kısa film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kısa film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2010

Modadan Modern Sanata: Hüseyin Çağlayan

İstanbul Modern'in 15 Temmuz'dan beri ev sahipliği yaptığı Hüseyin Çağlayan Sergisi, ya da evrensel adıyla Hussein Chalayan Sergisi, moda mı sanattan çıkar yoksa sanat mı modadan sorusunu sormuş sanki. Ya da eski bir Penguen esprisiyle, "Sanat insanın kendine yakışanı giymesidir." demiş.

1970 Lefkoşa doğumlu Hüseyin Çağlayan, büyük bir tasarımcı, büyük bir sanatçı ve büyük bir modacı. Bense ne aşağıda gördüğünüz, "Sözlerden Sonra" koleksiyonunun bir parçası olan çalışmasını televizyonlarda gördüğümde; ne de İstanbul Modern'in kalıcı sergisi "Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar"ı gezip sanatçının eserlerinden biriyle defalarca burun buruna geldiğimde biliyordum adını. Ne zaman ki geçitğimiz kış "Bence Vöğğğğg" söylemiyle neşe kattı günlük geyiklerimize, o zaman öğrendim Hüseyin Çağlayan adını. Sanatçının bir modacıdan çok daha fazlası olduğunu anlamak içinse eserlerinden yalnızca birkaçını bile görmek yetiyor. Hele ki gördüğünüzün o televizyonlarda görüp hayran kaldığınız, ya da müzenin üst katında eserlerine rastladığınız eserlerin sahibi olduğunu anladığınızda...


Venedik'ten New York'a, Londra'dan İstanbul'a uzanan bir yelpazede eserleri çeşitli moda haftaları ve bienallerde sergilenen sanatçı, şu anda Puma'nın da kreatif direktörlüğünü yapmakta. Sergide ise Donna Loveday'in küratörlüğünde Çağlayan'ın 1994-2010 yılları arasındaki moda/sanat eserleri sergilenmekte. Eserleri derken, sadece moda tasarımları değil söz konusu olan: Enstalasyonlar, kısa filmler, performanslar... Moda ile sanat yapılabiliyormuş demek bu serginin amacı. -ki aynısının insan vücutlarıyla sanat yapılabiliyormuş versiyonu için çıkışta Body Worlds'ü ziyaret etmeniz yeterli.


Hüseyin Çağlayan sergisinde en çok dikkatimi çeken eserler arasında en üst sırada sanatçının 2003 ve 2005 tarihli iki kısa filmi bulunuyor: Yolculuk sırasında taşıtların kıyafetlerimizin yerini aldığını anlatan, Bennu Gerede'nin rol aldığı "Yerden Geçide" (Place to Passage) ve Tilda Swinton'ın rol aldığı fütüristik bir laboratuvarda geçen "Olmayıp Varolan" (Absent Presence) eş zamanlı olarak 5'er ekranda gördüğümüz görüntülerle gerçek anlamda baş döndürücü. Diğer yandan, sergiye girer girmez sizi karşılayan "Hareketsizlik" (Inertia) ile zamanın durduğuna tanık oluyor, "Okumalar"ın (Readings) lazerleri ile gözlerinizin kamaşmasına engel olamıyorsunuz.


Sanatçının KKTC, Türkiye ve İngiltere arasında geçen, aidiyet sorunları ile dolu geçmişinin etkilerinin görüldüğü "Sözlerden Sonra" (After Words) ise en bilindik eseri olarak karşınıza çıkıyor Çağlayan'ın. Mobilyaların birer elbise gibi üzerimizde taşınabilmesi, böylece terk etmek zorunda kaldığınız yerde geriye bir şey bırakmama fikrinden yola çıkan "Sözlerden Sonra", mobilya hallerinde karşılıyor sizi. Ekranda ise o dönüşümü izleyebiliyorsunuz. Tıpkı serginin çıkışında "Yüz On Bir" (One Hundred and Eleven) ile elektronik kıyafetlerin hiçliğe dönüşümünü izleyebildiğiniz (ve etraftan gelen "Oha!, "Yok artık!" "Wow!" seslerini dinleyebildiğiniz) gibi...


Hüseyin Çağlayan modern sanatın en etkileyici temsilcilerinden biri olduğunu kazıdı benim aklıma bu sergi. Siz de sergiyi 24 Ekim'e kadar İstanbul Modern'de ziyaret edebilirsiniz.

