türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2011

2010'da Türk Sineması

2010'da Türk Sineması, geçtiğimiz yıllara göre oldukça parlak bir yıl geçirdiğini söylemek mümkün. Nicelikte bir artış görünmese de, hatta vizyona giren yerli yapım sayısında azalma olsa da, filmlerin nitelik olarak geliştiğini; 1 milyon barajını açan filmlerin kalitesinin arttığını söyleyebiliyor olmak oldukça sevindirici.

Sayılardan bahsedersek, 70 yerli filmin vizyona girdiği 2009 yılına göre %6'lık bir azalma ile 66 yerli film vizyona girmiş 2010 yılında. Bu sayı, yıl boyunca vizyona giren filmlerin %26.7'sinin yerli yapımlar olduğu anlamına geliyor. Yerli filmlerin sayısı azalmış olsa da; 2010'da bir önceki yıla göre %37 artışla 186.719.463 TL hasılat elde edildiğini ve %25 artışla 21.636.436 seyirci sayısına ulaşıldığını görüyoruz. Seyirci sayısına göre ilk 10'da geçtiğimiz yıl 5 fabancı film bulunurken, bu yıl bu sayının 2'ye (7. sırada "Inception" ve 8. sırada "Twilight: Eclipse") gerilediğini görmek de Türk Sineması açısından iyiye işaret.

21 milyonu geçen yerli film seyirci sayısının 3'te 2'sinden fazlası, 1 milyon barajını geçen 7 filme ait. Recep İvedik serisinin 2 yıllık galibiyetini elinden alan "New York'ta Beş Minare", 2010'da 3.455.089 seyirci tarafından izlenerek Türkiye'nin en çok izlenen filmi olmayı başardı. Onu yaklaşık 3.3 milyon seyirci ile "Recep İvedik 3" ve yaklaşık 2.5 milyon seyirci ile "Eyvah Eyvah" izledi. 1 milyon barajını geçen diğer filmler ise "Yahşi Batı" (yaklaşık 2.3 milyon), "Av Mevsimi" (yaklaşık 1.8 milyon), "Çok Filim Hareketler Bunlar" (yaklaşık 1.1 milyon) ve "Veda" (yaklaşık 1 milyon) oldu.

66 filmin 38'i 2009-2010 sezonuna, 28'i ise Eylül'de başlayan yeni sezona ait. Yıl boyunca en çok yerli filmin vizyona girdiği aylar 10'ar film ile Mart, Nisan ve Ekim olurken; Temmuz ve Ağustos geçtiğimiz yıl da olduğu gibi yerli filmsiz geçmiş. (4 çeyreğin değerlendirmelerini eski yazılarımdan okuyabilirsiniz: Ocak-Mart, Nisan-Haziran, Temmuz-Eylül, Ekim-Aralık)


2010 yılının atağa geçen türünün polisiye olduğunu görüyoruz. Yılın en çok izlenen 5. ("Av Mevsimi") ve 10. ("Ejder Kapanı") sinemamızda rastladığımız iki başarılı polisiye örneği olarak karşımıza çıktı. Yıldız kadroları ile olduğu kadar sürükleyici senaryoları ile de dikkat çeken bu yapımlar, bazı eksiklikleri olsa da sinemamızın Hollywood ve Avrupa standartlarına yükselmeye başladığının önemli bir göstergesi. Uğur Yücel ve Yavuz Turgul türü bu denli üst sıralara taşıyarak komediye rakip olabilmesi önemli ve sevindirici bir gelişme. "Av Mevsimi"ni önemli kılan bir başka durum ise, Cem Yılmaz'ın komedi dışındaki oyunculuk yeteneğini de kanıtlıyor oluşu. Bu yıl iki filmi ile 4 milyondan fazla seyirciye ulaşan Cem Yılmaz'ın Türk Sineması için önemli bir isim olmakla kalmayıp, yetenekli bir oyuncu olduğunu görmek de iç rahatlatıyor.

Yılın dikkat çeken başka bir konusu ise, Kürtçe filmlerin vizyon şansı yakalayabilmiş olması. Başta İstanbul Film Festivali'nde aldıkları olmak üzere birçok ödül sahibi Miraz Bezar imzalı "Min Dît", 23 bini aşan seyirci sayısı ile dikkat çekmeyi başaran bir Kürtçe yapım. Onun dışında "Son Mevsim: Şavaklar" ve "Büyük Oyun" da Kürtçe ya da ağırlıklı olarak Kürtçe yerli yapımlar olarak karşımıza çıkıyor.

En çok izlenen yerli filmler sıralamasının üst sıralarında kalitenin yükselmekte olduğunu söylemek de gayet mümkün. Son yılların kalitesi en yüksek, senaryosu en düzgün komedi filmlerinden "Eyvah Eyvah", usta oyuncuları usta bir yönetmenle buluşturan "Av mevsimi", yapım tasarımı ile dikkat çeken Cem Yılmaz komedisi "Yahşi Batı" ve Zülfü Lİvaneli imzalı "Veda" gibi filmlerin 1 milyondan fazla seyirciye ulaşabilmiş olması sevindirici. Diğer yandan sanatsal filmlerin de elde ettikleri uluslararası başarılarla orantılı olarak normalin üzerinde seyirciye ulaşabildiğini görüyoruz. Berlinale'den Altın Ayı ile dönen Semih Kaplanoğlu imzalı "Bal" 31 bini aşkın seyirci çekerken, Venedik Film Festivali'nden Genç Aslan Ödülü ile dönen Seren Yüce imzalı "Çoğunluk" 23 bine yakın seyirciye ulaşmış durumda.

Kısacası, iki büyük uluslararası başarı ile bitirdiğimiz 2010 yıl; film sayısındaki azalmaya rağmen seyirci sayısı ve film kalitesinde gözle görülür bir artışın bulunduğu bir yıl oldu. Yeni türlerin, yeni dillerin keşfedildiği bir sinemaya kavuştu Türkiye 2010'da.

Kişisel bir ekleme ile yazıyı noktalayacak olursam, 66 filmden yalnızca 12'sini izleyebilmiş olduğumu söyleyebilirim. Yılın en iyi yerli filminin Onur Ünlü imzalı "Beş Şehir" olduğunu düşünmekte, onu "Kara Köpekler Havlarken" ve "Bal" izler demekteyim. Bartu Küçükçağlayan'ın "Çoğunluk"taki, Bora Altaş'ın "Bal"daki, Tansu Biçer'in "Beş Şehir"deki, Volga Sorgu'nun ise "Kara Köpekler Havlarken"deki performanslarına hayran kalmamak mümkün değil.

2011'de görüşmek üzere...

13 Ocak 2011

2010'da Türk Sineması (Ekim-Aralık)

2010 yılının son çeyreği, Türk Sineması için altın niteliğinde oldu. Yılın en çok izlenen filmi ("New York'ta Beş Minare") ve en çok izlenen beşinci filmi ("Av Mevsimi") birer ay arayla vizyona girerek; diğer filmler ile birlikte 5 milyondan fazla seyirci çektiler sinemalara 3 ay boyunca. Yeni sezonun Antalya Altın Portakal Film Festivali ile açılmasınden sonra, 3 ay boyunca 28 yerli film vizyona girdi. Yerli filmsiz geçen Temmuz ve Ağustos ayları ile yalnızca 2 yerli filmin gösterildiği Haziran ve yalnızca 4 yerli filmin gösterildiği Eylül aylarından sonra bu, durum salonlara gerçekten bir hareketlilik getirmiş oldu.

Ekim, hem seyirci hem de film sayısı bakımından kurak geçen yazın ardından yeni sezon harketliliğine geçiş niteliğindeydi. Mehmet Aslantuğ imzalı "Aşkın İkinci Yarısı" yalnızca 183.979 seyirci ile ayın en çok izlenen yerli filmi olmaya başarırken; "Kavşak" ve "Çoğunluk" gibi bol ödüllü filmler de Ekim'de gösterime girenlerdendi. Bunun dışında Ekim 2010, tarihi epiklerin ayı oldu Türk Sineması için: "Mehpeyker", "Nene Hatun" ve "Kubilay" gibi filmler vizyona girse de, tür pek ilgi görmedi. Türk Sineması'nın İlk 3D Filmi "Cehennem" de beklenen ilgiyi göremedi. Ayın diğer filmleri "Harbi Define", "O Kul" ve "Kako Si?" idi.

