röportaj/söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
röportaj/söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2011

Geleceğin Ustaları #2: Gizem Elçi

Sanatın farklı alanlarında yıllardır emek veren, eserler yaratan genç isimler onlar. Önümüzdeki yıllarda isimlerini çok önemli yerlerde duyacağımıza emin olduğum isimler. Onları geleceği beklemeden size tanıtmayı amaçlayan "Geleceğin Ustaları" röportaj serisinin ikinci konuğu kısafilmleri ile hak ettiği bir başarı yakalayarak emin adımlarla ilerleyen Gizem Elçi.

Justify Full
1985, İzmir doğumlu Gizem; Bilgi Üniversitesi Sinema-TV ve Sosyoloji bölümlerinden mezun oldu. Kendisi ve sineması ile ilk kez 21. Uluslararası İstanbul Kısa Film Festivali kapsamında gösterilen "Oktan Bir Aşk Hikayesi" ile tanıştım. Bu filmi ile yalnızca benim değil, birçok insanın dikkatini çeken genç yönetmen, 2009 yılında Altın Koza ile ödüllendirildi. Son kısa filmi "Hayali İhracat" 10. !f Bağımsız Filmler Festivali kapsamında "Saniyede 24 Gündüz Düşü" seçkisinde gösterilecek olan ve önümüzdeki Akbank Kısa Film Festivali'nde yarışacak olan Gizem Elçi; şu sıralar ilk uzun metrajlı filmi için hazırlanıyor. Gizem, 2010'un son günlerinden birinde sorularımı yanıtladı:

İlk gördüğün filmi ve kiminle gördüğünü hatırlıyor musun?
Sinemada izlediğim ilk film “Bak Şu Konuşana” (Look Who’s Talkiing (1989)) ya da “Aslan Kral” (The Lion King (1994)) diye hatırlıyorum. Annemle gitmiştim herhalde.

Yönetmen olma fikri nereden geldi?
Sinema okumaya karar verdiğimde kesinlikle yönetmen olacağım diye bir şey yoktu aklımda. Ortaokul ve lisede en yakın arkadaşım Merve ile birlikte sınıftaki insanlarla ilgili hikayeler, senaryolar yazardık, karikatürler çizerdik. Sonra bir kamera edinip onları çekmeye başladık. Çok eğlendiğimizi hatırlıyorum. Üniversite kararımı verirken tek bildiğim şey keyifle yapabileceğim bir şey okumak istediğimdi, o yüzden sinemayı seçtim. Yapmak istediğim şeyin yönetmenlik olduğuna karar vermem daha sonra oldu. Setlerde çalışıp gözlem yaptıktan, kendimi tanıdıktan, anlatacak şeylerim olduğunu fark edip, başka birşey yapmanın beni mutlu etmediğini gördükten sonra yönetmen olmak istedim.

Sinema okumuş olmanın faydasını göreceğini düşünüyor musun, yoksa okullu olmak o kadar önemli değil mi?
Bu aslında biraz yabancı dil öğrenmek gibi. Evinde oturup kitaplardan okuyarak da öğrenebilirsin, televizyon seyrederek de öğrenebilirsin; ama gidip yurtdışında o dili konuşan insanların yanında olduğun zaman bir anda çok daha çabuk yol katedersin. Yani evet, okul okumak şart değil, ama okulun şöyle bir faydası var; seninle aynı işi yapmak isteyen insanlarla berabersin hep. İster istemez o ortamda sürekli sinema konuşuluyor, sürekli pratik yapılıyor. Hocalarla tanışma fırsatın olması da çok iyi. Ama şart değil tabii ki. Sonuçta sinema okumayan, ama çok iyi sinema yapan bir sürü insan var.

“Eternal Sunshine of the Spotless Mind” hayranı binlerce genç kız var. Senin bu filme olan sevgini, bir yönetmen olarak, onlarınkinden ayıran nedir?
Michel Gondry’nin yaptığı şeyleri genelde çok beğeniyorum; kısa filmlerini, sinema filmlerini, videolarını... Çok çocuksu bir yaratıcılığı var işlerinin. “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” da çok güzel bir aşk filmi. Herkes sevgilisinden ayrıldıktan sonra keşke onunla ilgili her şeyi, bütün anılarımı hafızamdan silebilsem der. Bu kadar basit bir konuyu bu kadar yaratıcı bir şekilde anlatmasını çok etkileyeci buluyorum. Ama duygusal olarak pek bir farkım yok diğer kızlardan galiba, ben de izlerken her seferinde ağlıyorum. Tek fark, bende iyi bir film yapma isteği uyandıran bir film olması olabilir.

Bir yazında* Michel Gondry için “pamuktan bulut, bulaşık telinden musluk yapmak gibi çocuk tiyatrosu yöntemlerine başvursa da sonuna kadar Michel Gondry’ciyim” demişsin. Nedir onu farklı kılan?
Inception ile karşılaştırmamdan bahsediyorsun. Onu şunun için yazdım, Inception konu itibariyle Michel Gondry’e yakın bulduğum bir film. Fantastik bir durum var, bir şey bağlıyorlar insanların kafasına -aynı Eternal Sunshine’daki süzgeç gibi- bilinçaltına giriyorlar ve bilgi çalıyorlar ya da bilgi yerleştiriyorlar. Bu yüzden filmi izlerken hep bu film bir Hollywood yönetmeninin değil Michel Gondry’nin elinden çıksaydı nasıl olurdu sorusu geldi aklıma. Hollywood’un görkemine hayran olmamak mümkün değil. Ama beni diğer taraf daha çok etkiliyor. Daha samimi, çok daha insancıl, çok daha yaratıcı geliyor.

Hollywood Sineması’ndansa Avrupa Sineması’na daha yakın hissediyorsun diyebilir miyiz yani?
Evet öyle diyebiliriz. Avrupa sinemasına, ya da bağımsız yapımlara... Ama dediğim gibi bu Hollywood Sineması’nı hayranlıkla izlemediğim anlamına gelmiyor. Sinemanın öyle bir tarafı olması çok etkileyici. Ama benim yakın olduğum şey değil. Woody Allen filmlerini çok severim mesela. Ve o ne kadar düz bir sinema yapıyor görsel olarak. Gayet düz ilerleyen, diyaloglara, insan ilişkilerine dayalı... Ama seyrettikten sonra içinde bir iz bırakıyor. O küçük detaylardaki buluşları, seni gülümsetmesi... Sürekli yaşayıp da fark etmediğin şeyleri filmde görüp “Aa hakkaten ya!” dediğin şeyleri daha çok seviyorum. Hiç bir aksiyon filmi çekme hayalim olmadı mesela, daha çok insan ilişkilerine dair şeylerle boğuşurken buluyorum kendimi.


Bu beğendiğin sinema ile aynı havayı yakalamak için özel bir çaban oluyor mu filmlerinde?
Tabii ki benim estetik kaygılarımı taşıyor çektiğim kısa filmler. Yani ben ne istiyorsam o çekiliyor ama kafandakilerinin çoğunu da yapamıyorsun. Bunun faturasını yalnızca bütçesizliğe çıkarmak haksızlık olur tabi. Bütçesizlik de insana farklı birçok şey deneme fırsatı veriyor ve yaratıcılığı tetikliyor çoğu zaman. “Oktan bir Aşk Hikayesi” örneğin, biraz da şartları istediğin şeye uydurabilme egzersiziydi.

Senaryoyu da kendin yazıyor olman, yani yönetmenin aynı zamanda senarist olmasının artıları ya da eksileri neler?
Senaryo çok teknik bir metindir aslında. Hem yönetmenin hem ekibin yol göstericisidir. Farklı yönetmenler aynı senaryodan bambaşka filmler çıkartabilir. Aynı şekilde bir kurgucu da yönetmene öyle seçenekler sunar ki, aynı malzemeden sayısız farklı anlam içeren film çıkabilir. Üç aşamanın da filmin şekillenmesinde çok büyük payı var. Bilgi’de senaryo hocamız, Öktem Başol, “Senaryoyu sen yazıyorsan, filmi sen çekmeyeceksin. Filmi sen çekiyorsan, sen kurgulamayacaksın, bunları birbirinden ayırmanız gerek, yoksa kaybolursunuz” derdi. Şimdiye kadar hiç başkasının senaryosunu çekmedim ama, başka arkadaşlarımın senaryolarına ya da kurgularına yorum yaparken daha objektif olabildiğimi görüyorum. Kendi yazdığım şeyde işin içinden çıkıp bakmak zor oluyor. Yazarken zaten kafamda çekiyorum. Aynı şekilde kurguda acımasız davranmakta zorlanıyorum, başından beri her şeyi kafamda oturttuğum için denemelere açık olamıyorum. Bu sebepten filmlerimin kurgusunu başkasına emanet etmem gerektiğini hissediyorum. Ben kurguladığım için iki film de olması gerekenden daha uzun. Diğer yandan, başkasının yazdığı senaryoları çekmek isterim de, kendi yazdığım senaryoyu başkasına veremem herhalde. Yazdığımı veremeyeceğim gibi, yazmadan da duramam.


Hangisi seni daha çok tatmin ediyor? Yazmak mı, çekmek mi?
Çekmek daha çok tatmin ediyor. Senaryo yazmak çok daha sancılı, çok daha matematiksel bir şey aslında. Gözlem yapmak, notlar almak, hikayeler kurmak yetmiyor. Normal bir metindekinden çok farklı işliyor senaryo yazarkenki düşünce mantığı. Bir tarafa bir şey koyduğunda diğer tarafa da koyman, birinden çıkarınca diğer yerden de çıkarman lazım; yazdığın her şeyin görsel bir karşılığı olması lazım vs. Bazen başına oturduğumda sıkılıyorum ama sette sıkıldığım olmadı hiç. Oyuncularla iletişim kurup konuşmak çok keyifli. Kendi işinde iyi olan birçok insana kendi istediğin şeyi anlatıp, o senin yarattığın dünyayı kurmana yardımcı olmalarını izlemek, o yazı üstündeki şeyin adım adım görselleştiğini izlemek çok eğlenceli.