3 Mart 2010

Oscarlar 2009: En İyi Animasyon Adayları

En İyi Animasyon Film (uzun metraj) kategorisi, bu yıl Altın Yılı'nı yaşıyor. 1938, 1988 ve 1995 yıllarında Özel Başarı Ödülü adıyla; sırasıyla ilk uzun metraj animasyon film "Snow White and the Seven Dwarfs" ile Walt Disney'in bizzat kendisine, "Who Framed Roger Rabbit"te animasyon ve gerçek performansı ilk kez birleştiren Richard Williams'a ve ilk Pixar filmi "Toy Story" ile ekibin lideri John Lasseter'e verilmiş olan ödül, ilk kez 2001'de bir kategoriye dönüştü. O yıl 3 filmin aday gösterildiği, 2002'de 5 filme çıkan aday listesi, Akademi'ye başvuran uzun metrajlı animasyon filmlerin yetersizliğinden dolayı yıllardır 3 filme veriliyordu. Bu yıl, yeterli sayı olan 16 filmin aday adayı olması nedeniyle yeniden 5 film bu kategoride aday gösterildi. Adaylığı garanti olan 4 film dışında finale kalan 5. filmin "Cloudy with a Chance of Meatballs", "9", "Ponyo" ya da "A Christmas Carol" olması beklenirken, Akademi bir sürpriz ile bu kategoride de bir Avrupa filmine yer verdi. Pixar'ın bugüne dek yalnızca iki kez kaybettiği bu yarıştan, 5. (hatta Özel Ödül'ü sayarsak 6.) Oscarı ile ayrılacağı kesin gibi.

En İyi Animasyon Film:
Coraline (Yön: Henry Selick (0/0) - Laika)
Fantastic Mr. Fox (Yön: Wes Anderson (0/1) - 20th Century Fox)
Princess and the Frog (Yön: John Musker (0/0), Ron Clements (0/1) - Walt Disney Animation Studios)
Secret of Kells (Yön: Tomm Moore (0/0) - Cartoon Saloon)
Up (Yön: Pete Docter (0/4) - Pixar Animation Studios)

"Coraline", hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip Neil Gaiman'ın bir eserinden uyarlanan stop-motion tekniği ile çekilmiş bir animasyon. Bilinen kalıplara uymayan bir yapıya, karanlık bir atmosfere ve korkutucu unsurlara yer veren bir hikayeye sahip. Yeni bir eve taşınan Coraline'ın bir gece evin içindeki bir kapıdan girilen alternatif bir dünyayı keşfetmesini konu alan film, bence de yılın en başarılı animasyonlarından. "Coraline", aday olduğu 10 Annie Ödülü'nün 3'ünü kazandı. Filmin seslendirme kadrosunda ise Dakota Fanning ve Teri Hatcher dikkat çekiyor.

"Fantastic Mr. Fox", "Royal Tenenbaums" ile En İyi Orijinal Senaryo dalında bir Oscar adaylığı bulunan bağımsız yönetmen Wes Anderson'ın ilk animasyon filmi. Karısının hamile olduğunu öğrendiğinde ona bir daha kendini tehlikeye atmayacağına ve tavuk hırsızlığı yapmayacağına dair söz veren tilkinin yıllar sonra eski mesleğine geri dönüp kendini, ailesini ve komşularını tehlikeye atışını konu alıyor. Bir roman uyarlaması olan "Fantastic Mr.Fox", iddialı olduğu En İyi Uyarlama Senaryo dalında aday olamamış olsa da Alexandre Desplat'ın müzikleri ile bir Oscar adaylığı daha bulunuyor bu yıl. Kahramanlarına yalnızca karikatürize hayvanlar değil, derinlikli karakterler olarak yaklaşan filmin en büyük kozu seslendirme kadrosundaki George Clooney, Meryl Streep, Jason Schwartzman, Bill Murray ve Owen Wilson gibi isimler. 3 dalda aday olduğu Annie'lerden En İyi Senaryo Ödülü ile ayrılmış olan "Fantastic Mr.Fox", benim gözümde "Up"ın tek, fakat göreceli olarak güçsüz rakibi.

Walt Disney, klasik animasyon tekniklerine geri döndüğü "Princess and the Frog"da; bildiğimiz prenses-kurbağayı-öper-,-kurbağa-prens-olur hikayesini anlatıyor. Prensesin Afrikalı olacağı duyurulduğunda, bunda stüdyonun seçim kampanyasında Obama'yı desteklemesinin büyük etkisi olduğunu söyleyenlerin sayısı oldukça büyüktü. Klasik animasyonlara nostaljik ve özlem dolu bir yaklaşımım olmadığından, geçtiğimiz ay vizyona giren filmi henüz izlemedim. Fakat yenilikleri seven Akademi'nin retro bir tercih yapacağını sanmıyorum. Film, Disney'in tapıldığı bir başka kategori olan "En İyi Orijinal Şarkı" kategorisinde Randy Newman imzalı iki şarkı ile de Oscar'a aday. Annie Ödülleri'nde ise aday olduğu 8 daldan 3'ünden ödülle dönmüş.

Yılın sürprizi, İrlanda yapımı "Secret of Kells". Kategori 3 adaydan oluşsaydı, bu başarıyı elde edemeyecek olan filmlerden olduğu kesin. Son yıllarda özellikle İspanyol ve Alman yapımı animasyon örnekleri çıkaran Avrupa'nın en başarılı animasyon filminin bu yıl İrlanda'dan çıktığını söyleyebiliriz. Seslendirme kadrosunda Brendan Gleeson'ın yer aldığı film, bir Kelt efsanesini anlatıyor. Avrupa Film Ödülleri'nde ve Annie Ödülleri'ne de En İyi Animasyon kategorisinde aday olsa da filmin henüz ülkesinde aldıkları dışında bir ödülü bulunmuyor.

