın), 130 dakikalık zorlayıcı süresiyle yer yer sıkıntı veren bir yapım olsa da, görkemli ve şaşırtıcı finali ile tüm kusurlarını kapatmayı başarıyordu. Annelerini kaybeden ikiz kardeşler Jeanne ve Simon, annelerinin vasiyeti duyduklarında sandıklarının aksine halen yaşayan bir babaları ve varlığından habersiz oldukları bir abileri olduğunu öğrendiklerinde seyirciyi de şaşırtmayı başarıyor yönetmen. Fakat sonrasında (belki de filmin bir tiyatro oyunu uyarlaması olmasındandır) birkaç heyecanlı terör sahnesi dışında durağan ve uzun bir macera bekliyor aynı seyirciyi. Ta ki filmin sonunda "1+1, 1 eder mi?" gibi düşündürücü ve vurucu bir replik ile çözümlenen olaylara kadar. Lubna Azabal'ın performansı ile de kalplerde taht kuran "Incendies"i 29 Nisan'da vizyonda izleyebilirsiniz.

"También la lluvia" (Yağmuru Bile), iki dev oyuncuyu, İspanyol Luis Tosar ve Meksikalı Gael García Bernal'i bir araya getiren ve Bolivya'da geçen bir İspanyol yapımı. Columbus ile ilgili büyük bütçeli bir gişe filmi çekmek için Bolivya'da bulunan bir yapım ekibinin, kendini bir insanlık dramının ortasında bulmasını anlatıyor film. Yarıştığı "Sinemada İnsan Hakları" bölümüne gayet uygun bir şekilde, insanlığın defalarca sınanması ile karşı karşıya kalıyoruz film boyunca. Geçmişte İspanyol kaşiflerin yerli halkı sömürmeleri ve günümüzde zenginlerin yoksulları sömürmeleri ile sıkı bağlar kuran film Bolivya ve yakın tarihi konusunda da bilgilenmemizi sağlıyor. Icíar Bollaín'in yönettiği filmde iki oyuncuya eşlik eden Juan Carlos Aduviri'nin de emeği büyük. Film, tahminlerimin aksine ülkemizde de 29 Temmuz'da vizyona girecek.

Festival izlenimlerim devam edecek...

17 Nisan 2011

30. Uluslararası İstanbul Film Festivali #2: Psikopat Katiller

İzlediğim filmler arasında 3'ü psikoloji bozmaya oldukça elverişliydi. 3 gün içinde izlediğim biri ABD, biri Kanada, biri Alman yapımı bu 3 film; Festival'in en zorlayıcı anlarını oluşturdu belki de benim için bu yıl. Düşük şiddet dozundan saf psikopatlığa doğru: "Good Neighbors", "Killer Inside Me" ve "Picco".

"Good Neighbors" (Canım Komşularım), Kanada'nın Fransızca konuşulan bölgesinde, Montréal'de İngilizce konuşan 3 genç komşunun hikayesini anlatıyor. Victor'un apartmana taşındıktan sonra Louise ve Spencer ile arkadaş olması, ve daha sonra Louise'e duyduğu ultra-platonik aşk filmin belki de en saf psikopatının Victor olduğunu söylüyor bize. Fakat kedi saplantısı, hatta fetişi ile Louise ve tekerlekli sandalyeye mahkum Spencer'ın sinir bozucu gülümsemesi de oldukça ilginç karakterlerle karşı karşıya olduğumuzu kanıtlıyor. Tüm bunların yanında bir de şehirde kol gezen bir seri katilin varlığı, ortamı iyice gergin hale getiriyor. Oyuncu kadrosunda Xavier Dolan'ın adını görmek -fakat kendisini yalnızca 2.5 dakika izleyebilmek- filmi görmenin en büyük motivasyonu olsa da, bunların yanına Dvorák dinlemeyi de ekleyebiliriz. Tüm kanlı ve gerilimli gidişatına rağmen oldukça eğlenceli bir film olan "Good Neighbors", Kanadalı aktör Jacob Tierney'nin yönettiği üçüncü film. Filmde Jay Baruchel, Scott Speedman ve Emily Hampshire gibi genç ve yetenekli insanlar oynuyor.

Festivalde bu yıl hem Uluslararası Yarışma'da hem de Akbank Galaları bölümlerinde iki ayrı filmi ile yer bulan Michael Winterbottom'ın "Killer Inside Me"si (İçimdeki Katil) ise yoğun Güneyli aksanına bulanmış bir suç filmi. Casey Affleck'in başrolünde harikalar yarattığı filmde (ve uyarlandığı Jim Thompson romanında) başrolümüzün soyadının Ford olması hoş bir tesadüf. Zira Affleck'in muhteşem çıkışını yaptığı film "Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford"da da Robert Ford'u canlandırmıştı aktör. Jessica Alba ve Kate Hudson'ın da kötü oyunculukları ile yer aldığı "Killer Inside Me", adı içerdiği şiddet unsurlarının yanında hafif kalan bir film. Bir şerif yardımcısının içindeki sadistik ve duyguları ve öldürme aşkını ortaya çıkardığını görüyoruz bolca. Winterbottom'ın filme yerleştirdiği ince espriler de kendisinin şakacı bir yönetmen olduğunu kanıtlıyor.