Kasım ayında vizyona giren Mahsun Kırmızıgül'ün üçüncü filmi "New York'ta Beş Minare", tahmin edildiği gibi 1 milyon barajını geçti. Fakat bununla da kalmadı, 3 milyon barajını ve Recep İvedik faktörünü de geçerek yılın en çok izlenen filmi olmayı başardı. Sinemamız standartlarına göre inanılmaz bir prodüksiyon başarısına, iyi kotarılmış teknik detaylara ve uluslararası bir oyuncu kadrosuna sahip olan film, ne yazık ki Mahsun Kırmızıgül'ün halen ilk iki filmindeki hatalarını tekrarlaması nedeniyle iyi eleştiriler alamadı. Mahsun Kırmızıgül filmlerinin sorunu kesinlikle senaryosu ve bu senaryonun senaristi tarafından yönetilmesi durumu daha da vahim hale getiriyor. Filmin mesajını izleyicinin bulup, çıkarıp anlaması için filme saklamak yerine defalarca yüzümüze çarpıyor Mahsun Kırmızıgül senaryoları. Filmde oynayan herkes bir kez bu mesajı bağırıyor bizlere. Bu da filmi oldukça antipatik hale getiriyor. Kısacası "New York'ta Beş Minare", Haluk Bilginer'in oyunculuğuna ve yukarıda saydığım olumlu donanımına rağmen sınıfta kalıyor. Kasım, "New York'ta Beş Minare" ayı olsa da, vizyona Çağan Irmak'ın merakla beklenen filmi "Prensesin Uykusu" da ayın filmleri arasında yer aldı. Redd'e güzelleme niyetine çekilmiş upuzun bir video klip havası barındırsa da, sıcak ve güzel bir filmdi. Ayın diğer filmleri ise "Vay Arkadaş", "Pak Panter", "Uçan Melekler", "Joenjoy" ve "İki Tutam Saç: Dersim'in Kayıp Kızları" oldu.

Aralık ise 1 milyon barajını geçen, merakla beklenmiş başka bir filmi getirdi bize: "Av Mevsimi". Yavuz Turgul, Şener Şen, Cem Yılmaz, Okan Yalabık, Çetin Tekindor ve Melisa Sözen'i aynı filmde buluşturması ile adından sıkça söz ettiren film ülkemiz standartlarına göre başarılı bir polisiye öykü ve filmdi. Ayın diğer filmleri "Çakallarla Dans", "Memlekette Demokrasi Var", "Sultanın Sırrı", "Şenlikname" ve "Teslimiyet" oldu.

Y
ılın son çeyreğinde 47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin yanısıra ilk kez düzenlenen Malatya Film Uluslararası Festivali ve son yılların önemli projelerinden Gezici Festival de izleyicilerle buluştu. Ülkemiz sinemasının en önemli ödülü kabul edilen Altın Portakal, Venedik'ten de ödülle dönen Seren Yüce'nin "Çoğunluk" filmine giderken, ödüllerin büyük çoğunluğu 2010'da vizyon şansı bulamayan filmlerin oldu. Tüm kazananlara buradan ulaşabilir, filmleri izlemek içinse önümüzdeki ayları bekleyebilirsiniz. 2010, Türk Sineması için oldukça verimli bir yıl; son çeyreği ise seyirci sayısı bakımından oldukça verimli aylar barındıran bir dönem oldu. Çok yakında, yazının son bölümünde, genel bir 2010 değerlendirmesi bulacaksınız.

Not: Seyirci rakamları
boxofficeturkiye.com sitesinden alınmıştır.

1 Kasım 2010

2010'da Türk Sineması (Temmuz-Eylül)

2010 Türk Sineması, 9 ayda yaklaşık 15 milyon seyirci rakamına ulaşmış durumda. 17 milyon civarındaki 2009 toplam seyirci rakamı düşünüşdüğünde ve sezon henüz yeni açılmış, "Av Mevsimi", "New York'ta Beş Minare" gibi gişeyi sarsacak iddialı yapımlar daha vizyona girmemiş olduğuna göre; geçtiğimiz yılın seyirci rakamlarına fark atacak bir yıl olduğunu söylemek şimdiden mümkün 2010'un. Diğer yandan geçtiğimiz 3 ay, "yazın sinemaya gidilmez" yersiz düşüncesini benimsemiş seyirciden midir, "yazın bu filme giden olmaz" diye düşünüp filmini vizyona sokmayan dağıtımcıdan mıdır bilinmez; alışıldığı gibi yılın en durağan ayları oldu Türk Sineması açısından.
Temmuz ve Ağustos aylarında vizyona hiçbir Türk filmi girmezken; Eylül ayında sırasıyla "Adı Aşk Bu Eziyetin", "Paramparça", "Büyük Oyun" ve "3 Harfliler: Marid" sinema salonlarında yerini aldı. Dini motifleri kullanarak korkutmayı amaçlayan filmlerimize bir yenisinin daha eklenmesine vesile olan "3 Harfliler: Marid", 160 bin civarındaki seyirci sayısı ile yılın en çok izlenen yerli yapımları arasında anca 13. sıraya yükselebildi. Diğer 3 yapım ise 20 bin seyirciyi bile bulamadı.

Haziran ayında düzenlenmesi planlanmış olan, fakat film festivallerinin zil takıp oynanan birer eğlence organizasyonu olduğunu düşünen yerel yönetimlerce Eylül ayına ertelenen 17. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, değerli konuklarından ve jüri üyelerinden fire vermeden gerçekleşti. Ulusal Yarışma'da geçtiğimiz yıldan yadigar "Kıskanmak" ve "Nefes" gibi filmlerin de kazananlar arasında yer aldığı sonuçlara bakıldığında görülen "Beş Şehir"in 4 önemli ödül (Senaryo, Erkek Oyuncu, Yardımcı Kadın Oyuncu, Yardımcı Erkek Oyuncu) ile öne çıktığı idi. "Bal", En İyi Film ve Bora Altaş'a verilen Jüri Özel Ödülü dışında bir ödül kazanamadı. "Kavşak" ise Selim Demirdelen'e En İyi Yönetmen ve En İyi Müzik ödüllerini, başrol oyuncusu Sezin Akbaşoğulları'na ise En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü kazandırdı.

Uluslararası festivallerde Türk Sineması'nın tanıtımı açısından da oldukça verimli bir yaz oldu. Temmuz ayında Karlovy Vary'de yarışan Semih Kaplanoğlu imzalı "Bal" ve Ağustos'ta Locarno'da yarışan Tayfun Pirselimoğlu imzalı "Saç" ödülsüz geri dönseler de, Orta Avrupa'da sinemamızı tanıtan filmler oldu. Eylül ayındaki Toronto Film Festivali ise Türk Sineması'na özel bir yer ayırmıştı. İstanbul, festivalin geleneksel "City to City" bölümünün bu yılki konuğu idi. Festivalin bu bölümünde "11'e 10 Kala" (Pelin Esmer), "40" (Emre Şahin), "C-Blok" (Zeki Demirkubuz), "Bahtı Kara" (Theron Patterson), "Uzak" (Nuri Bilge Ceylan), "Saç" (Tayfun Pirselimoğlu), "Çoğunluk" (Seren Yüce), "Hayat Var" (Reha Erdem) ve "Tabutta Rövaşata" (Derviş Zaim) gösterildi. Belma Baş'ın filmi "Zefir" ise festivalin Keşif bölümünde yer aldı. Yine Eylül'de Yeni Sinemacılar'ın arasına yeni katılan Seren Yüce, önemli bir ödüle layık görüldü. Venedik Film Festivali'nde Yüce'nin ilk filmi "Çoğunluk", Geleceğin Aslanı Ödülü'nün sahibi oldu.

Ekim ayında vizyonu işgal eden tarihi dramlar bir yana, Kasım ve Aralık aylarının iddialı yapımları ile 2010 yılı seyirci rakamlarında önemli bir artış olacağı belli. Yılın son çeyreği bakalım Türk Sineması için ne sürprizlerle dolu.

Not: Seyirci rakamları boxofficeturkiye.com sitesinden alınmıştır.

