sosyalmedya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyalmedya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2011

Taşındık!

Eğer bu blogu severek takip edenlerdenseniz, bilmeniz gereken bir şey var: Taşındık!

Zaten thebalkabaa.com üzerinden ziyaret ediyorsanız, bu satırları okumuyorsunuz bile.

Fakat artık thebalkabaa.blogspot.com güncellenmeyecek.


Sizi kendi mekanımda ağırlamaktan mutluluk duyacağım:


http://thebalkabaa.com


Evet, çok kurumsallaştım. :)

16 Haziran 2011

Freshtival3'ün Ardından...

Geçtiğimiz yıl, hayranı olduğum Mika'yı İstanbul'a getirmekle kalmayıp bir de onunla tanışmamı sağlayan Miller Freshtival; bu yıl yurdum kanunları nedeniyle adından Miller markasını kaybetti. Hem yağmurlu havanın etkisi, hem de line-up'ın geçen yıla göre sönük kalışı nedeniyle aynı coşkuya sahip olmasa da eğlenceli bir festival günü yaptı 28 Mayıs Cumartesi'yi. Bon Mod, Can Bonomo, Crystal Fighters, Noisettes ve Leftfield ile coşturulan festival ahalisini festival alanında da birbirinden eğlenceli sürprizler bekliyordu gün boyunca.


Yağmur yağacak mı yağmayacak mı endişesi ile geçen günlerden sonra; yağmurun yağmadığı, fakat güneşin de hiç yüzünü göstermediği bir festival günüydü. Istancool maratonunun ortasında benim için hoş bir mola olan Freshtival'de önce festival alanının nimetlerinden yararlanmak istedik @ladyisilien ve @splendorist ile. Dev I'M @ FRESHTIVAL yazısının önünde fotoğraflar çektik, çimenlerde oturduk, cips-şiş yedik, Dükkan Burger kokularını soluduk, bol bol bira içtik. Geliri hayırlı bir iş kullanılacak t-shirt boyama aktivitesine katılan @splendorist bana adıma yakışır bir tshirt yaparak hediye etti.

Festivalin en güzel ve en yenilikçi sürprizi ise Fresh News idi. Sahne alan her grup ile birlikte, "[...] sahnede!" sürmanşeti ile çıkan Fresh News, dev bir sosyal medya projesi olarak festival boyunca 4 kez basıldı ve ücretsiz olarak dağıtıldı. Festival haritası, ödüllü bulmaca, festival alanındaki aktiviteler/standlar ile ilgili bilgiler gibi önceden hazırlanmış bölümler dışında; sürekli taze çekilmiş fotoğraflar ve Twitter, Facebook, Foursquare kaynaklı sosyal medya paylaşımları bulunuyordu gazetede. Foursquare'den ve Facebook uygulamasından Freshtival'e check-in olanların, Twitter'da sanatçılar ve festival ile ilgili paylaşım yapanların profil fotoğrafları ile birlikte basıldığı Fresh News'ta festival modasını da basılan fotoğraflar ile yakından takip etme imkanı bulduk. Ben de Fresh News'un 2. sayısında "Bırak yağmuru, kar bile yağsa @canbonomo dinlemek için @Freshtival 'deyim ben." tweetim ile Can Bonomo ile aynı sayfada yer almanın gururunu yaşadım. Gazetede çıkan "Ajansımıza son ulaşan bilgilere göre tuvalette kuyruk yok." ya da "Gazetemize ulaşan son bilgilere göre bira sırası şu anda rahat." gibi cümleler ise gülümsetti.

Fotoğraf: Gökhan Kali

Son zamanlarda bir numaralı hayranı olduğum, hayatıma neşe katmak konusunda sınır tanımayan Can Bonomo için erkenden sahne önlerinde tepinmeye başladık. Setlistinde gözüktüğünün aksine "Bana Bir Saz Verin" ile başlayan performansı, her zamanki gibi yerinde duramayarak, gülerek, "Keyifler yerinde, her şey adaletli mi?" diye sorarak, megafondan davula türlü alet edevatla ve grup arkadaşlarıyla ölümüne eğlenerek devam etti. Sahnedeki enerjisi, hiçbir türe benzemeyen efsanevi müziği, dile dolanan şarkıları ve çocuklukları ile beni benden aldı yine. (Sahnede o kadar çok eğleniyorlar ki, çok kıskanıyorum gerçekten.) "Hep Bir Derdi Olur"da, "Şaşkın"da, "Opium"da, "Sebebi Var"da coştuk; "Süper"de hüzünlendik. Ve her güzel şeyin olduğu gibi, o performansın da çok çabuk sonuna geldik.

Fotoğraf: Gökhan Kali

Can Bonomo sonrasında ne tarzına, ne görünümüne, ne de şarkılarına ısınabildiğimiz İspanyol grup Crystal Fighters sahne aldı. Neyse ki bu sırada hâlâ festival alanında keşfedilecek birçok şey vardı. Crystal Fighters sonrasında sahneye çıkan Noisettes ise tam anlamıyla harikaydı. Elektronik müzik ikilisi Leftfield'ı bir konser sonrası partisi olarak düşünürsek de, kesinlikle festivalin headliner'ıydı.

Fotoğraf: Gökhan Kali

Vokal ve basçı Shingai Shoniwa, gitarist Dan Smith ve davulcu Jamie Morrison'dan oluşan Londralı indie ve soul grubu Noisettes; hareketli şarkıları, inanılmaz sahne performansı ve aşmış solisti Shingai ile göz kamaştırıcıydı. Yalnızca "Don't Upset the Rhythm" ve "Never Forget You" bilen bir seyirciyi tüm şarkıları ezbere bilirmiş gibi hissettirmeyi başaran bir performanstı. Kendisine "monkey woman" diyen şarkıcı, sahne demirlerine, metrelerce yükseğe tırmanıp baş aşağı sarkarak şarkı söylediğinde ise ağızları açık bıraktı. Aşağıdaki güvenlik görevlisinin korku dolu bakışları altında (üstünde?) dakikalarca demirlere asılı kalarak şarkı söylemeye devam etti Shingai.

Fotoğraf: Gökhan Kali

Kafası elektronik müzik dinlemek için yeterince iyi olmayan ve yanında onu dans edecek kadar gaza getirecek biri olmayan bendeniz, arkadaşlarımla birlikte Leftfield'ı dinlemeden ayrıldık festivalden. Fakat harika birer Can Bonomo ve Noisettes performansı izlemiş olarak buraktık Maçka Küçükçiftlik Park'ı. Kısacası bu yıl 3. kez düzenlenen Freshtival, hava şartları, Mika sonrasında aynı etkiyi gösteremeyen line-up'ı ve en önemlisi birkaç gün öncesine dek 24 yaş altındakilerin giremeyeceği duyurulan bir festival oluşuyla sönük geçti.

