yeme-içme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yeme-içme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2010

thebalkabaa feat. Starbucks

Tanıyanlar da, bu blogu okuyanlar da bilir Starbucks'ın en önemli lovemark'ım olduğunu... İşte o çok sevdiğim ve taptığım Starbucks, öyle bir şey yaptı ki, sevgimi ne denli hak ettiğini gösterdi.


Her şey Starbucks'ın yeni dönem ürünlerini çıkarması ile başladı. Yeni dönem, artık Yaz sezonunun kapanması, en sevdiğim çekirdek kahve Tanzania'nın raflardan kalkması ve frappucino'dan uzaklaşmam anlamına geliyordu. Pek sevmediğim bir dönemdi kısacası sonbahar dönemi. Starbucks'ın bu sonbahar için seçtiği tema karameldi. Her yerde caramel macchiato reklamları ve yeni çıkmış ve çok lezzetli olan bir Karamel Dolgulu Muffin çılgınlığı görülmekteydi. Ve ben bu dönemin ilk günlerinde bir Starbucks'tan çıkarken balkabağı şeklindeki mug'ı gördüm.

Adı thebalkabaa olan birinin bu mug ile yakından bir ilişki kurmaya çalışmaması ve bu konuda bir espri yapmaması aptallık olurdu. Ben de tweetledim: "@StarbucksTR balkabağı şeklinde mug çıkarmış. Artık nick nedeniyle bi indirim yaparlar." Starbucks'ın bu espriyi ciddiye almasını ise açıkçası hiç beklemiyordum.

Pazartesi günü, ofise gelen bir kurye adımı söylediğinde, pek arayanı soranı olmayan biri olarak şaşırdım. Kuryenin elinde bir Starbucks torbası vardı. Önce evdekilerin bir şey yolladığını, bula bula da Starbucks torbası bulduklarını düşündüm.

Ama paketten bir kart, bir paket Guatemala Antigua çekirdek kahve ve balkabağı şeklindeki o mug çıktı. Kartta şunlar yazıyordu:

"Sayın Emre Eminoğlu,

Yeni döneme özel kupamızda kahvelerinizi keyifle içeceğinizi umuyoruz. Starbucks kahve keyfinizin her zaman daim olması dileği ile...

Saygılarımızla,

Starbucks Coffee Türkiye"

Uğradığım şok, bir süre sonra kendini kahve keyfine bıraktı. Teşekkür ederim! :)

23 Ocak 2010

Julie ya da Julia Olmak.

Amerikalı bir kadın, kocasının görevi nedeniyle bulunduğu Fransa'da sıkıldığı için Fransız Mutfağı dersleri almaya başlar. Yemek yapmak tutkusu haline gelir. Ve hizmetkarsız Amerikalı ev hanımlarının da bu yemekleri yapabilmesi için bir kitap yazar. Ülkenin en ünlü kadınlarından biri olur. Yıllar sonra bir başka çaresiz ev kadını, aynı tutkuyla sarılır yemek yapmaya. Onun kitabındaki tüm tarifleri zamana karşı yarışarak imkansız bir sürede uygulayacak, kocasını ve dostlarını besleyecek ve bunları blogunda tüm dünyayla paylaşacaktır. Dünyanın en ünlü blogger'larından biri olur. Birkaç yıl sonra bu macerasını bir kitap haline getirir. Ve o kitap bir film haline getirilir. Bir tutku filmi "Julie & Julia"... Bir yanda yemek pişirme tutkusu, bir yanda yazma ve okunma tutkusu... Yalnızca bir tutku filmi değil, tutkuların teknoloji ve zamanla nasıl şekil değiştirdiğinin bir öyküsü...

"Julie & Julia", Julie Powell'ın "The Julie/Julia Project" adlı blogundaki yazılarını Julia Child'ın Avrupa'da yaşadığı yıllarda yazdığı mektupları ile harmanlayarak yazdığı aynı adlı romanından uyarlanmış. Julie Powell, gerçekten de 2000'li yılların başında Julia Child'ın "Mastering the Art of French Cooking" adlı Fransız Mutfağı tarifleri kitabındaki 564 tarifi 365 gün içinde tamamlamış. Bunu yaparken hem tariflerin kendi zorluklarıyla, hem zaman yönetimiyle, hem evililik sorunlarıyla, hem patronuyla, hem de kendisinin deli olduğunu düşünen insanlarla başa çıkmayı da başarmış. Kısa sürede hem zorlu görevi, hem de blogundaki içten anlatımıyla yüzlerce okuyucusu ve takipçisi olmuş Powell'ın ve "The Julie/Julia Project"in. Gazeteciler, yayıncılar, film yapımcıları peşinden koşmaya başlamış.

Hikayenin Nora Ephron'un yönettiği film versiyonunda Julia Child'ı Meryl Streep, Julie Powell'ı ise Amy Adams canlandırıyor ve yaklaşık 50 yıllık bir farkla filmin farklı bölümlernde yer aldıklarından hiç bir araya gelmiyorlar. Filmdeki rolü ile geçtiğimiz günlerde 7. Altın Küre'sini kazanan Meryl Streep, "Julie & Julia"yı bol ödüllü bir film haline getirmekte iddialı ve şimdiden Oscar için de favoriler arasında gösterilmekte. Ayrca film iddialı olduğu Uyarlama Senaryo dalında aday olması halinde bu dalda aday olan, bir blogdan uyarlanan ilk yapım olma özelliğine sahip olacak.

