Zaten thebalkabaa.com üzerinden ziyaret ediyorsanız, bu satırları okumuyorsunuz bile.
Fakat artık thebalkabaa.blogspot.com güncellenmeyecek.
Sizi kendi mekanımda ağırlamaktan mutluluk duyacağım:
http://thebalkabaa.com

Evet, çok kurumsallaştım. :)
Pek subjektif kültür/sanat sitesi.

Geçtiğimiz yıl, hayranı olduğum Mika'yı İstanbul'a getirmekle kalmayıp bir de onunla tanışmamı sağlayan Miller Freshtival; bu yıl yurdum kanunları nedeniyle adından Miller markasını kaybetti. Hem yağmurlu havanın etkisi, hem de line-up'ın geçen yıla göre sönük kalışı nedeniyle aynı coşkuya sahip olmasa da eğlenceli bir festival günü yaptı 28 Mayıs Cumartesi'yi. Bon Mod, Can Bonomo, Crystal Fighters, Noisettes ve Leftfield ile coşturulan festival ahalisini festival alanında da birbirinden eğlenceli sürprizler bekliyordu gün boyunca.
Türkiye'de yaşayan, korsana karşı bir sinemaseverseniz ve sinema ödüllerine karşı özel bir saplantınız varsa kişilik bölünmesi yaşamanız hiç de zor değil. Evet, "Black Swan", "King's Speech", "Kids Are All Right", "True Grit" ve "Winter's Bone"u halen izlemedim. Fakat 27 Şubat geceyarısını geçip de "vakit geldiğinde", hiçbir eksiğim kalmamış olacak 83. Oscar adaylarından. Tam 9 yıldır sabahlayıp Oscar törenlerini izliyorum. Tam 7 yıldır sabahlayıp Altın Küre törenlerini izliyorum. Tam 5 yıldır internette ne kadar "oscarwatching" blogu varsa heyecanla takip ediyorum. Ve ne yazık ki artık bazı şeyleri tahmin etmek için filmleri izlemek gerekmediğini biliyorum. 4 yaşındaki bu blogda, 3. kez yılın Oscar adayları ile ilgili bildiğim ne var ne yoksa sizinle paylaşmaya hazırım. Tabii ki her zamanki "pek subjektif" haliyle...
En İyi Film:
Karşılıklı yemek yiyen genç bir çift görürüz önce perdede. Kızın ne kadar gururlu, erkeğin ise ne kadar aptal olduğunu gösteriyor bize. Yaklaşık 10 dakika süren bu diyalog, çok iyi yazılmış bir diyalogdur. Çünkü o aptal erkeğin, çağımızın teknolojik devrimlerinden birinin ardındaki dâhinin ta kendisi olabileceğine ihtimal bile vermeyiz konuşulanları izlerken. Ülkemizde 22 Ekim’de vizyona giren “The Social Network”, işte böyle etkileyici ve cesur bir sahne ile başlyor.
Doksanlı yılların ikinci yarısında “Se7en” ve “Fight Club” gibi, tüm zamanların en iyi filmleri listelerinde kendilerine rahatlıkla yer bulan iki filme imza atarak adını duyuran David Fincher; iki binli yıllarda birbirinden farklı türler denedikten sonra facebook’un yaratıcısı Mark Zuckerberg’in yaşam öyküsüne odaklanmıştı. Yaşam öyküsü derken, yalnızca çeyrek asırlık bir yaşam sürmüştü Zuckerberg henüz. Fakat mimarı olduğu teknolojik devrim; önce insanların sosyal yaşamını değiştirmiş, ardından kapitalist düzenin ilgisini çekerek milyon dolarlık bir yatırım aracı ve pazarlama mecrası halini almıştı. Sosyal medyanın, sosyal ağların, dijital pazarlamanın, şeffaf yaşamların ve offline ile online dünyanın iç içe geçişinin ateşleyicisi olmuştu facebook. – ya da ilk adıyla thefacebook.