12 Eylül 2010

Efsane Sergi, Efsane İstanbul


Bu şehirde, İstanbul'da, akılalmaz bir tempo ile yaşarken çoğu zaman unuttuğumuz birkaç gerçek var: Bundan 8,000 yıl öncesinde de bu şehirde yaşandığı, bu şehrin iki imparatorluğa başkentlik yaptığı, bu şehir uğruna milyonlarca insanın öldüğü ve bu şehrin her tarafından tarih fışkırdığı. Ne yazık ki, tarihinin değerini bilmeyen, üzerini baraj sularıyla ya da kum tepeleriyle örtmeye çalışan bir ülkede yaşadığımızdan; bu gerçeklerin de arada bize hatırlatılması gerekiyor. Ve Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi, şehrin Avrupa'ya kültür başkentliği yaptığı bir yılda en iyi şekilde yapıyor bu hatırlatmayı. Süresi uzatılarak 26 Eylül'e kadar gezilebilme imkanı süren "Efsane İstanbul: Bizantion'dan İstanbul'a Bir Başkentin 8000 Yılı" adlı sergi ile...

Bizantion, Nea Roma, Constantinopolis, İstanbul... Birçok isim eskitmiş bir şehrin, yaşlı bir şehrin hikayesini çok güzel anlatıyor; fakat içeriği bir yana, sunuşun ne denli önemli olduğunu anlamamızı sağladığı için önemli "Efsane İstanbul" Sergisi. Müzenin müdürü de olan küratör Nazan Ölçer, gerçekten sadece eserlerden ibaret olmayan bir sergiye imza atmış. Işıklandırması, müzik kullanımı, aynalı duvarları, yapma kubbesi, antik duvarları ve girişte sizi karşılayan o harika video ile tam bir İstanbul tarihi deneyimi yaşamanız mümkün kılınmış. Daha önce iki kez ziyaret ettiğim İstanbul Arkeoloji Müzesi'nden getirilmiş, fakat hayatımda ilk kez gördüğüme emin olduğum eserlerin dikkatimi çekmesi ve sunuşu; devletimizin müzecilik anlayışının ne kadar baştan savma olduğunun, özel müzelerin ise bu işi ne kadar iyi yapabildiğinin kanıtı gibi.

"Efsane İstanbul", 8,000 yılın hikayesini anlatan, çok iyi hazırlanmış bir video ile başlıyor. Videoyu gerçek ağaç kütükleri üzerinde oturarak izliyorsunuz ve sergiye giriş yaptığınızda 8,000 yıl öncesinin eserleri karşılıyor sizi. Hadi Yenikapı'nın antik bir liman olduğunu biliyorduk, ama benim hayatımda Kadıköy minibüsleri ile geçilen varoş bir semt olması dışında hiçbir önemi olmayan Fikirtepe'nin İstanbul'un ilk yerleşim yerlerinden biri olduğunu kaç kişi biliyordu? Silahtarağa Çeşmesi adı verilen arkeolojik harikanın bugünün Bilgi Üniversitesi'nin Santral kampüsündeki kazılardan çıkarıldığını kim duymuştu ya da?

Bizans sütunları, büstler, heykeller... Derken alt kata iniyorsunuz ve 4. Haçlı Seferleri sırasında yağmalanan Constantinopolis'ten Venedik'e kaçırılan, daha önce San Marco Basilicası'nı ziyaret ettiyseniz tanıdık gelecek olan atlar karşılıyor sizi. Bu katta işler daha da çığrından çıkıyor. Altın giriyor işin içine çünkü, değerli taşlar giriyor. Bizans mozaikleri, ikonaları, takıları göz kamaştırıyor. Topkapı Sarayı'ndan getirilmiş Arapça bir İncil dikkat çekiyor. "Galata Kulesi'nin Çanı" ya da (aslında yine İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunan) "Haliç'i Kapatan Zincir" ibarelerini görüp şoka uğruyorsunuz.

Orta katın alamet-i farikası ise ne o çan, ne de o zincir... Tek bir oda yetiyor. "İstanbul'un Kubbeleri" diyor duvardaki posterin başlığı. Ve odanın ortasındaki yapay kubbenin altına kurulup, İstanbul'daki kilise ve camilere ait yirmiye yakın kubbeyi çok iyi seçilmiş bir müzik eşliğinde tavanda izliyorsunuz. Aya İrini'ye o kadar konsere gidip, kubbesinin ortasındaki figürleri fark etmemiş biri olarak söylüyorum, gözünüzün önündekini daha iyi görmenizi sağlayabilir o oda. Duvarlarda ise İstanbul'un üç ayrı çağına ait panoromik görüntülerini inceleyebiliyorsunuz. -ki o günümüz İstanbul'u fotoğrafı, gerçekten harikaydı.

Serginin en alt katında ise çoğunlukla Topkapı Sarayı'ndan getirilmiş eserler, saray yaşantısını anlatan araç-gereç, süs, mektuplar, silahlar, kıyafetler, müzik aletleri ve tablolar sergileniyor. İstanbul ile ilgili bir sergide Fausto Zonaro tabloları görmemek olmazdı, tabii ki böyle bir hata da yapmamışlar. Alt katın en çok dikkat çeken eseri ise Tanzimat Dönemi'nden devasa bir sayeban (gölgelik).

Sergide Vatikan'ın özel koleksiyonundan, dünyanın birçok ülkesinin birçok müzesinden (İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Vatikan, Macaristan, Yunanistan, Avusturya, Belçika, Hollanda, İrlanda, Katar, Portekiz ve Rusya) ve İstanbul'un kendi müzelerinden getirilmiş 500'e yakın eser görmek mümkün. Halen vaktiniz varken, hele ki kendinize İstanbullu diyorsanız, sakın kaçırmayın!

21 Temmuz 2010

2010'da Türk Sineması (Nisan-Haziran)

2010, Türk Sineması için gayet verimli bir şekilde başlamış, Ocak-Mart ayları arasında 21 yerli film yaklaşık 12 milyon izleyici çekmeyi başarmıştı sinemalara. Bu rakamlarda ünlü komedyenlerin popüler filmlerinin birbiri ardına kış aylarında vizyona birer bomba gibi düşmesinin etkisi büyüktü. Yılın ikinci çeyreğinde, vizyona giren yerli yapım sayısında fazla düşüş olmasa da (17 film), izleyici sayısı ilk çeyreğin sekizde birine kadar düştü (yaklaşık 1.5 milyon). 13 hafta boyunca, hafta birincileri arasında yalnızca tek bir yerli yapımın yer alması, onun da Mart'tan kalan "Çok Filim Hareketler" olması durumu özetliyor aslında. Yaz aylarının da gelmesiyle, yılın üçüncü çeyreğinin çok daha kötü geçeceğini öngörmek zor değil. (Vizyon takviminin şimdiki haline bakılırsa önümüzdeki 3 ay boyunca yalnızca tek bir yerli yapım vizyona girecek.) Diğer yandan Ekim'de başlayacak yeni sezon ile rakamların tekrar ilk çeyreği yakalayabilme olasılığı da gayet yüksek.

Nisan ayı, Mart ayından yadigâr "Çok Filim Hareketler Bunlar"ın gazı ile başladı. 3 hafta boyunca birinci sırada yer alan film 1 milyon barajını aştı ve yılın ilk yarısının en çok izlenen dördüncü filmi oldu. Ayın ilk haftası vizyona giren "Herkes mi Aldatır?" adlı romantik komedi ise, ikinci çeyreğin en çok izlenen filmi olmasına rağmen yaklaşık 63 bin seyirci ile yetindi. Ayın ilgi çekici sanatsal yapımları, İstanbul Film Festivali'nde yarışan/gösterilen ve festival sırasında/ertesinde vizyona giren "Kosmos", "Bal", "Beş Şehir", "Min Dît" ve "Denizden Gelen" oldu. Hedef kitlesinin filmleri festivalde izlemiş olması sonucu bir hayli düşük seyirci rakamlarına ulaşan bu filmler arasında en başarılısı sanırım Altın Ayı almış olması sebebi ile Semih Kaplanoğlu imzalı "Bal"dı (yaklaşık 32 bin seyirci). Ayın diğer filmleri "En Mutlu Olduğum Yer", "Rina" ve birçok yıldız oyuncudan oluşan kadrosuna rağmen eleştirilerden de seyirci sayısından da beklediğini alamayan "Siyah Beyaz" oldu.