Filmin iki karakterinin zaman ve şartlar değişmiş olsa da başlarından geçenlerin benzerliği çok farklı şeyler getiriyor izleyenlerin aklına tutkular üzerine. Julia Child'ın binbir zorlukla, içindeki hırsla öğrendiği Fransız Mutfağı'nı Amerikan halkına tanıtma isteği, yazdığı yemek kitabını yayınlatma yolunda verdiği emek 1950'lerin dünyasında oldukça zorlu bir mücadele olarak çıkıyor karşımıza. Fransız Mutfağı Amerikan halkına oldukça soyut ve aristokrat gelen bir kavram. Kocası McCarthy rejimine karşı ayakta durmaya çalışan bir bürokrat. Erkek egemen aşçılık dünyasında Fransız geleneğinden gelmiş hocalarına kendini kabul ettirmeye çalışan, Fransızca bilmeyen bir Amerikalı kadın Julia Child. Yazdığı kitabın okunmasını sağlamak için zorlu bir mücadele bekliyor onu. Editörlere okutmak için bile dev bir koliye anca sığan bir kağıtlar yığınını araya karbon kağıdı koyarak 3'er 5'er kopyalar halinde daktilo etmek zorunda örneğin. Diğer yandan Julie Powell'ın 21. yüzyıldaki dünyasında başka sorunları var. Yazdıklarını okutması, dünyanın herhangi bir yerindeki insanlara okutması için hiçbir fiziksel zorluk yok karşısında. Her şey internetin getirdiği kolaylıklar sayesinde anında mümkün olabiliyor. Üstelik yazdıklarını bir yayıncıya göstermek için print tuşuna basmasına bile gerek yok. Fakat sırf onun için değil, isteyen herkes için mümkün bir şey bu. Farklı olması, insanların onu okuması için onlara bir neden sunması gerekiyor. 11 Eylül sonrası yakınlarını kaybedenlere destek veren bir call-center'da çalışıyor. Yemek yapmayı bilmiyor, yumurta yemekten nefret ediyor, canlı ıstakozları kaynatmaktan ve ölü ördekleri kesip içlerini doldurmaktan korkuyor. Ama yazar olma hayali ve tutkusu onu tüm bunları öğrenmeye, deneyimlemeye, değişmeye itiyor; ve macerasını an be an paylaşıyor onu okuyanlarla, okuduğunu umduklarıyla. Her şeyi göze alarak.

Filmden anladığımız kadarıyla Julia Child, Julie Powell'dan hiç hazzetmemiş. 2004'te ölene dek de kendisiyle görüşmeyi reddetmiş. Çünkü Julie Powell, kendisinin göğüs gerdiği zorlukların hiçbiri ile karşılaşmak zorunda kalmadan ve onun ismini kullanarak ünlenmiş bir çocuk sadece ona göre. Tıpkı benim blogumda bahsetmek istediğim her film için anında IMDb'den faydalandığım gibi, her şey hazır önünde. Yemek tarifleri kitabı önünde açık duruyor. Yapması gereken tek şey, tutkuyla bağlandığı bu macerayı okunur kılmak. Oysa bundan çok değil, 15-20 yıl önce bile bir sinema eleştirmenin IMDb'deki tüm bilgileri hafızasına kazımış olmasının şart oluşu gibi; Julia Child da her şeyi sil baştan öğrenmiş bir kahraman. İkisinin tutkusu arasındaki tek farksa değişen dünya, geçen zaman ve gelişen teknoloji. Herkesin her adımını sosyal ağlar ve sosyal medya sayesinde anında herkes ile paylaşabildiği bir dünya yaratılmış durumda günümüzde. Özel olmak için, insanların çok değerli hale gelen zamanının birazını çalabilmek için; farklı bir şey yapmak şart.

"Julie & Julia", 20. yüzyılın Julia'sı o günün şartlarında zoru başarıp her şeyi sıfırdan öğrenirken, 21. yüzyılın Julie'sinin bugünün şartlarında önünde açık olan yemek kitabına rağmen farklı olmaya çalışmasının kaynağının aynı tutku olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kısacası blog yazma ve okunma tutkusunu anlamlı kılan bir film "Julie & Julia". Bu yüzden hazır konusu açılmışken, okuyan herkese sonsuz teşekkürler...

11 Kasım 2009

Starbucks'tan Kışa Özel...

Starbucks'ın bir pazarlama mucizesi olarak çıkardığı sezon ürünleri, kendini özlettiği anda geri dönmeye devam ediyor. Bunların en klasikleşmiş olanı "Starbucks Christmas Blend" ise bu yıl 25. yılını kutluyor-muş.

Şöyle diyor ailemizin kahvehanesi:

"1984 yılından itibaren bir Starbucks yılbaşı geleneği haline gelen Chrismtas Blend; Latin Amerika ve Asya/Pasifik harmanı olup, nadir bulunan ve yıllandırılmış Endonezya kahve çekirdeklerini de barındırır. Yoğun ve zengin bir içime sahiptir. Bu kahveyi; portakallı, tarçınlı, karanfilli veya teryağlı lezzetler ile denemenizi tavsiye ederiz. Kahvenizin lezzetini, Starbucks Coffee'nin kışa özel ürünü olan Zeytinli Açma ile zenginleştirebilirsiniz. Starbucks Brownie, Peynirli Simit veya Peynirli Croissant ile birlikte mükemmel bir lezzet uyumu sağlar."

