radikalgenç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
radikalgenç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2009

Emmy 2009: En İyi Erkek Oyuncu Adayları

Baylar arasında da hep tanıdık isimler var yine söz konusu diziler olduğunda.

En İyi Erkek Oyuncu - Komedi:
Alec Baldwin - 30 Rock (1/6)
Steve Carell - The Office (0/3)
Jemaine Clement - Flight of the Conchords (0/0)
Jim Parsons - Big Bang Theory (0/0)
Tony Shalhoub - Monk (3/6)
Charlie Sheen - Two and a Half Men (0/3)

Bir yanda "Monk"taki rolüyle 3 kez Emmy kazanmış Tony Shalhoub, bir yanda son 3 yıldır aday olup ödülü henüz alamamış olan Steve Carell ("The Office") ve Charlie Sheen ("Two and a Half Men"). Fakat benim gönlümden kopan isim farklı olduğu gibi, ödülü alacağını düşündüğüm isim de farklı. Geçtiğimiz yılın kazananı Alec Baldwin'in "30 Rock"taki Jack Donaghy rolü ile bu yıl yine ödüllendirileceğini düşünüyorum. Bu sezon özellikle 3 kadın karşısındaki sahnelerinde (Tina Fey, Elaine Stritch ve Salma Hayek) döktüren Baldwin, bir kez daha hakediyor bence ödülü.

Diğer yandan gönlümdek isim, en az Barney Stinson kadar gönüllerde taht kurmuş bir karaktere hayat veren isim, Jim Parsons. "Smart is the new sexy." dizisi "The Big Bang Theory"nin yıldızı Sheldon Cooper rolünde Parsons, her bölümde ayrı bir şekilde kahkahaya boğmayı başarıyor izleyiciyi. Bir bakışı bile yetiyor. Geçtiğimiz sezon, özellikle Christine Baranski ile olan karşılıklı sahnelerinde coşan Parsons, Emmy adaylarını da Chandra Wilson ile beraber açıklamıştı.

En İyi Erkek Oyuncu - Drama:
Simon Baker - Mentalist (0/0)
Gabriel Byrne - In Treatment (0/1)
Bryan Cranston - Breaking Bad (1/4)
Michael C. Hall - Dexter (0/2)
Jon Hamm - Mad Men (0/1)
Hugh Laurie - House (0/3)

Seyretmememe rağmen benim bile gurur meselesi yaptığım bir konuya geldi sıra. Hugh Laurie, bu yıl da Emmy kazanamazsa, gerçekten Akademi'de bir sorun olduğunu düşünmeye başlayabilirim. Tüm zamanların en karizmatik doktorlarından birini canlandıran Laurie, bu yıl Doktor House rolünde 4. kez aday gösterildi. Diğer yandan geçtiğimiz yılın kazananı Bryan Cranston'ın ve geçtiğimiz yılın kaybedeni Jon Hamm'in şansının da oldukça yüksek olduğunu söylemek gerekli.

En İyi Erkek Oyuncu - Minidizi/TV Filmi:
Kevin Bacon - Taking Chance (0/0)
Kenneth Branagh - Wallander: One Step Behind (1/3)
Brendan Gleeson - Into the Storm (0/0)
Kevin Kline - Cyrano de Bergerac (0/0)
Ian McKellen - King Lear (0/3)

McKellen ve Kline gibi iki usta ismin "Great Performances" serisi ile gelen adaylıkları ile öne çıktıkları liste hakkında pek bir fikrim yok. Fakat Sir Ian McKellen'ın bulunduğu bir yarışta, tahmin hakkını başkasından yana kullanmak aptallık olur gibi. Hele ki canlandırdığı bir kralsa.

23 Ağustos 2008

Karanlık Filmlerin Ustasından:

Christopher Nolan’ın 2005’teki “Batman Başlıyor”dan sonraki ikinci ‘Batman’ filmi “Kara Şövalye”, 25 Temmuz’da gösterimde.


Siyahlar giyen karizmatik oyuncular; öyküsünden setlerine, görüntülerinden kostümlerine kapkaranlık filmler… Bunlar, 2000’li yılların en büyük yönetmenlerinden biri olarak gösterilmeye başlamış olan Christopher Nolan filmlerinin ortak özellikleri. Bu karanlığın ardında ise; karakter odaklı, etkileyici ve şaşırtıcı yapımlar bulunuyor her zaman.