Fakat üzülmüyoruz ve 2-3 Temmuz'daki One Love Festival'ı ve 16-17 Temmuz'daki Rock'n Coke Festival'ı heyecanla bekliyoruz.

4 performans fotoğrafını kullandığım Gökhan Kali ve fotoğraflara ulaşmamı sağlayan Begüm Kozak'a teşekkürler :)

18 Şubat 2011

3. thebalkabaa Oscarlar Özel Haftası Başlıyor!

Türkiye'de yaşayan, korsana karşı bir sinemaseverseniz ve sinema ödüllerine karşı özel bir saplantınız varsa kişilik bölünmesi yaşamanız hiç de zor değil. Evet, "Black Swan", "King's Speech", "Kids Are All Right", "True Grit" ve "Winter's Bone"u halen izlemedim. Fakat 27 Şubat geceyarısını geçip de "vakit geldiğinde", hiçbir eksiğim kalmamış olacak 83. Oscar adaylarından. Tam 9 yıldır sabahlayıp Oscar törenlerini izliyorum. Tam 7 yıldır sabahlayıp Altın Küre törenlerini izliyorum. Tam 5 yıldır internette ne kadar "oscarwatching" blogu varsa heyecanla takip ediyorum. Ve ne yazık ki artık bazı şeyleri tahmin etmek için filmleri izlemek gerekmediğini biliyorum. 4 yaşındaki bu blogda, 3. kez yılın Oscar adayları ile ilgili bildiğim ne var ne yoksa sizinle paylaşmaya hazırım. Tabii ki her zamanki "pek subjektif" haliyle...

Bu yıl Oscar Özel Haftası kapsamında kendi tahminlerimi paylaşmadan önce, sinema konusundaki yorumlarını her daim okuduğum, yorumlarına katılsam/katılmasam da her zaman dikkate aldığım, sinema konusundaki bilgilerine en az kendime güvendiğim kadar güvendiğim 6 blogger'ın tahminlerine yer veriyorum: Yıllardır sanal ortamda sinema konuşsak da blogunu henüz açmış olan medicaljesus (Burak Hazine), aynı kültürün hastası olarak çok şey paylaştığımız izlandik (Fatih Yazıcı), sinema üzerine yalnızca EkşiSözlük'te yazmaya devam edişi beni çok üzen Fatih Melek, twitter'ın bana kattığı bloglardan sineofrenik (Mert Yenici), sinemada öteki ve farklı olanın dostu ötekisinema (Murat Tolga) ve birkaç yıl önce bir blog yazıma yazdığı yorum sayesinde takibe aldığım sinemahşer (Benay Gavazoğlu). Kendilerine bir kez daha teşekkür ediyor, onları da takip etmenizi şiddetle öneriyorum.

En İyi Film:
King's Speech medicaljesus, izlandik, fatihmelek, sineofrenik, otekisinema, sinemahser

En İyi Yönetmen:
David Fincher
(Social Network)

medicaljesus, izlandik, fatihmelek, sineofrenik

Darren Aronofsky
(Black Swan)

otekisinema, sinemahser

En İyi Erkek Oyuncu:
Colin Firth (King's Speech)
medicaljesus, izlandik, fatihmelek, sineofrenik, otekisinema, sinemahser

En İyi Kadın Oyuncu:
Natalie Portman (Black Swan)
medicaljesus, izlandik, fatihmelek, sineofrenik, otekisinema, sinemahser


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:
Christian Bale (Fighter) medicaljesus, izlandik, fatihmelek, sineofrenik, sinemahser
Geoffrey Rush (King's Speech) otekisinema

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:
Helena Bonham Carter (King's Speech) sineofrenik, otekisinema, sinemahser
Amy Adams (Fighter) izlandik, fatihmelek
Hailee Steinfeld (True Grit) medicaljesus

En İyi Orijinal Senaryo:
King's Speech medicaljesus, izlandik, sineofrenik
Kids Are All Right fatihmelek, sinemahser

En İyi Uyarlama Senaryo:
Social Network medicaljesus, izlandik, fatihmelek, sineofrenik
Winter's Bone sinemahser

En İyi Animasyon:

Toy Story 3 medicaljesus, izlandik, fatihmelek, sineofrenik, otekisinema, sinemahser

En İyi Yabancı Film:
Incendies (Kanada) medicaljesus, sinemahser
Biutiful (Meksika) otekisinema
Hævnen (Danimarka) izlandik
Kynodontas (Yunanistan) sineofrenik

En İyi Görüntü Yönetmenliği:
Inception izlandik, fatihmelek
Social Network sineofrenik, sinemahser
King's Speech otekisinema
True Grit medicaljesus

En İyi Kurgu:

Social Network medicaljesus, sineofrenik, otekisinema
Black Swan izlandik, fatihmelek


En İyi Orijinal Müzik:
Social Network izlandik, sineofrenik
Inception otekisinema, sinemahser
King's Speech medicaljesus

En İyi Orijinal Şarkı:

"If I Rise" (127 Hours) izlandik, sinemahser
"We Belong Together" (Toy Story 3) medicaljesus, sineofrenik

En İyi Sanat Yönetimi:
King's Speech medicaljesus, fatihmelek, sineofrenik, otekisinema
Alice in Wonderland sinemahser
Inception izlandik

En İyi Kostüm Tasarımı:
Alice in Wonderland izlandik, fatihmelek, otekisinema, sinemahser
King's Speech medicaljesus, sineofrenik

En İyi Makyaj:
Wolfman medicaljesus, izlandik, sineofrenik, otekisinema

En İyi Görsel Efektler:
Inception medicaljesus, izlandik, fatihmelek, sineofrenik, otekisinema, sinemahser

En İyi Ses Miksi:

Inception medicaljesus, izlandik, sineofrenik

En İyi Ses Kurgusu:
Inception medicaljesus, izlandik, sineofrenik

20 Ocak 2011

Sosyal Çağın İlk Destanı: The Social Network

Bu yazı ‘spoiler’ içerir. Ama hangimiz günde bir saatten fazla zaman geçirdiğimiz bir sitenin başarısından habersiziz ki?

Karşılıklı yemek yiyen genç bir çift görürüz önce perdede. Kızın ne kadar gururlu, erkeğin ise ne kadar aptal olduğunu gösteriyor bize. Yaklaşık 10 dakika süren bu diyalog, çok iyi yazılmış bir diyalogdur. Çünkü o aptal erkeğin, çağımızın teknolojik devrimlerinden birinin ardındaki dâhinin ta kendisi olabileceğine ihtimal bile vermeyiz konuşulanları izlerken. Ülkemizde 22 Ekim’de vizyona giren “The Social Network”, işte böyle etkileyici ve cesur bir sahne ile başlyor.