Starbucks, sezona özel diğer ürünlerini de önümüze yem olarak atmış durumda. All-time-favorite kahvem "Toffee Nut Latte" bunlardan biri. Diğer içecek ise henüz denemediğim "Dark Cherry Mocha". Yiyecek olarak ise yukarıdaki paragrafte belirtildiği üzere "Zeytinli Açma", "Karamelli Cheesecake" ve "Kakaolu & Vişneli Muffin" raflarda yerini almış durumda. Tabii bir de yılbaşına özel muglar ve termoslar var.


O kadar baharatlı kahvelerden hazzetmeyen biri olarak "Christmas Blend" benlik değil belki. Ama "Toffee Nut Latte"nin dönüşü ve vişne-çikolata uyumunun hastası bir insan olduğumdan "Kakaolu & Vişneli Muffin" ile bu kış sezonu kalbimi kazandı.

9 Eylül 2009

Dükkan Burger

Yurtdışında işin en iyisini öğrenip Türkiye'deki sığır çiftliğinde uygulamaya başlayan ve böylece kaliteli, özel üretim et üreten Emre Mermer'in 2004 yılında otellere ve restoranlara toptan et satışından sonra perakende satışa da geçmesi ile kurulan "Dükkan" 2007 yılına kadar sadece bir kasaptı. Daha sonra Online Alışveriş imkanı da suınmaya başlayan, 2007 yılında ise yine Küçük Armutlu'da il Steakhouse'unu açan "Dükkan"ın Küçük Armutlu ve Nişantaşı'ndaki restoranlarının yanısıra bir alt markası daha bulunuyor.

"Dükkan Burger"; Bebek, Erenköy ve Alaçatı'dan sonra şu sıralar Şaşkınbakkal'da da açılmak üzere. Burgerlerin "teknik" özellikleri websitesinde şu şekilde anlatılıyor:


"Hamburger köftelerimizi, İzmit'teki çiftliğimizde doğal şartlarda yetiştirdiğimiz "düve" (genç dişi sığır) etinden hazırlıyoruz. İçinde tek çekilmiş %100 kıyma, tuz ve karabiber bulunur. Ekmeklerimizi günlük olarak kendi mutfağımızda pişiriyoruz. Tüm burger çeşitlerimiz "orta" pişirilir. Bu sayede et daha sulu ve lezzetli olur. Etinizin daha fazla ya da daha az pişmesini istiyorsanız, lütfen sipariş sırasında belirtiniz."

"Dükkan Burger", sınırlı menüsü ile minimalistik bir burgerci. Menüde 130 gramlık et ile hazırlanan "Hamburger", "Cheeseburger" ve "Acı Burger" ile 200 gramlık et ve ayrıca bacon ile hazırlanmış olan "Dükkanburger" olmak üzere 4 ayrı burger çeşidi var. Ayrıca patates kızartması ve/veya turşu da sipariş edebiliyorsunuz. İçecek olaraksa alkolsüz içecekler servis ediliyor. Masalarda bulunan iki çeşit hardal da kendi yapımları.

Diğer yandan "Dükkan Burger" çevreci konsepti ile de dikkat çekiyor. Ne yerseniz yiyin, ne içerseniz için; tabak, çatal, bardak gibi araç-gereçlerle muhatap olmuyorsunuz. Tahta masa ve sandalyelerinizde otururken; içecekleriniz şişeyle, yiyeceklerinizse kağıtlara sarılı olarak servis ediliyor.

Burgerler 'orta pişmiş' olarak inanılmazlar, lütfen onları çok pişirtmeyin. Fakat 'orta pişmiş' halleriyle bile hazırlanmaları uzun sürebildiği için, beklerken patateslerin tadına bakmanızı öneririm. Hardal sevmeyen biri olarak o konuda yourm yapamayacak olsam da, ketçapla yediğim patates kızartmaları gerçekten bugüne kadar yediğim en güzel patates kızartmalarıydı.

Erenköy'deki küçücük mekanında tattığım "Dükkan Burger" burgerleri ve patates kızartmalarını herkese tavsiye ediyorum. Nişantaşı'ndaki Steakhouse'a da en yakın zamanda uğramayı düşünüyorum şahsen. Ne de olsa etobur bir insanım.

31 Ağustos 2009

Starbucks Kahve Sohbetleri

Artık İstanbul sokaklarında/alışveriş merkezlerinde neredeyse ABD'deymişsinizcesine olağan bir şekilde her köşe başında rastlanılabilen (benim de pek sevdiğim) kahve zinciri Starbucks, Türk insanını ve Türk kahveseverleri kahve konusunda bilinçlendirmek için çok güzel bir 'one-to-one marketing' örneğine imza atmış: Starbucks Kahve Sohbetleri.


Geçtiğimiz hafta Nautilus Alışveriş Merkezi'ndeki Starbucks'ta ben her zamanki gibi 'sütlü espresso'-nam-ı diğer 'latte'mi yudumlar, arkadaşım Gizem de 'frappuccino'sunun keyfini çıkarırken masamıza bir Starbucks görevlisi yanaştı. (Aslında latte'nin son yudumu çoktan yudumlanmış, frappuccino keyfi de çoktan bitmiş olduğu ve yaklaşık iki saattir sabit bir şekilde oturmuş muhabbet ettiğimiz için) Önce niyetinin nazikçe bizi koltuklarımızdan kaldırmak olduğunu sansak da, tam tersine bir iyilik meleği olduğunu sonradan anladık. Kendini 'Starbucks Kahve Uzmanı' olarak tanıtan ve bize kısa bir kahve eğitimi vermek istediğini söyleyen bu güleryüzlü insanı da biraz daha yerimizde oturabileceğimizi anlar anlamaz masamıza buyur ettik.