Doğaçlamaya bakışın nedir? “Oktan Bir Aşk Hikayesi”nde doğaçlama daha fazlaydı ve bu benim daha çok hoşuma gitti örneğin.
Evet, “Oktan Bir Aşk Hikayesi”nde daha çok doğaçlama vardı. Özellikle Orhan Hoca ve Deniz’in diyaloglarında... Onlar kendileri gittiler ve benim monitörün başında gözümden yaş geliyordu gülmekten. “Hayali İhracat”ta biraz daha azdı. Çünkü çok az zamanımız vardı. Mümkün olduğu kadar programa uygun gidelim dedik. Doğaçlamalar oyuncu provalarında oldu daha çok. Setten bir hafta önceki provalarda doğaçlamalardan gidildi ve onlar arasından karar verdik ve sette herkes gelip onu oynadı. Sette değil ama öncesinde oldu yani. Yansıyor ama demek ki... İyi oyuncular bence mutlaka oyun sırasında beklenmedik bir şey yapıp kendinden bir şey katıyor. İçinden gelen bir bakış, bir mimik, bir el-kol hareketi...

“Oktan Bir Aşk Hikayesi”nin başarısını bekliyor muydun?
Hiç beklemiyordum. O film aslında benim 3. Sınıfta ışık dersi için çektiğim bir filmdi. Ben de böyle bir hikaye yapmıştım. Yani aşık bir adam var, kalbine ok saplanmış, acı çekiyor ve onun yüzünden hiçbir şey yapamıyor, hayatını engelliyor gibi bir sahne geldi aklıma. Dedim ki bunu bu ders için çekelim. Benim o filmle ilgili tek düşüncem jüriye gösterip notumu almaktı ve bitecekti. 3. Sınıftaydık ve arkadaşlarım arasından da hiç kimsenin öyle bir festival algısı yoktu. Film bittikten sonra hocalarım ve arkadaşlarım dedi “Gizem iyi oldu bu, festivallere göndersen” diye. Öğrenci filmi festivallerine göndermeye başladım. Fikri ilginçti ama sinematografik olarak bir enteresanlığı yok diye düşünüyordum, gayet basit çekilmiş bir filmdi. Çok şansım olduğunu düşünmeyerek, belki ancak konusu ilginç diye gösterime alırlar diye düşünerek gönderdiğim bir filmdi. Beklenmedik bir şekilde SinePark’ta ödül aldı, sonra Altın Koza’da aldı! Altın Koza’ya kabul edildiğini öğrendiğimde listede gördüm ve çığlıklar attım Adana’ya gidiyorum diye. Hiç beklemiyordum ödül almayı.

“Oktan Bir Aşk Hikayesi”nden sonra “Hayali İhracat”ı çekene kadar, Gizem’de bir değişiklik oldu mu?
Oldu, olmaz olur mu... Bir kere şöyle bir olay oldu, “Struck”** ortaya çıktı. Altın Koza’dan bir ay sonra biri vimeo’da filmin altına bir yorum yaptı, bak böyle bir film var diye ve benim de o şekilde haberim oldu. Ondan sonra yaşanan süreç çok sıkıntılı geçti benim için. Daha hassastım ve çok çabuk demorolize oluyordum. Haksızlığa uğramış hissediyordum ve kendimi açıklama ihtiyacı hissediyordum. Ama şimdi düşününce, ben evde oturup kendim izlemek için yapmıyorum bu filmleri, insanlarla paylaşmak için yapıyorum. Anlaşıldığımı düşündüğümde çok mutlu oluyorum evet, ama herkesin anlamasını bekleyemem. Birileri anlamayacak, beğenmeyecek, inanmayacak, birileri eleştirecek, birileri oradan çalmışsın diyecek, iftira atacak, birileri benim başarısız olmamı isteyecek, bununla mutlu olacak. Güzel bir deneyim oldu, daha ilk baştan. Her ilk filmini çeken insan bu kadar geribilidirim almıyordur, ben antrenmanlı oldum. Şimdi çok daha sertim saygısız ve düzeysiz eleştirilere karşı, görmezden gelebiliyorum. Öyle bir kabuk yarattı. Bir de çok önemsememek gerek kendini ve işlerini. Ne pohpohlanmaya ne de seni yermelerine izin vermeli, yolunda gitmelisin bunu anladım.

Filmlerini nasıl finanse ettin, zor oldu mu?
“Oktan Bir Aşk Hikayesi”nin çok bir bütçesi yoktu, 200 lira gibi birşeydi. Doktorun odasındaki postere, sanata ve yemeğe para harcadık. Bütün ekipman okuldandı. Bütün ekip okuldan arkadaşlarımdı. Oyuncular arkadaşlarım, hocalarımdı. Oku ve kelepçeyi, heykel okuyan bir arkadaşım okulun atölyesinde yaptı. Yani neredeyse sıfır maliyetti o. İkinci filme çok para aradım. P&G sponsor oldu, Duracell ve Fairy ile. Onlardan biraz nakit para aldım. Prodüksiyon şirketlerinden film topladım. Kullanmadıkları, reklam filmlerinden artan parça filmlerini topladım. Şişecam’dan defolu şişelerini aldım. Gidip herkesten bir şeyler toplamaya çalıştım. Nakit parayla da yol, yemek, ekipman kiralama işlerini hallettik. Ama şunu da anladım ki en önemli şeylerden biri yapım bir filmde. Eğer yapım iyiyse, bu herkesin daha verimli ve motive çalışmasını sağlıyor. Bizim çok fazla paramız yoktu ama en azından temel ihtiyaçları karşılayacak kadar bir paramız ve iyi bir yapımcımız (Barış Dikmen) vardı.

Uzun metrajlı bağımsız film çekmek istediğinde bu konuda zorlanacağını düşünüyor musun? Zengin mi olmak gerekiyor, deli mi olak gerekiyor bağımsız film çekmek için?
Ne kadar bağımsız olacağına bağlı. Türkiye’de yavaş yavaş kırılmaya başlayan ve iyi bir yere doğru gittiğini düşündüğüm ama hala var olan bir ayrım var: Bir model, belli yapım şirketlerinin çatısı altında çekilen ve yapımcısına, oyuncusuna para kazandıran, gişesi iyi olan ama çoğu sinemasever tarafından hor görülen bir model. Diğer yandan festival filmi diyebileceğimiz; seyirciye çoğunlukla sıkıcı gelen ama yurtdışındaki festivallerden ödüllerle dönen bir model. İki ayrı uçtan bahsediyorum tabii en basit haliyle. Eğer festival filmi yapmak istiyorsan Kültür Bakanlığı’ndan, yurt dışındaki ortak yapımcılardan fon bulabilirsin. Diğer tarafta da Türkiye’de gişe yapacağını düşündüğün bir senaryon varsa yapım şirketlerinin kapısını çalabilirsin. Ben bu iki modelin de var olması gerektiğini düşünüyorum çeşitlilik açısından. Ama benim yapmak istediğim sinema ikisinin arasında duran bir şey. Sınırları keskin çizilmiş, bir tarafa ait olan bir şey değil. Türkiye’de bunun güzel örnekleri İlksen Başarır’ın “Başka Dilde Aşk” filmi, Emre Şahin’in ‘40’ filmi, Ali İlhan’ın ‘Senyora Enrica ile İtalyan Olmak’ filmi... Şu an ilk aklıma gelenler bunlar.. Para kısmını şimdi düşünmüyorum, ben senaryomu bitireyim de, para kısmı sanki kendiliğinden olurmuş gibi geliyor. İyi bir senaryo her zaman bir yerlerden destek bulur ve o film kendini kurtarır diye düşünüyorum - düşünmek istiyorum.

Türk Sineması’ndaki gidişatı iyi buluyor musun?
Ben iyi bir yere gittiğini düşünüyorum. Mesela bu sene Altın Portakal’da yarışan filmlerin büyük çoğunluğu ilk filmdi. Bence çok heyecan verici bir şey. Ve ödül alanların da çoğu bu ilk filmlerdendi. Filmlerin çoğunu izleyemedim. Ama umut vaat eden bir gelişme olarak görüyorum genç yönetmenlerin bu kadar katılımcı olmasını.

“Kadın Yönetmen Olmak” diye bir kavram var mı?
Var. Yani kendim için düşünüyorum, bir filmin yönetmeni kadınsa, pozitif ayrımcılık gösteriyorum o filme karşı. Çok yanlış belki benim böyle bir şey düşünüyor olmam ama, sanki kadınsa çok daha faza güçlüklerle boğuşarak o noktaya gelebilmiş gibi hissedip ona göre bir puan fazladan veriyorum filme. Türkiye’den mesela kaç tane kadın yönetmen sayabilirsin, çok az. Hala, erkeklerle dolu bir seti yönetmenin erkeklerin yapabileceği bir iş gibi görülmesi durumu malesef var. Oysa yönetmenlik sette insanlara höt-zöt demek değil. Aynı şekilde genç yönetmen azlığını da bu bakış açısına bağlıyorum.

Kathryn Bigelow Oscar’ı kadın olduğu için mi aldı mesela?
Kadın olduğu için ödül almak diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Benim bahsettiğim ayrımcılık kendi içimde duyduğum bir sempatiden ibaret.

Senin için sırada ne var?
Sırada uzun metraj var. Şimdi oturduk, Oğulcan ile uzun metraj yazıyoruz. Birlikte tartışmak, bir fikir hakkında konuşmak çok besleyici oluyor. Konuşurken ortaya çıkan yeni şeyler çok faydalı oluyor. Senaryo yakında tüm revizyonlarıyla bitmiş olacak, ondan sonra da yapımcı aramaya başlayacağım. Sırada bu var.

Teşekkürler!