Doksanlı yılların ikinci yarısında “Se7en” ve “Fight Club” gibi, tüm zamanların en iyi filmleri listelerinde kendilerine rahatlıkla yer bulan iki filme imza atarak adını duyuran David Fincher; iki binli yıllarda birbirinden farklı türler denedikten sonra facebook’un yaratıcısı Mark Zuckerberg’in yaşam öyküsüne odaklanmıştı. Yaşam öyküsü derken, yalnızca çeyrek asırlık bir yaşam sürmüştü Zuckerberg henüz. Fakat mimarı olduğu teknolojik devrim; önce insanların sosyal yaşamını değiştirmiş, ardından kapitalist düzenin ilgisini çekerek milyon dolarlık bir yatırım aracı ve pazarlama mecrası halini almıştı. Sosyal medyanın, sosyal ağların, dijital pazarlamanın, şeffaf yaşamların ve offline ile online dünyanın iç içe geçişinin ateşleyicisi olmuştu facebook. – ya da ilk adıyla thefacebook.

Fincher, filminde Zuckerberg ya da çevresindekileri kaynak olarak almak yerine; filmini Ben Mezrich’in, içerdiği bilgilerin doğruluğu çokça tartışılan ve yarı-kurgusal olduğu iddia edilen romanı “The Accidental Billionaires”ten uyarlanmış olan bir senaryoyu seçti. Senaryoyu yazan isimse “American President” ve “Charlie Wilson’s War” gibi politik ve biyografik filmlerin senaristi Aaron Sorkin idi. Sorkin’in hikayesi, bir biyografiden çok bir kararlılık ve başarı hikayesiydi. Ve her başarı hikayesinde olduğu gibi entrikalar, zorluklar ve engellerin bolca yer aldığı bir hikaye…

Filmin harika kurgusu, iki dava üzerinden yürüyen bu hikayeyi bir solukta izlemeyi sağlıyor. Geri dönüşler, ileri gidişler, davalar arası geçişler; (yılın başka bir popüler filminde olduğu gibi rüya içinde rüya değil belki ama) dava içinde dava algısını yaratarak sürüklüyor seyirciyi. Teknolojik bir devrimin yaratılış sürecinde, kimin kazanan kimin kaybeden olduğunun belirlenişinin metaforu olarak kullanılan bir kürek yarışı var filmde. Filmin ne ile ilgili olduğunu tam olarak orada anlıyor aslında izleyici: “The Social Network”, kazanmak ve kaybetmek; ve kazanmak için her zaman dürüst olunması gerekmediği üzerine. Ya da afişte denildiği gibi; 500 milyon arkadaş edinmek için, birkaç düşman edinmenin şart olduğu üzerine…

Filmin genç oyuncularının her biri takdir edilecek performanslar sergiliyor. Yıllarca bağımsız Amerikan filmlerinde oynayarak küçük bir hayran kitlesine sahip olan Jesse Eisenberg, Mark Zuckerberg için çok iyi bir tercih. Fakat bana göre filmin en iyi oyuncusu Eduardo Saverin rolündeki Andrew Garfield. Bir arkadaşın düşmana, bir dostun bir davacıya, bir hayalin bir kabusa dönüşümünü; üniversiteli bir genç olduğunu unutmadan yansıtıyor Garfield. (Kendisinin geçtiğimiz aylarda Spider-Man rolünü Tobey Maguire’dan devraldığını da ekleyelim.) Diğer yandan Napster’ın yaratıcısı Sean Parker rolündeki Justin Timberlake ise rolünün hakkını vererek yalnızca ticari kaygı ile filme dahil edilmiş olmadığını kanıtlıyor.

David Fincher, 80 yaşında doğan bir adamın tuhaf hikayesinden sonra; 25 yaşında milyarder olan bir adamın hikayesine odaklanıyor “The Social Network” ile. Bu modern çağ hikayesini anlatırken, çizgisel bir kurgu izlemeyişi dışında klasik yöntemlerle sınırlı kalıyor. facebook’un insanların hayatında neler değiştirdiğini ve ne kadar önemli bir icat olduğunu sayılarla geçiştiriyor belki. Ama sosyal ağ ve sosyal medya çağının ilk filmine imza atıyor. Filmi beğenenler, alacağını savundukları ödülleri işte bu gerçekle öngörüyor.* Beğenmeyenler ise “Ne yani, koskoca Facebook, bir kıza olan öfke nedeniyle mi icat edilmiş?” diyorlar filmle ilgili. Evet, böyle bir şeyin doğru olması mümkün olamaz. Ama işte, ya doğruysa?


*Bu yazı yazıldıktan sonra, “The Social Network”, aralarında Altın Küre, Broadcast Film Critics Association, National Board of Review ve National Society of Film Critics ödülleri de dahil olmak üzere toplam 25 En İyi Film, 25 En İyi Yönetmen, 29 En İyi (Uyarlama) Senaryo, 6 En İyi Erkek Oyuncu (Jesse Eisenberg), 1 En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Armie Hammer) ödülüne layık görüldü. Bunların dışında En İyi Film dalında 8, En İyi Yönetmen dalında 7, En İyi Erkek Oyuncu dalında 18, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında 15 (Andrew Garfield (14) ve Justin Timberlake (1)) ve En İyi Senaryo dalında 4 adaylık aldı.** Film, Şubat ayında dağıtılacak Oscar Ödülleri için de şimdiden birçok dalda favoriler arasında gösteriliyor.

** İstatistikler için Burak Hazine'ye teşekkürler.

1 Ocak 2011

Dört.

Ben mesela, uçarım mesela
Yerlere göklere sığamıyorum

Dört güzeldir.
Hayaller kurup havalanmaya çalışmak ama, sadece dört yaşına özgü bir şey değildir.

Bugün dört yaşında oldu blogum.
Ve siz okumaya devam ettikçe, daha yazılacak milyonlarca satır var.

13 Kasım 2010

thebalkabaa feat. Penguen

Bundan yaklaşık bir yıl önce, 2002 yılından beri zevkle okuduğum haftalık mizah dergisi Penguen'e özel bir liste oluşturmuş; derginin 365 sayısını tarayarak Dünden Bugüne En İyi Penguen Kapakları'nı seçmiştim. Bunu yapabilmemin nedeni, Eylül 2002'den beri tek bir sayısı bile eksik olmayan bir Penguen arşivimin bulunmasıydı.

4 Kasım günü çıkan Penguen'i kaçırmam, bu arşiv için bir felaket demekti. Durumu fark ettiğimde günlerden 9 Kasım Salı'ydı ve gecenin o saatinde hiçbir yerde açık gazete bayii kalmamıştı. 10 Kasım Çarşamba sabahı sorduğumda ise, dergi İstanbul'da bir gün önceden dağıtıldığı için, eski sayılar çoktan iade edilmiş, her yer 11 Kasım sayısı ile dolmuştu.