"Starbucks Kahve Sohbetleri", insanların aromalı çekirdek kahvelere olan önyargılarını yıkmak birincil amacını taşıyor anladığım kadarıyla. Ayrıca 'hangi kahvenin yanında ne yemeli', 'kahveyi ziyan etmeyelim, kahve ağaçlarını ve doğayı koruyalım', 'Türk Kahvesi hakkında yanlış bilinenler' gibi yan konularda bilinçlendirme amaçları da var - en azından beni bu şekilde bilinçlendirdi. Gerçekten de acı ve çok yoğun olduğu önyargısıyla hiçbir zaman içmediğim aromalı kahveler yerine her zaman espresso bazlı kahveleri tercih ediyorum ben. (Kısacası, hedef kitle doğru.)


Önce elindeki görsellerle kahvenin nasıl yetiştiğini, nerede yetiştiğini, nerede yetişmediğini (mesela Türkiye'de), hangi bölgede yetişen kahvelerin hangi doğal aromaları taşıdığını interaktif bir şekilde anlatan kahve uzmanımız; eğitimimiz dahilinde bize ikram ettiği turunçgil aromalı Tanzanya kahvesi ve yanındaki limonlu turtayı da kullanarak her duyumuza hitap etti. Çok güzel şeyler öğrendim, yolda karşıma çıkan anketörlerden nefret eden bir insan olarak da bu ziyareti hiç rahatsız edici bulmadım. Kısacası (sanırım) iki taraf da memnundu durumdan.


Öğrendiğim şeylerden birkaçını paylaşıyorum. Daha fazlası için bu sohbetlere katılmak isterseniz, onların sizi bulmasını beklemeden herhangi bir Starbucks'a giderek "Starbucks Kahve Sohbetleri"ne katılmak istediğinizi söyleyip, önünüzdeki bir gün için dilediğiniz Starbucks'a kahve uzmanınızı çağırabiliyormuşunuz.
  • Bir kahve ağacından yalnızca yaklaşık iki paket kahve çıkıyormuş. Bu yüzden kahvelerimizi ziyan etmemeliymişiz. İki paket, bir ağaç.
  • Kahvenin doğal aromasını doya doya tatmak için Amerika kahvelerinin yanında karamelli ya da kakaolu, Afrika kahvelerinin yanında turunçgilli ya da meyveli, Güneydoğu Asya kahvelerinin yanında ise sebzeli ya da baharatlı yiyecekler tüketmeliymişiz.
  • Kahvenin ilk yudumunu hüpürdeterek içmek ayıp değil, gurme bir hareketmiş.
  • Türk Kahvesi, sadece bir hazırlama ve pişirme yönteminin adıymış.
  • Kahve, gerçekten Yemen'den geliyormuş.
  • Starbucks'larda sigara yasağından önce de içeride sigara içilmemesinin nedeni bana yaranmak değil, kahvenin tadının ve aromasının bozulmamasını sağlamakmış.

18 Ağustos 2009

+'sıyla -'siyle Olympos

Gençliğin, alternatif ve huzurlu tatil arayanların mekanı Olympos'a yıllar sonra gitme fırsatını sonunda buldum. 'Bana göre' bir yer olmadığına da karar verdim. Sevenlerine armağan olsun.

Olympos gibi küçük ve alternatif bir yere İstanbul'dan hiçbir otobüs şirketinin seferi olmadığı için Kemer'e ya da Antalya Merkez'e yaklaşık 12 saatlik bir yolculuk yaparak, sonra da duruma göre yarım saat veya 1.5 saatlik bir başka yerel otobüs şirketinin sunduğu imkanlarla Olympos yakınlarına ulaşabiliyorsunuz. O küçük otobüs sizi gözleme yapan ve misafirperver insanların bulunduğu bir yerde bırakıyor, siz de yaklaşık 45 dakkada bir işleyen minibüslere atlayıp kalacağınız yere varabiliyorsunuz.

Heveslisine ağaç ev, heveslisine bungalow, hevessizine de klimalı-duşlu normal bir pansiyon odası vaat edebilen çeşitliliğe sahip bir kalacak yer yelpazesi var Olympos'ta. Kaldığımız Orange Pansiyon ise, kesinlikle olabilecek seçeneklerin en iyisiydi. (ki bunu pansiyonda tanıştığımız insanlar da daha önce başka yerlerdeki kötü deneyimlerini anlatarak doğrulamış oldular). Alışıldık check-in saatinden bir hayli önce gelen bize, işin parasında olmadıklarını göstererek gelir gelmez kahvaltıdan faydalanabileceğimizi söyleyen pansiyon sahipleri; her konuda yardımcı, muhabbet konusunda da kafadan insanlardı. Bodrum gibi daha ciks mekanlarda sadece odayı bile alamayacağımız fiyata; hem oda, hem kahvaltı, hem de akşam yemeği dahildi. Yemeklerse -özellikle çorbalar- bu fiyata bulunmayacak kadar lezzetliydi.


Olypmos, kesinlikle 'yaz aşkı' umuduyla gidilmemesi gereken bir yer. Sevgiliyle ya da aileyle kafa dinlemek amacıyla, ya da pek bir beklentisi olmayan kalabalık bir arkadaş grubuyla eğlenmeye gidilmesi daha optimum sonuçlar verecek gibi geldi. Etrafta herkes çiftken moraller saplar için pek iyi olmuyor.