Mayıs ve Haziran ayları boyunca 7 yerli film vizyondaydı. Bunlar arasında en başarılısı, 32 bine yakın seyirci rakamıyla klostrofobik bir gerilim olan "Ev" filmi oldu. Tayfun Pirselimoğlu'nun Berlin Film Festivali'nde de gösterilen yeni filmi "Pus" ve Türk Sineması'nın en önemli yapımlarından "Selvi Boylum Al Yazmalım"ın tamir edilip yenilenmiş versiyonu bu iki ayın en önemli filmleriydi. Diğer filmler: "Takiye: Allah'ın Yolunda", "Son Mevsim: Şavaklar", "Bahtı Kara" ve "Off Karadeniz".

Tartışmasız, ikinci çeyreğin en önemli sinema olayı 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali idi. Festivalde 11 yerli film Altın Lale için yarışırken, 15 kurmaca film de yarışma dışı olarak gösterildi. Altın Lale'yi kazanan film 2009 yapımı "Vavien" olsa da; 2010 yapımlarından "Beş Şehir", "Min Dît" ve "Bal" festivalden ödül(ler) ile ayrıldı. Kürtçe film "Min Dît"'in yönetmeni Miraz Bezar ve kadın oyuncusu Şenay Orak ödüllendirilirken, En İyi Müzik ödülü de bu filme verildi. "Beş Şehir" ile Tansu Biçer En İyi Erkek Oyuncu seçilirken, En İyi Görüntü ödülü de "Bal" filmine gitti. Dönemin ikinci önemli festivali ise Mayıs ayında düzenlenen, bu yıl "kötülük" temasını işleyen Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali oldu. Yurtdışındaki 2 önemli festivalde, Cannes Film Festivali ve Tribeca Film Festivali'nde, bu yıl Türkiye temsil edilmedi. Fakat İtalyan sinemasından Ferzan Özpetek imzalı "Mine vaganti"; Alman sinemasından ise Fatih Akın imzalı "Soul Kitchen" ve Feo Aladağ imzalı "Die Fremde" Tribeca'da gösterildi. "Mine vaganti" Jüri Özel Ödülü'ne, "Die Fremde" ise En İyi Film ve En İyi Kadın Oyuncu (Sibel Kekilli) ödüllerine layık görüldü.

Ben, 17 filmden 3'ünü İstanbul Film Festivali sayesinde izleme fırsatı buldum: "Bal", "Kosmos" ve "Beş Şehir". Mart ayında Berlinale'den Altın Ayı ile ayrılan Semih Kaplanoğlu filmi, Yusuf Üçlemesi'nin son halkası "Bal", görüntüleriyle, sessizliğiyle, oyunculuklarıyla ve yönetmenin seçimleriyle tam bir sanat eseriydi. "Bal", üçlemenin ilk filmi "Yumurta"dan çok daha başarılı bulsam da, "Süt"ün üzerimde bıraktığı etkiyi bırakamadı. "Kosmos" ve "Beş Şehir" ise en sevdiğim Türk yönetmen ünvanının Reha Erdem'den Onur Ünlü'ye geçmesine neden olan filmlerdi. "Beş Şehir"in senaryo, oyunculuklar, yönetmenin dünyası gibi konularda üzerimde bıraktığı arabesk etkinin yanında, "Kosmos"un deneyselliği bana çok uzak kaldı. Bu 3 film hakkındaki yorumlarıma buradan, festivaldeki "Beş Şehir" gösterimi sonrası yapılan Onur Ünlü söyleşisinden notlara ise buradan göz atabilirsiniz.

Not: Seyirci rakamları boxofficeturkiye.com sitesinden alınmıştır.

25 Nisan 2010

29. İstanbul Film Festivali'nin Ardından... Vol.4

Aylar öncesinden tehlikenin sinyalleri gelmeye başlasa da, işin ciddiyeti 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin (sanırım) ilk kez Emek Sineması'nın dahil olmadığı bir programı açıklamasıyla anlaşıldı. Ve Festival, başından beri amaçlandığı üzere, açılışından kapanışa kadar "Emek Sineması Yıkılmasın!" çığlıklarına sahne oldu.

Yıllardır İstanbul, İstiklal Caddesi ve Festival denildiğinde akla gelen ilk sinema olan Emek Sineması (ya da 1924'te açıldığındaki eski adıyla Melek Sineması), Kültür Bakanlığı ve Beyoğlu Belediyesi tarafından tarihi eser olarak kabul ediliyor olmalı ki, girişinde sinemanın önemini belirten bir tabela mevcut: "Melek Sineması / 1924 - 1957 / Salonundaki iki melek figürüyle İstanbul'un en güzel sinemalarından biriydi." Fakat 'İstanbul'un en güzel sinemalarından biri' aynı Kültür Bakanlığı ve aynı Beyoğlu Belediyesi'nin tamamen para kokan gözyumuş ve rant kaygısının aldırdığı karar ile, dış cephesi korunarak, binanın yerine yapılacak alışveriş merkezinin en üst katına 'taşınmak' isteniyor. Dolambaçlı laflarla, işi kalıbına uydurma çabasıyla, sinemacılardan destek aldıkları yalanı ile oldu bittiye getirilmeye çalışılan bu karara tabii ki sinemacıların destek verdiği de yok. Aksine, onların yanısıra İstanbul'un tüm kültür/sanat camiası ve kültürlü insanları bu katliama gönülden itiraz ediyorlar.

Bu yıkımın Emek Sineması'nın yanısıra Rüya Sineması'nı ve İnci Pastanesi'ni de tehdit ettiğini; bir başka alışveriş merkezi inşaatı yüzünden Sinepop Sineması'nın da kapanmak üzere olduğunu, geçtiğimiz aylarda kapanan Alkazar Sineması'nı ve TÜRSAK'ın tüm çabalarına rağmen can çekişen Beyoğlu Sineması'nı da hatırlatalım. Evet, önümüzdeki yıl, Atlas Sineması dışında doğru düzgün bir festival salonu kalmayacak Beyoğlu'nda!

Festival'in açılışında ve kapanışında süren protestolar, Emek'in sokağında açılan pankartlar, Emek'in duvarına asılan YIKTIRMIYORUZ tabelası, 18 Nisan'daki yeterli katılımlı protesto yürüyüşü. Umalım ki bir işe yarar tüm bunlar...

Destek Olmak İçin: http://www.emeksinemasi.org/

Festival öncesinde başlayıp Kültür Bakanı'nın "yağlı ve kirli koltukları"na karşı olan nefretini kustuğu sözlerle alevlendiğini kabul ettiğim ve Festival süresince giderek büyüyen bu itirazın kronolojisi şu şekilde:


Not: Emek Sineması, thebalkabaa.com'daki "İstanbul'un En İyi Sinemaları Anketi"nde, sizlerin oyları ile İstanbul'un En İyi İkinci Sineması (%16.7), İstiklal Caddesi'nin En İyi Sineması (%43.8) ve En İyi Festival Sineması (%63.3) seçilmişti.

2 Nisan 2010

2010'da Türk Sineması (Ocak-Mart)

2009'da Türk Sineması'nın yaşadığı 'patlama'dan sonra, 2010 yılı da sinemamız için verimli geçeceğe benziyor. Farklı türlerde, farklı kesimlere hitap eden birçok yeni filmin vizyona girdiği yılın ilk 3 ayında, Türk Sineması için uluslararası platformda oldukça olumlu gelişmeler de oldu ayrıca.

Ocak ayında 6, Şubat ayında 5, Mart ayında ise 10 film olmak üzere, toplam 21 yerli filmin vizyona girdiği bu ilk üç ayda, 12.5 milyona yakın seyirci izlemiş bu yapımları. Film sayısı bakımından, bu hızda geçtiğimiz yılı geçecekmiş gibi görünüyor 2010. (Toplam 70 film) Fakat yine de yaz ayları nedeniyle bu sayı daha az bile olabilir. Geçtiğimiz yılın toplamında 19 milyon seyircinin izlediği yerli yapımları bu yılın ilk 3 ayında 12.5 milyon kişinin izlemesi de pek sevindirici gelmemeli kulağa. Çünkü sırasıyla Cem Yılmaz, Şafak Sezer, Şahan Gökbakar ve Ata Demirer'in filmlerinin bu 3 ayda vizyona girdiğini ve muhtemelen bu rakamları çok fazla artıracak ya da 1 milyon izleyiciyi geçebilecek birçok filmin vizyona giremeyeceğini göz önünde bulundurmak gerekiyor. Kısacası, rakamlara bakıldığında, şimdiden 2009 kadar verimli (ama muhtemelen "daha verimli" değil) bir yıl olabileceğini söyleyebiliriz Türk Sineması için 2010'un.