Çareyi twitter'da buldum. 10 Kasım gecesi "Yardım edin! 2002'den beri biriktirdiğim Penguen arşivim 4 Kasım 2010 sayısını almayı unuttuğum için eksik kaldı." tweet'ini yazmam ve arşivimin bir fotoğrafını eklemem, hem o arşivimi kurtardı, hem de sosyal medyanın hayatımdaki önemli yerine bir artı daha eklemiş oldu. (Bu sayının Erdil Yaşaroğlu'nun "Sosyal Mecra" karikatürlerinin bulunduğu sayı olması ise hoş bir tesadüf.)

Dün ofise Selçuk Erdem imzalı bir adet 4 Kasım 2010 Penguen'i geldi! Başta @selcukerdem olmak üzere, konuyla ilgilenen @musmulapenguen ve @gokcheozer 'e teşekkürü bir borç bilirim. Nice sayılara Penguen!

28 Haziran 2010

Efes Pilsen One Love Festival 9'un Ardından...

Bu yıl 9. kez düzenlenen ve 19-20 Haziran'da (birkaç ay içinde okulum demeye başlayacağım) Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsünü bir karnaval alanına çeviren Efes Pilsen One Love Festival'a bu yıl ilk kez, o da limitli bir şekilde, katılma fırsatı buldum. Hayati Krizi ile başlayan, yağmur krizi ile devam eden ve muhteşem birer Sophie Ellis Bextor ve The Ting Tings performansı ile sonlanan festivalin havasını soluduğum 4-5 saat boyunca benim de hem yüzümü güldüren, hem de canımı sıkan yönleri oldu. Buyrun, izlenimlerim:
Festivalden yaklaşık bir hafta önce, Efes Pilsen One Love Festival 9'un basın bülteni, sosyal medya başta olmak üzere gündeme bomba gibi düştü: Hayati'ler adı verilen görevli gençlerimiz, katılımcıların yarışmada kazandığı birer servis olarak hizmet verecek, şanslı izleyiciler sahneyi görebilsin diye onları omuzlarında taşıyacak, tuvalet ve yiyecek/içecek sıralarında onlar yerine bekleyeceklerdi. Üstelik bu durum festivalin en büyük hizmeti olarak lanse edilmekte, Hayatiler üzerinden festival pazarlanmaktaydı. Bülteni okuyan her bilinçli insanın "modern çağda kölelik" temalı yorumlar yapmasına neden olacak kadar yanlış bir uygulama, ya da yanlış bir kendini ifade ediş biçimi vardı ortada. Efes Pilsen One Love Festival sayfası, @EfesPilsen ve @efesonelove durumun sosyal medya dışında fazla büyümesine fırsat vermeden geri adım attı. Ya da daha doğru bir tabir ile "Çevir kazı yanmasın." metoduna başvurdu. Reklamın iyisi kötüsü olmazdı aslında, bu kölelik yakıştırması bir hafta içinde unutuldu, yerini alan şeyse festival coşkusu oldu.

Festivalin ilk gününe; bir Chopin resitalini yeni tanışacağım ve hakkında hiçbir fikrim olmayan gruplara tercih ettiğim için katılmadım. Bu ilk günün kaçırdığım önemli grupları arasında; müzik zevkine çok güvendiğim hunterofphoenix tarafından çok beğenilen The Whitest Boy Alive; ve gördüğüm/duyduğum kadarıyla görsel bir şölen vadeden, ama genelde müzikal yetenekleri bu renk ve ışığın arka planında kalan Fischerspooner ve birçokları tarafından heyecanla beklenmiş olan Groove Armada bulunuyordu. The Whitest Boy Alive'ın fotoğraflarına (yukarıda) bakıyorum da şimdi (albümlerini de en kısa zamanda dinlemeyi görev edindim kendime), giyim tarzlarından bile anlıyorum tam benlik bir grup olduklarını.


İkinci gün ise Babalar Günü ve sonrasında yağmurdan tırsmam sebebiyetiyle evden geç çıkmam nedeniyle anca saat 6 gibi festival alanına ulaşabildim. Şöyle ki, enim evden çıkamama engel olan yağmur festival alanında İlhan Erşahin sırasında etkisini göstermiş ve Hayatiler yağmurluklarla (ücretli mi değil mi emin değilim, ama ücretlidir herhalde) insanların imdadına yetişmiş. Bu noktada beni "Yağmur burada da başladı. Ama çok güzel. Don't be a pussy." mesajı ile gaza getiren hunterofphoenix'e tekrar teşekkür etmem gerekiyor. Çünkü kendisi olmasaydı One Love millisi olmamış olabilirdim henüz.


One Love, daha servislerine bindiğim anda kalbimi fethetmişti, çünkü servisler ücretsizdi. Girişe geldiğimde ise, bu kez giriş düzenine hayran kaldım. Benim davetiyem var, benim iki günlük biletim var, benim biletim var ama evde, ben içerden çıkmıştım yeniden giriyorum şeklindeki farklı kombinasyonlarla çeşit sayısı iki basamaklı sayılara ulaşabilecek insan gruplarını kategorize ederek giriş sağlayan güzel bir düzende çıkabilecek sorun sayısı minimize edilmeye çalışılmıştı. Organizasyon ile ilgili söylenebilecek tek olumsuz şey sanırım bira fiyatları ile ilgiliydi. Sevgili Efes Pilsen, bir Türk markası olarak, Türk gençlerine Türkiye'deki bir festivalde -ki uçuk bilet fiyatları ödeyerek ayağına gelmiş insanlar olurlar- 40'lık birayı neden 6 TL'ye satarsın? Hem de bu insanlar birkaç hafta önce Freshtival'de 50lik Miller'ı 5 TL'ye içmişken ve herhangi bir gece dışarı çıkması halinde 70'lik birayı 6 TL'ye içebiliyorken...

Diğer yandan festivalin ortamına ise diyecek söz bulamıyorum. Hayatımda gördüğüm en renkli, en pozitif, en güzel, en eğlenceli insanlar biraradaydı. Festival dışındaki hayatta nerede bu insanlar dedirtti etrafımda gördüklerim. Elimde rengarenk fırıldağım, festivalin adına layık bir şekilde fazlasıyla aşık olası gelmiş bir modda dolaştım sahneye odaklanmam gerekene dek. (Ki Sophie Ellis Bextor sahnedeyken bir ara tuvalete bir gezi düzenlemem gerekti, o sırada da bazı SEB şarkılarını etrafımdaki güzel insanlara hayran hayran bakarak arkadaşlarımdan uzaklarda söyledim.) Festival alanı bedavacılar için de tam bir cennetti: USB bileklikler, parmaklıklı gözlükler, boyna asmalık ve çakma bagetlerle vurulması halinde vuvuzeladan daha sinir bozucu bir ses çıkaran çakma davullar, Mariachi Dark ikramları ve bilimum sponsorun promosyon ve etkinlikleri iki gününü Santral'de geçiren insanları baya bir oyalamış olsa gerek.