Fincher, filminde Zuckerberg ya da çevresindekileri kaynak olarak almak yerine; filmini Ben Mezrich’in, içerdiği bilgilerin doğruluğu çokça tartışılan ve yarı-kurgusal olduğu iddia edilen romanı “The Accidental Billionaires”ten uyarlanmış olan bir senaryoyu seçti. Senaryoyu yazan isimse “American President” ve “Charlie Wilson’s War” gibi politik ve biyografik filmlerin senaristi Aaron Sorkin idi. Sorkin’in hikayesi, bir biyografiden çok bir kararlılık ve başarı hikayesiydi. Ve her başarı hikayesinde olduğu gibi entrikalar, zorluklar ve engellerin bolca yer aldığı bir hikaye…
Filmin harika kurgusu, iki dava üzerinden yürüyen bu hikayeyi bir solukta izlemeyi sağlıyor. Geri dönüşler, ileri gidişler, davalar arası geçişler; (yılın başka bir popüler filminde olduğu gibi rüya içinde rüya değil belki ama) dava içinde dava algısını yaratarak sürüklüyor seyirciyi. Teknolojik bir devrimin yaratılış sürecinde, kimin kazanan kimin kaybeden olduğunun belirlenişinin metaforu olarak kullanılan bir kürek yarışı var filmde. Filmin ne ile ilgili olduğunu tam olarak orada anlıyor aslında izleyici: “The Social Network”, kazanmak ve kaybetmek; ve kazanmak için her zaman dürüst olunması gerekmediği üzerine. Ya da afişte denildiği gibi; 500 milyon arkadaş edinmek için, birkaç düşman edinmenin şart olduğu üzerine…
Filmin genç oyuncularının her biri takdir edilecek performanslar sergiliyor. Yıllarca bağımsız Amerikan filmlerinde oynayarak küçük bir hayran kitlesine sahip olan Jesse Eisenberg, Mark Zuckerberg için çok iyi bir tercih. Fakat bana göre filmin en iyi oyuncusu Eduardo Saverin rolündeki Andrew Garfield. Bir arkadaşın düşmana, bir dostun bir davacıya, bir hayalin bir kabusa dönüşümünü; üniversiteli bir genç olduğunu unutmadan yansıtıyor Garfield. (Kendisinin geçtiğimiz aylarda Spider-Man rolünü Tobey Maguire’dan devraldığını da ekleyelim.) Diğer yandan Napster’ın yaratıcısı Sean Parker rolündeki Justin Timberlake ise rolünün hakkını vererek yalnızca ticari kaygı ile filme dahil edilmiş olmadığını kanıtlıyor.
David Fincher, 80 yaşında doğan bir adamın tuhaf hikayesinden sonra; 25 yaşında milyarder olan bir adamın hikayesine odaklanıyor “The Social Network” ile. Bu modern çağ hikayesini anlatırken, çizgisel bir kurgu izlemeyişi dışında klasik yöntemlerle sınırlı kalıyor. facebook’un insanların hayatında neler değiştirdiğini ve ne kadar önemli bir icat olduğunu sayılarla geçiştiriyor belki. Ama sosyal ağ ve sosyal medya çağının ilk filmine imza atıyor. Filmi beğenenler, alacağını savundukları ödülleri işte bu gerçekle öngörüyor.* Beğenmeyenler ise “Ne yani, koskoca Facebook, bir kıza olan öfke nedeniyle mi icat edilmiş?” diyorlar filmle ilgili. Evet, böyle bir şeyin doğru olması mümkün olamaz. Ama işte, ya doğruysa?
*Bu yazı yazıldıktan sonra, “The Social Network”, aralarında Altın Küre, Broadcast Film Critics Association, National Board of Review ve National Society of Film Critics ödülleri de dahil olmak üzere toplam 25 En İyi Film, 25 En İyi Yönetmen, 29 En İyi (Uyarlama) Senaryo, 6 En İyi Erkek Oyuncu (Jesse Eisenberg), 1 En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Armie Hammer) ödülüne layık görüldü. Bunların dışında En İyi Film dalında 8, En İyi Yönetmen dalında 7, En İyi Erkek Oyuncu dalında 18, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında 15 (Andrew Garfield (14) ve Justin Timberlake (1)) ve En İyi Senaryo dalında 4 adaylık aldı.** Film, Şubat ayında dağıtılacak Oscar Ödülleri için de şimdiden birçok dalda favoriler arasında gösteriliyor.