"Up", ne yapsa hayran bırakan, son yılların en başarılı animasyon stüdyosu Pixar'ın son bombası. "Toy Story" ile başlayan macerasına; "Finding Nemo", "Incredibles", "Ratatouille" ve "Wall-E" ile 4 Oscar ekleyen Pixar'ın "Up"ı, bu kategori dışında En İyi Film, En İyi Orijinal Senaryo, En İyi Orijinal Müzik ve En İyi Ses Kurgusu dallarında da Oscar'a aday oldu. 1991 yılında En İyi Film kategorisinde aday olan "Beauty and the Beast"ten sonra ilk kez bir animasyon filmin En İyi Film olma yarışında yer aldığını görüyoruz. (Fakat tabii ki, o yıl ne animasyon filmler bu kadar göz önünde olduğundan, ne de kategoride bu yıl olduğu gibi 10 aday olduğundan, "Beuaty and the Beast"in başarısı çok daha önemli.) Pete Docter ise, daha önce "Toy Story", "Monsters, Inc." ve "Wall-E"nin kadrosunda yer almış deneyimli bir isim. "Up", karısının hayallerini gerçekleştirmeden ölmesini halen kabullenemeyen emekli Mr.Frederikson'ın evini balonlarla uçurarak Güney Amerika'ya yaptığı ziyareti konu alıyor. Renkli karakterler, iyi espriler, güzel detaylarla dolu, 'tam bir Pixar filmi' "Up". 9 dalda aday olduğu Annie'lerin 2'sini (ama en önemli ikisini - En İyi Animasyon, En İyi Yönetmen), BFCA, BAFTA, Altın Küre ve PGA ödüllerini kazanan filmin bu ödüllere bir de Oscar ekleyeceği kesin.

En İyi Kısa Animasyon:
French Roast (Fabrice O. Joubert (0/0))
Granny O'Grimm's Sleeping Beauty (Nicky Phelan (0/0), Darragh O'Connell (0/1))
Lady and the Reaper (Javier Recio Gracia (0/0))
Logorama (Nicolas Schmerkin (0/0))
Wallace and Gromit: A Matter of Loaf and Death (Nick Park (4/5))

Kısa animasyonlarda ise 1 Fransız, 1 İspanyol, 1 İrlanda, 1 İngiliz ve 1 Amerikan filmi yarışıyor bu yıl. Bilgisayar teknolojilerini kullanan 3 filmin yanısıra, klasik çizim tekniklerine ve stop-motion'a başvuran birer film de mevcut listede. Kısalisteden finale kalamayan "Cat Piano"yu da saygıyla anıyorum. "French Roast", bir kafede otururken cüzdanını kaybettiğini farkeden bir adamın bu durumdan kurtulmaya çalışırken başına gelenleri anlatıyor. "Granny O'Grimm's Sleeping Beauty", şimdiden birçok Grimm masalını korkutucu bir şekilde yorumlayan büyükanne serisinin filmlerinden biri. Büyükanne torununu Uyuyan Güzel masalı ile korkutuyor. İspanyol "La dama y la muerte", Azrail ve genç bir doktorun, kocasına kavuşmak istediği için ölmek isteyen yaşlı bir kadını paylaşamamaları üzerine. "A Matter of Loaf and Death" ise stop-motion serisi Wallace and Gromit ikilisinin son macerası. İkilinin yaratıcısı Nick Park'ın, 90lı yıllarda 3 kez bu dalda ödüllendirilerek ve 2005 yılında En İyi Animasyon Film Oscarı'nı alarak döneminin kapandığı düşünüyorum ve birazdan detaylı olarak değineceğim "Logorama"nın en büyük rakibi olarak "Granny O'Grimm"i görüyorum.

"Logorama", son yıllarda gördüğüm en yaratıcı kısa animasyon. İnsanların, binaların, hayvanların, manzaraların hatta efektlerin bile dünyaca ünlü marka logolarından oluştuğu bir dünyada, polisiye bir hikayeyi konu alıyor film. Logolardan oluşan Los Angeles sokaklarında, Michelin maskotu polisler, Ronald McDonald'ı kovalıyor. 16 dakika boyunca gördüğümüz her şeyin bir logo olması ve özellikle bu göndermeleri hemen hemen eksiksiz anlıyor oluşumuz, kapitalist sistemin hayatımıza ne kadar işlediğini kanıtlıyor. Filmde özellikle X-Box ve Nike logolarının kullanım şekli beni benden aldı. Hikayesi sıradan olsa da bunu anlatmayı seçtiği yaratıcı yolla Oscar'a uzanmasını umuyorum Nicolas Schmerkin'in.