2010 yılı, 1 Ocak gününün de vizyon takviminin ilk günü olan Cuma'ya denk gelmesi ile anında başlamış oldu Türk Sineması için. Vizyona giren yılın ilk filmi Cem Yılmaz'ın "Yahşi Batı"sı idi. Cem Yılmaz ve Ozan Güven'in başrollerde yer aldığı film, gerek setleri, gerek kostümleri, gerek esprileri, gerekse yardımcı oyuncuları (Demet Evgar, Özkan Uğur, Zafer Algöz başta olmak üzere) ile pek çok kişi tersini düşünse de bence Cem Yılmaz'ın şu ana kadarki en iyi filmiydi. Listelerde 2 hafta birinci sırada kaldıktan sonra, 3. hafta yerini 2009'dan kalma bir yabancı filme, "Avatar"a kaptırdı "Yahşi Batı". Sonraki iki haftanın birincisi ise Uğur Yücel'in polisiyesi "Ejder Kapanı"nı sollayan Şafak Sezer'li devam filmi "Kutsal Damacana 2: İtmen" oldu. Ocak ayının en ilgi çekici ve üzerinde durulması gereken filmi ise sinema yazarı Murat Emir Eren ve Talip Ertürk'ün yazıp yönettiği zombi filmi "Ada: Zombilerin Düğünü" oldu. 60'lı 70'li yılları bilemesem de, benim yetiştiğim çağındaki ilk zombi filmiydi çünkü Türk Sineması'nın. Yabancı korku filmlerinde salonları dolduran Türk halkı ise, beklenen ilgiyi göstermedi filme. Ayın diğer filmleri "Kaptan Feza" ve "Gelecekten Bir Gün" oldu.

Şubat ayı, gişe anlamında 2010'un en parlak ayı olacağa benziyor. 2008'de başlayıp 2009'da yükselişe geçen romantik komedi türünün yeni bir örneği, adını da türden alan "Romantik Komedi" ile başlayan Şubat'ın ilk birincisi de bu film oldu. Ergenlerimiz için başlı başına yerli bir Twilight fenomenine dönüşen Sinem Kobal'ın başrollerden birine sahip olduğu filmin Sevgililer Günü'nde değil de, bir hafta öncesinde vizyona girmesinin ise tek bir nedeni vardı: 12 Şubat'ta vizyona giren "Recep İvedik 3". İlk iki film ile gişede rekor üstüne rekor kıran Şahan Gökbakar'ın paraya ve seviyesizliğe doymadan çektiği son filmi de öncülleri gibi anında zirveye oturdu. Yaklaşık 3.3 milyon kişinin izlediği filmin, bu sayıyı daha da artırarak yılın birincisi olması muhtemel gözüküyor. İki hafta zirvede kalan filmi 3. haftasında Ata Demirer ve Demet Akbağ'ın başrollerinde oynadığı, çok keyifli bir film olan "Eyvah Eyvah" yerinden etti. Öldü sandığı babasını aramak için İstanbul'a gelen ve bu sırada tesadüfen bir pavyon şarkıcısı ile dost olan Trakyalı bir klarnetçinin hikayesini anlatan film Şubat'ın son haftasınu birinci bitirmekle kalmadı toplamda 4 hafta zirvede kaldı. Şubat'ın bir diğer filmi ise Zülfü Livaneli imzalı Atatürk filmi "Veda" oldu. Her Atatürk konulu filmlde olduğu gibi, ardından tartışmalar da eksik olmadı. Ayın diğer ve son filmi ise "Deli Dumrul: Kurtlar Kuşlar Aleminde" idi.

10 yerli yapımın vizyona girdiği Mart ayının gişe rakamları ise film sayısına ters orantılı olarak düştü. Şubattan kalma "Eyvah Eyvah" ayın ilk üç haftasında zirveden inmezken, son haftanın birincisi ise BKM Mutfak Oyuncuları'nın skeçlerden oluşan filmi (kısacası televizyondakinin dekorlu olanı ve sinemada izleneni) "Çok Filim Hareketler Bunlar" oldu. Diğer yandan festivallerin gözbebekleri "Kara Köpekler Havlarken" ve "Köprüdekiler"; Ümit Ünal imzalı, Selma Ergeç ve Mehmet Günsür'lü korku filmi "Ses"; türbanlı başkişisi ile dikkat çeken çizgiroman uyarlaması "Büşra" ve Turgut Özakman imzalı bir başka Atatürk filmi "Dersimiz Atatürk" gibi çok çeşitli yapımlar da mevcuttu. "Anadolu'nun Kayıp Şarkıları", "Yüreğine Sor", "Eşrefpaşalılar" ve "Ay Lav Yu" da ayın diğer filmleriydi.

Şubat ayında !F Bağımsız Filmler Festivali İstanbul ve Ankaralılar'ı bağımsız yapımlarla buluştururken, 11-21 Mart tarihlerinde düzenlenen 21. Ankara Uluslararası Film Festivali de yılın ilk önemli ulusal yarışmasını sonuçlandırdı. Geçtiğimiz yıl İstanbul'dan Altın Lale, Adana'dan ise Altın Koza ile dönen "Köprüdekiler" Ankara'nın da galibi oldu. Birçok ödülün sahibi 2009 yılında vizyona da girmiş olan "11'e 10 Kala" ve "Başka Dilde Aşk" filmleri olurken, önümüzdeki aylarda izleyeceğimiz "Büyük Oyun", En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Selen Uçer) ve En İyi Müzik ödülleri ile ayrıldı festivalden. Geçtiğimiz Ekim ayında Antalya'dan da Altın Portakal ile dönen Volga Sorgu, "Kara Köpekler Havlarken" filmindeki yardımcı rolü ile ödüllendirildi.

Yurtdışında ise 60. Berlin Film Festivali'nde mükemmel bir şekilde temsil edildi Türk Sineması. Festivalin Forum bölümünde Tayfun Pirselimoğlu'nun "Pus", Panorama bölümünde ise Reha Erdem'in "Kosmos" filmleri gösterilirken; festivalin büyük ödülü için yarışan Semih Kaplanoğlu, Yusuf üçlemesinin son filmi "Bal" ile Altın Ayı'yı ikinci kez Türkiye'ye getiren isim oldu. Nisan ayında önce İstanbul Film Festivali kapsamında, daha sonra ise vizyonda bu filmleri izleme fırsatı bulacağız.

Üzerinde özellikle durmak istediğim iki film ise tabii ki az izleyicisi olan ödüllü filmler. "Köprüdekiler", Aslı Özge imzalı, sinemamızın yeni-gerçekçi akımına oldukça yakışan bir film. Bir polis, bir çiçekçi ve bir dolmuş şoförünün hayatlarının gözetlenmesi... Hiçbir mesajı direk olarak vermeyen, doğallıktan yana, oyuncuları gerçek hayatta varolan, belgeselden ayırt edilemeyecek denli sıradan ve sadece gösterme amacı güden, adı üstünde 'gerçekçi' bir film. Şiddetle karışık duygularla yükselişe geçen milliyetçilik duygusunu bir kaygı olarak sunan, hayatın içinden karakterleri sıradan şeyler yaparaken gözlemlediğimiz bir film. Geçtiğimiz yıl "11'e 10 Kala" ve "İki Dil Bir Bavul"u beğenenlerin çok seveceği, fakat benim ısınamadığım bir film.

Çok beğendiğim "Kara Köpekler Havlarken" ise, İstanbul'un varoşlarında, 'gökdelenlerin gölgesinde' yaşayan gençlerin, bu hayatlarından kurtulma çabalarını konu alıyor. Volga Sorgu'nun eğlenceli, hüzünlü, cesur ve içten olmak arasında gidip gelen mükemmel oyunculuğu her türlü ödülü hakediyor kanımca. "Güneşi Gördüm"deki yardımcı rolü ile geçtiğimiz ay Yeşilçam Ödülü sahibi olan Cemal Toktaş'ın başrolünü üstlendiği filmi en güzel özetleyen cümle ise Erkan Can'ın ağzından duyduğumuz şu cümle: "Dünya senin sandığın kadar basit bir yer olsaydı, kimse bu kadar gaddar olmak zorunda kalmazdı." İzlenmeli.