** İstatistikler için Burak Hazine'ye teşekkürler.
Bundan yaklaşık bir yıl önce, 2002 yılından beri zevkle okuduğum haftalık mizah dergisi Penguen'e özel bir liste oluşturmuş; derginin 365 sayısını tarayarak Dünden Bugüne En İyi Penguen Kapakları'nı seçmiştim. Bunu yapabilmemin nedeni, Eylül 2002'den beri tek bir sayısı bile eksik olmayan bir Penguen arşivimin bulunmasıydı.
Dün ofise Selçuk Erdem imzalı bir adet 4 Kasım 2010 Penguen'i geldi! Başta @selcukerdem olmak üzere, konuyla ilgilenen @musmulapenguen ve @gokcheozer 'e teşekkürü bir borç bilirim. Nice sayılara Penguen!
Bu yıl 9. kez düzenlenen ve 19-20 Haziran'da (birkaç ay içinde okulum demeye başlayacağım) Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsünü bir karnaval alanına çeviren Efes Pilsen One Love Festival'a bu yıl ilk kez, o da limitli bir şekilde, katılma fırsatı buldum. Hayati Krizi ile başlayan, yağmur krizi ile devam eden ve muhteşem birer Sophie Ellis Bextor ve The Ting Tings performansı ile sonlanan festivalin havasını soluduğum 4-5 saat boyunca benim de hem yüzümü güldüren, hem de canımı sıkan yönleri oldu. Buyrun, izlenimlerim:
Festivalin ilk gününe; bir Chopin resitalini yeni tanışacağım ve hakkında hiçbir fikrim olmayan gruplara tercih ettiğim için katılmadım. Bu ilk günün kaçırdığım önemli grupları arasında; müzik zevkine çok güvendiğim hunterofphoenix tarafından çok beğenilen The Whitest Boy Alive; ve gördüğüm/duyduğum kadarıyla görsel bir şölen vadeden, ama genelde müzikal yetenekleri bu renk ve ışığın arka planında kalan Fischerspooner ve birçokları tarafından heyecanla beklenmiş olan Groove Armada bulunuyordu. The Whitest Boy Alive'ın fotoğraflarına (yukarıda) bakıyorum da şimdi (albümlerini de en kısa zamanda dinlemeyi görev edindim kendime), giyim tarzlarından bile anlıyorum tam benlik bir grup olduklarını.

Ardından festivalin son bombası The Ting Tings aldı sahnedeki yerini. Hatta pat diye bitiverdiler sahnede. İkilinin performansını bir endüstri mühendisi olarak "multi-tasking"in dalağını yarmış ve sahne optimizasyonunun kralını gerçekleştirmiş olarak tanımlayabilirim. Katie White ablamız elinde gitarı oradan oraya hoplayıp zıplarken, eğlenceli şarkıları ardı ardına sıralarken, arada gümbür gümbür davulunu çalarken ve Mika kadar olmasa da şirin bir Türkçe ile "Türkçem bok gibi. O yüzden susucam ve sizi dans ettiricem." gibi cümleler kurarken; Jule de Martino abimiz hem vokallerde sesini duyurup hem de davulun başında boyunda gitarı asılıyken oturmayı başarıyordu. Tam festival ruhuna uygun, eğlenceli bir seçimdi ana grup olarak The Ting Tings. "Shut Up and Let Me Go" ve "That's Not My Name" ile seyircinin çığlıkları da tavan yaptıktan sonra ise bir hüzün çöktü Santral'e. Birkaç parti vardı ufukta, ama insanlar yorgun ya da kalmaya hevesli olmalarına rağmen erken uyanmak zorundaydı Pazartesi sabahına.