Sırada: En İyi Uyarlama Senaryo

1 Mart 2010

Oscarlar 2009: En İyi Kısa Film Adayları

Hayatıma bu yıl belgeseller dışında, kısa filmlerin de ciddi bir giriş yapması güzel oldu. 21. Uluslararası İstanbul Kısa Film Festivali sonrasında bugünlerde de 6. Akbank Kısa Film Festivali'ni heyecanla izlemekteyim. Akademi'nin Aralık ayında açıkladığı 10 filmden oluşan kısalistede 4 Amerikan, 2 Avustralya, 2 İngiliz, 1 İrlanda ve 1 İsveç yapımı film bulunmaktaydı. Bunlardan "Gorund Beneath", "Hotel", "Response", "Short Term 12" ve "Sidney Turtlebaum" finale kalamadı.


En İyi Kısa Film:
Door (Juanita Wilson (0/0), James Flynn (0/0))
Istället för abrakadabra (Patrik Eklund (0/0), Mathias Fjellström (0/0))
Kavi (Gregg Helvey (0/0))
Miracle Fish (Luke Doolan (0/0), Drew Bailey (0/0))
New Tenants (Joachim Back (0/0), Tivi Magnusson (0/1))


İrlanda yapımı "The Door", Çernobil Felaketi sonrası ayakta durmaya çalışan bir ailenin hikayesini anlatıyor. İsveç yapımı "Instead of Abrakadabra", ekstrem numaralar yapmaya çalışan yeteneksiz bir sihirbazın aşık olduğu komşu kızını etkilemeye çalışması üzerine. Amerikan yapımı "Kavi", Hintli bir çocuğun sefil yaşamına odaklanıyor. Avustralya filmi "Miracle Fish", doğumgününde elinize koyduğunuzda aldığı şekle göre geleceğinizi söyleyen kağıt bir balık hediye alan bir ilkokul çocuğunun gözünden dünyaya bakıyor. Bir diğer Amerikan filmi "New Tenants" ise ilginç bir geçmişe sahip yeni bir binaya taşınan kiracılar ile ilgili.


Ben filmlerden yalnızca "Miracle Fish" ve "Instead of Abrakadabra"yı izleme fırsatı buldum. "Miracle Fish"in son yıllarda izlediğim (kısa/uzun) en tatlı filmlerden biri olduğunu, bir çocuğun gözünden dünyaya bakan birçok masalsı filme benzediğini ve bu konuda başarılı olmayı fantastik ögelere yer vermeden de başarabildiğini düşünüyorum. "Instead of Abrakadabra" ise sadece esprili bir film. Diğer yandan, dünya çapındaki kısa film festivallerinde en çok ödül toplayan iki film "Kavi" ve "Miracle Fish". Fakat "Slumdog Millionaire" yılı olan 2008 sonrasında, 2009'da böyle bir filme ödül verilmesi bana pek muhtemel gözükmüyor. Bu yüzden, fanlığımın da verdiği subjektivite ile tahminimi "Miracle Fish"ten yana kullanıyorum.
Edit (6 Mart): Biraz önce "The Door"u izledim. Çok dokunaklı, sembolik ve minimalist bir post-Çernobil filmi olmuş. Önemli bir olayı sadece bir ailenin gözünden anlatması ve etkileyici olması büyük bir artı. Akademi'nin kısa film konusundaki tercihlerini çok iyi bilmediğimden, sevimliliği ve senaryosundaki küçük detayların filme kattıkları yüzünden hala "Miracle Fish" diyorum. Fakat "The Door" kazanırsa da şaşırmam.

Sırada: En İyi Yabancı Film

Oscarlar 2009: En İyi Belgesel ve Kısa Belgesel Adayları

Belgesellerden hazzetmediğimi, hazzetmediğimi değil de, belgesellerin ilgimi çekmediğini herkes bilir. Ta ki bu yıl iki belgesel film izleyip derinden yaralanana kadar: Michael Moore imzalı "Capitalism: A Love Story" ve aday listesinde yer alan "Food, Inc." bu yıl, genelde hiçbir fikrim olmayan bu kategoriyi de inceleme isteğimin canlanmasına neden oldu. Akademi, bilindiği gibi hem uzun metraj belgesel, hem de kısa belgesel filmlere yer verdiği iki ayrı kategoride ödüllendiriyor belgesel sinemacıları. En İyi Belgesel kaegorisinde filmlerin hem yönetmenleri hem de yapımcıları ödüllendiriliyor. Uluslararası yapımların da sıklıkla yer bulduğu kategoriler oluyor her ikisi de...