Orange Pansiyon'un sahibi olduğu dağların arasındaki üstü açık Orange Bar, oldukça güzel bir mekan. DJ'in performansı birçok İstanbul mekanından daha iyi. (Fakat Michael Jackson'ın öldüğü hafta mekanda bulunmanız, olağandan daha çok "Black & White" dinlemenize neden olabilir) Girişe bir bira dahil, Orange Pansiyon'da kalanlara ayrıcalık yapılmıyor desem yalan olur. İçkilerin içinde bulunan su oranı da bir hayli düşük. Fakat yine, etrafta çiftler var. Mekan, 23.00'te açılıyor; fakat Olympos'taki tüm mekanlar gibi 00:30'dan önce bomboş.

Olympos'un denizi inanılmaz -mış. Yok öyle bir şey. Rüzgar bir tersten essin, tekneler bir geçsin; denizi gerçek anlamda b.k götürüyor. (Yanımda yüzenini gördüm, şahidim var.) Kaldığımız süre boyunca yosun, çöp ve köpük olmayan bir yerde denize girmek için yakındaki bir başka sahil olan Çıralı'ya kadar yürümek zorunda kaldık. Bu da Olympos'un denizi inanılmaz diyenlerin tezini çürütmek için yeterlidir sanırım. Denize ulaşmak için antik kentin içinden geçilmesi gerektiği, antik kente kadar 1 km.'ye yakın yol yürünmesi ve antik kentten sahile ulaşmak için de suların, tozun ve çamurun içinden geçilmesi gerektiği de cabası. (Evet doğayı sevmiyorum. Seven buyursun.)

Olympos'ta güzel dostluklar kurabileceğiniz, en azından sizin gibi saplarla/çiftlerle kaynaşabileceğiniz ortam fazlasıyla mevcut. Pansiyonun bahçesinde, deniz kenarında ya da çıkılan turlarda tanıştığınız insanlarla kaynaşabiliyorsunuz, facebook teknolojisiyle fotoğraflarınızı paylaşabileceğiniz yeni insanlar yaratabiliyorsunuz. Buradan özellikle Meral Abla'ya sevgilerimi yolluyorum.

Olympos'tan her gün tekne turlarına kayıt olabiliyorsunuz. (Bilmeniz gereken teknenin yakından değil 2 saat uzaklıktaki Kekova'dan kalktığı.) Sabah çıkılan bir otobüs yolculuğundan sonra ulaştığınız teknede, Akdeniz'in muhteşem suyuna kavuşup bıkana kadar farklı koylarda yüzebiliyorsunuz. Güneş yanıklarına ve deniz kestanelerine dikkat ettiğiniz sürece keyifli bir gün geçirebilirsiniz. Yol üstünde durulan Simena (Kale Köyü) adlı mekanda bulunan Ankh Cafe'nin ev yapımı dondurmasını ise özellikle tavsiye ediyorum. Biz gittiğimizde fındıklı, muzlu ve şeftalili vardı, üçü de mükemmeldi. Bir başka tavsiye ise, izin verilen bir şey, tekneye kendi içkilerinizi alarak binmeniz. Çünkü teknede bir hayli küçük ve pahalılar.


Olympos'a/Çıralı'ya gidip de Yanartaş'ı görmeden dönmek olmaz -mış. Ben hayatımda iki alev görmek için çekilen böyle bir eziyet görmedim. Tamam mitolojik anlamı ve hikayesi gayet hoş olabilir ama aynı olay "İstanbul xxx Çöplüğü'nde kendiliğinden tutuşan metan gazı nedeniyle..." gibi haberlerde de mevcut. Yanartaş, Çıralı'nın tepelerinde bir yerlerde. Çıralı-Olympos arasının yürüyerek 5 dakika, arabayla 25 dakika olmasının nedeni içinse sizi ortaokul coğrafya derslerine yönlendiriyorum. Arabadan "Geldik." ifadesini kullanarak inen kişiye ise bir yumruk atmanızı öneriyorum. Çünkü Çıralı'nın girişi olarak nitelenen ve ağzı içki kokan bir amcanın bilet kestiği yerden taşların alevler arasından çıkışını göreceğiniz yere kadar yaklaşık 25 dakikalık bir tırmanış sizi bekliyor. Bu tırmanışı antik çağlardan kalma merdivenleri kullanarak yapacağınız ve tamamen karanlık bir ortamda yapacağınız göz önünde bulundurulsa, kesinlikle el fenerine evet, parmakarası terliğe hayır diyorum. Hele bir de gıda zehirlenmesi sebebiyetiyle karın ağrısından falan ölmekteyseniz, çıkmayın yukarı. He yoksa da çıkmayın, o ayrı. Buyrunuz koydum ben, fotoğrafı var aşağıda. Görüp göreceğiniz iki tane alev, ki yaz sıcağında yanlarına yaklaşmak da o tırmanıştan sonra ter içinde kalan vücudunuz için pek iyi de olmuyor hani. Komik anektod: 25 dakika boyunca, ayaklarımız kaya kaya o basamaklardan geri inmiş, ter içindeyizdir. Sırtında çocuğu olan bir baba daha 25 dakikalık tırmanışın ilk basamağında ağlayan çocuğuna "Geldik, geldik." der.


Olympos'un gıdasal olayı, kavun içi dondurma. Kavun güzel olduğu sürece ağzınıza bayram yaptıracak bir tatlı seçeneği. Hemen her yerde bulunabiliyor. Dondurma çeşidi ve sosları bol. Hepsi de kavunun içine yakışıyor. Yarım kavunu tutup kaşıklayarak yiyorsunuz güzel güzel.