Festival'de beni en çok sıkan, yoran ve geren film ise, hapishane filmleri türünün gereğince tek bir mekanda, aynı insanlarla geçen "Picco" oldu. "Genç Ustalar" bölümünde gösterilen, Alman yönetmen Philip Koch'un imzasını taşıyan filmde bir ıslahevi hücresindeki dört gencin, hafif suçlar işledikleri için kapatıldıkları bir hücrede nasıl birer canavara dönüştüklerini görüyoruz izlediğimiz 100'ü aşkın gün boyunca.

Festival izlenimlerim devam edecek...

10 Nisan 2011

Türk Sineması'nın Son Harikası: Atlıkarınca

Türk Sineması son yıllarda hem film sayısındaki, hem de yeni yönetmenler ve ilk filmlerin sayısındaki artıştan da görülebileceği üzere parlak bir dönem geçiriyor. Fakat niceliğin değil, niteliğin önemli olduğunu hatırlarsak, bu filmlerin ve yeni yönetmenlerin birçoğunun kimsede iz bırakmadığını, elendiğini görüyoruz. İlk filmi "Başka Dilde Aşk"ı 2009 yılında çekerek hem eleştirmenlerin, hem de seyircinin beğenisini kazanabilme başarısını gösteren İlksen Başarır ise; kesinlikle iz bırakan, cesur bir yönetmen.

Yönetmen, ilk filmi "Başka Dilde Aşk"ta (Dikkatli olalım, aynı anda 5 işle uğraşınca karışabiliyor, "Aşk Tesadüfleri Sever" değil) işitme ve konuşma engelli bir gence odaklanmış; iletişimin konuşmadan da sağlanabileceğini göstermişti bize. Yaşamını konuşmadan sürdürmek zorunda olan bir erkek ve yaşamak, para kazanmak için konuşmak zorunda olan bir kadının arasındaki duygusal bağ ile duygulandırmıştı seyircisini. "Atlıkarınca"da ise konuşma engeli olmasa da konuşmadığı, konuşamadığı için zarar görmeye devam eden bir aileye dönüyor kameralar.


Erdem, Sevil, Edip ve Sevgi... "Atlıkarınca", karakterlerinin isimlerinden, içinde yer alan en ufak ayrıntıya kadar her şeyin bir metafor olarak düşünülmesi gereken; senaryosunda en ufak bir fazlalık olmayan bir film. Yönetmenin "Başka Dilde Aşk"ta olduğu gibi yine başrol oyuncusu Mert Fırat ile birlikte yazdığı senaryo gerçekten kusursuz. Yalnızca toplumda tabu olan enseste odaklandığı ve bu nedenle cesur olduğu için değil; filmdeki ailenin bu yarasını derinlikli bir şekilde anlatmayı becerebildiği için başarılı. Söz konusu sinema olduğunda; evine komşu yemeği sokmayacak kadar titiz ve şair olacak kadar duygusal bir adamın çocuklarına verdiği zararın nedenlerini boş bir kovada, bir sokak köpeğinde ya da bozuk bir kapıda aramak gerektiğini hatırlatıyor "Atlıkarınca".

Filmin zamansız ve mekansız sanat yönetimi ile zamanda yaptığı atlamaları gayet doğal gösterebilen kurgusu da en az senaryosu kadar iyi. Diğer yandan oyuncular Mert Fırat ve Nergis Öztürk çok iyi birer oyuncu olduklarını önceki filmlerinden sonra bir kez daha kanıtlıyorlar. 14 yaşındaki Zeynep Oral ise, filmin genelinde olmasa da kilit bir sahnede yaşadığı patlama sırasında ileride nasıl iyi bir oyuncu olacağının sinyallerini veriyor.

"Başka Dilde Aşk"ta seyircide duygusal bir patlamaya neden olan Louis Aragon şiirinin yerini bu kez Erdem'in yazdığı bir şiir ve Sevgi'nin yaşadıklarını anlatamayışına ilaç olan bir roman alıyor "Atlıkarınca"da. Çağan Irmak Sineması'nın filmin sonlarında ağlatan şairane replikleri varsa; İlksen Başarır Sineması'nın da söylenemeyenleri edebiyatla söyleyebilmesi var 2 filmden gördüğümüz kadarıyla. Ve Irmak'ınki ne kadar yapmacık durmaya müsaitse, Başarır'ınki sanatın iki dalını bu kadar güzel iç içe geçirebildiği için gerçekçi duruyor.

İlksen Başarır, Türk Sineması'nın geldiği son ve umut verici noktanın en önemli temsilcilerinden biri olduğunu ikinci filmiyle de kanıtlıyor "Atlıkarınca" ile. Ben de bir Türk sinema izleyicisi olarak teşekkür ediyorum kendisine.

47. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nden En İyi Senaryo (İlksen Başarır ve Mert Fırat) ve Behlül Dal Jüri Özel Ödülü (Zeynep Oral) ile dönen film; 10. !F Bağımsız Filmler Festivali'nin Keş!f yarışmasından, kurgusunda yapılan değişiklik nedeniyle çekilmek zorunda kalmıştı. Şu anda 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin, Ulusal Yarışma'sında Altın Lale için yarışan "Atlıkarınca"yı, vizyonda ya da Festival kapsamında 12 Nisan Salı günü izleyebilirsiniz.