1970 yılında doğan İngiliz yönetmen Nolan, 2001 yılında çektiği ilk uzun metrajlı filmi olan “Memento” ile büyük bir hayran kitlesi kazanmış, sondan başa doğru çektiği filmi ile tüm izleyenleri şaşırtmayı başarmıştı. 2002 yılında Al Pacino ve Robin Williams’ı buluşturan ikinci filmi “Insomnia” ile başarısını sürdürmüş, 2005 yılında ise milyonları sevindirecek bir hamle yapmıştı: 1995 yılında gerek izleyici gerekse eleştirmenler tarafından beğenilmemiş bir devam filminden sonra sinema perdesinden uzaklaşan ‘Batman’in geri dönüşünün altına imzasını atmıştı. Ve bu geri dönüş Tim Burton ve Joel Schumacher uyarlamalarından tamamen farklı bir film çıkarmıştı ortaya. “Batman Başlıyor”, süper-kahramanın hikayesinin daha önce hiç anlatılmamış bir dönemine, ‘Gotham City’den ayrıldığı yıllara odaklanmış ve Bruce Wayne’in ‘Batman’e dönüşümünü izlememizi sağlamıştı. ‘Batman’i Christian Bale, sadık yardımcısı Alfred’i ise Michael Caine canlandırmıştı. Yan rollerdeki Morgan Freeman, Gary Oldman, Liam Neeson, Katie Holmes, Cillian Murphy ve Ken Watanabe’nin de katkılarıyla; hem kendi hayranlarını memnun edecek kadar kişisel bir Nolan filmi, hem de ‘Batman’ hayranlarını mutlu edecek kadar tatmin edici bir süper-kahraman filmi çekmişti yönetmen.

Christopher Nolan, 2006 yılında Victoria Dönemi İngiltere’sindeki sihirbazların dünyasına “Prestij” adlı filmiyle yaptığı yolculuktan sonra bu yıl Gotham City’e geri dönüyor. Filmin teknik ekibi ve ana oyuncu kadrosu hemen hemen bir önceki film ile aynı. Nolan beşinci filminde, beşinci kez görüntü yönetmeni olarak Wally Pfister ile çalışırken; filmin müzikleri yine iki usta isme (James Newton Howard ve Hans Zimmer) emanet.

‘Batman’i yeniden canlandıran Christian Bale’e yine Michael Caine ve Gary Oldman eşlik ediyor. Kahramanın karşısında ise bir kez daha, en tanıdığımız düşmanlarından ‘Joker’ var. Tim Burton’ın 1989’daki “Batman” filminden sonra bu karakterin Jack Nicholson ile özdeşleşmesi bir yana; Nolan ve ekibinin ‘Joker’ rolü için seçtiği isim de oldukça heyecan verici: Heath Ledger. Geçtiğimiz Ocak ayında evinde ölü bulunan Ledger’ın performansınınsa en az Nicholson’ınki kadar başarılı olduğu “Kara Şövalye” gösterime girmeden film hakkında en çok konuşulanlar arasındaydı. ABD’de gösterime girdikten sonra da çok iyi eleştiriler alan Ledger, şimdiden önümüzdeki yılın Akademi Ödülleri için konuşulan aday isimler arasında. Şu ana kadar ölümünden sonra Oscar heykelini kazanan tek isim olan Peter Finch’in (Finch 1976’daki “Network” filminin çekimlerinden sonra geçirdiği kalp krizi sonucu ölümünden sonra “En İyi Erkek Oyuncu” Oscar’ının sahibi olmuştu) yanına Heath Ledger’ın da ismi yazılır mı bilemiyorum; fakat film Ledger’ın hayranlarına görkemli bir vedası olarak nitelendiriliyor.

Altıncı ‘Batman’ filmi olan“Karanlık Şövalye”, 25 Temmuz’da Türk sinemaseverlerle buluşuyor. Christopher Nolan’ın yarattığı karanlık dünyanın bu filmde de korunduğunaysa hiçbir şüphe yok.