Olympos'un bir başka olayı gece sahilde ateş yakıp gitar çalmak -mış. Bunu yapabilmek için Olympos'u kaplumbağa kardeşlerimizin seks yapmadığı bir dönemde ziyaret etmek gerekiyor -muş. Tabii bir de arkadaşınızın gitarını evde bırakmaması. Hadi tüm bu şartları sağladınız, o gündüz bile zor yürünen antik kent yolunu gecenin karanlığında kim yürür... Pansiyonda çalar söylerim ben.

Doğa beni geriyor arkadaşım. 5 yıldızlı tatil yapıcam ben ukalalığı da yapmıyorum tabii ki. Ama vakit ayırıp o kadar yol gidince en azından bir iskele, temiz bir deniz, şezlong gibi lüks bile sayılmayacak şeyler bekliyor insan. Derseniz ki ben doğayı seviyor, kafa dinlemek istiyorum. Olympos size göre.

15 Ağustos 2008

Yeni Başlayanlar için En İyileri ile SU



Malum, ÖSS sonuçları açıklandı. Sabancı Üniversitesi'ne (SU) "560 başarılı öğrenci" girmiş, kontejanı doldurmuş diye bir duyum aldım duyurulardan. Kendilerine hoşgeldiniz diyorum, özellikle tanıdıklarıma. Ve öğrenci gözüyle, hiçbir broşürde bulunmayacak bilgiler veriyorum.

SU: En Güzel Sınıflar Top 5:

1. FENS G032 (Gece-gündüz sürekli dolu olan en gözde sınıf.)
2. FASS G022 (IC manzaralı)
3. FENS G035 (G032'nin kopyası olsa da merdiven dibi ve tuvalet yanı olması nedeniyle pek gözde değil.)
4. FENS G025 (Küçük ama şirin sınıf. Belki de ilk dersime girdiğim sınıf olduğu için seviyorum.)
5. YBF L018 (Eski MÜZİKUS odası. "İki sene şarkı söylediğim yerde sınava giriorum lan" etkisi yaratmıştır zamanında)

SU: Ne Yemeli? Top 10:

1. Mozarella Sandviç @ Köpüklü Kahve
2. Köpüklü Özel Sandviç @ Köpüklü Kahve
3. Mercimek Çorbası @ Yemekhane
4. Tombik Döner @ Dorm
5. Dilli Kaşarlı Tost @ PiGastro
6. Brownie @ KCS
7. Cordon Bleu@ Dorm
8. Peynirli Kiş @ KCS
9. Makarna @ Kurdoğlu Fast Food
10. HotDog @ Fasshane

SU: Ne İçmeli? Top 5:

1. Rakı @ Kulüpçenek ya da bölümcenek gidilen fasıl oraganizasyonu, tercihen Nevizade.
2. Türk Kahvesi @ Fasshane (tercihen tavla eşliğinde)
3. Portakal Suyu @ KCS (derse yetişirken kahvaltı için)
4. Bira @ Müzikus partileri ya da SUŞenlik
5. Limonata @ Köpüklü Kahve

Önemli Not: Yasakları delmeye çok karşı bir insan olmasaydım, listede "Finaller bittiği gece arkadaşların odasında içilen kırmızı şarap", "Depresyona girdiğinde arkadaşı odaya çağırıp içilen votka", "News'tan bulunan 'arpa suyu' ya da 'meyve suyu'" gibi önerilerim de olurdu. Hatta gidip bi de en iyisinin bunlar olduğunu söylerdim. Hiç yapmadım bunları yani. Yapanı da görmedim hatta.

SU Öğrencisinin Yurt Odasında Bulunması Gerekenler:

1. İçi, indirilip seyredilmemiş dizi ile dolu bir harddisc.
2. Koridordan araklanmış ve üzerine pompa takılmış su bidonu.
3. Minder ya da armut koltuk
4. Su şişesi olarak kullanılan Absolut şişesi.
5. Study'den araklanmış sandalye.

SU: En Güzel Study'ler Top 5:

1. B4 1. kat (a.k.a Piyasa Study, Akvaryum...)
2. A2 1. kat
3. B1 1. kat
4. B3 2. kat
5. B2 1. kat

SU'dan Mezun Olmadan Yapılması Gerekenler Top 5:

1. Kuleye çıkmak
2. Tünellere girmek
3. IC'de çığlık atmak
4. Dorm havuzuna girmek
5. Derse sarhoş girmek


SU Hakkında Gereksiz Bilgiler:

YBF amfi ve FENS amfi arasındaki dört önemli fark: YBF amfinin koltukları kırmızıdır, koltuklar arasında tek koridor vardır, SU flamaları asılıdır, koltukların arkasında ahşap bir blok yoktur. FENS amfinin koltukları yeşildir, koltuklar arasında iki koridor vardır, SU flamaları katlıdır, koltukların arkasında ahşap bir blok vardır.

FENS G032 ve FENS G035'i ayırt etmenin püf noktası: G032'de üzerine tahta kalemi ile yazılan beyaz tahta vardır. G035'te ise tebeşirle yazılan yeşil tahta vardır.

Bok Heykeli: Söylendiğine göre okulun açıldığı yıldan beri Cafe Dorm önünde mevcuttur. (Dorm'un yemeklerine bir tepki niteliğinde dikilip dikilmediği merak konusudur) Üzerinde bir adet derin çatlak bulunur. Doğru açıyı sağlarsanız havalimanı yönüne baktığınızda halkanın tam ortasında bir Türk Bayrağı dalgalanır.