Gizem'in En İyi 10 Film Listesi:
Jules et Jim (François Truffaut, 1962), Lost in Translation (Sofia Coppola, 2003), Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Michel Gondry, 2004), Korkuyorum Anne (Reha Erdem, 2006), Annie Hall (Woody Allen, 1977), Royal Tenenbaums (Wes Anderson, 2001), Le fabuleux destin d'Amélie Poulain (Jean-Pierre Jeunet, 2001), Arizona Dream (Emir Kusturica, 1993), Sen to Chihiro no kamikakushi (Hayao Miyazaki, 2001), Mary and Max (Adam Elliot, 2009)

*“Inception: Christopher Nolan’ın Derdi ne?”, Gizem Elçi
**Taron Lexton’ın yönettiği 2009 yapımı “Struck” da “Oktan Bir Aşk Hikayesi” gibi kalbine ok saplanan bir adamın hikayesini anlatıyor. İki filmin birbirinden esinlenmesi gibi bir durum; çekildikleri tarihler bakımından söz konusu değil.

14 Eylül 2010

Geleceğin Ustaları #1: Emircan Soksan

Sanatın farklı alanlarında yıllardır emek veren, eserler yaratan genç isimler onlar. Önümüzdeki yıllarda isimlerini çok önemli yerlerde duyacağımıza emin olduğum isimler. Onları geleceği beklemeden size tanıtmayı amaçlayan "Geleceğin Ustaları" röportaj serisinin ilk konuğu Emircan Soksan.

1991 doğumlu Emircan, 10 yıldan fazladır elinde tuttuğu fotoğraf makinesini sanat için kullanmayı çoktan öğrenmiş bir fotoğrafçı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğrencisi olsa da, asıl tutkusu olan fotoğrafçılık ile ilgili gitgide daha sağlam adımlar atıyor. Özellikle son bir yıl içinde yarattığı fotoğraf serileri ve videoları ile şimdiden belli bir renk, tarz ve çalışma düzeni yakalamış durumda. Moda blogger'ı Ozan Alçın tarafından "Sürüden uzak bir koyun." olarak tanımlanmış olan Emircan Soksan, yağmurlu bir pazar günü white-chocolate-mocha eşliğinde sorularımı yanıtladı:

Şehir ve Bölge Planlama okuyorsun. Bu bilinçli bir tercih miydi, yoksa ÖSS kurbanı mısın? Memnun musun bu tercihinden?
Mimarlık okumak istiyordum ama asıl amacım Mimar Sinan’da okumaktı ilk başta. Herhangi bir bölüm olabilirdi. Şehir ve Bölge Planlama diye bir bölüm olduğunu bilmiyordum, sayısal okumuş olduğum için Mimarlık diyordum. Puanım yetmeyince fark ettim öyle bir bölüm olduğunu. ÖSS kurbanı gibi oldum ama sonuç güzel oldu. Memnunum.

Sosyal medyayı çok iyi kullandığını görüyorum. Bu ne derece faydalı oluyor senin için?
Sonuçta çalıştığım bir dergi vs. yok. O yüzden internet ortamında yayılıyor çalışmalarım. Haliyle eğer sen bir yere yazarsan, oradan başka birileri görüyor ve bu şekilde görmesi gereken insanlara ulaşıyor. Editörler, tasarımcılar… Onlara daha kolay ulaşabiliyorsun sosyal medyadan. Çok faydalı yani… Aralarında en fazla insana ulaştığım ise Facebook. Twitter’ı severim ama, Facebook’ta daha geniş bir çevrem var.


İlk çektiğin fotoğrafı hatırlıyor musun?
Hatırlamıyorum. Büyük ihtimalle çek-at makinelerle çektiğim bir fotoğraftır. 5 yaşında beri elinde makine olan bir insan olduğum için hatırlamıyorum gerçekten, imkanı yok. Genelde çok özel şeyler olur, ama benimkinin özel bir şey olduğunu da sanmıyorum açıkçası.

Deviantart’a sanatsal fotoğraflar çekme kaygısıyla mı girdin, yoksa zaten çektiğim fotoğraflar var, burada yayınlayayım diyerek mi?
Zaten bir şeyler çekiyordum. Ama bundan birkaç yıl önce, deviantart herkesin girdiği, girmeye cesaret edebildiği bir site değildi. Daha kendimizi tutarak, elimizdekileri eleyerek girmeye çalışıyorduk biz de. Uzun bir süre bekledik, daha iyi olmaya çalıştık. Ben sonuçta 2007’de başlamadım fotoğraf çekmeye. Zamanı gelince bir arkadaşımla beraber açtık hesaplarımızı, çektiğimiz şeyleri paylaşmaya başladık. Sanatsal kaygım, bir renk kaygım, görsel bir kaygım tabii ki, her zaman var.

Fotoğraf çekmek için bulunduğun en ilginç yer neresi?
Eminönü’nde bir harabe, eski bir iş hanı. Üst katlar kullanılmıyor, alt katlar da depo olarak kullanılıyor. İnanılmaz bir yerdi. Fare ve kuş ölüleri arasında çekim yapmamız dışında harika bir mekandı. “La Ritournelle” serisinin çekimlerini orada yapmıştım. Çok da beğenilmişti, çok ilginç bir mekandı. Birçok fotoğrafçı o mekanı sormuştu bana sonrasında.

İlk modelin kimdi?
Neslihan’dı. (Balcı) Hala da beraber çekim yapmaktan zevk aldığım bir arkadaşım. Hep yanımda olan, abuk subuk fikirlerime destek veren bir arkadaşımdır aynı zamanda. Hiçbir zaman “Saçmalama!” dememiştir bana. O yüzden ilktir ve daima da olacak.

Modellerini yakın çevrenden mi buluyorsun, modellerinin seni bulduğu oluyor mu?
Eskiden yakın çevremden bulurdum - bulabilirdim, artık daha çok dışarıda görüp de ilgimi çeken insanları kullanmaya çalışıyorum. Genelde beni takip edenlerden oluyor onlar da zaten. Talep edenleri seçmekten çok kendi isteğime göre hareket ediyorum açıkçası model seçiminde. Çoğu zaman da internette dikkatimi çeken insanlarla irtibata geçiyorum.

Son fotoğraf serilerinin hepsinde backstage fotoğrafçısı kullanıyorsun. Bunun amacı nedir?
Açıkçası biraz insanları heyecanlandırmak istiyorum. Show business mantığım var benim biraz. Bir şey yapıyorsan, onu insanlara mal ediyorsan, onu gösteriyorsan, onları sonuna kadar tatmin etmen lazım. Tamam, sanat yapıyorsun. En azından ben öyle yapma çalışıyorum. Ama bu sanatı yaparken, fotoğraflarımı görecek olan insanları da benle aynı yolculuğa çıkarmak istiyorum. Olayı yaşatmak için de backstage fotoğrafçısı kullanıyorum.

Fotoğraf çekmeye başladığından beri geçen zamanı parçalara ayırsan, dönüm noktası ya da dönüm noktaları ne olurdu?
İlk dönüm noktası deviantart’ı açışım olurdu. İkinci dönüm noktası Facebook Sayfası, üçüncü de video yapmaya başlayışım. Video yapmaya başladıktan sonra tamamen farklı bir boyut kazandı yaptığım işler. Hatta bazı yerlerde “videographer” olarak geçiyor adım.

Videolar araç mı, amaç mı senin için? Yani, stop-motion bir video hazırlamak için mi fotoğraf çekiyorsun, yoksa çektiğin fotoğrafları sergilemek için onları stop-motion video haline mi getiriyorsun?
Değişiyor. Örneğin “Pagan Poetry”de amaç videoydu. Daha sonra ise bazı çalışmalarımda, çekimlerimde araç olarak kullandım videoyu. Ama gelgelelim yakında tamamen amaç olmaya başlayacak galiba. Zaten filmde fotografik yaklaşımlara karşı bir tutkum vardı, video işi de beni fazlasıyla tatmin ediyor şimdilik.

İleride görüntü yönetmenliği ya da film yönetmenliği yapmak istiyor musun?
Düşünüyorum. Noktadan çizgiye geçmek gibi bir şey bu… Fotoğrafla başlıyorsun, kısa videolarla devam ediyorsun. Sonraki adım sinema oluyor. Benim de o yönde ilerleyebilir.

Sinema ve fotoğraf sanatlarının yakınlığı hakkında ne düşünüyorsun?
Klişe bir cevapla, sonuçta filmler fotoğraflardan oluşuyor. Ben de inanılmaz dikkat ediyorum buna film izlerken. Fotografik öğeleri ön planda olan filmler benim için her zaman daha iyidir. Sonuçta eğer sen anlatmak istediğini görüntüye aktarıyorsan, o görüntüler değerli olmalı. Aynı şeyi hikaye yazarak da anlatabilirsin çünkü. O yüzden fotoğraf ve sinema asla ayrılamayacak iki şey.
Kişisel zevklerine göre ve sanatçı gözüyle en beğendiğin filmler hangileri?
Çok klişe, herkesin söyleyebileceği filmler geliyor aklıma. Sanatçı olarak… Ben Fransız filmlerini çok sevdiğimden “Amélie” demek istiyorum. Yeri benim için ayrıdır. Görsellik benim için filmlerde çok önemli. Hatta filmi seyrederken hikayeyi kaçırdığım olabiliyor, görüntülere takılıyorum. “Amélie” de benim renklerimi etkilemiş bir filmdir. Kişisel olarak ise çok fazla film var. Müzikal filmleri çok severim örneğin. En kötüsünü bile izlerim. Ama “Moulin Rouge!” ve "Nine", hem fotografik açıdan, hem de müzikleri ile önemlidir benim için.

Müzikten ilham alıyor musun? Ne tarz müzikler dinliyorsun?
Tabii ki… O gördüğün bütün çekimler daha önce dinlediğim bir müzikten çıkmıştır. Zaten belli de oluyordur. Hepsi öyle. Bir müzik dinlerim, direkt olarak aklımda bir tema canlanır. O müziğe uyacak şekilde devam ederim. Genellikle çıkış noktamdır müzik. Daha sonra fotoğraf çekerim. Eğer o fotoğraflardan bir video yapacaksam da, çıkış noktası olan müziği kullanırım. Bu aralar genellikle daha duyulmayan şeyleri dinlemeye çalışıyorum. Hiç ortada olmayan alt grupları… Yeni çıkan ama altyapısı sağlam, müzikal kaygısı ağır basan grupları… Bu aralar böyle. Genelde de çok değişiyor. Bazen Morissey dinlerim mesela, romantik hissediyorsam Nouvelle Vogue dinlerim, biraz daha hareketliysem Little Boots dinlerim. Erykah Badu ile aram iyidir. Lounge ve chill out müzik her zaman bir numaram.