Derken lise yıllarımın popçu ve rockçı arasında gidip gelen bünyesini dans hitleri ile daha da kavram karmaşasına çeviren, dilimden düşmeyen şarkıları ve bacakları ile bir zamanlar çok sevdiğim, şimdiyse dünya ahiret bacım olan Sophie Ellis Bextor sahneye çıktı. Kendisi hakkında kötü bir şey yazmamam konusunda tehditler aldım, ama zaten kötü ne yazabilirim ki... Gerek ultra mini eteği, İngiliz beyazı teni ve upuzun bacakları ile fiziksel anlamda; gerekse yeni albümünden şarkı söylemek için izin istemesi, "you've been such a great date, hope you will ask me out again" gibi laflarıyla duygusal anlamda fethetti seyircisini. "Murder on the Dancefloor", "Get Over You" ve "Groovejet" gibi olmazsa olmaz hitleriyle coşturdu. Yine de "I Can't Change You" gibi çok şirin ve sevdiğim bir şarkısını söylemedi (ya da ben o sırada işiyordum) ve kırdı beni.

Ardından festivalin son bombası The Ting Tings aldı sahnedeki yerini. Hatta pat diye bitiverdiler sahnede. İkilinin performansını bir endüstri mühendisi olarak "multi-tasking"in dalağını yarmış ve sahne optimizasyonunun kralını gerçekleştirmiş olarak tanımlayabilirim. Katie White ablamız elinde gitarı oradan oraya hoplayıp zıplarken, eğlenceli şarkıları ardı ardına sıralarken, arada gümbür gümbür davulunu çalarken ve Mika kadar olmasa da şirin bir Türkçe ile "Türkçem bok gibi. O yüzden susucam ve sizi dans ettiricem." gibi cümleler kurarken; Jule de Martino abimiz hem vokallerde sesini duyurup hem de davulun başında boyunda gitarı asılıyken oturmayı başarıyordu. Tam festival ruhuna uygun, eğlenceli bir seçimdi ana grup olarak The Ting Tings. "Shut Up and Let Me Go" ve "That's Not My Name" ile seyircinin çığlıkları da tavan yaptıktan sonra ise bir hüzün çöktü Santral'e. Birkaç parti vardı ufukta, ama insanlar yorgun ya da kalmaya hevesli olmalarına rağmen erken uyanmak zorundaydı Pazartesi sabahına.

Efes Pilsen One Love Festival, çok eğlenceliydi. 10.sunda da Efes adını kullanabilmesini diliyorum. Bir festival daha böylece bitmiş oldu. Sırada birçok etkinlik var ama benim için sırada ne var, zaman gösterecek.

Fotoğraflar için yıldızlaşma yolunda emin adımlarla ilerleyen fotoğrafçı Emircan Soksan'a teşekkürler!

4 Haziran 2010

Miller Freshtival'in Ardından...

Birkaç ay önce "Mika Türkiye'ye geliyormuş" haberini duymamla beraber bir anda benim için bu yılın en önemli organizasyonu durumuna gelmiş olan "Miller Freshtival"in ikincisi, 29 Mayıs'ta (geçtiğimiz Cumartesi) Maçka Küçükçiftlik Park'ta gerçekleşti. 14:00'te kapılarını açan ve Sakin, The Phenomenal Handclap Band, Prins Thomas, The Raveonettes ve Mika'nın sahne aldığı Freshtival, yazın ilk önemli festivali olarak oldukça eğlenceli ve capcanlı bir gün geçirmemizi sağladı.

Frestival alanı ve ortamı; yerlere serilmiş olan yapay çimenleri, şirin mi şirin sapsarı dev papatyaları (eğer o şeyler papatya değilse çok özür diliyorum, doğayla aram kültür/sanat ile olduğu kadar iyi değil), rengarenk giyinmiş trendy insanları, bardak bardak Miller biraları ve enerjik kalabalığıyla kusursuzdu. Mika hayranı 18 yaş altı (sayısı azımsanamayacak olan) kitlenin, anne-babası eşliğinde alanda bulunması ise yaş ortalamasını hesaplanamaz hale getirmekteydi. Yine de, en azından kendi yaşıtlarıma (±3yaş) bakıldığında, neredeyse herkesin fiziksel olarak hoş/güzel/taş, tarz olarak ise takdir ettiğim/kıskandığım/özendiğim şekilde giyinmiş olduğunu söyleyebilirim.

Cumartesileri de çalışan bir insan olarak ne Sakin'i dinleyebildim, ne de dönmedolaptan ve güneşten faydalanabildim. Fakat okuduğum ve festival alanına erkenden giden arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla gündüz de capcanlı bir Freshtival söz konusuymuş. Sakin'i dinleyememiş olsam da, kendilerini defalarca dinlemiş bir insan olarak çok iyi olduklarını tahmin edebiliyor ve meraklısını geçtiğimiz Aralık'ta Sakin ile yaptığım röportaja yönlendiriyorum. Diğer yandan duyduğum hepsi de olumlu yorumlar nedeniyle The Phenomenal Handclap Band'i fazlasıyla merak etmiş bulunuyorum. Yazıda eksik kalan bu kısımlar için buraya, göz atabilirsiniz.

Freshtival'in Mika öncesi kısmında yalnızca The Raveonettes'i dinleme fırsatı bulabildim. Festival izleyicisinin genelinin aksine "The OC" ya da "Gossip Girl"ün soundtrack'inde şarkıları yer aldığı için değil; yalnızca Danimarkalı oldukları için merak ettiğim bir gruptu The Raveonettes. Ve yine izleyici genelinin aksine; The Ravenoettes'in beklenilenden sert oluşu da, indie'den öte rock oluşu da hoşuma gitti. Özellikle "Last Dance", grubun takip ettiğim gruplar arasına girmesi için yeterli bir sebep oldu. Birkaç yıl önce SUŞenlik'te izlediğim Estonyalı Brainstorm'u saymazsak da ilk Nordic rock grubunu İstanbul'da dinlemiş olmaktan da bir hayli mutluydum. İkilinin 'hatun' kişisi Sharin Foo ise hem değişik ve rock'a yakışan sesi, hem de davula geçtiğindeki şaşırtıcı performansıyla ayrıca dikkatimi çekti.


Derken beklenen an geldi ve The Raveonettes sahneden indi. Yaklaşık 40 dakikada fazlasıyla dolu/renkli/göz dolduran bir sahneyi hazırlamayı başaran ekip kitleyi sıksa da, zoru başardı bence. Ayrıca sahnenin yanındaki ekranlarda Mika ruhuna yakışan rengarenk çizgileriyle canlı yayında çizim yapan arkadaşa da çokça güldüm. Diğer yandan sahneye getirilen piyanonun dizaynı beni benden aldı. (Piyanonun arkası çatlamış bir cam/ayna görüntüsündeydi.) Çığlıklar doruk noktaya ulaştığında, "Mika! Mika! Mika!" sesleri yükselmeye başladığında duyurulduğu gibi 22:50 olmasa da 22:52'yi falan göstermekteydi saatler. (ki bu da yine organizasyonun bir başarısı ya da Mika ekibinin profesyonelliğinin bir göstergesi, ya da her ikisi birden) Merakla beklenen renk seçimi konusunda oldukça şaşırtan bir Mika çıktı sahneye: Beyaz bir pantolon, kırmızı çizgili bir tshirt ve gri bir ceket giymişti. İlk şarkı ise "Relax, Take It Easy" oldu.