Sabancı Üniversitesi Yurtları: Yanyana bulunan bina numaralarının çoğu toplandığında 7 ya da 17 sayısını verir. (B1-B6; B7; B2-B5; B3-B4; B8-B9; A1-A6; A2-A5; A3-A4)

Sabancı Hipotenüsleri: Sabancı hipotenüsleri, çimleri yardırmak suretiyle aşındıran öğrencilerin bıraktığı çorak izleri taş bloklarla kaplama sanatının bir meyvesidir. Boşluklara girip, bileğinizi burkmadan üzerlerinde yürümenin en basit yolu (tabii bacak boyunuza göre değişir) 1 ayak taşın ortasına, 1 ayak sonraki iki taşın arasına şeklindeki döngüyle sağlanabilir. (Ayrıca henüz taşla kaplanmamış olduğu için kışın çamurla kaplanan hipotenüsler de mevcuttur (bkz. Sabancı Üniveristesi'nde Camel Trophy keyfi))

Sabancı Sinekleri: 6 bacaklı, örümcek-sivrisinek kırması, zıplayabilen, uçabilen ve soktuğu söylenen bu radyoaktif kardeşlerimizin Tuzla'da bulunan varillerle ilişkisi merak konusudur. Yetkili kimseler kendilerini şöyle tanıtmıştır: "Bostan sinekleri Nisan ayında 3 hafta süresince çimlerde, bina girişlerinde ve duvar diplerinde görülürler. Mayıs ayında gitgide azalarak kaybolurlar. İnsan sağlığına zararları yoktur. Kanatlıdırlar ve büyük boy sivrisineğe benzerler."

Sabancı Asansörleri: Özellikle FENS binasında olanları sinir bozucudur, uzak durulmalıdır. 'Mühendis adam kendine bakmaz' görüşü ile FENS büyük asansörünün aynası yoktur. 2 katı 1 dakikaya yakın bir zamanda çıkarlar. Tam vazgeçip merdivene yürümeye başladığınız anda "ping!" sesini duymak kadar sinir bozucu bir şey yok gibidir.

16 Mart 2008

Bir Peçete Nasıl Katlanmalı...


Buradan İstanbul'da bulunan, kendini peçete katlamak zorunda hisseden tüm servis sektörü personeline sesleniyorum: Lütfen peçeteleri doğru düzgün katlayın. N'olur...
Efendim şöyle açıklayayım sebeb-i yazımı. Doğru düzgün bir caféde oturmuş, keyif yapıp karşımdakiyle muhabbet eder, afiyetle yemeğimi ya da tatlımı yerken; genlerimdeki sakarlık ve dikkatsizlik yeteneğim yüzünden bir şekilde (masaya ya da üstüme bir şey dökmek, çenemden hayvansal yağlar akması veya herhangi bir şey) peçete kullanmak zorunda kaldığımda zorluklarla yüzleşmek istemiyorum. Peçete kullanmak aktivitesinin "acil durumlarda" başvurulması kuvvetle muhtemel bir aktivite olduğunu unutmamlıyız bence. Böyle bir durumda çatal-bıçağımın altında duran peçeteye abandığımda ve onu kat yerinden açtığımda elimde uzun ve işlevselliği sıfır bir kağıt şeridi değil, tam tersine ihtiyaç duyduğum karesel şekle sahip bir kurtarıcı tutmak istiyorum.
Bilmem anlatabildim mi?

24 Temmuz 2007

Kahve, Alkol ve Çikolata.


Bir zamanlar falcılığından çok olgun bilgeliğiyle geleceğimi görmeyi başarmış bir kız, “Seneye yeni arkadaşların olacak ve şu anda arkadaşın olanların çoğunun aslında arkadaşın olmadığını anlayacaksın. Kendini artık yeni arkadaşlarının arasındaki yere ait hissedeceksin” demişti.

Eskiden her sabah süt içerdim. Gün içerisinde de tekrarlanırdı bu birkaç defa. Kokusundan nefret edip görmeye dayanamayanların aksine boğazıma dikerdim seve seve. Sabahları derse geç kalmak üzere rötarlı bir uyanış yaşadıysam yanıma alır; defterime o günün tarihini atarken sağ elimle, sol elimle de süt kutusunu tutardım. HIST191 ve HIST192 derslerinin vazgeçilmezi olmuştu bu ritüel, YBF amfisinin kapısındaki yiyecek ve içecekle girmenin yasak olduğunu belirten tabelaya inat.

Bir de çikolata vardı. Çikolatalar... Çoğu zaman yaşıma aldırmadan her açışımda bir çocuk gibi sevindiğim Kinder Sürpriz, vazgeçemezcesine Nutella ve istisnasız her seçimde sütlü çikolatalar. Çocuksu ve saftı çikolata aşkım o zamanlar. Arada sırada liseden kalma bir alışkanlıkla tüketilen portakallı çikolatalar vardı bir de o değişik tatlarıyla. Ve bir de beyaz çikolatalar vardı. Çikolata... Gelecekte ne kadar çok tüketeceğimden habersiz, sevgi göstergesi olarak hediye edilmiş bir tane beyaz çikolata.

Geçen zamansa, yeni dostlar getirdi bana. Vazgeçemediğim, her gün daha da bağlandığım ve eskilerin yerine koymaktan kendimi alamadığım.