Modanın hayatındaki yeri nedir?
Moda benim için sadece bir araç. Sürekli işbirliğinden bahsediyorum. Eğer bir fotoğraf çekiyorsan, o fotoğrafın içinde olan her şey fotoğrafa bir zenginlik katmalı. Bir boşluk ya da harabe bile olabilir bu… Moda da benim için çalışmalarıma zenginlik katan bir araç. O yüzden de modayla, moda alanında çalışan insanlarla sürekli işbirliği yapıyorum.

Kendini moda fotoğrafçısı olarak görmüyorsun o halde?
Moda fotoğrafçılığı yapıyorum. Ama ben her şeyi çekiyorum. Yeri geldiğinde belgesel fotoğrafçısı da oluyorum, yeri geldiğinde spontane şeyler çekiyorum. Ama bu aralar moda fotoğrafçılığı üzerine daha çok çalışıyorum. Çünkü hala kendimi geliştiriyorum, hala yeni şeyler görüyorum ve denemek istiyorum. Bu da tatmin ediyor beni.

Türkiye’de moda fotoğrafçılığının ne düzeyde olduğunu düşünüyorsun?
Çok orijinal değiliz bence. Hiçbirimiz değiliz. Hepimiz birilerinden ilham alıyoruz. Ama bu orijinalliği öldürmemeli. Türkiye’den birinin çektiklerini yabancı bir fotoğrafçınınkilerle karıştırabiliyoruz. Elbette ilham alacağız ama; özgün olan, kendini ayırt ettiren fotoğrafçı çok az Türkiye’den. Birkaç isim var sık takip ettiğim. Koray Birand, zaten dünya çapında çalışan bir isim; kendi çizgisi var. Bir fotoğrafını gördüğümde Koray Birand fotoğrafı diyebiliyorum. Akif Hakan Çelebi… Onun da fotoğraflarını gördüğümde renklerinden tanıyabiliyorsun. Olması gereken de bu.


Türk moda blogger’ları hakkında ne düşünüyorsun?
Çok iyi moda blogger’ları, bu işe emek veren isimler var. Bütün gün işyerinde çalışıp, akşamdan sabaha kadar da post yazmaya çalışanlar var. Ama o kadar çoklar ki, kötü olanlar onların da üstünü kapatabiliyor. Bazıları sadece popüler olmak için bu işi yapmak istiyor. Sonuçta moda da popüler bir şey, haliyle popüler olmak için çabalıyorlar. Ama iyi olanlar, dünya standartlarında olanlar var, onlara haksızlık edilebiliyor. Destekliyorum kendilerini, çoğu arkadaşım zaten.

Çektiklerin arasından yalnızca tek bir kareyi kurtarma şansı verseler, hangi fotoğrafını seçerdin?
Çok kötüsün, çok zor bir soru bu. Direkt olarak bir fotoğrafın ismini veremem, ama bir seriden seçmem gerekirse o “Pagan Poetry” olurdu. O serinin benim için ayrı bir önemi var, çok farklı bir yola girdim onunla.

Bundan sonra ne var?
Öyle çok büyük hedeflerim henüz yok. Zamana bırakıyorum bazı şeyleri. Ben bunu bile planlamıyordum. Böyle her şeyin çığırından çıkacağını, bu işi bu kadar büyüteceğimi tahmin etmiyordum. Benim için de şaşırtıcıydı çoğu şey. Bu kadar insanın ilgileneceğini düşünmüyordum gerçekten.

Backstage Fotoğrafı: Ozan Eicher,
Diğer Tüm Fotoğraflar: Emircan Soksan

2 Mayıs 2010

"Beş Şehir" ve Onur Ünlü Söyleşisi

Galası geçtiğimiz Ekim ayında Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yapılan, 29. İstanbul Film Festivali'nde izlediğim ve 9 Nisan'dan beri vizyonda olan "Beş Şehir", son zamanlarda izlediğim en iyi Türk yapımıydı. Yönetmeni Onur Ünlü ise, "Polis" ve "Güneşin Oğlu" sonrasında beni bir kez daha kendine hayran bırakarak, "En Sevdiğim Türk Yönetmen" ünvanını Reha Erdem'in elinden aldı Festival sırasında.


"Beş Şehir", İstanbul ve Eskişehir'de başlayan ve Afyon'a uzanan beş insanın kesişen hikayesini anlatıyor. İzleyebileceğiniz en karamsar filmlerden biri olsa da, bu karamsarlığı yaratma süreci o kadar yaratıcı, o kadar doğal, o kadar gerçekçi ve yer yer o kadar eğlenceli ki; Onur Ünlü'ye hayran olmamak elde değil. Tansu Biçer, Bülent Emin Yarar, Beste Bereket, Ahmet Rıfat Şungar ve Ege Tanman, farklı nesillerden, hepsi de parlayan oyuncular olarak büyülüyorlar performanslarıyla. Trenler geçiyor, silahlar patlıyor, kediler konuşuyor, davullar çalınıyor, herkes psikopatça takip ediyor birbirini. Ahmet Kaya "Beni Vur" diyor filmin bir başlarında, bir de finalinde. Seyirciye ise büyülenmek ve gözyaşı dökmek kalıyor sadece.



"Beş Şehir", Antalya'dan En İyi Senaryo, İstanbul'dan ise Tansu Biçer'e layık görülen En İyi Erkek Oyuncu ödülü ile ayrıldı. Yönetmen ile 29. İstanbul Film Festivali gösterimi sonrasında yapılan söyleşi de oldukça eğlenceliydi. Hızlı konuşan, çokça komik bir insan Onur Ünlü. Kendisiyle dalga geçebilen ("Beş Şehir"in ilk bölümünde de bu durumla ilgili inanılmaz eğlenceli bir sahne mevcut), yaratıcılığın kılı kırk yararak planlamaktan ibaret bir şey değil, bir anda olup biten bir şey olduğunu savunan yenilikçi bir yönetmen. Kimsenin kahkahalarını tutamadığı cevaplar ve yönetmenin üslubuyla çok keyifli geçen söyleşiyi, aynı atmosferi yaratamayacak olsam da bazı bölümleriyle aktarmak istiyorum:



Soru: Bir önceki filminiz "Güneşin Oğlu"nu 'Fantasik Mavra' olarak tanımlamıştınız. Bu film için de böyle bir tanım var mı aklınızda?
Onur Ünlü: Yok, düşünmedim öyle bir şey. "Acıncaklı" diyebiliriz. Özel bir şey düşünmedim ama acıncaklı bir film "Beş Şehir".



Soru: Filmde çok tren gördük. Trenlerle ilgili bir şey söyleyebilir misiniz?
O.Ü: Trenler uzundur. (Kahkahalar) İçinde olmak genelde dışında olmaktan çok daha iyi olur trenlerin. Hatta ben Eskişehir'de okudum, 5-6 yıl sürekli trenlerde yaşadım. Bir de anlayabildiğim kadarıyla trenler kadar modern paradigma içinde bulunup da modernden bu kadar uzaklaşabilen bir makine yok. Modernle beraber geldi ama öncesine de gitti, sonrasına da gidecek. İmgesinin çok kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Herkes seviyor bir şekilde trenleri, altında kalanlar hariç. Ben de seviyorum.


Soru: "Beş Şehİr" yazısında 'ş'ler ve 'i'nin büyük yazılmasının muhakkak bir anlamı vard.. (O.Ü.: Yooo.) Ben çıkıp gideyim o zaman. Gerçekten mi?
O.Ü: Ya Ahmet Can (Ahmet Can Çakırca, kurgucu) ilk denemede yazarken o harfleri büyük yapmış, kalmış öyle. Genelde bir anlamı olmaz zaten. Seyircinin önüne atmak güzeldir ama. Bazı şeyleri atıyorsun tutuyor, bazı şeyleri ne kadar planlasan farkına varılmıyor. Tabii ki büyük oranda planlıyorsun, ama her şeyi en ufak ayrıntıya kadar düşünmek... Gerek yok yani.
S: Ben aynı soruyu "KaranlıktakileR"in 'R'si için Çağan Irmak'a da sord..
O.Ü: Demek ki o yüzden onun filmleri tutuyor da benimkiler tutmuyor. (Salon yıkıldı.)


Soru: Filmde kedi konuştu. Bunu düşünmenizin nedeni neydi; böyle olmasın büyüsün konuşsun, biraz da kedinin gözünden göstereyim diye mi düşündünüz?
O.Ü: Filmdeki kedi, sadece bir kedi. Karakterlerden biri de kedi olsun istedim. Yazanlar bilirler bunu, bir anda bir detay görürsünüz, onu yazdığınızın içine sokarsınız. Kedi bir an böyle pıt diye atladı yazarken, ben de kovalamadım açıkçası. Kedi ortaya çıktı, ben de üzerine gittim. Böyle tatlı bir şey oldu. Ama böyle bir soru sorulacağını tahmin ettiğim için daha önceden uydurduğum bir cevap var, onu da söyleyeyim: Bir çocuğun bazı kelimeleri söylemeyip başka kelimeler uydurması gibi, belki kedi karakteri, bir insanın yerine yer alıyor orada. Mesela bundan sonraki filmlerimden birinde bir 'masa' olacak. Yürüyen, konuşan bir masa... Bir filmde sıkıcı olabilecek şeyleri böyle ilginçleştirebilirsiniz. Ben de kediyi yaratıp, normalde söyletemeyeceğim şeyleri ona söyletmiş oldum.

Soru: İstanbul, Eskişehir, Afyon... Diğer iki şehiri bulamadım?
O.Ü: Yok ki... Filmde beş insan var sadece. Ama "Beş Şehir" demek çok güzel değil mi? Tonlaması falan... Beş Şehir... Beş Şehir...