Not: Seyirci rakamları boxofficeturkiye.com sitesinden alınmıştır.

1 Nisan 2010

İsmail Cem Televizyon Ödülleri

Türk televizyon sektörünün birçok eksiği olduğunu hepimiz biliyoruz sanırım. Reklamlarla beraber 3 saati bulan dizi bölümleri, bu kadar uzun bölümleri her hafta aynı ekiple çekmek zorunda kalan yorgun teknik insanlar ve oyuncular, 200-300 sayfalık bir romanı sezonlarca süren bir dizi halinde günümüze uyarlamalar, Türk aile ve ahlak yapısına uyma kaygıları, RTÜK'ün sansürleri... Ulusalcıların linç girişimlerine neden olacak bir cümle geliyor şimdi: Yaklaşık 15 yabancı dizinin takipçisi olan ben, Türk dizisi izlemiyorum. Süreler kısalıp, kalite artmadıkça da izlememeye devam etmekte kararlıyım.

Bugüne kadar bu kalitenin yükselebilmesi için gerekli şeyleri şöyle sıralayıp durdum kendi çapımda ve bunları yaparken, dünya çapında başarı yakalayabilen Amerikan dizilerini düşündüğümün de farkındayım:
  1. Televizyon dizisi denilen şey 20, 40 ya da 60 dakika olmalı. Sonra neden Türk insanı dünyanın en çok televizyon seyreden milleti, neden günde ortalama 4 saatini televizyon başında geçiriyor deniyor.
  2. Televizyon filmleri (atv zamanında yapmaya çalışmış, fakat başarılı olamamıştı ne yazık ki...) ve minidizilere önem verilmeli. "Yaprak Dökümü", "Aşk-ı Memnu", edebiyatımızın klasikleşmiş örnekleridir çünkü. Yazarının kemiklerini sızlatarak, sakız gibi uzatmaya gerek yok romanları. Ve tercihen romanın yazıldığı dönemde geçmeli uyarlama televizyon dizileri, minidizi olan halleriyle. Daha ihtişamlı kostümler, daha iyi setler, daha büyüleyici bir dizi demek çünkü.
  3. Bir dizinin (minidizi olmadıkça) tüm bölümlerini, süreleri yaklaşık 2 saat iken ve her hafta yayınlanıyorken aynı ekibin kaliteli bir şekilde yazması/çekmesi mümkün değil fiziksel olarak. Her bölüm birlikte çalışan bir ekibin farklı üyelerince yazılsa/çekilse, hem kalite yükselir, hem insanlar yorulmaz, çalışma şartları güzelleşir, hem de haftalık telaş yerini birkaç haftalık bir telaşa bırakır.
  4. Son olarak ise televizyon sektöründe rekabetin artması, kalitenin yükselmesi için doğruluğu tartışılan bir reyting sistemi yerine saygın bir ödüllendirmenin var olması gerekir. (bkz. Emmy Ödülleri)

Sonunda bu dört dileğimden sonuncusu, ilk üçünün de yakın zamanda gerçekleşeceğine önayak olması dileklerimle gerçek oluyor. Antalya Büyükşehir Belediyesi ve AKSAV (Anatalya Kültür-Sanat Vakfı) tarafından organize edilen bir televizyon ödülümüz oluyor: İsmail Cem Televizyon Ödülleri.

Bu yıl ilk kez verilecek olan ödüller, Türkiye'nin Oscarları olarak tanıtılan Yeşilçam Ödülleri gibi, Türkiye'nin Emmyleri olma iddiasında. Ödüllerin eski TRT Genel Müdürü, gazeteci, yazar, televizyoncu, milletvekili, bakan; görev süresince TRT'nin yayın ve izleyici sayısını iki katına çıkaran, birçok başarılı yapıma önayak olmuş rahmetli İsmail Cem onuruna dağıtılacak olması ise çok düşünceli bir hareket. Ödül heykelciği, heykeltraş Neşe Karasipahi tarafından tasarlanan, televizyon ekranı içinden çıkan, ellerini gökyüzüne açmış bir erkek figürü. (Fakat küçük bir eleştiri olarak, ödül heykeline bir isim bulmaları çok daha iyi olurmuş diyorum. İsmail Cem'in adını tüm ödüllerde yaşatmak yerine törenin adı ve bir özel ödülle yetinebilirlermiş. "Ve İsmail Cem'in sahibi..." denilmesini ya da heykelciğe 'İsmailcik' denmesini hiçbirimiz istemeyiz değil mi?)

24 Nisan'da, çeşitli panellerin, televizyonculuk üzerine çok yararlı olacağını umduğum oturumların ve televizyon yıldızlarının halkla buluştuğu bir kortejin ardından dağıtılacak olan ödüllerin adayları ise belli olmuş durumda. 16 dalda "Hanımın Çiftliği", 15 dalda "Aşk-ı Memnu" ve 14 dalda "Ezel"in aday olduğu ödüllerde Okan Bayülgen ise "En İyi Talk Show" dalındaki 5 adaylıktan 3'üne birden sahip, yani kendisiyle büyük bir yarış içinde.

Sadece televizyon dizilerinin değil; magazin, talkshow, yarışma, çocuk, spor, eğlence, reality, kültür/sanat, belgesel gibi her türlü televizyon programının 39 dalda ödüllendirileceği, 2 de özel ödülün verileceği umut verici bir gelişme İsmail Cem Televizyon Ödülleri.

Adaylar ise şöyle:

En İyi Dizi (Drama): Aşk-ı Memnu, Ezel, Hanımın Çiftliği, Kapalıçarşı, Kasaba.
En İyi Dizi (Komedi): 1 Kadın 1 Erkek, Benim Annem Bir Melek, Canım Ailem, Geniş Aile, Papatyam.
En İyi Dizi (Gençlik): Arka Sıradakiler, Deniz Yıldızı, Es - Es, Kavak Yelleri, Melekler Korusun.

En İyi Yönetmen: Aşk-ı Memnu (Hilal Saral), Canım Ailem (Sadullah Çelen), Ezel (Uluç Bayraktar), Hanımın Çiftliği (Faruk Teber), Kapalıçarşı (Ömür Atay).
En İyi Orijinal Senaryo: 1 Kadın 1 Erkek (Itır Arda, Murat Dişli), Canım Ailem (Selin Tunç), Ezel (Kerem Deren, Pınar Bulut), Geniş Aile (Kamuran Süner, Cüneyt İnay), Kapalıçarşı (Neşe Şen, Gaye Boralıoğlu).
En İyi Uyarlama Senaryo: Aşk-ı Memnu (Ece Yörenç, Melek Gençoğlu), Hanımın Çiftliği (Zülküf Yücel Ayhan Sonyürek), Samanyolu (Gamze Özer), Yaprak Dökümü (Ece Yörenç, Melek Gençoğlu).

En İyi Erkek Oyuncu (Drama): Mehmet Aslantuğ (Hanımın Çiftliği), Talat Bulut (Kasaba), Kenan İmirzalıoğlu (Ezel), Olgun Şimşek (Kapalıçarşı), Kıvanç Tatlıtuğ (Aşk-ı Memnu).
En İyi Kadın Oyuncu (Drama): Cansu Dere (Ezel), Özgü Namal (Hanımın Çiftliği), Beren Saat (Aşk-ı Memnu), Aslı Tandoğan (Kapalıçarşı), Sumru Yavrucak (Bahar Dalları).
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Drama): Kerim Atabey (Aşk ve Ceza), Erkan Can (Kapalıçarşı), Caner Cindoruk (Hanımın Çiftliği), Barış Falay (Ezel), Selçuk Yöntem (Aşk-ı Memnu).
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Drama): İpek Bilgin (Ezel), Deniz Çakır (Yaprak Dökümü), Nebahat Çehre (Aşk-ı Memnu), Tomris İncer (Aşk ve Ceza), Ebru Özkan (Hanımın Çiftliği).