1.5 saatten az süren konseri boyunca, kendisinden beklendiği gibi, rengarenk, eğlenceli, dinamik ve sürprizlerle dolu dakikalar yaşattı Mika. Gerek sahnenin kullanımı, gerek hareketleri, gerek bir parça ekleyip çıkararak hemen hemen her şarkıda değiştiriverdiği tarzı, gerek grubu ve seyircisi ile iletişimi ile sahneye de kalplere de sığmadı bence. "Big Girl You're Beautiful"da şişme bir dev topuklu ayakkabı giymiş şişman kadın bacağının seyircinin üzerine doğru şişmesinde olduğu gibi, sahne o kadar seyirciye doğru taşıyordu ki; "Rain" sırasında yağmur (ya da belki bira) yağacak diye korkmadım değil.

Seyircisi üzerine papatyalar attıkça (bkz. onların papatya olduğunu düşünmekte direnen Emre) onları eline alıp şovunun bir parçası yapan, yeri geldiğinde piyano çalıp şarkı söyleyen, yeri geldiğinde ise piyanosunun üzerine mikrofon ayağı ile çıkarak orada tepinen bir Mika vardı sahnede. Ve en bombası, seyircisi ile Türkçe konuşan bir Mika! Hem de "Şimdi size bir arkadaşımın hikayesini anlatıcam!" ya da "Ve ben ölüyorum! Üçe kadar saydığımda herkesin zıplamasını istiyorum!" diyebilen bir Mika! (Bu cümlelerin Mika tarafından öğrenilmesinin arkasındaki isim ise, 2 gün boyunca Mika'nın rehberliğini yapmış olduğu için ölümüne kıskandığım sevgili saraysoytarısı)

Mika, konserinin sonuna geldiğini belli etmeye başladığında ne "We Are Golden", ne "Grace Kelly" ne de "Lollipop" vardı ortada. "Grace Kelly"nin son şarkı olacağını bazı Milanolu arkadaşlarım sayesinde öğrenmiş olduğumdan, büyük panik yaşamama neden oldu bu durum. Fakat sırasıyla bu 3 şarkıyı da söyleyerek ayrıldı Mika sahneden. Hem de karnaval gibi bir finalle. Kendine yakışan ve hayranlarının hak ettiği şekilde.

Mika'nın sahneden inmesi, benim için gecenin en önemli kısmına sıra geldiği anlamına gelmekteydi. Miller'ın Freshtival öncesi sosyal medyadaki varlığını gayet başarılı bir şekilde kullandığını kanıtladığı, twitter ve facebook üzerinden düzenlediği yarışmada kazanan 6 kişiden biri olmam sonucunda yüzüme festivalden önceki üç gün boyunca aptal bir gülümseme yerleştiren bir ödül kazanmış oldum. Mika ile tanışmak! Kulise giriş yapana dek bilmesek de, bu "tanışma" yaklaşık 15 saniyeden ibaret olsa da, kendisine "hey!" demek, elini sıkmak, bir grup fotoğrafı ile sınırlı olsa da fotoğraf çektirmek, albüm imzalatmak gerçekten heyecan verici ve inanılmazdı. Gözlerinin rengi çok güzelmiş bu arada belirtmek isterim.

Konserden Mika fotoğrafları için, seyircinin arasında bulunan onlarca yabancıdan biri olan Fransız Bénédicte Maurice'e çok teşekkür ediyorum. (Diğer fotoğraflar ise kendim, arkadaş grubum ve Millercılara ait.) Sırada 19-20 Haziran'da Santral'deki Efes Pilsen One Love Festival var! Heyecanla bekliyoruz!

Son olarak toplumsal bir konuya değinmek gerekiyor Freshtival ile ilgili. Aynı gün, Küçükçiftlik Park'ın hemen yanıbaşındaki İnönü Stadı'nda İstanbul'un Fethi Kutlamaları (ya da Fetih Şenlikleri) organizasyonu (!) vardı. Kabataş'ta metrodan inip Maçka'ya yürürken stadın etrafında toplanmış takkeli, cüppeli ve sakallı vatandaşlarımızca giyimim nedeniyle yediğim laflar, maruz kaldığım bakışlar ve "Cehenneme gideceksin!" (evet aynen bunları söyledi oturduğu duvarın üzerinden) gibi yorumlar bu ülkenin bir gerçeğini bir kez daha tiksindirici bir şekilde anlamamı sağladı. Birkaç kişinin daha Frehstival vs. FetihKutlaması katılımcıları arasındaki nefret dolu bakışlar konusunda konuşmasından anlayabileceğimiz üzere, toplumun birbirine tahammül edemeyen iki kesime ayrılmış olması gerçekten can sıkıcı.

9 Mayıs 2010

Blog Ödülleri 2010'un Ardından...

Efes Pilsen Kültür/Sanat Blogları kategorisinde benim de pek sevgili blogum thebalkabaa.com ile aday olduğum Blog Ödülleri 2010, nam-ı diğer BÖ!2010, dün yapılan ödül töreni ve öncesindeki 2 sosyal medya paneli ile son buldu. Bu yıl 3. kez düzenlenen ve 3 yıllık gelişimine ilgili verilen bilgilere göre Türkiye'deki sosyal medya kullanımının ne denli gelişmekte olduğunu gözler önüne seren organizasyona; herhangi bir ödül alamamış olsam da katılmayı seçtim. "Çok" olmasa da güzel bir gün geçirdim.