Soru: Çok beğendim filmi. Salya sümük izledim. (O.Ü: Özür dilerim.) Seçtiğiniz karakterlerin meslekleriyle ilgili bir soru sormak istiyorum. Bir çocuk sanatla ilgileniyor, bir şair, bir ressam adayı, bir öğretmen, bir polis... Neden bu karakterlerin hepsi gidiyor uçurumdan aşağı?
O.Ü: Ama şimdi sen bütün filmi sordun bana? (Kahkahalar.) Dediğim gibi karamsar bir film yapmak istedim. Melodram iyi bir türdür, seyredin derim. Ama bu film bir melodram değil. Eğer karakterlerin üzerine bu kadar gitmeseydim, bu kadar abartmasaydım bu durumu, film melodram olurdu. Oysa ben melodram yapmak istemiyordum. Onun için de karakterleri mümkün olduğu kadar kendileriyle ilgili insanlar olmalarını daha çabuk algılayacağımız şekilde geliştirdim.



Soru: 'Sinemanın çılgın çocuğu' falan derler ya... Filminizde bir şeyler deniyorsunuz, öyle oluyor gerçekten, heyecanla izliyoruz biz de. Peki, şunu da yaparsam bir gün arşa ereceğim dediğiniz, şu da yapılsa Türk Sineması'nda güzel olacak dediğiniz bakir meseleler var mı?
O.Ü: Niye söyleyeyim, söyler miyim bunu? (Kahkahalar.) Ama şunu söyleyebilirim ki, yapabileceğimle yapmak istediğim arasındaki farkı çok iyi biliyorum. Her filmimde daha farklı şeyler yapmaya çalışıyorum. Öyle bir şey yapayım ki tuhaf olsun diye hiçbir şey yapmadım bugüne kadar. O bir şekilde böyle oluşuyor, ben de onun için böyle yazıyor, böyle çekiyorum.

Sorular ve cevaplar 29. İstanbul Film Festivali sırasında, "Beş Şehir"in 15 Nisan'daki gösterimi sonrasındaki Onur Ünlü söyleşisinden derlenmiştir. Soruların hiçbiri bana ait değildir. Her yıl yönetmenleri izleyenlerle buluşturduğu için İKSV'ye teşekkürler...

16 Aralık 2009

Sakin Röportajı

Dinlediğim ilk Sakin şarkısı olan “Denek Hayatım”ı ilk kez Şubat 2008’de, Rolling Stone Türkiye’nin hediye ettiği CD’de dinledim ve hayran oldum onlara. Daha sonra “Hayat” adındaki albümleriyle geldiler ve bu güzelliğin tek şarkıdan ibaret olmadığını gösterdiler. 1999 yılında Onur Özdemir (vokal, gitar) ve Özdemir Dereli (gitar) tarafından kurulan, indie rock müziğimizin en başarılı ve sevilen gruplarından Sakin’e daha sonra Cenker Kökten (bas gitar) ve Soner Özışık (davul ve back-vokal) katılmış. Nisan 2008’de çıkardıkları “Hayat” adını taşıyan albümlerinden “Edepsiz Komedya”, “Denek Hayatım” ve “İkarus Başarsa” şarkılarının videolarını ekranlarda gördüğümüz grup, şu sıralar 2010’da çıkacak ikinci albümlerinin ön hazırlığını yapmakta.


10 Kasım 2009’da Sabancı Üniversitesi Gösteri Merkezi’nde verdikleri konser sonrasında tanışma fırsatı bulduğum birbirinden sıcakkanlı grup üyeleriyle 4 Aralık 2009’da Rakun Müzik ofisinde sohbet ettik.

Grubu ilk olarak Onur ve Özdemir kurmuş. Sizin tanışmanız nasıl oldu ve sonra diğerlerinin aranıza katılmasıyla Sakin nasıl oluştu?

ÖZDEMİR: Aslında 3 kişi olarak başladık. Çağrı (Küçükyıldız) ve Onur Bursa’dan arkadaşlar. Ben İstanbul’a geldiğimde, hazırlıkta aynı sınıftaydık. O şekilde, stüdyoya girip çalmak üzere buluştuk bir gün. Sonra herkes kendi okullarına gitti. Çağrı da Tuzla’ya gitti, gemi-güverte bölümüne. Ben bir şekilde Soner’le, Onur da Cenker’le tanıştı, birbirimizi bulduk.

Soner gelene kadar birçok farklı davulcu ile çalışmışsınız…
ONUR: Çok değil aslında, Soner dördüncü sayılır. Soner gelmeden önce evde kendimiz çalıp bir şeyler kaydetmeye, demo yapmaya uğraşıyorduk. O yüzden çok davulcu ihtiyacımız da yoktu açıkçası.
ÖZDEMİR: Konser vermiyorduk sonuçta, beste için çalışıyorduk. Bar programlarımız da yoktu o dönemlerde. O yüzden evde çalarken bilgisayardan yardım alıyorduk. Soner’den önce mesela Emre’yle (Yıldız) çaldık bir ara, Badem’in davulcusu.

‘mor ve ötesi’ ile tanışmanız nasıl oldu?

ONUR: ‘mor ve ötesi’yle ben lisedeyken tanışmıştım. Bursa’da bir konserleri olacaktı. Ben de o konserde onlara yardım etmiştim. Oradan bir arkadaşlığımız vardı. Ondan sonrasında da ben arada İstanbul’a geldiğimde Harun ve Kerem’le görüşüyordum. Daha sonra Boğaziçi Üniversitesi’ne geldiğimde, Harun da Felsefe Bölümü’nde okuyordu. Ortak derslerde de görüşüyorduk.

‘mor ve ötesi’nin size ve müziğinize kattığı ne gibi şeyler var?

ONUR: Çok reel bir müzikal paylaşımımız büyük ölçüde olmadı. Arslonga diye yeni bir grup var mesela, oradaki Sinan benim yakın arkadaşımdır ve onlarla büyük bir müzikal paylaşım içindeyiz. ‘mor ve ötesi’yle paylaşımımız, katkı ya da etkileşimin ötesinde daha çok şunun gibiydi: Demolarımızı kaydediyorduk ve özellikle Harun’la belli aralıklarla görüşüyorduk arkadaşça. Beraber bir şeyler dinliyor, dinlediklerimiz üzerine yorumlarımızı paylaşıyorduk.
SONER: Prodüktörümüz Volkan Gürkan, ‘mor ve ötesi’nin eski prodüktörü. Onunla tanışmamıza vesile oldular. Öyle bir katkıları oldu.
ONUR: Bir de albümde şarkıların son duyulan haline dair özellikle Harun’un - belli şeylerde Kerem ve Burak’ın da - katkıları olmuştur. Özellikle albüm süreci başladıktan sonra çok daha reel tavsiyeleri ve nasıl duyulması gerektiğine dair fikirleri olmuştur. Ondan öncesinde daha çok bizi uzaktan takip eden, bizden daha büyük ve müziği bizden daha iyi bilen ağabeylerimiz gibiydiler ama albüm sürecine başladıktan sonra ‘şu şarkı böyle duyulursa hoş olur’ gibi tavsiyeleriyle daha fazla şeyler yaptık birlikte.

Birçok insan Sakin’i tanımlarken “‘mor ve ötesi’nin ilk zamanları gibi” benzetmesini kullanıyor. Bu sizi rahatsız ediyor mu, ya da siz kendinizi benzetiyor musunuz?

ÖZDEMİR: Ben hiç rahatsız olmuyorum, rahatsız olan da yoktur herhalde.
CENKER: Ben zaten benzetmediğim için rahatsız olmuyorum. Benzetenler belli bir şeylerle benzetiyor bizi. Duruşla, verilen temalarla, fikirlerle. O benzerlik güzel bir benzerlik.
ONUR: Bir taraftan da şöyle bir şey var. Türkiye’ye baktığınızda bir fenomen olarak rock, ne kadar büyük ve genişleyen bir müzik türü olsa da çok belli eğilimleri olan insanlardan oluşuyor. Onların birkaçından olmadığımızda, geriye kalan tek alternatif ‘mor ve ötesi’… İyi ya da kötü müzikten bahsetmiyorum, ama insanların genel algıları ya da kaygıları hep aynı tarz sözler, aynı tarz yorumlar, aynı tarz cevaplar… Bence insanların yaptığı benzetmenin kaynağı sadece müziğin nasıl duyulduğundan öte bir şey. Sözlerinde belli bir incelik taşımaya çalışan, müzikal yorumunda belli bir incelik taşımaya çalışan bir grup olduğumuz için olabilir. Yoksa ‘mor ve ötesi’ne sound olarak benzediğimizden değil.
CENKER: Çok doğru, Türkiye’de 3 ayrı tarzda, 3 büyük rock gurubu varsa; bizim de en yakın olduğumuz onlar. O yüzden benzetiliyoruz.
ONUR: Şarkı sözlerinde ‘dilber’ ya da ‘hatun’ diye bir şey demiyorsan, “bir küçük hayat resmi yaratmak”tan bahsediyorsan; seni benzetecekleri isim Duman ya da Athena olamaz. ‘mor ve ötesi’ olacaktır. Ya ‘mor ve ötesi’, ya da… Bak akla gelmiyor işte. Bundan 5 sene sonra da başka bir grubu Sakin’e benzetecekler belki. Arslonga’yı da Sakin’e benzetiyorlar mesela, hiçbir alakası yok.
ÖZDEMİR: Bir de bir şey söylenmesi gerekiyor. En kolay anlatma yolu olduğu için.
ONUR: lastfm’de mesela benzer sanatçılar arasında Gece var. Gece de arkadaşlarımız, ama müzikal olarak hiçbir benzerlik görmüyorum ben. Yasemin Mori var, Redd var… Redd mesela hiç dinlemem, bilmem. Ama insanlar bir şey görüyor, bir bağ kuruyor demek ki. Kafasında belli bir ortaklık oluyor, ama rahatsız edici değil, rahatsız olmayız.