En İyi Erkek Oyuncu (Komedi): Emre Karayel (1 Kadın 1 Erkek), Ufuk Özkan (Geniş Aile), Ahmet Uğurlu (Zoraki Başkan), Tarık Ünlüoğlu (Benim Annem Bir Melek).
En İyi Kadın Oyuncu (Komedi): Oya Başar (Benim Annem Bir Melek), Şebnem Bozoklu (Canım Ailem), Demet Evgar (1 Kadın 1 Erkek), Nilgün Kasapbaşoğlu (Papatyam), Zuhal Topal (Geniş Aile).
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Komedi): İlker Aksum (Canım Ailem), Dost Elver (Zoraki Başkan), Rasim Öztekin (Geniş Aile), Tarık Pabuçcuoğlu (Papatyam), Ali Sunal (Benim Annem Bir Melek).
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Komedi): Gizem Akman (Geniş Aile), Çiğdem Batur (Papatyam), Ayşen Gruda (Zoraki Başkan), Ezgi Mola (Canım Ailem), Dolunay Soysert (Benim Annem Bir Melek).

En İyi Erkek Oyuncu (Gençlik): Sarp Apak (Kavak Yelleri), Bülent Çetinaslan (Arka Sıradakiler), Koray Erkök (Deniz Yıldızı), Berk Hakman (Es-Es), Avni Yalçın (Melekler Korusun).
En İyi Kadın Oyuncu (Gençlik): Derya Alabora (Es-Es), Güneş Emir (Deniz Yıldızı), Hümeyra (Melekler Korusun), Pelin Karahan (Kavak Yelleri), Sinem Öztürk (Arka Sıradakiler).
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Gençlik): Barış Atay (Arka Sıradakiler), Serkan Altunorak (Melekler Korusun), Altan Gördüm (Kavak Yelleri), Umut Karadağ (Es-Es), Cantuğ Turay (Deniz Yıldızı).
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Gençlik): Rojda Demirer (Melekler Korusun), Deniz Sarıbaş (Arka Sıradakiler), Begüm Topçu (Deniz Yıldızı), Leyla Tuğutlu (Es-Es), Ayten Uncuoğlu (Kavak Yelleri).

En İyi Talk Show Programı: Beyaz Show, Disko Kralı, Güzel Haberler, Medya Kralı, Muhabbet Kralı.
En İyi Müzik Eğlence Programı: Bir Şarkısın Sen, Çok Güzel Hareketler Bunlar, Kuzeyin Oğlu, Olacak O Kadar, Stüdyo - Emre Altuğ.
En İyi Yarışma Programı: Bir Kelime Bir İşlem, Fear Factor Extreme 2, Kelime Oyunu, Wıpe Out, Yetenek Sizsiniz Türkiye.
En İyi Kültür/Sanat Programı: Afişe Takılanlar, Bam Teli, Gece Gündüz, Gezelim Görelim, Yaşamdan Dakikalar.
En İyi Magazin Programı: Bizden Kaçmaz, Cumartesi Süprizi, Magazin Özel, Super Starlıfe, Süper Kulüp.
En İyi Gündüz Kuşağı Programı: Deryalı Günler, Doktorum, Medikal, Temel İçgüdü, Yol Üstü Lezzet Durakları.
En İyi Spor Programı: 6 Pas, Futbol Pazarı, Son Kale, Stadyum, Telegol.
En İyi Çocuk Programı: Düş Peşime, Haberin Olsun, Haberlik, Kayıp Madalyon, Şahane Çocuklar.

En İyi Görüntü Yönetmeni: Aşk ve Ceza (Tolga Çetin), Aşk-ı Memnu (Hüseyin Tunç), Ezel (Veysel Tekşahin), Hanımın Çiftliği (Oktay Başpınar), Kapalıçarşı (Murat Ceylan)
En İyi Kurgu: Aşk-ı Memnu (Gökçe Bilginkılıç), Canım Ailem (Haluk Arus), Ezel (Serdar Çakular), Hanımın Çiftliği(Engin Öztürk), Kapalıçarşı(Kıvanç İlgüner).
En İyi Müzik: Aşk-ı Memnu (Toygar Işıklı), Canım Ailem (Targan Türe), Ezel (Toygar Işıklı), Hanımın Çiftliği (Mazlum Çimen, Saki Çimen), Yaprak Dökümü (Toygar Işıklı).

En İyi Sanat Yönetimi: Aşk ve Ceza, Aşk-ı Memnu, Ezel, Hanımın Çiftliği, Kapalıçarşı.
En İyi Kostüm: Aş-ı Memnu, Hanımın Çiftliği, Kapalıçarşı, Kasaba.
En İyi Makyaj: Aşk ve Ceza, Aşk-ı Memnu, Ezel, Hanımın Çiftliği, Kapalıçarşı.

En İyi Jenerik: 1 Kadın 1 Erkek, Aşk-ı Memnu, Geniş Aile, Hanımın Çiftliği, Kasaba.
En İyi Fragman: Canım Ailem, Ezel, Geniş Aile, Hanımın Çiftliği, Kasaba.
En Unutulmaz Sahne: 1 Kadın 1 Erkek, Aşk-ı Memnu, Ezel, Geniş Aile, Hanımın Çiftliği.

10 Ocak 2010

2009'da Türk Sineması

Farklı sektörlerden farklı insanlarca farklı amaçlarla yazılmış, fakat ortak noktası “2009’da Türk Sineması” olan herhangi bir yazı okuyan herkesin karşılaşacağı tek bir ortak ve önemli sözcük var: “Patlama”. Evet, Türk Sineması 2009 yılında bir patlama yaşadı kuşkusuz. Fakat bu “patlama”nın olumlu ya da olumsuz oluşu konusunda herkesin görüşleri farklı… “Nitelik” ve “nicelik” kavramlarının bu tartışmadaki payı da oldukça büyük…

Öncelikle biraz sayılarla konuşmak gerekirse, ki gerekir, 70 yerli film vizyona girmiş 2009 yılı boyunca. Bu sayı, “patlama” sözcüğünü yalancı çıkarmaksızın, 2008’de 48 filmin gösterime girdiği bir ülke sineması için yaklaşık %46’lık büyüme anlamına geliyor. 2009 yılında vizyona giren 254 filmin de %27.5’luk payına denk geliyor aynı zamanda. (2008’de bu yüzdeler %12 ve %18 imiş.) Yerli filmlerin toplam hasılatı 148 milyon TL’ye, toplam seyirci sayısı ise 19 milyona yaklaşmış yıl boyunca. Film sayısındaki “patlama”ya rağmen, bu sayılar 2008’dekiler ile karşılaştırıldığında yerli filmlerin seyirci sayısında %6, hasılatta ise %8’lik bir düşüş olduğunu görebiliyoruz. Kısacası Türk Sineması açısından vizyona giren film sayısında bir “patlama” olduğunu söyleyebilmek mümkün olsa da, bu filmlerden elde edilen gelir ve seyirci sayıları 2009’da Türk Sineması’nın gerilediğine işaret etmekte.

Erkan Aktuğ, Cumartesi günkü Radikal’deki 2009 Box-Office Değerlendirme yazısında ilginç bir noktaya değiniyor ayrıca: “Seyirci sayısındaki düşüş, ilk bakışta küresel ekonomik krize bağlanabilir. Ancak bu noktada kriz yılı olan 2009’da Amerika’da tüm zamanların gişe rekorunun kırıldığını ve gişe gelirinin 10 milyar doları aştığını hatırlatmakta fayda var. O yüzden kriz etkisini bir kenara bırakırsak bizce düşüşün en önemli sebeplerinden biri, gnctrkcll’in ‘bir bilet alana bir bilet bedava’ kampanyasını bu sezon olması. Zira gnctrkcll, üç dört yıldır uygulanan bu kampanyayla sinemaya milyonlarca lira aktarıyordu.” Bu satırların kesinlikle reklam değil, yerinde bir tespit olduğunu düşünüyorum. Çünkü sinemaya çok fazla giden bir insan olarak, bu yılın hiçbir gününde geçtiğimiz yıllarda gnctrkcll indirim günlerinde gişelerde oluşan kalabalığa benzer bir kalabalıkla karşılaşmadım.

Daha önceki yıllardan alışkın olduğumuz üzere, 18 milyonu geçen seyirci sayısının yarısından fazlası 1 milyon seyirci sınırını aşan 4 filme ait. Bu filmlerin niteliklerinin tartışılabilirliği ise had safhada… 2009 Türk Sineması’nın en çok seyirci çeken 5 filmi şöyle sıralanıyor: “Recep İvedik 2” (yaklaşık 4.3 milyon), “Güneşi Gördüm” (yaklaşık 2.5 milyon), “Nefes: Vatan Sağolsun” (yaklaşık 2.4 milyon), “Neşeli Hayat” (yaklaşık 1 milyon) ve “Kurtlar Vadisi Gladio” (yaklaşık 860 bin). Listenin üst sıralarında bunlar dışında “Kolpaçino”, “Kadri’nin Götürdüğü Yere Git”, “Türkler Çıldırmış Olmalı” ve “Kanal-İ-Zasyon” gibi ticari komedi filmleri ağırlıkta.