En İyi Belgesel Film:

Burma VJ (Anders Østergaard (0/0), Lise Lense-Møller (0/0))

Cove (Louie Psihoyos (0/0), Fisher Stevens (0/0))

Food, Inc. (Robert Kenner (0/0), Elise Pearlstein (0/0))

Most Dangerous Man in America: Daniel Ellsberg and the Pentagon Papers (Judith Ehrlich (0/0), Rick Goldsmith (0/1))

Which Way Home (Rebecca Cammisa (0/0))

Danimarka yapımı "Burma VJ", baskıcı yönetimin hakim olduğu ve basın özgürlüğünün bulunmadığı Burma'da kaçak bir şekilde çektikleri haberleri uluslararası basın kuruluşlarına yollayan habercileri konu alıyor. Ülkesinin en önemli iki ödülü Bodil ve Robert Ödülleri'ni kazanan belgesel ülkesi dışında da birçok ödül kazanmış durumda.


Yılın en çok ödül kazanan belgeseli ve muhtemelen Oscar'ın da sahibi olacak olan "The Cove", Japon Denizi'nde kaçak olarak yunus avcılığı yapan ve cıva değerleri yüksek yunus etinin satışını balina eti diye yaparak binlerce insanın hayatını tehlikeye sokan balıkçılara dikkat çekiyor. ABD yapımı filmin, açık denizde balinalarla birlikte yüzen dalgıç görüntülerinin etkileyici olduğu söyleniyor.


Geçtiğimiz haftalarda !F Bağımsız Filmler Festivali kapsamında izlediğim "Food, Inc.", ABD başta olmak üzere kapitalist sistemin işlediği ülkelerde gıda endüstrisinin hangi şartlar altında üretim yaptığını korkutucu bir şekilde gözler önüne seriyordu. Bugüne dek izlediğim belgesel sayısı iki elin parmaklarını geçmese de, izlediğim en iyi belgesel olma özelliği taşıyor "Food, Inc.". Benim bile ilgimi canlı tutmayı başaran, konuyu işlerken yer verdiği bölümleri birbirine ustaca bağlayan Robert Kenner'ı da yönetmen olarak ayrıca kutlamak gerekmekte. Aday olduğu birçok ödülü kaptırdığı "The Cove"un en büyük rakibi durumunda "Food, Inc."


Bu üç iddialı yapım dışında Vietnam Savaşı sonrası basına birçok Pentagon dosyasını sızdıran ordu analisti Daniel Ellsberg'i konu alan "Most Dangerous Man in America: Daniel Ellsberg and the Pentagon Papers" ve Guatemala'dan ABD'ye kaçak göçmen olarak gitmek için yola çıkan iki gencin hikayesini anlatan "Which Way Home" adaylar arasında yer alıyor. Bu kategoride Oscar'ı elde etmek için yeterli belirtiler olan PGA (Producers Guild of America) ve DGA (Directors Guild of America) ödüllerini kazanan "The Cove"un yarıştaki tek güçlü rakibi BFCA kazananı "Food, Inc.".


En İyi Kısa Belgesel Film:

China's Unnatural Disaster: The Tears of Sichuan Province (Jon Alpert (0/0), Matthew O'Neill 0/0))

Królik po Berlinsku (Bartek Konopka (0/0), Anna Wydra (0/0))

Last Campaign of Governor Booth Gardner (Daniel Junge (0/0), Henry Ansbacher (0/0))

Last Truck: Closing of a GM Plant (Steven Bognar (0/0), Julia Reichert (0/2))

Music by Prudence (Roger Ross Williams (0/0), Elinor Burkett (0/0))


En İyi Kısa Belgesel Film adayları arasında, Çin'deki Sichuan depreminde yıkılan okullara ve hayatını kaybeden çocuklara odaklanan "China's Unnatural Disaster..."; Berlin Duvarı'nın gölgesinde yaşayan ve duvar yıkılınca evsiz kalan tavşanları konu alan Polonya yapımı "Królik po Berlinsku"; ötenazi hakkı savunucusu Parkinson hastası vali Booth Gardner'ın yaptıklarından söz eden "Last Campaign of Governer B.G.", konusu adından anlaşılan "Last Truck: Closing of a GM Plant" ve Zimbabveli engelli müzisyen Prudence üzerine olan "Music by Prudence" bulunuyor. Filmlerin hiçbirini izleme fırsatım olmasa da, hem bu kategoride 2 kez adaylığı bulunan bir ismin elinden çıkan, hem de yılın popüle konularından ekonomik krize odaklanan "Last Truck: Closing of a GM Plant"in şansı olduğunu düşünüyorum. Ama sadece bir düşünce...

Sırada: En İyi Kısa Film

15 Kasım 2009

21. İstanbul Kısa Film Festivali'nin Ardından...

Bu yıl 21. kez düzenlenen, Türkiye'nin en köklü kısa film organizasyonu olan İstanbul Kısa Film Festivali; 4-11 Kasım tarihleri arasındaydı. Birçok konsolosluk ve kültür merkezinin desteği ile 100'ü aşkın uluslararası kısa filmi izleme fırsatı yakaladık böylece. Ayrıca ulusal platformdaki yarışmanın da finalistleri olan 38 Türkiye yapımı kısa film de programda yer aldı. Gösterimler Fransız Kültür Merkezi (Institut Français d'Istanbul), Alman Kültür Merkezi (Göethe Institut) ve Pera Müzesi'nde gerçekleşti ve ücretsizdi. Çoğunlukla kurmaca filmlerden oluşan programda belgesel, animasyon ve deneysel kısa filmler de mevcuttu.