Öncelikle dünkü organizasyon dışındaki genel duruma, oylama sistemine; herkes gibi bazı itirazlarım ve yapıcı eleştirilerim olacak. Ve bilinmesini isterim ki, bunun ilk 5'e, ya da ilk 3'e girememiş olmamla hiçbir alakası yok. (Bu yazıyı hazırlarken oylar henüz açıklanmamıştı, dolayısıyla tam olarak ne kadar oy aldığımı bilemiyorum. Yine de destekleyen herkese teşekkür ederim.) BÖ! oylama sistemi sadece ilk 5'e giren blogların jüri tarafından değerlendirildiği, gerisine internet okuyucularının karar verdiği bir sistem olarak düşünülmüş. Kısacası, ne kadar okurun varsa, ne kadar takipçin varsa; o kadar şansın var demek. Diğer yandan, geçtiğimiz yıllarda karşılaşılan sahte e-posta ile bir kullanıcının onlarca oy kullanması gibi durumlardan kaçınmak için cep telefonu ile onay sistemi getirilmesi, oy potansiyelinde ciddi bir düşüşe neden oldu sanırım. Beni okuyan birçok okurumun da, istemesine rağmen; tam da bu nedenle oy vermediğini düşünüyorum. Bu sisteme göre, takip eden okuyucu sayısıyla, ya da hit sayısı ile doğru orantılı sonuçlar çıkabiliyor kategorilerde. Bu sorunun çözülmesi için önerim, ilk elemenin sonucunda jürinin değerlendirmesi için sadece 5 blog değil, en azından 15-20 blog bırakmak olacaktır. Böylece bu oy dilenme savaşı biraz daha önemini yitirecek, daha fazla blog daha fazla okuyucuya ulaşacaktır.

İkinci olarak, ki zaten dünkü açılışta da dile getirildi bunun her yıl incelenip, bir sonraki seneye daha optimum hale getirilmesi için çalışıldığı; kategorilerin daha çok özelleştirilmesi gerektiği ortada. Müzik, sinema, görsel sanatlar, fotoğraf, edebiyat, sahne sanatları gibi onlarca konuda yazan herkesin yanısıra; hepsine değinmeye çalışan kültür/sanat bloglarının aynı kategoride yarışması gerçekten hem kategorideki rakip sayısını fazlalaştırdı, hem de kazanmayı zorlaştırdı.

Dünkü organizasyona gelecek olursak... Organizasyonun kalitesi, detayları, ortam, hizmet, ağırlama; kısacası kaba tabirle ambalajı çok çok çok başarılıydı. Fakat içi o kadar amatör ve hazırlıksızdı ki, onca emek bu durumun gölgesinde kaldı sanırım. Ödüllerin tasarımından, ikramların kalitesine, mekandan, canlı bağlantı sağlanmasına kadar; kusursuz bir ödül töreni için gereken her şey yerli yerindeydi. Hatta koskoca Yeşilçam Ödülleri'nde bile becerilemeyen, salonda kimin olup kimin olmadığının bilinmesi, onu bırakın ödülü onun yerine kimin alacağının bilinmesi durumu takdirimi kazandı. Fakat, sahnede olanların çoğunun (ilk paneli bunun tamamen dışında tutuyorum) "hadi gelin, konuşursunuz" şeklinde çağrılmış izlenimi vermesi, kazananların bir şey söylemesine izin verilmeden ellerine ödüllerinin tutuşturulup yollanması, onca teknolojik imkana rağmen hiçbirinin verimli kullanılamaması, sanki izdiham yaşanacakmış gibi davetiye sayısını sınırlı tutup salonun yarısını doldurmayı başaramamak gibi durumlar da düzelirse; çok daha ciddiye alınan bir sosyal medya organizasyonu olarak yer etmesi için hiçbir sebep kalmayacaktır Blog Ödülleri'nin.

Günün en iyi kısmının "Türkiye'de Twitter" konulu panel olduğunu söyleyebilirim. Alemşah Öztürk, Yekta Kopan, Selçuk Erdem, Karya Pazar, Umut Selvi ve Onur Yüksel'in katılımıyla; özetle Türkiye'nin Twitter'a hazır olup olmadığı, Twitter'ın ne kadar doğru kullanıldığı tartışıldı. Bu panelden bazı notlara yer verecek olursam.
  • "Retweet"e yapılan "geri-öttürme" önerisi geyiği.
  • İnternetin salaklıklara izin veren bir ortam oluşuna örnek olarak Cem Yılmaz adına açılan sahte Twitter hesabının kısa sürede 15,000 takipçiye ulaşması.
  • Kimsenin artık sayılardan ibaret olmaması, herkesin kendi ismiyle bıraktığı bir izin bulunması.
  • Trending topiclerin yerelleşmesi gereği. (Selçuk Erdem bunun üzerine "Iron Man" değil, "Aşk-ı Memnu" görürdük orada dedi.)
  • Markaların Twitter gibi ortamlarda küfür edilmesinden korkup korkmadığının sorulması üzerine Karya Pazar'ın; zaten biliyoruz arkamızdan küfredildiğini, en azından sosyal medyada arkamızdan değil direk olarak bize küfrediyorlar, bize de hemen ve doğru bir şekilde cevap verme hakkı doğuyor şeklindeki cevabı.
  • Türkiye'de Facebook'un yaş ortalaması 26 iken, Twitter'ın 35 dolaylarında olmasının nedeninin iphone gibi cihazların üniversite ve lise gençliği tarafından henüz çok kullanılmıyor oluşu.
  • "Türk kullanıcısının trolleşmesi gibi bir sorun var. FriendFeed bu gibi arkadaşlar için daha uygun bir platform." - Alemşah Öztürk
  • "İnsanları 'ünlü' ve 'ünsüz' diye ayırmayı sevmiyorum. Kaldı ki, 'ünlü'ler çok daha mercek altındayken 'ünsüz'ler için çok daha özgür bir ortam yaratıyor Twitter. Selçuk Erdem kalkıp birine sövse ertesi gün hemen gazetelerde görülür, ama 'ünsüz' bir insan dilediği markaya küfretme hakkına sahip." - Yekta Kopan
Efes Pilsen Kültür/Sanat Kategorisi Kazananları için ise diyebileceğim tek şey, gerçekten hakeden blogların kazandığını görmek sevindirici. SMS oylaması ile çalışan birçok yarışmadan gördüğümüz üzere, bu konu çok saçma yerlere gidebiliyor. Bu konuda öyle olmadığını gördüğümde gerçekten çok mutlu oldum. Birinci hazalyilmaz.com/anlamarama , İkinci sigarayaniklari.blogspot.com ve Üçüncü avazavazdergisi.blogspot.com seçilmiş. Aralarında favorim ise Avaz Avaz Dergisi. Seneye daha iyi bir Blog Ödülleri'nde görüşmek üzere...

24 Ocak 2010

thebalkabaa Öykü Yayında!

Bugüne dek yazdığım öyküleri yayınlayacağım thebalkabaa Öykü'ye http://thebalkabaaoyku.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirsiniz. 1-2 ayda bir yeni öykülere yer vereceğim bu blogun ilk öyküsü 2007 yılında yazdığım ve Yunus Aran Öykü Yarışması'ndan Birincilik Ödülü ile dönen "Portakallar".

23 Ocak 2010

Julie ya da Julia Olmak.