Bestelerinizi nasıl yapıyorsunuz, şarkılar kimden çıkıp nasıl oluşuyor?
CENKER: Genelde Onur’dan çıkıyor, sonra hep birlikte bir beyin fırtınası yaparak, çalarak, çalarak halledemediğimiz yerleri konuşarak son haline getiriyoruz. Genelde şu zamana kadar hep böyle yaptık. Mesela Özdemir’in, Soner’in, benim bestelerimiz gelebilir. Ama genelde fabrika Onur olduğu için…
ONUR: Bir de genelde nasıl sanat yapmamız gerektiğine dair kendi aramızda bir şeyler konuşuruz. Şunu deneyelim bunu deneyelim diye. Ama 4 kişinin stüdyoya girip çekirdek halinden müziği birlikte yazıp son haline getirme aşaması genelde en azından benim çok beklediğim ve ümit ettiğim kadar iyi sonuçlar doğurmuyor. Hem belli bir bütünlük, belli bir üslup hem de müziğin belli bir homojenliği koruması ve grubun o ana kadar yaptığı bestelerin kalitesiyle karşılaştırdığında ortaya sunması gereken özgüven o kadar olmuyor şarkılarda. Hem zaten benim dışarıda arkadaşlarımdan ve böyle çalışan gruplardan bu şekilde ortaya çıktığını bildiğim şarkıları da çok beğenmiyorum. Biz yaptığımızda da güzel olmuyor. Genelde bir kişinin, çok büyük değil de, şarkının hallice bir kısmını ortaya çıkarıp ortaya sunması daha güzel sonuçlar doğruyor.
ÖZDEMİR: Diğerleri de o halledilmiş kısmı sevebildiği takdirde beraber büyüyor zaten. Ama sıfırdan bir şey yapmaya kalktığında sanırım fikirler biraz çarpışıyor, hepsini aynı anda sergilediğinde bütünlüğü yakalayamıyorsun galiba.
ONUR: Bir de şarkı yazmaya dair bir gerçek var. 4 kişi oturup, “Hadi çok güzel bir şarkı yazalım!” diyemiyorsun. Ne melodiye o kadar samimi ve açık şekilde yaklaşabiliyorsun, ne de her birimiz onun ne kadar iyi olduğu konusunda karar veremiyoruz o anda. Biz beraber bir şey kaydettikten sonra, anca gece mp3ünü tek başımıza dinlediğimizde onun güzel bir şey olup olmadığına dair samimi bir şekilde fikrimizi belirtebiliyoruz. Sonuç olarak yine kişisel olarak beğenip beğenmememize bağlı oluyor yaptığımız şeyin son halini alması.

“Hayat” dinleyenleriniz tarafından merakla beklenen bir albümdü. Beklentileri karşıladı mı sizce?
ONUR: Bir ölçüde evet, bir ölçüde hayır… Demolarımızdaki o sıcaklığı ve küçüklüğü seven insanlar da var ve onlar albümde ortaya çıkan şeyden pek mutlu olmadılar. Ama bekleyenler açısından bakıldığında büyük ölçüde beğenildi. Ama bizim için önemli olan her çıkardığın eserin yeni bir şey olması. Ve ortaya çıkan o yeni şeyin, yeni dinleyicisinden alacağı eleştiri ve puan. O yüzden albüm öncesinde bizi bekleyen insanlardan çok, albüm sonrasında bizi o şarkılarla, o versiyonlarla keşfedip bize dönen şey daha önemli.
SONER: Daha önceden demoları beğenenler arasında, o şarkıların kendi keşfettiği bir şey olarak kalmasını istediği için daha çok kişinin dinlemesinden rahatsız olan bir grup var. Albümdeki şey ona o kadar sıcak gelmiyor, daha fazla kişiye yayılan bir şey olarak gördüğü için. Albümdeki sound onlara çok hitap etmiyor ama demolardaki amatör soundu daha çok seviyorlar. Ama demolardaki gibi bir şey çıkarmak istesek; albüm çıkarmaz, demoları yayınlardık. Zaten albüm çıkınca kimse “Şarkı asıl budur, atın demoları!” demiyor. Şarkıların kendi tarihi var sonuçta. Onlar da kendilerine göre bir değişim geçiriyor zamanla. Her şarkıyı dinlediğin farklı yer ve zamanın sana farklı şeyler hissettirmesi gibi, farklı kayıtlarda da farklı şeyler hissetmişizdir biz. Farklı bir şey çıkmıştır ortaya.
ÖZDEMİR: Kayıt süreci öncesi bizi demolarla yakalayan insanlar ve kayıttan sonra yakalayan insanlar da eninde sonunda o şarkıyı beraber paylaşır hale geliyorlar. O nedenle orada asıl önemli olan şarkı oluyor. Kaydın nasıl yapıldığı ikinci planda oluyor. Önemli olan o insanların farklı dönemlerden de olsa, ya da farklı halleriyle de olsa aynı şarkıyı paylaşabilmeleri, konuşabilmeleri bence.



Albümde cover yok. İzlediğim konserlerinizde de denk gelmedim. İleride cover koymayı düşünür müsünüz albüme?

CENKER: Öyle bir düşüncemiz bugüne kadar pek olmadı aslında. Çünkü bestelerimizi seviyoruz ve albümlerimizde öncelikle yer almasını istediğimiz şeyler besteler oluyor. Coverlar genelde konserlerin sürprizi ve dinleyenlere hediye olmasını düşünerek yaptığımız şeyler oluyor.
ONUR: Zaten böyle bir karar alsak ve neyi koyacağımızı konuşacak olsak, biri bir şarkıyı çok sevdiğini söylese, eminim içimizden biri o şarkıyı hiç beğenmeyecek. Kaldı ki, kendi şarkılarımızdan bile albüme neyin konması gerektiğini tartışırken arkada kalan bestelerimiz oluyorken, kimse de çıkıp bir tane de cover olsun demez. Şu an yeni albüm için oluşan şarkılarımız var mesela, onlar bile neredeyse doldurdu kotayı. Hangisini atmamız ya da koymamız gerektiğini düşünüyoruz ve tartışıyoruz. Konserlerimizde cover çalıyoruz arada. Mesela en son Manic Street Preachers’dan “For Life” çaldık. Neyden etkileniyorsak o dönemde, onları çaldığımız oluyor.
SONER: Bir de covera bakışımız; sevdiğimiz bir kişiye saygı göstergesi olması yönünde. O şarkının bize neler katabileceğini düşünüp, üzerinden stratejik bir karar verme derdinde değiliz. Saygı göstergesi olduğu için olayın aslı özü; albümde yaptığın şarkılarla da, onun kokusunu taşıyan bir şeyler yaratarak da gösterirsin saygını. Albüme Sezen Aksu şarkısı koymaktansa; ondan ne kadar beslendiğimizi gösteren kendi şarkımızı koymak aynı etkiyi yaratıyor bizim için. Ama onun dışında Sezen Aksu şarkısı coverlamayı istersek, ki isteriz, onu tribute albüm gibi bir projede kullanırız.
ONUR: Marketing kafasıyla öyle bir şey zaten olmaz. Ama diğer türlü, albümümüzden öte özel bir toplama albümüdür, koyarız. Öyle şeyleri özel anlar için yapmaktan mutluluk duyarız. Çünkü albüme cover koymak Türkiye’de çok pazarlama stratejisi olarak düşünülen bir hareket ve buna az çok biz de tanık olduk. O yüzden çok temkinliyiz, kolay kolay kalkışamayız.

2. albümünüz ne zaman çıkacak?

SONER: Ön çalışmalarını yapıyoruz şu anda. Şarkıları olabilecek son hallerine getirmeye çalışıyoruz. Daha sonra prodüktörle üzerinden geçeceğiz.
ONUR: 2010 Eylül’den önce değil kesinlikle. Daha “Laler Beyaz”ın videosunu yayınlamayı düşünüyoruz şu aralar. İlk albümü kapatmadık henüz.
SONER: Belki “Bu Defa”yı da yayınlarız.
CENKER: İlk albümden önce myspace’de bi demo dönmesi olmuştu. Belki bu albüm için de yaparız aynı şeyi, onu da konuşup karar vermedik daha. Bilmiyoruz. Çünkü albüm süreci uzadıkça, şarkıları sunma dürtünüz de son safhaya geliyor. ‘Hadi artık çıkaralım’ diyorsunuz. Konserlerde çalıyoruz mesela tek tük. O yüzden ilk albümde olduğu gibi myspace’e de koyabiliriz. Çünkü albüm çıkarmanın bizim dışımızda dönen uzun ve bunaltıcı bir süreci var.

Bir röportajınızda sizi en iyi anlatan şarkının “Kor Bir Ay” olduğunu, o yüzden albümün ilk şarkısı olduğunu söylemişsiniz. Nedir “Kor Bir Ay”ı özel yapan?

ONUR: Şarkının ne anlattığı veya nasıl bir an tanımladığının ötesinde; birincisi sound olarak, ikincisi de şarkının ne bir hit single özelliği taşıması, ne de basit ve çok ortalama bir şarkı olması, ikisinin arasında bir noktada olması bizi çok cezbetti. Eğer birinci şarkıyı “Denek Hayatım” yapıyor olsaydık, birçok insan gibi A1 koymuş olacaktık. A1 olmayan, ama bir yandan da çok iddiasız bir şarkı olmayan, hem de garip bir nakaratı olan, 2 kez nakaratı tekrarlayıp bitiveren bir şarkı “Kor Bir Ay”. Bizim durmak istediğimiz yere yakın, daha doğrusu durmamak istediğimiz yerleri çok ortaya sunan bir şey. 3 bölüm kıtası var ama 2 kere nakaratı tekrarlayıp bitiyor. Birçok insandan neden şarkının tekrar dönmediğine dair yorumlar aldık mesela. Ayrıca bizim melodik olarak durduğumuz yeri de çok güzel tanımlayan bir şarkı gerçekten. Ne “Edepsiz Komedya” gibi, ne de “Yağmur Güncesi” gibi bir yerde. Çok kompakt bir şarkı, o yüzden istedik. Sakin’in müziğine gerçekten giriş sunan bir şarkı bizim için.