Ben, 3 günümü ayırdığım festival süresince 36 kısa film seyrettim. Bunlardan 9'u Türkiye, 9'u Fransa, 3'ü İspanya, 2'si Polonya, 2'si Avustralya, 2'si İsrail, 2'si ABD, 2'si Belçika; diğerleri de Tayland, Almanya, İngiltere, Tayvan ve Hollanda yapımıydı. Genelde kurmaca filmleri tercih ettiğimden 32'si kurmaca, 4'ü animasyon filmlerden oluşuyordu. Kaçırdığıma çok üzüldüğüm filmler olsa da, izleyebildiklerimden bende iz bırakan 10 film şöyle. Şiddetle önerilir: (Alfabetik sıra.)

Immer Sommer (Always Summer) / Yön: Michael Ruf / Almanya: Hayatı ertelemek ve bazı şeyler için geç kalmakla ilgili güzel bir filmdi. Başrol oyuncusu Aline Staskowiak başta olmak üzere güzel oyunculuklara ve hoş, akıcı bir senaryoya sahip film.

Jesusito de mi vida (Dear Child Jesus) / Yön: Jesús Pérez Miranda / İspanya: Filmin festival kitapçığındaki tanıtım cümlesi gerçekten çok güzel özetlemiş her şeyi: "Altı yaşındaki bir çocuk travmatik bir gecenin ardından tanrıya olan inancını kaybeder." Söz konusu olan travma o kadar trajikomik ve başrol oyuncusu olan çocuk o kadar tatlı ki, bu filmi sevmemek mümkün değildi. Ayrıca sembolik olarak tanrı inancının insanlar tarafından kullanılış biçiminin doğurduğu sonuçlara da göndermeler barındıran bir filmdi.

Miracle Fish / Yön: Luke Doolan / Avustralya: Başrolünde başka bir küçük yeteneğin bulunduğu, yine ultra şeker bir film. Adını ele konulduğunda aldığı şekille geleceğinizi okuyan balık şeklinde bir oyuncaktan alan filmde, doğumgününde bir anda kendini bomboş bir okulda bulan 8 yaşındaki Joe'nun hikayesi anlatılıyor. Oldukça komik sahneleri de bulunan bu Avustralya filmi, ülkesinde ve ABD'de bir çok ödül kazanmış.

Oktan Bir Aşk Hikayesi / Yön: Gizem Elçi / Türkiye: Bilgi Üniversitesi öğrencisi Gizem Elçi'nin yönettiği, bana "Eternal Sunshine of the Spotless Mind"ı hatırlatan çok güzel bir filmdi. Festivalde seyrettiğim en iyi Türk yapımı filmlerden biriydi ayrıca. Doğaçlamaya müsait senaryosu ve eğlenceli oyuncularının da filme kattığı çok şey olmuş. Ayrıca arkadaşım Sina'nın babası Orhan Cem Çetin'i perdede görmek şok etkisi yarattı.

Onlar Birbirlerini Sevdiler Ama... / Yön: Ceylan Özgüm Özçelik / Türkiye: Türk "Moulin Rouge!"u diyorum. "Üç Maymun"daki olağanüstü performansıyla takipçisi olduğum oyuncular arasına giren Ahmet Rıfat Şungar da , karşısında oynayan Seden Aştı da bu müzikal filmde de gayet başarılıydı. Tanıtım yazısındaki "Dürüst olmak gerekirse, saçma sapan şeyler olacaktır." cümlesi gayet yerinde olmuş film için. Ama bu 'saçma sapan'lık filme o kadar yakışmış ki, çok eğlenceli bir şey çıkmış ortaya. A.R.Şungar'ın sesi güzel olmasa da...

Le Quota / Yön: Pascal Jaubert / Fransa: Fransız hükümetinin ırkçı olmadığını kanıtlamak için her eve doldurulması zorunlu bir göçmen kotası koyduğu gülünç bir durumun doğurduğu bir diyalogdan ibaret bu film. Güzel bir eleştiri ve basit bir fikrin güzel bir film haline gelmesi.

Die Schneider Krankheit (Schneider Disease) / Yön: Javier Chillón / İspanya: Festivalde izlediğim en iyi kısa filmlerden biri olan "Die Schneider Krankheit", bir mockumentary. Almanya'da yaşan(ma)yan bir olayın Almanca belgeselinin İspanyolca dublajlısı olarak kurgulanmış. Eski bir kamerayla çekilmiş olması ve başarılı sanat yönetmenliği sayesinde ortaokul yıllarında okulda izlettirilen siyah-beyaz belgeselleri ve "Lost"taki Dharma filmlerini anımsattı bana. Bir Rus uzay aracının Almanya'ya düşmesi üzerine ülkeye yayılan kurgusal Schneider hastalığının ülke üzerindeki etkilerini anlatan mocumentary, yönetmeni Javier Chillón'un ilk filmi olmasına rağmen oldukça başarılı.