Amerikalı bir kadın, kocasının görevi nedeniyle bulunduğu Fransa'da sıkıldığı için Fransız Mutfağı dersleri almaya başlar. Yemek yapmak tutkusu haline gelir. Ve hizmetkarsız Amerikalı ev hanımlarının da bu yemekleri yapabilmesi için bir kitap yazar. Ülkenin en ünlü kadınlarından biri olur. Yıllar sonra bir başka çaresiz ev kadını, aynı tutkuyla sarılır yemek yapmaya. Onun kitabındaki tüm tarifleri zamana karşı yarışarak imkansız bir sürede uygulayacak, kocasını ve dostlarını besleyecek ve bunları blogunda tüm dünyayla paylaşacaktır. Dünyanın en ünlü blogger'larından biri olur. Birkaç yıl sonra bu macerasını bir kitap haline getirir. Ve o kitap bir film haline getirilir. Bir tutku filmi "Julie & Julia"... Bir yanda yemek pişirme tutkusu, bir yanda yazma ve okunma tutkusu... Yalnızca bir tutku filmi değil, tutkuların teknoloji ve zamanla nasıl şekil değiştirdiğinin bir öyküsü...

"Julie & Julia", Julie Powell'ın "The Julie/Julia Project" adlı blogundaki yazılarını Julia Child'ın Avrupa'da yaşadığı yıllarda yazdığı mektupları ile harmanlayarak yazdığı aynı adlı romanından uyarlanmış. Julie Powell, gerçekten de 2000'li yılların başında Julia Child'ın "Mastering the Art of French Cooking" adlı Fransız Mutfağı tarifleri kitabındaki 564 tarifi 365 gün içinde tamamlamış. Bunu yaparken hem tariflerin kendi zorluklarıyla, hem zaman yönetimiyle, hem evililik sorunlarıyla, hem patronuyla, hem de kendisinin deli olduğunu düşünen insanlarla başa çıkmayı da başarmış. Kısa sürede hem zorlu görevi, hem de blogundaki içten anlatımıyla yüzlerce okuyucusu ve takipçisi olmuş Powell'ın ve "The Julie/Julia Project"in. Gazeteciler, yayıncılar, film yapımcıları peşinden koşmaya başlamış.

Hikayenin Nora Ephron'un yönettiği film versiyonunda Julia Child'ı Meryl Streep, Julie Powell'ı ise Amy Adams canlandırıyor ve yaklaşık 50 yıllık bir farkla filmin farklı bölümlernde yer aldıklarından hiç bir araya gelmiyorlar. Filmdeki rolü ile geçtiğimiz günlerde 7. Altın Küre'sini kazanan Meryl Streep, "Julie & Julia"yı bol ödüllü bir film haline getirmekte iddialı ve şimdiden Oscar için de favoriler arasında gösterilmekte. Ayrca film iddialı olduğu Uyarlama Senaryo dalında aday olması halinde bu dalda aday olan, bir blogdan uyarlanan ilk yapım olma özelliğine sahip olacak.

Filmin iki karakterinin zaman ve şartlar değişmiş olsa da başlarından geçenlerin benzerliği çok farklı şeyler getiriyor izleyenlerin aklına tutkular üzerine. Julia Child'ın binbir zorlukla, içindeki hırsla öğrendiği Fransız Mutfağı'nı Amerikan halkına tanıtma isteği, yazdığı yemek kitabını yayınlatma yolunda verdiği emek 1950'lerin dünyasında oldukça zorlu bir mücadele olarak çıkıyor karşımıza. Fransız Mutfağı Amerikan halkına oldukça soyut ve aristokrat gelen bir kavram. Kocası McCarthy rejimine karşı ayakta durmaya çalışan bir bürokrat. Erkek egemen aşçılık dünyasında Fransız geleneğinden gelmiş hocalarına kendini kabul ettirmeye çalışan, Fransızca bilmeyen bir Amerikalı kadın Julia Child. Yazdığı kitabın okunmasını sağlamak için zorlu bir mücadele bekliyor onu. Editörlere okutmak için bile dev bir koliye anca sığan bir kağıtlar yığınını araya karbon kağıdı koyarak 3'er 5'er kopyalar halinde daktilo etmek zorunda örneğin. Diğer yandan Julie Powell'ın 21. yüzyıldaki dünyasında başka sorunları var. Yazdıklarını okutması, dünyanın herhangi bir yerindeki insanlara okutması için hiçbir fiziksel zorluk yok karşısında. Her şey internetin getirdiği kolaylıklar sayesinde anında mümkün olabiliyor. Üstelik yazdıklarını bir yayıncıya göstermek için print tuşuna basmasına bile gerek yok. Fakat sırf onun için değil, isteyen herkes için mümkün bir şey bu. Farklı olması, insanların onu okuması için onlara bir neden sunması gerekiyor. 11 Eylül sonrası yakınlarını kaybedenlere destek veren bir call-center'da çalışıyor. Yemek yapmayı bilmiyor, yumurta yemekten nefret ediyor, canlı ıstakozları kaynatmaktan ve ölü ördekleri kesip içlerini doldurmaktan korkuyor. Ama yazar olma hayali ve tutkusu onu tüm bunları öğrenmeye, deneyimlemeye, değişmeye itiyor; ve macerasını an be an paylaşıyor onu okuyanlarla, okuduğunu umduklarıyla. Her şeyi göze alarak.

Filmden anladığımız kadarıyla Julia Child, Julie Powell'dan hiç hazzetmemiş. 2004'te ölene dek de kendisiyle görüşmeyi reddetmiş. Çünkü Julie Powell, kendisinin göğüs gerdiği zorlukların hiçbiri ile karşılaşmak zorunda kalmadan ve onun ismini kullanarak ünlenmiş bir çocuk sadece ona göre. Tıpkı benim blogumda bahsetmek istediğim her film için anında IMDb'den faydalandığım gibi, her şey hazır önünde. Yemek tarifleri kitabı önünde açık duruyor. Yapması gereken tek şey, tutkuyla bağlandığı bu macerayı okunur kılmak. Oysa bundan çok değil, 15-20 yıl önce bile bir sinema eleştirmenin IMDb'deki tüm bilgileri hafızasına kazımış olmasının şart oluşu gibi; Julia Child da her şeyi sil baştan öğrenmiş bir kahraman. İkisinin tutkusu arasındaki tek farksa değişen dünya, geçen zaman ve gelişen teknoloji. Herkesin her adımını sosyal ağlar ve sosyal medya sayesinde anında herkes ile paylaşabildiği bir dünya yaratılmış durumda günümüzde. Özel olmak için, insanların çok değerli hale gelen zamanının birazını çalabilmek için; farklı bir şey yapmak şart.

"Julie & Julia", 20. yüzyılın Julia'sı o günün şartlarında zoru başarıp her şeyi sıfırdan öğrenirken, 21. yüzyılın Julie'sinin bugünün şartlarında önünde açık olan yemek kitabına rağmen farklı olmaya çalışmasının kaynağının aynı tutku olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kısacası blog yazma ve okunma tutkusunu anlamlı kılan bir film "Julie & Julia". Bu yüzden hazır konusu açılmışken, okuyan herkese sonsuz teşekkürler...