Tren kazasından sonra şarkı yazmak… “Denek Hayatım”da olduğu gibi, bu tarz spesifik bir toplumsal olay üzerine yazılan başka şarkılarınız var mı ya da olacak mı?

SONER: Var, ikinci albümde de olacak böyle bir şarkı. Ama genel olarak o tarz bir olaydan sonra çıkan şarkıların sunduğu şey çok fazla ‘böyle bir olay oldu, orada şu yanlışlar yapıldı” kadar didaktik değil de, o durumda kalmış bir insanın neler hissedebileceğiyle ilgili bir şeyler ortaya sunmak. “Şöyle bir olay oldu, haydi buna bir şarkı yapalım.” gibi bir tavrımız yok.
ONUR: Şey çok güzel bir his mesela… Konsere gelen insanların büyük ihtimalle büyük bir çoğunluğu “Denek Hayatım”ın neyin üzerine yazıldığını bilmelerine rağmen konserde içip deliler gibi dans ederken bu bir kere bile akıllarına gelmiyor. Biz belki de böyle bir his yakalamak istiyoruz. Albümü ilk aldığında, birkaç kez dinlediğinde ‘bunlar da politik bir grupmuş’ hissiyatına düşüp, sonra şarkıyı 100 kere dinledikten sonra böyle bir şeyi hiç kanıksamadan konsere geldiğinde eğleniyor oluşu bizim tam da şarkıda aradığımız ortalama duruş aslında. Ne slogan atan bir şey yapmak, ne de çok vurdumduymaz, aşkla-meşkle ilgili şarkılar yapmak. İkisinin arasında yer almak. Keza ilk albümde de “Dönsün” mesela yazıldığı dönem itibariyle bizim için spesifik bir olaya bir reaksiyondur ama o reaksiyon üzerinden okumayıp da şarkıya bayılan insanlar var. Öyle bir duruş.


Indie müzik son yıllarda özellikle bağımsız filmlerin soundtracklerinde çok kullanılıyor. “Juno”, “(500) Days of Summer” gibi filmler mesela… Hatta bazı grup ya da şarkıların filmlerle özdeşleştiği oluyor. Türk sinemasında da bu tarz şeyler olacak mı sizce? Ve siz soundtrack yapmayı düşünür müsünüz?

CENKER: Türkiye’de de olur bence, oluyor da zaten yavaş yavaş. Tek bir grubun ya da tek kişinin tüm soundtracki yapması değil de, toplama albümler olarak başladı en azından. Biz de isteriz bence, neden istemeyelim. Baştan sona da olabilir, tek bir şarkı da olabilir.
ONUR: Ama buna dikkat edecek yönetmenler için biraz daha zamanımız var gibi geliyor bana. Film tadında bir müzik belgeselini bile ilk Fatih Akın yaptı, ona da ne kadar Türk denilebilir bilmiyorum. Türkiye’de onu kaldırabilecek bir yönetmenin baya bir alternatif sinema kafasında olması lazım. Onun yanında iyi müzik dinleyen yönetmenler var tabi. Çağan Irmak mesela… Sanırım yurtdışındaki gibi, müzikal yaklaşıma açıklık ve bir müzisyen kadar sıra dışı şeyler düşünebilen bir yönetmen kafası düşünemiyorum, bilmiyorum.

(Soner’e) Davulcu-back-vokal fazla alışıldık bir şey değil. Zorlukları var mı?
SONER: Çok yok. Ben zaten hep vokal yapmak istemişimdir. Hatta davula başlamadan, evde hep şarkı söylerdim. Davul çalışırken de benim çalıştığım metotlarda çaldığın şeyi söylüyorsun bir şekilde. Öyle artıları oldu. Büyük ihtimalle benim eğitimim sırasında izlediğim yol rahatlattı. Türkiye’de çok yok aslında, Kerim Çaplı vardı mesela. Dünyada var çok örnekleri. Hatta Phil Collins var…

(Soner’e) Birçok şarkıda oldukça dikkat çekici davul partileri var. Bunları kendin mi yazıyorsun, yoksa gruptakilerin de katkısı oluyor mu?

SONER: Oluyor gruptakilerin katkısı. Mesela Onur bazı şarkıları ilk getirdiğinde bilgisayardan bulduğu looplarla geldiği oluyor. Benim onları taklit ettiğim olabiliyor. Ama %90’ı kendi bulduğum şeyler oluyor.

(Onur’a) Felsefe okumamış olsaydın, hayat görüşünde ve yazdığın sözlerde çok farklılık olur muydu?
ONUR: Olurdu kesinlikle. Şu açıdan söyleyeyim, eğer ben çok aristokrat bir ailenin oğlu olsaydım müzikle daha geç uğraşmaya başlayabilirdim. Ama felsefeyi yine de okurdum, ne okumak istiyorsam felsefenin üstüne okurdum onu. Felsefe okumayı ben matah bir iş ya da bir kimlik meselesi olarak değil de; bir temel, herkesin yapması gereken bir şey olarak görüyorum. Şimdi mesela sanat tarihiyle ilgileniyorum. Ve şu an felsefeyi geçmişimde kalmış bir şeyin ötesinde; genel olarak hayatımı izlerken yaptığım bütün tercihlerde, herhangi bir şeyi değerlendirmek konusunda bana sağlanmış bir yöntemler bütünlüğü olarak görüyorum. Yani okuma yazmayı öğreniyoruz ve çok matah bir şey gibi geliyor bir süre sonra –aslında çok zor bir şey- ve tüm gündelik hayatımızı onun temelinde ilerletiyoruz. Felsefe okumak da benim için öyle. Felsefe okumasaydım, hayır, kesinlikle böyle sözler yazamazdım.

Konser ve Röportaj Fotoğrafları: Cihan Avcı

1 Kasım 2009

Kolpa Röportajı

Onları ilk kez geçtiğimiz bahar aylarında dinlediğim şarkıları “Aslında” ile tanıdım. Daha sonra, geçtiğimiz ayın başında bir Cumartesi gecesi Taksim Jolly Joker - Balans’daki Cover Party’deki performanslarıyla bir anda ilgimi çektiler. Albümlerini alıp ezberlemem sadece birkaç saatimi aldı. İstanbul’un en tanınmış cover gruplarından KOLPA, vokal Barış Yurtçu ve bas gitarist Bora Yeter tarafından 2004 yılında İstanbul’da kurulmuş ve sonrasında gitarist Cenk Taner Dönmez’in aralarına katılmasıyla bugünkü halini gelmiş. İlk albümleri “Hayat Senin”, Nisan 2009’da müzik marketlerdeki yerini almış. Geçtiğimiz günlerde ikinci klipleri “Koşa Koşa”yı da ekranlarda görmeye başladığımız grup, çokça eğlendiren bir cover grubu olmanın ötesinde, eğlenceli ve kaliteli besteleriyle de dikkat çekiyor.

20 Ekim 2009’de Sabancı Üniversitesi Müzik Kulübü MÜZİKUS ve RadyoSU’nun ev sahipliği ile eski okulumda sahne alan KOLPA ile parti öncesinde sohbet ettik. Röportajın yapıldığı günün onlar için de çok özel bir anlamı vardı: Röportajımızdan birkaç dakika önce partinin kulisinde alınan bir kararla Samuray Gökçe, düzenli bir davulcusu bulunmayan KOLPA’nın resmi davulcusu olmuştu.
Grubun üç elemanı olarak, hepiniz Adanalısınız. Adana’da ayrı ayrı nasıl müzikle uğraşmaya başladınız ve nasıl bir araya geldiniz?

BARIŞ: Adana’da ayrı ayrı lise gruplarımız vardı. Milliyet Müzik Yarışması’na hazırlanan farklı okul gruplarının elemanlarıydık. Ama sonuçta arkadaştık, görüşüyorduk. Adana’da, özellikle müzikle uğraşan herkes çok iç içedir. O nedenle tanışıyorduk zaten. İstanbul’a gelince de Bora ve Cenk ile birleştik.

Grup ilk kurulduğunda aranızda olan Dinçer Çetin’in aranızdan ayrılması ve Cenk’in size katılması nasıl oldu?

BARIŞ: Geçen Aralık ayında oldu. Dinçer’in Amerika’ya gitmesi gerekiyordu. Cenk de Adana’dan arkadaşımız olduğu için yumuşak bir geçiş oldu.

KOLPA’nın, birkaç dakika öncesine kadar, neden sabit bir davulcusu yoktu?

BARIŞ: Aslında çok değerli davulcu arkadaşlarla çalıştık bugüne kadar. Hepsi de yakın arkadaşlarımız… Ama biz bir şekilde Adanalı tayfası olarak daha kendi içimizdeydik belki de. Diğer yandan hepsinin ayrı projeleri vardı ve bize yeterince vakit ayıramayabiliyorlardı. Samuray gruba girdiğinden beri işler biraz değişti ve bugün aramıza katıldı.


KOLPA ismi, okuduğuma göre afişe isim yetiştirmek gerektiği için bir anda alınmış bir kararla grubun ismi olmuş. Bu ismin sizi kötü etkilediği oldu mu hiç?

BARIŞ: İlk davulcumuz, “kolpa” kelimesini çok kullanırdı. Adana’da hiç duymadığımız bir kelimeydi bizim de… Garibimize gitmişti ama sevmiştik. Evet, afişe yetişmesi gerekiyordu, biz de “Kolpa” olsun dedik. Bunun bizi kötü etkilediği olmadı, ama o konuda şakalar çok oluyor. “Kolpacılar!” şeklinde. Ama hayır, kötü bir etkisini görmedik. Hatta belki de adımızın duyulmasını kolaylaştırdı.

İnternette KOLPA için funk, punk, pop, dance-rock, alternative-rock, pop-punk gibi birçok tarz yakıştırılmış durumda. Nedir sizin tarzınız?