Shadows in the Wind / Yön: Julia Guillén Creagh / İspanya: O'Henry'nin "The Last Leaf" adlı öyküsünden uyarlanan bu dönem filmi, yazarın okuyucuda bıraktığı etkiyi izleyicide bırakabilmeyi başarmış.

True Beauty This Night / Yön: Peter Besson / ABD: Festivalde izlediğim 36 film arasında en beğendiğim olma özelliğini taşıyan "True Beauty This Night"ın tagline'ı şöyle: "He met the love of his life... she just doesn't know it yet." ne kadar ilginç bir sürprizle karşılaşacağınız hakkında en ufak bir ipucu bile vermiyor aslında. Zekice yazılmış senaryosu ve etrafa enerji saçan performansıyla Dustin Seavey'in oyunculuğu sayesinde beni benden alan filmin fethettiği tek gönül benimki olmasa gerek ki, uluslararası festivallerde 20'ye yakın ödül kazanmış.

Yazlık / Yön: Eray Mert / Türkiye: Kız arkadaşından ayrıldıktan sonra yakın arkadaşını alıp yazlık evine kafa dinlemeye giden bir gencin post-ayrılık öyküsü. Başrolde yine Ahmet Rıfat Şungar. Güzel diyaloglarla ve güzel çekimlerle bezeli bir film. Ayrıca "İnsan yaşadığı yerde tatil yapamaz ki." cümlesini çok beğendim.

Festivalin ulusal yarışmasında ödül kazanan filmlerden yalnızca En İyi Animasyon ödülünü alan "Malfunction"ı izlediğim için, ödüller konusunda bir yorum yapamıyorum. Fakat En İyi Kurmaca Film "Güneşin Karanlığı", En İyi Animasyon Film "Malfunction", En İyi Belgesel Film "Özgürlüğe Mahkum", En İyi Deneysel Film de "Ben" filmlerinin olmuş. "Made in Europe" ve "Bornova Bornova"nın yönetmeni İnan Temelkuran'ın başkanlık ettiği ve Gökhan Tiryaki, Selen Uçer, Gökhan Atılmış, Ayşe Teker, Natali Yeres, Ceylan Özgüm Özçelik ve Oğuz İçsöz'den oluşan jürinin Jüri Özel Ödülü için seçtiği film ise kurmaca film "Dilemma" olmuş.

Festivalin varlığı ve emek harcanarak yapılmış olması ve desteklenmesi sevindirici. Pera Müzesi'nin gösterimleri kusursuz bir sinema salonunda ücretsiz izleme olanağı sunması da takdire değer. Fakat keşke Göethe'nin rahatsız koltukları olmasa ve Fransız Kültür Merkezi'nin yönetmenlerle izleyicileri buluşturma konusunda gösterdiği çabayı diğer iki kurum da göstermiş olsaydı. Ayrıca festivali düzenleyenlere küçük bir eleştirim, konuk yabancı yönetmenlerle halkın iletişimini sağlamakla görevli olan 'çevirmen'leri en azından ortaokul seviyesinde bir İngilizce sınavına soksalar fena olmazmış. Gittiğim iki seansta da iki ayrı 'çevirmen' yönetmenlere sorulanları ve onların cevaplarını o kadar yanlış çevrdi ki (hatta bazen "Yönetmenin cevabını anlamadım." dedikleri de oldu) İngilizce bilen seyircilerin yardımı gerekti. İstanbul'da bu işi gönüllü olarak yapacak ve İniglizce'yi anadili kadar iyi konuşan bir çok sanatsever olduğuna o kadar eminim ki, gerçekten yazık olduğunu düşünüyorum. Tabii ki, kısa filmlere sıfıra yakın destek verilen bir ülkede, en azından bu filmleri izlemek için emek verilmesi oldukça önemli, bu yüzden teşekkürler.

24 Mart 2009

5. Kısa Film Festivali

Akbank tarafından geçtiğimiz Aralık ayında 5.si düzenlenen Kısa Film Festivali, 15-25 Aralık 2008'deki tarihlerinden sonra, her yıl olduğu gibi bu Mart ayında da üniversitelere konuk olmaya başladı. Festivalde birinci seçilen ve mansiyon kazanan iki kurmaca ve iki belgesel kısa filmin gösterildiği gösterimden, ne yazık ki geçtiğimiz yılki zevki ve tadı alamadım.Belgesel sevmeyen bir insan olarak, önce belgesel filmlerin gösterilmesi benim için pek iyi olmadı.
"Oyuncağımı İnekler Yemesin" Artvinli iki çocuğun kendi elleriyle yapıp oynadıkları oyuncaklarını anlatan, ve hiç de sıkıcı olmayan bir kısa filmdi. Amélie'ninkileri andıran şirin ve hareketli müzikleri, oynayan çocukların doğallıkları ve ciddi olmaya çalışmalarının istemeden getirdiği komiklikleriyle eğlenceli hale gelen bir belgesel çekmiş Engin Yıldız.