19 Ağustos 2008

"Akademi ve Renkler"

26 Şubat 2007 gecesi düzenlenen 79.Oscar Ödül Töreni’ni sunan Ellen DeGeneres’in ilk esprisi bu seneki adayların ne kadar farklı milliyetlerden olduğuyla ilgiliydi. Ve komedyenin “Sanırım salonda birkaç Amerikalı da görüyorum.” cümlesini haklı çıkarırcasına Chinese Theatre’ın koltuklarında farklı ülkelerde doğmuş, farklı anadilleri olan, farklı kültürlere sahip onlarca oyuncu, yönetmen, senarist ve hayatını sinemaya adamış insan oturmaktaydı. Belki de, salondaki ‘beyaz Amerikalı’ sayısının en aza indiği ödül töreniydi Akademi tarihi boyunca.

Akademi Ödülleri tarihinde 1928 yılından bu yana verilen ‘En İyi Yönetmen’, ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ve ‘En İyi Kadın Oyuncu’ kategorilerinde ve 1935’ten beri dağıtılan yardımcı oyuncu kategorilerinde bugüne kadar 1750’den fazla oyuncu ve yönetmen aday gösterildi. Bu yılki adaylar açıklanmadan önce bunca oyuncudan yalnızca 47sinin, yönetmenlerdense yalnızca birinin Afrika kökenli oluşu ve sadece 10unun Oscar heykelini evine götürebilmiş olmasıysa yıllarca Akademi üyelerinin önyargılı olduğu konusunda tartışmalara yol açtı. Akademi ‘renk körlüğü’yle ve ırkçılıkla suçlandı.

1939’da “Rüzgar Gibi Geçti” filmindeki rolü ile ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ ödülüne layık görülen Hattie McDaniel, Oscar alan ilk siyahi oyuncu olarak tarihe geçti. Erkeklerde ise onu 1963 yılında kazandığı ödülle Sidney Poitier izledi. 2000li yıllara dek Louis Gossett, Jr. (1982), Denzel Washington (1989), Whoopi Goldberg (1990) ve Cuba Gooding, Jr. (1996) sayıyı 6’ya yükseltti.

2001 yılının en iyilerinin açıklandığı gecede ise tüm dünyayı şaşırtan ve Akademi’ye yöneltilen ırkçılık suçlamalarını çürüten sonuçlar açıklandı: Denzel Washington “İlk Gün”deki performansı ile ‘En İyi Erkek Oyuncu’, Halle Berry ise “Kesişen Yollar”daki rolü ile ‘En İyi Kadın Oyuncu’ seçildi. Bunu Jamie Foxx’un ve Morgan Freeman’ın ödüllendirildiği 2004 yılı ödül töreni izledi. Kendisi de bir Afrika-Amerikalı komedyen olan Chris Rock’ın sunduğu o gecenin ardından Freeman artık farkedilmeye başladıklarını söyleyecek, Halle Berry ise “Bir şeyler değişiyor. Bunu üç yıl önce ödülü aldığımda anlamıştım” diyecekti.

Bu yılki adayların arasında ise yalnızca oyuncular arasında 5 Afrika, 2 Hispanik ve 1 Asya kökenli vardı. “3 Amigos” olarak adlandırılan Meksikalı yönetmenler Alejandro Gonzalez Iñarritu (Babil), Alfonso Cuarón (Son Umut) ve Guillermo del Toro (Pan’ın Labirenti) filmlerinin ise toplam 16 dalda adaylığı bulunuyordu. Clint Eastwood’un tamamen Japon oyunculardan oluşan bir kadroyla çektiği “Iwo Jima’dan Mektuplar”, teknik dallardaki başarısını aldığı 3 ödülle kanıtlayan “Pan’ın Labirenti”, 3 kıtada geçen farklı hikayeleri anlatan “Babil” ve müzik dünyasında Afrika kökenli şarkıcıların farkedilmeye başlamasını konu alan “Rüya Kızlar” gecede adı sıkça geçen yapımlar oldu. Gecede ödüllendirilen Afrika-Amerikalı oyuncular ise “İskoçya’nın Son Kralı” filminde Ugandalı diktatör İdi Amin’i canlandıran Forest Whitaker ve ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ kategorisinde ödüllendirilen ‘Rüya Kız’ Jennifer Hudson oldu.