BARIŞ: İlk başladığımızda, ilk bar programlarımız olmaya başladığı dönemlerde biraz daha sert çalıyorduk. “Rage Against the Machine”, “No Doubt”, “Muse”… Daha sonra biraz daha yumuşattık repertuarımızı. Çünkü son dönemlerde alternative-rock adına çok güzel şarkılar çıkmamaya başladı. Biz de hep aynı yerde kalmak istemediğimiz için biraz tarz değiştirdik ve şimdi altyapı da kullanmamızın etkisiyle daha pop, R&B şarkılar çalıyoruz. “Sexy Back” bile çalıyoruz yani.
BORA: Pulp, alternatif bir mekandı. Jazz Stop ise biraz daha pop bir mekan. Bizse bir dönemimizde Cuma geceleri Pulp’ta, Cumartesi geceleri Jazz Stop’ta çalıyorduk. Cuma günleri Pulp’ta alternatif tayfaylayız, Cumartesileri Kylie Minogue çalıyoruz. O ara bize bir şeyler oldu. Grup olarak yapmak istediğimiz şey eğlendirmek. Kendi hazzımız da önemli tabii, ama daha çok insanların eğlenmesine önem veriyoruz. Grup olarak müziğin globalliğine inanıyoruz. Zaten son dönemlerde müzikte tarzlar arası bağlantılar da iyice gelişti. Biz hepimiz de farklı tarzlarda müzik dinleyen insanlarız. Ama bir şekilde barışçıl bir ortak noktada buluşuyoruz. Dolayısıyla bazı rock grupları “Şu çalınır mı be!” der, bizde o yok. Biz biraz daha geniş bakmaya çalışıyoruz.

Bu kadar performansın arasında, beste yapmaya nasıl vakit buluyorsunuz?

BARIŞ: Beste, evde yalnız kaldığında ortaya çıkan bir şey. Gitarı eline aldığında bir şeyler çıkıyor. Ama tabii aslında yazın çıkamadı pek bir şey. Çünkü haftada üç gece çalıyorduk. Antalya’ya gidip geliyorduk ve hiç vakit olmuyordu. Şimdi artık haftada bir gece çaldığımız için biraz daha vaktimiz oluyor, uğraşabiliyoruz.

Peki, beste süreci nasıl işliyor?

BORA: O konuda grubu yönlendiren Barış.
BARIŞ: Evet, genelde benden çıkıyor. Ama kim bir şey getirirse, üzerine ekliyoruz. Mesela Bora bir şey buldum diyor, Cenk bir şey buldum diyor; onları ekliyoruz, ortaya çıkan şeyin üstüne ben bir şeyler daha ekliyorum. Çıkan şey olmazsa, başka şeylerle birleştiriyoruz. Ortak bir noktada buluşuyoruz yani.

Albümün çıkışı nasıl oldu, nasıl karşılandı?

BORA: Albüm Nisan ayında çıktı. Albüm çıktığında yaşanan standart bir şey vardır, albümü yeni çıkan gruplar “Albümün çıkması çok zor oldu.” der. Bizim için hiç zor olmadı açıkçası. O dönemde şöyle bir avantajımız vardı. Albümü olan gruplardan daha fazla çalma şansımız oluyordu. Haftada 2-3 gün dolaşıyorduk sürekli. Kısacası zaten dinleyen bir kitlemiz vardı, bir de müziğimizi sahiplenen prodüktör bir abimiz oldu; Murat Matthew Erdem, ünlü bir ses mühendisi. Açıkçası 2-3 ayda da çıkmadı albüm. Çünkü toplandığımız zaman 3 saat playstation oynuyorduk, sonra 1 saat albümle uğraşabiliyorduk. Geniştik biraz. Nisanda albüm çıktı, bir de klip çıkardık. (“Sayende” şarkısına) Şimdi yeni klibimiz de çıktı. (“Koşa Koşa” şarkısının klibi) Geniş ilerliyoruz çünkü çok performans yapıyoruz. Balans gibi İstanbul’un en büyük mekanlarından birinde çalıyoruz. Yüzlerce insan girip çıkıyor, onlarla sürekli etkileşim halindeyiz. Tüm bunun arasında besteler çıktıkça ilerliyoruz. Aman yapalım, aman edelim diye bir durum yok.

Albüm ve iki klipten sonra, artık performanslarınızda biraz daha kendi bestelerinize yer vermeyi düşünüyor musunuz?

BORA: Süreç nereye götürürse… Özel bir planımız yok. Eskiden 1 şarkı çalıyorduk, şimdi 2-3 şarkı çalıyoruz. Beste çaldığın yerlerde ses sistemi çok önemli. Çaldığın şarkının sözlerinin anlaşılması buna bağlı çünkü. Çok fazla beste çalmak istemememizin sebebi de bu.
BARIŞ: Sen çalıyorsun ama, karşındaki anlıyor mu, anlamıyor mu? Zaten ilk kez duydukları bir şey, yabancı oldukları bir şey… Ne sözler ne müzik doğru düzgün anlaşılıyorsa, niye çalasın ki o zaman. Orada sadece kendi egon için beste çalmanın anlamı yok. Balans’ta beste çalıyoruz, bizden isteniyor da zaten. Bu gece burada da çalarız belki. (“Koşa Koşa”yı çaldılar.)
BORA: Biz bir de hep şu mantıktayız, insanlar eğleniyorsa biz de eğleniyoruz. O yüzden neyi istiyorlarsa onu çalıyoruz. Mesela playlist de olmaz bizde. Şu sırada çalalım falan… Böyle yere bir kağıt yapıştırırsın yazar üstünde şunları çalalım. Bizde yok öyle. Genelde Barış yönlendiriyor ne çalacağımız konusunda.

Popüler şarkılar dışında çok güzel, alışılmadık cover şarkılarınız da var. “Bir Teselli Ver”, “Kadınım”, “Aşk Oyunu”, “Böyle Ayrılık Olmaz”… Albümlerinize cover koymayı düşünüyor musunuz?

BARIŞ: Olabilir, koyabiliriz. İlk albüme “Kadınım”ı koymayı düşünmüştük, belki bir sonraki albüme olur.
BORA: Bizde öyle uzun vadeli planlar yok anlayacağın.
BARIŞ: Çünkü Türk müzik piyasası hiç belli olmuyor ki… Her an her şey değişebiliyor, ona göre senin bir sonraki adımın da değişiyor. Mesela bir anda kriz çıktı.

İnsanlar istiyor diye, o aralar popüler diye, hiç sevmemenize rağmen bir şarkıyı çaldığınız oldu mu hiç?

BARIŞ: Oldu. Artık bir gecede 10 kişi gelip isteyince, çalalım kurtulalım dedik.
BORA: Bazı şarkıları insanlara göre yönlendirdik. Özellikle Antalya’da ve İstanbul dışında çaldığımız diğer yerlerde, İstanbul’a nazaran peçeteye yazıp şarkı isteme olayı hâlâ var. Bize garip ya da komik geliyor ama var. Hatta şarkıyı isteyen adamın gözüne baka baka peçeteyi birbirimize gösterip güldüğümüz oldu. Bir keresinde “Losing My Religion” yerine “Losing My REGION” yazmışlardı, ona çok gülmüştük.

Performanslar sırasında başınıza gelen ilginç hikayeleriniz var mı?

BARIŞ: Olmaz mı… Bora uyudu bir keresinde. Gerçekten kafası çok iyiydi, gitarı falan bıraktı, bir baktık Bora yok. Sonra, Pulp’ta kafamıza disko topu düşüyordu. Bir keresinde çalarken barın içine biber gazı atıldı. Biri geyiğine atmış.
BORA: O biber gazı olayında, biz sahnede olduğumuz için ilk başta farkında değildik. Ve bir baktık herkes çat çat kapıdan çıkıyor. İçerisi tamamen boşaldı neredeyse. Neden çıktıklarını anlamaya çalışırken bize de gelmeye başladı ve anladık.

Jolly Joker – Balans’ta devam ediyor musunuz? Başka yerde çıkacak mısınız?


BORA:
Devam. Görünmeyen bir zamana kadar Cumartesi geceleri oradayız. Yazın bitiriyorduk ama baktılar ki çok tuttu, devam ediyoruz. İstanbul’da başka yerde çalmıyoruz. Çünkü yeterince büyük bir mekan, çok insan girip çıkıyor. Gereksiz olur. Ama şehir dışına gidip geliyoruz. Bursa, İzmir, Ankara…


(Bora’ya) KOLPA dışında yönetmenlik ve prodüktörlük konusunda da işlerin varmış? Bunlardan bahsedebilir misin biraz?

BORA: Müzik dışında şu sıralar video produksiyon ve organizasyon işleriyle uğraşıyorum. Bir de şimdi yeni bir oluşumumuz var, Box diye… Video klipler çekiyoruz. KOLPA’nın son klibini (“Koşa Koşa”) de Box ile çektik. Klibi ben yönetmedim ama, prodüksiyonunda yer almış oldum böylece. Belki bir gün bir Kolpa video klibinin yönetmenliğini de yaparım. Onun dışında menajerlik mevzularım devam ediyor. (Bora Yeter, KOLPA dışında Gökçe, Esin Iris gibi sanatçıların menajerliğini yapıyor.)


(Barış’a) Vokal olarak, gitar çalmıyor olsaydın, sahne performansından bir şey kaybeder miydin?

BARIŞ: “Elimde bir şey olmadan yapamıyorum” gibi bir durum yok tabii ki. (Kahkahalar) Yo, kaybetmezdim herhalde. “Koşa Koşa”nın klibinde mesela, çalmadan söyledim. Çok etkilemezdi sanırım, hatta biraz rahatlayabilirdim. Ama sonuçta çalmam lazım. Zor parçalar çalıyoruz ve klavye de yok.


Fotoğraflar: Cihan Avcı


Röportajdan sonra partide sahne alan KOLPA’yı yüzlerce Sabancı Üniversitesi öğrencisi izledi. Grup gecede kendi besteleri “Koşa Koşa”nın da aralarında olduğu 20’ye yakın şarkı çaldı. Böylece bir SU partisinde “Bir Teselli Ver” de çalınmış oldu. Bu güzel gece ve röportaj için KOLPA’ya, MÜZİKUS’a (özellikle Esat ve Sibel’e) ve fotoğraflar için Cihan’a teşekkürler!