"Sinope'nin Yolculuğu" (Yön: Ali Canlar) ise, sinopsisindeki "Suyun şiiri..." şeklindeki, her şeyi daha da karmaşıklaştıran konusuyla "Nuri Bilge Ceylan belgesel çekseydi, nasıl bir şey olurdu?" sorusunun cevabını vermek için yaratılmış. Suyun içinden çıkıp doğanın içine dalan gelinlikli Sinope'ye eşlik eden dede ses tonlu bir anlatıcı (şiir okuyucu) ve "El Laberinto del Fauno" da dahil olmak üzere -büyük ihtimalle hiçbir telif ödenmeden- araklanmış müzikler... Sanırım çıkarmamız gereken şu: "Sinop'ta doğal güzellikler var, ama insanlar içine ediyor." Ama ben çıkaramadım.


Kurmaca dalında mansiyon alan "Tek Notalık Adam" (Yön: Dağhan Celayir), -çok iyi değil- iyi bir filmdi. Televizyonda görmeye alışkın olduğumuz Şehsuvar Aktaş'ın canlandırdığı perküsyonist, Dvorák çalınan bir konserde kendini gösterme şansı olan tek notalık zil sesi ve üzerinde nota figürü bulunan şirin t-shirtü ile her gece ısrarla konsere gelen -kendisi de şirin- bir kızın hikayesi... Az laf, çok iş. Ve Bursa Devlet Senfoni Orkestrası'nın yorumuyla Dvorák ve Tchaikovsky.


Son olarak, kurmaca dalının birincisi Fırat Mançuhan'ın "Sapak"ı... Gerek işlenişi, gerek görüntüleri ve kurgusu, gerek müzik kullanımı ve oyunculuklarıyla birinci olmaya değer bir filmdi gerçekten. Şiddetin nedenselliğini sorgulayan bu filmde Kaya Akkaya, Mert Trenova ve Pınar Sesveren; Bülent Emin Yarar gibi usta bir oyuncunun yanında sönük kalmamayı başarmışlar. Filmin çarpıcı bir açılışı ve çarpıcı bir kapanışı var. Açılışta Müslüm Gürses'ten dinlediğimiz "Nilüfer" ise filmin sonunda RAKI tarafından rock versiyonu ile coverlanmış. Çok da güzel olmuş her şey.


Kısacası, hiçbiri geçtiğimiz yılki "Unus Mundus" ve "Camgöz"ün etkisini yaratmadığı için fazla tadını çıkaramadığım bir seçki izledim dün gece okulumda. Ama "Tek Notalık Adam" ve "Sapak", izlediğim güzel kısa filmler arasında yerini aldı yine de.

"Mikado'nun çubuklarının uzunlukları eşit olmazsa, huzursuzluk çıkabilir." - Oyuncağımı İnekler Yemesin

15 Mart 2008

4. Ks. Flm. Fstvl.


Bu hafta Akbank Sanat'ın "Ödüllü Filmler Üniversitelerde!" etkinliği sayesinde 3-13 Aralık 2007 tarihleri arasında düzenlenen 4. Kısa Film Festivali'nin kazananları gösterildi Sabancı Üniversitesi Sinema Salonu'nda.


Sırasıyla kurmaca ve belgesel dallarının birincileri "Bir Cinayetin İki Öyküsü" ve "İntihar Ederdim!" gösterildi önce. "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" filminin yönetmeni Ahmet Uluçay'ın sinemaya olan bağımlılığını anlatan belgesel "İntihar Ederdim!" Müşfik Kenter'in sesi ve Gökhan Kırdar'ın müzikleri eşliğinde güzel bir hikayeyi anlatırken, "Bir Cinayetin İki Öyküsü" de hem kurbanın hem de zanlının gözünden anlatmış bir cinayeti.


Kurmaca dalında mansiyon kazanan kısalar ise "Güvercin Taklası", "Unus Mundus" ve "Camgöz"dü. İlki, çok fazla doğallık içermesi ve biraz düşündürücü oluşuyla fazla çekmedi ilgimi. Fakat 3 buçuk dakikalık "Unus Mundus", az ve öz olarak derinden yaraladı beni. "Camgöz" ise Onur Ünlü'nün "Polis"i ya da Tarantino filmlerini aratmayan, biraz Ahmet Ümit polisiyesini vampirlerle kurtadamlarla karıştıran biraz komik, biraz mistik, kendini ciddiye alan ama kendiyle dalga geçen uzun bir kısa film olmuş. 'İlginç' kendisi hakkında yapabileceğim tek yorum belki de.


Belgesel dalında mansiyon alan filmleri seyretmeye ne yazık ki kalamadım.
Özetlemek gerekirse, seyrettiğim 5 kısa film arasındaki favorim kesinlikle "Unus Mundus" oldu.


"Herkes, her şeyden sorumludur." - Dostoyevski