Sonuç olarak bu yılki Oscar gecesine, esprilerle ya da ciddi mesajlarla sıkça vurgulandığı gibi, 79. Akademi Ödülleri’ne ‘uluslararasılık’ damgasını vurdu. 2000li yıllardan itibaren görmezden geldiklerini görmeye ve ödüllendirmeye başlayan Akdemi, bu yıl da ‘renk körlüğü’nden kurtulmaya başladığını tüm dünyaya göstermiş oldu.

(6 Mart 2007'de Radikal Genç'te yayınlanmıştır.)

Bugünden notlar: Yazıda da belirttiğim gibi Akademi, artık renk körü değil. Fakat farkettiyseniz yazıda daha çok siyah-beyaz ayrımcılığı üzerine gitmişim. 2000'lerin ilk yarısında bu sorununu aşan Akademi, artık Avrupalı oyuncuların ve sanatçıların da ödüllendirilmesini/aday gösterilmesini olağan karşılamaya başladı. 2007 filmlerinin ödüllendirildiği 2008 Oscar Töreni'nde; en iyi oyuncu ödüllerini İrlandalı Daniel Day-Lewis, Fransız Marion Cotillard, İspanyol Javier Bardem ve İngiliz Tilda Swinton aldı. En İyi Orijinal Senaryo ödülünü eski striptizci Diablo Cody kucakladı. En İyi Orijinal Müzik Ödülü, İtalyan asıllı Dario Marianelli'nin oldu. En İyi Makyaj ödülü ve En İyi Kısa Film ödülü Fransa'ya gitti. Avrupa'dan sonra sırada Asyalılar ve Ortadoğulular var, eminim.

11 Ağustos 2008

İki kere sil baştan.

“Rüya Bilmecesi” ve “Lütfen Beni Öldürme”, gerçekliği ve kurmacayı bir araya getirerek “Sil Baştan”ın izinden gidiyor sanki.

Zaman, rüyalardakinin ya da hikayelerdekinin aksine çok çabuk geçip gidiyor. Ülkemizde 2 yıl gecikmeden sonra geçtiğimiz yaz gösterime girmiş olmasına rağmen; sanki yıllar geçmiş gibi onu seyredeli. Yaratıcı senarist Charlie Kaufman’ın yazıp, Michel Gondry’nin yönettiği; özellikle romantik gençler arasında hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip 2004 yapımı o büyüleyici film… Belki de anmak istemiyorum yerlileştirilmiş ve büyüsü bozulmuş ismini, onun için uzatıyorum. “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”… Bilincin altını üstüne getiren, her izlendiğinde yeni bir şeyleri ortaya çıkaran, Jim Carrey ve Kate Winslet’in tüm yeteneklerini haykırdığı film… “Sil Baştan” yani.

Ve “Sil Baştan” başlamak gerektiğini düşünen sinema dünyası; iki yıl sonra yeniden gerçek ve kurmacayı birbirinin içine sokmayı başardığı iki filmle karşımızda: “Science of Sleep” (Rüya Bilmecesi) ve “Stranger Than Fiction” (Lütfen Beni Öldürme).

Michel Gondry bu kez senaryosunu da kendi yazdığı filmi “Rüya Bilmecesi”nde son dönemlerin parlayan yıldızı Gael Garcia Bernal ile beraber girmiş rüyalar alemine. Gerçekle rüyayı birbirinden ayıramayan ve ilginç icatlarıyla annesini çileden çıkaran Stephane (Gael Bernal) ve komşu kızı Stephanie (Charlotte Gainsbourg) arasındaki aşkı konu alıyor “Rüya Bilmecesi”. Bu aşkın rüya mı, yoksa gerçek mi olduğunu öğrenmek içinse fazla beklemeye gerek yok neyse ki: “Rüya Bilmecesi”, 8 Aralık’ta gösterime girdi.