Artık kahve vardı. Her anımda, her saniyemde... Her içişimde daha da bağlandığım, her içişimde daha da vazgeçilmezim olan... Farklı tatlar vaat eden ve hiçbir zaman vaatlerini öylesine bırakıp gitmeyen... Bir Türk Kahvesi kadar geleneksel, bir frappucino kadar mutlu edici, bir caffe mocha kadar tatlı, bir nescafe kadar şirin... Bazen bir cappucino kadar dişi, bazen bir espresso kadar erkek ve daima bir caffe latte kadar çocuksu. MATH203 derslerinde FASS G062’yi dolduran o yoğun koku, proje sabahlamalarında kafamı düşmekten kurtaran o koku; sadece derslerde değil geceleri de uyumamak için ideal bir ilaç haline geliyordu gün be gün. Yılların işkencesi ders çalışma aktivitesi, kolaylaşıyordu onunla. Ve yalnızca uyumamak için değil, gündüzleri daha da uyanmak için onunla olmak geliyordu içimden her geçen gün. Gündüzler de onu tadacağım anı düşünmekle akıp gidiyordu.

Her sabah içtiğim sütse artık bir vazgeçilmez değil, arada-sırada tadılarak nostaljik bir sevincin kırıntılarını hatırlatan bir tada dönüşmüştü. Çoğu zamansa kahvenin yanında tüketilen bir zorunluluk halini almıştı aslında.

Artık alkol vardı. Eskiden anketlerdeki potansiyel bir “ne kadar sıklıkla alkol tüketiyorsunuz?” sorusuna muhtemelen “Ayda bir” seçeneğini işaretleyecek olan bu beden, artık “Haftada bir”e terfi ettirmişti kendini. Her gün bir yenisi geldi. Bira ve şaraptan ibaret alkol repetuarım; rakı, vodka, tekila ve cinin en güzel formatlarıyla tanıştı. Biralar Darklaştı, tekilalar shotlardan taştı. Yeni dost alkol yanında mutluluğu getirdi, onunla olduğum zamanlarda geçmişi ve geleceği daha az düşünmemi sağlayan bir Carpe Diem Dopingi halini aldı. Beynimse her haftasonu onlarla olmak için can attı, tavukluğunu aşıp geç yatılan gecelere kollarını açtı. Ben onun hücrelerini öldürdükçe yeni dostumla, o bana onları hatırlattı. Alkol, “ortama-uyum-sağlamak-için-zorla-alınan” keyif verici bir sıvıdan, “zevkle-alınan-çünkü-ihtiyaç-duyulan” bir dosta dönüştü. Hiçbirinin bir farkı yoktu aslında diğerinden; hepsi bira kadar masum, şarap kadar elit, rakı kadar efkarlı, vodka kadar genç ve tekila kadar çılgındı. Fakat en büyük ortak yanları sonralarında ayılmak için kahve içilmesi gerektiği gerçeğiydi.


Süt
ün aksine çikolataysa hep hayatımda kaldı. Sadece çocuksuluğunu yitirip olgunlaştı. Artık yalnızca sütlü değil, kahverenginin her tonunda, çeşit çeşit ve tat tattı. Bir Belçika Çikolatasının orgazmik keyfini veriyordu artık her biri ağızda eridikçe. Her birini tüketmeye alıştıkça ortalarındaki portakal, fındık, krokan, fıstık, badem ya da krema daha da belirginleşiyordu. Beyaz ve portakallı çikolataların bir araya geldiği yeni tatlar, lise ve üniversite yıllarının ağzımda bıraktığı izlerini bir araya getirircesine yeni paketlerde sunuluyordu ve ben her geçen gün daha fazla tüketmeye başlıyordum onları.

Ve tabii bir de sütlü çikolatanın aksine muhtemelen bulunması daha zor, ama kesinlikle kalitesi daha yüksek alkollü çikolatalar ve kahveli çikolatalar vardı...

16 Şubat 2007

Hazır mısınız?

Yıllardan 1517: Yemen Valisi Özdemir Paşa'nın kahveyi İstanbul'a getirdiği yıl... Özel pişirme yönteminin bulunup, Türk Kahvesini yaratan dönüm noktası...

Kahve falına baktıran umutsuz Türk gençleri ve birbirlerinin falına bakan yaşlı altın günü teyzeleri için özel bir tarih aynı zamanda kendisi. Kahvehanelerde işsizliklerinin tadını çıkarırken okey takımının yanına kahveyi meze yapanlar için de...

490 yıl sonra bugün... İstiklal Caddesi'nde 3 Starbucks, 3 Gloria Jean's; Bağdat Caddesi'nde 5 Starbucks, 2 Gloria Jean's; Beşiktaş-Bebek hattında 3 Starbucks, 2 Gloria Jean's; Metrocity'de 2 Starbucks, 1 Gloria Jean's; Kanyon'da 2 Gloria Jean's, 1 Starbucks; Kadıköy civarında 2 Starbucks, 2 Gloria Jean's var. 2 ay öncesine kadar bir postanesi bile olmayan caddemde bile bir adet Starbucks var artık.

'Türk kahvesi' sevmiyorum, telvenin dilim ve dişlerimle temas ettiği o andan iğreniyorum. Fakat final döneminin uzun ve uykusuz gecelerinde damarlarımı kesseniz mocha, cappucino, macchiato ya da nescafe kalıntılarının da kanla beraber fışkırdığına şahit olmanız kuvvetle muhtemel.

Bir gün uyandığınızda, sizin de evinizin karşısında bir Starbucks olacak.
Bir gün uyandığınızda, İstanbul'da kişi başına bir espresso makinesi düşüyor olacak.
Hazır mısınız?
Yoksa siz de bu kahve çılgınlığına şaşıranlardan mısınız?