Kronolojik olarak bakıldığında, 70 filmin 38’i Eylül’de başlayan yeni sezona ait. Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında ise hiç yerli yapım vizyona girmemiş.

Türler bakımından üstünde durulmaya değer 2 konu var. Birincisi ‘romantik komedi’ türünün Türk sinemasındaki yükselişi. 2008 yapımı “Aşk Tutulması”ndan sonra, 2009’da yabancı türdaşlarının kalıplarına uymayı başaran iki Türk romantik-komedisi girdi vizyona: Bu türde ilerleyeceğini umduğum Murat Şeker’in “Aşk Geliyorum Demez” ve Mustafa Uğur Yağcıoğlu’nun “Sizi Seviyorum”u. Uluslararası kalıplara uymaya çalışan, diğer yandan yerel referanslara da yer veren; türün yeni yeni doğduğu bir ülke sineması için de büyük ölçüde başarılı olabilen bu filmlerin ortak yanı ise bir eksileri: İstanbullu elit kesimi merkezine koyması. Gecekondu mahallesinde geçen romantik-komediler çekelim demiyorum ama, karakterlerimizin altında son model arabalar, 2-3 katlı villalarında lüks mutfaklar, havuzlar ve üzerinde ahşap şezlongların durduğu yemyeşil çimenler olmadan da romantik-komedi yapılabileceğini düşünüyorum. “Aşk Tutulması”nda bunu becerebilen Murat Şeker’in yeniden halka inmesini rica ediyorum kısacası. Üzerinde durulması gereken ikinci konu ise Yılmaz Erdoğan’ın ilk Türk yılbaşı filmini çekmiş olması. Olumlu eleştiriler alan ve halen vizyonda olan “Neşeli Hayat”ın yapmayı başardığı şeyse tam olarak romantik-komedilerin başaramadığı şey. Halktan olmak.

Halktan olunması gereken şeyler uluslararası boyutlarda yapılmaya çalışıladursun, uluslararası olunması gereken kararlarda yerelliğin dibine vuruyor yetkili merciler. 2009 yılı için Oscar değerlendirmesine sunduğumuz filmimiz Mahsun Kırmızıgül’ün yönettiği “Güneşi Gördüm”. Tam da geçen yıl “Üç Maymun”un ne kadar doğru bir karar olduğunu, dünya standartlarında yönetmenlerimizin olduğunu ve bunların başarılı olabileceğini görmüşken bu gerilemenin nedenini ülkem insanları da, Oscar bloglarında dünya sineması tartışan dünyam insanları da anlamış değil ne yazık ki…

Yine ne yazık ki, Türk seyircisi yeniden ticari yapımları tercih etti 2009’da. Dünyanın her köşesinde var olan sorunun ta kendisi yani. Geçtiğimiz yılın bu yıl vizyona giren Altın Portakallısı “Pazar: Bir Ticaret Masalı” (Ben Hopkins) 9 bin, bu yılın Altın Portakallısı “Bornova Bornova” (İnan Temelkuran) ise 12 bin seyirci tarafından izlenmiş sadece. Dünya festivallerinde yere göğe sığdırılamayan “Süt” (Semih Kaplanoğlu) 6 bin, "Hayat Var” (Reha Erdem) 9 bin, “Pandora’nın Kutusu” (Yeşim Ustaoğlu) ise 26 bin seyirci ile yetinmiş. 2009’da sanat sinemasının diğer tanıdık yönetmenleri ise Zeki Demirkubuz (“Kıskanmak”), Derviş Zaim (“Nokta”), Çağan Irmak (“Karanlıktakiler”)… Yaratıcı bir patlama yaşayan isim ise bir yıl içinde 4 filmi vizyona giren Cemal Şan. (“Dilber’in Sekiz Günü”, “Ali”nin Sekiz Günü”, “Acı”, “Sonsuz”). Tanıdık, bildik yönetmenler bir yana, ilk filmini çeken onlarca isim sinemamızın geleceği açısından büyük umut vaat etmekte. –ki bu filmlerin arasında “Uzak İhtimal”, “Başka Dilde Aşk”, “İki Dil Bir Davul”, “11’e 10 Kala” gibi başarısı azımsanamayacak filmler de var.

Kısacası Türk Sineması’nın 2009’da yapmış olduğu “patlama”nın sadece film sayısında olduğunu söylemek ne yazık ki mümkün. Nicelik artsa da nitelik yerinde saymakta. Bir yandan birbirinden değerli yönetmenlerimiz ülkemiz sinemasını dünya standartlarına yükseltmeye çalışadursun; endüstrideki tüm parayı ticari filmlerle sinema sanatını yerin dibine sokan yapımlar kazanmakta. Belki de en büyük sorun, ne ‘entel’ yönetmenlerimizin halka inmeye yanaşması; ne de ticari filmler yapan yönetmenlerimizin arada bir kişisel, sanatsal ve kaliteli filmler çekmesi. Çağan Irmak dışında bunu başarabilen bir yönetmen gören lütfen bilgilendirsin beni. (Fatih Akın da bunu çok başarabilen bir yönetmen, fakat kendisini Alman Sineması içerisinde değerlendirmek daha doğru olur.) Keşke Togan Gökbakar, “Recep İvedik” devam filmleri ile birikimlerini artırmak yerine elde ettiği parayı sanata yatırsa. (Sonuçta "Buğra" gibi sımsıcak bir kısa filmde imzası var kendisinin.) Ya da keşke Nuri Bilge Ceylan ticari bir gişe filmi çekmenin, kendi kalitesinden ödün vermediği sürece aşağılık bir girişim olmayacağını kabul edebilse. Sinemamızın diğer bir önemli sorunu ise vizyona giren onlarca Türk filminin, vizyonda sadece 1-2 hafta kalabilmesi ve özellikle sanatsal filmlerin çok sınırlı salonda oynatılıp, daha kimse göremeden yerini yeni filmlere bırakması. Bu açıdan film sayısının azaltılıp, kalitesinin artırılması; böylece filmlerin daha uzun süre vizyonda kalıp seyirci de çekmesinin sağlanması gerekiyor belki de.

İncelemeyi sonlandırmadan önce biraz kişisel hale getirmek gerekirse, ki gerekir mi emin değilim, ben de kişisel “patlama”mı yaşayıp 70 filmin 19’unu izlemişim. Yılın en iyi Türk filminin “Pandora’nın Kutusu” olduğunu düşünmekteyim. Taylan Biraderler’in “Vavien”deki Coen-vari kara film senaryosu, “Süt”ün “Yumurta”dan çok daha kolay hazmedilebilir bir film oluşu, “Bornova Bornova”nın doğallığı ve kurgusu, Gökhan Tiryaki’nin “Karanlıktakiler”deki inanılmaz görüntü yönetmenliği, “Pazar: Bir Ticaret Masalı”nda İngiliz bir yönetmenin ülkemin doğusunu benden iyi tanıdığını görmek, “Başka Dilde Aşk”ın ötekileştirilenlere değinmesi, “Hayat Var”ın arabeskliği ve “İki Dil Bir Bavul”un belgesel kıvamında söylediği çarpıcı şeyler aklımda kalanlardan. Oyunculara gelince ise yıldız kadrom şöyle: Erdem Akakçe (Karanlıktakiler), Derya Alabora (Pandora’nın Kutusu),Tayanç Ayaydın (Pazar: Bir Ticaret Masalı), Bora Cengiz (Kıskanmak), Tsilla Chelton (Pandora’nın Kutusu), Meral Çetinkaya (Karanlıktakiler), Öner Erkan (Bornova Bornova), Elit İşcan (Hayat Var), Binnur Kaya (Vavien), Nergis Öztürk (Kıskanmak), Melih Selçuk (Süt), Damla Sönmez (Bornova Bornova) ve Ahmet Mümtaz Taylan (Adını Sen Koy), Onur Ünsal (Pandora'nın Kutusu).