Gerçeği kurmacayla karıştırarak “Sil Baştan” yaratan ikinci film ise, özgün adından da anlaşılabileceği gibi (Kurmacadan Daha Garip) değişik bir film olan “Lütfen Beni Öldürme”. 2004’te Peter Pan’in yazıldığı dönemi beyazperdeye aktaran Marc Forster’ın ikinci yolculuğu bu “Düşler Ülkesi”ne. Bu kez başrol için komedyen Will Ferell’ı seçen yönetmen; Crick (Ferell) adlı sıradan bir insanın kafasında olup bitenlere yoğunlaşmış yeni filminde. Crick’in bilinçaltının sırrı; aslında düşündüklerinin kendine değil, bir yazarın hayal gücüne ait olması. Ve işin kötü yanı bu yazar romanının başkişisini öldürmek niyetinde! Crick’in akıbetini 15 Aralık’tan sonra öğrenebilmek mümkün. Filmde Will Ferrell’ın yanı sıra; Emma Thompson, Maggie Gyllenhaal, Dustin Hoffman ve Queen Latifah’nın da aralarında bulunduğu güçlü bir oyuncu kadrosunu izlemek mümkün.

“Sil Baştan”ın gönüllerde taht kuran bilinçaltı-bilinçüstü arası gidip gelmelerini ve gerçekle kurmacayı bir araya getiren üslubunu hatırlamak için iki imkan var önümüzdeki günlerde sinema salonlarında. Bakalım “Rüya Bilmecesi” ve “Lütfen Beni Öldürme” onunla aynı etkiyi yaratacak mı üzerimizde.

(12 Aralık 2006'da Radikal Genç'te yayınlanmıştır.)

Bugünden notlar: Heyecanla beklediğim iki film de benim için birer hayal kırıklığı olmuştu. "La Science des Reves", bu yıl "Be Kind Rewind" ile tarzının "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" gibi bir başyapıtla değil de; daha mütevazı, daha elişi dersi kıvamında ama her zaman inanılmaz bir hayal gücü ve çocuksulukla alakadar olduğunu kanıtlayan bir 'Michel Gondry filmi'ydi. Gael Garcia Bernal'e rağmen fazla hoşuma gitmese de, saf ve çocuksu bir aşk hikayesi olarak canımı da sıkmamıştı. Marc Forster'ın "Stranger Than Fiction"ı ise, oldukça ilginç ve yaratıcı senaryosu dışında hayatımda bir iz bırakmamıştı. Will Ferell'ı sevmediğimi (ama ısrarla seveceğimi düşündüğüm filmlerde oynamasına anlam veremediğim) kanıtlayan, Queen Latifah'nın "Chicago"dan beri doğru düzgün bir rolde oynamadığını doğrulayan ve Maggie Gyllenhaal'ın orasını burasını açmadan da iyi bir oyunculuk çıkarabildiğini gösteren bir film olmuştu. Sonuç olarak iki film de kötü olmasa da 2006'nın fazla-söz-edilmese-de-olur filmlerinin arasında yerlerini almıştı benim için.

4 Ağustos 2008

İçinden duman çıkan kuleler.


11 Eylül saldırılarından 5 yıl sonra iki 11 Eylül filmi karşımızda.

11 Eylül 2001’de neredeydiniz? Bilmem kaçıncı katından bir uçak kanadı gözüken o dumanlı kuleleri ilk defa hangi televizyonda gördüğünüzü hatırlıyor musunuz? Arayan giren kilometreler bize unutturdu belki olanları, ama Rüyalar Ülkesi Amerika’nın insanları ne o binaları, ne de o günü unutabildi.
Hollywood da unutmadı içinden dumanlar çıkan o kuleleri, sinema da unutmadı. 2003 Mayıs’ında Spike Lee’nin “25th Hour” (25. Saat) filminde Edward Norton’ın canlandırdığı Monty Brogan’ın apartman dairesinin penceresinden enkazını gördük ikiz kulelerin. Sonrasında 11 ayrı ülkeden 11 ayrı yönetmenin 11 kısa filmini bir arada izleyiciye sunan “September 11” (11 Eylül) girdi ülkemizde gösterime. Eylül 2004’te Michael Moore, politik belgeseli “Fahrenheit 9/11”da karşımıza çıkardı kuleleri. Ve son olarak Steven Spielberg geçtiğimiz yıl, 11 Eylül teröründen 4 yıl sonra, 11 Eylül’ün 29 yıl öncesindeki terörü anlattı “Munich” (Münih) adlı filminde. Filmin son karelerinde gösterdiler kendilerini seyirciye artık orada olmayan kuleler, beki de hatırlattılar kendilerini “biz buradaydık” diye.
5 yıl sonra, enkazının yerinde yeni bir inşaat, kurbanlarının anısına bir anıt bulunan o kuleleri doğrudan konu almayı seçti Hollywood nihayet. Artık ne belgesellere, ne kısa filmlere, ne de dolaylamalara ihtiyaç duyarak perdeye yerleştirmeyi seçti Amerika’nın sinema insanları, içinden duman çıkan kuleleri. 2006 Nisan’da “United 93” ve Ağustos ayında “World Trade Center”ı seyretti Amerikalılar. Şimdi ise sıra ülkemizde: “United 93” (Uçuş 93) 1 Eylül’de gösterime giren filmler arasındaydı, 29 Eylül’de ise “World Trade Center”ı (Dünya Ticaret Merkezi) seyretme olanağı bulacak Türk sinemaseverler.
Paul Greengrass’ın yönettiği “Uçuş 93”, 11 Eylül 2001 günü kaçırılan dört uçaktan hedefini bulamayan United Hava Yolları’nın 93 sefer sayılı uçağında yaşananları anlatıyor. Filmin ilgi çekici özellikleri; “24” adlı televizyon dizisi misali gerçek zamanlı olarak çekilmesi ve filmde tanınmamış oyuncuların çoğunlukla doğaçlama yöntemiyle oynamış olmaları. Kaçırılan uçağın içinde yaşanan dehşeti görecek ve o anda insanların uçağın hedefini bulmamasını vatanseverliklerinden mi, yoksa sadece uçaktan sağ olarak inebilmek için mi istediklerini anlayacağız bu filmle.
“Müfreze”, “Doğumgünü 4 Temmuz”, “JFK” gibi filmleriyle tanınan yönetmen Oliver Stone’un “Dünya Ticaret Merkezi” ise kulelere düzenlenen saldırıdan hemen sonra binalara giren ve enkazın altında kalan bir itfaiye ekibinin başından geçenleri anlatıyor. Filmde “Uçuş 93”ün aksine Nicholas Cage, Maria Bello, Michael Pena ve Maggie Gyllenhaal gibi deneyimli ve ünlü bir oyuncu kadrosu dikkatleri çekiyor. Özellikle -geçtiğimiz yıl Akademi tarafından en iyi film seçilen “Crash” (Çarpışma) ile tanıdığımız- Michael Pena’nın bu filmdeki performansı eleştirmenlerce oldukça beğenilmiş durumda.
Amerika’da “Bu yılın Akademi Ödülleri’ne 11 Eylül filmleri mi damgasını vuracak?” sorusu merakla tartışıladursun, biz de bu ay bu iki filmi seyretme şansını çok geç olmadan yakalamış oluyoruz. Dört bir yanda terör hala devam ederken, “içinden duman çıkan kuleler” unutulmamış diyebilmek de bir şeydir en azından.


(5 Eylül 2006'da Radikal Genç'te yayınlanmış ilk yazımdır.)

Bugünden notlar: "United 93", 2006 yılı Oscarları'na iki dalda aday oldu. (En İyi Yönetmen, Paul Greengrass ve En İyi Kurgu) Tarafımdan yılın en iyi filmlerinden biri olarak değerlendirildi. "World Trade Center" ise gerek Amerikancılığı, gerek aşırı milliyetçiliği, gerekse aşırı Hristiyan dinciliği ile tarafımdan tiksintiyle karşılandı; dünya çapında da olumsuz eleştiriler aldı.

29 Temmuz 2008

"Radikal Genç" (ve EMR.)


Artık Radikal Gazetesi'nin internet sitesinde, "Ekler" bölümünde yalnızca "Radikal Cumartesi" ve "Radikal İki" yok(muş, ben de dün farkettim).

Gazetenin 25 yaşın altındaki genç okurlarının siyaset, kültür, sanat, spor ve her türlü konudaki yazılarına yer verdiği, iki haftada bir Salı günleri yayınlanan eki "Radikal Genç" de sonunda sitedeki yerini almış.

Ekin düzenli bir yazarı olarak benim için de sevindirici bir haber.

"Radikal Genç" yazılarıma da çok yakında blogumda yer vermeye başlıyorum, bilginize.