Birkaç ay önce "Mika Türkiye'ye geliyormuş" haberini duymamla beraber bir anda benim için bu yılın en önemli organizasyonu durumuna gelmiş olan "Miller Freshtival"in ikincisi, 29 Mayıs'ta (geçtiğimiz Cumartesi) Maçka Küçükçiftlik Park'ta gerçekleşti. 14:00'te kapılarını açan ve Sakin, The Phenomenal Handclap Band, Prins Thomas, The Raveonettes ve Mika'nın sahne aldığı Freshtival, yazın ilk önemli festivali olarak oldukça eğlenceli ve capcanlı bir gün geçirmemizi sağladı.
Frestival alanı ve ortamı; yerlere serilmiş olan yapay çimenleri, şirin mi şirin sapsarı dev papatyaları (eğer o şeyler papatya değilse çok özür diliyorum, doğayla aram kültür/sanat ile olduğu kadar iyi değil), rengarenk giyinmiş trendy insanları, bardak bardak Miller biraları ve enerjik kalabalığıyla kusursuzdu. Mika hayranı 18 yaş altı (sayısı azımsanamayacak olan) kitlenin, anne-babası eşliğinde alanda bulunması ise yaş ortalamasını hesaplanamaz hale getirmekteydi. Yine de, en azından kendi yaşıtlarıma (±3yaş) bakıldığında, neredeyse herkesin fiziksel olarak hoş/güzel/taş, tarz olarak ise takdir ettiğim/kıskandığım/özendiğim şekilde giyinmiş olduğunu söyleyebilirim.
Derken beklenen an geldi ve The Raveonettes sahneden indi. Yaklaşık 40 dakikada fazlasıyla dolu/renkli/göz dolduran bir sahneyi hazırlamayı başaran ekip kitleyi sıksa da, zoru başardı bence. Ayrıca sahnenin yanındaki ekranlarda Mika ruhuna yakışan rengarenk çizgileriyle canlı yayında çizim yapan arkadaşa da çokça güldüm. Diğer yandan sahneye getirilen piyanonun dizaynı beni benden aldı. (Piyanonun arkası çatlamış bir cam/ayna görüntüsündeydi.) Çığlıklar doruk noktaya ulaştığında, "Mika! Mika! Mika!" sesleri yükselmeye başladığında duyurulduğu gibi 22:50 olmasa da 22:52'yi falan göstermekteydi saatler. (ki bu da yine organizasyonun bir başarısı ya da Mika ekibinin profesyonelliğinin bir göstergesi, ya da her ikisi birden) Merakla beklenen renk seçimi konusunda oldukça şaşırtan bir Mika çıktı sahneye: Beyaz bir pantolon, kırmızı çizgili bir tshirt ve gri bir ceket giymişti. İlk şarkı ise "Relax, Take It Easy" oldu.
1.5 saatten az süren konseri boyunca, kendisinden beklendiği gibi, rengarenk, eğlenceli, dinamik ve sürprizlerle dolu dakikalar yaşattı Mika. Gerek sahnenin kullanımı, gerek hareketleri, gerek bir parça ekleyip çıkararak hemen hemen her şarkıda değiştiriverdiği tarzı, gerek grubu ve seyircisi ile iletişimi ile sahneye de kalplere de sığmadı bence. "Big Girl You're Beautiful"da şişme bir dev topuklu ayakkabı giymiş şişman kadın bacağının seyircinin üzerine doğru şişmesinde olduğu gibi, sahne o kadar seyirciye doğru taşıyordu ki; "Rain" sırasında yağmur (ya da belki bira) yağacak diye korkmadım değil.
Seyircisi üzerine papatyalar attıkça (bkz. onların papatya olduğunu düşünmekte direnen Emre) onları eline alıp şovunun bir parçası yapan, yeri geldiğinde piyano çalıp şarkı söyleyen, yeri geldiğinde ise piyanosunun üzerine mikrofon ayağı ile çıkarak orada tepinen bir Mika vardı sahnede. Ve en bombası, seyircisi ile Türkçe konuşan bir Mika! Hem de "Şimdi size bir arkadaşımın hikayesini anlatıcam!" ya da "Ve ben ölüyorum! Üçe kadar saydığımda herkesin zıplamasını istiyorum!" diyebilen bir Mika! (Bu cümlelerin Mika tarafından öğrenilmesinin arkasındaki isim ise, 2 gün boyunca Mika'nın rehberliğini yapmış olduğu için ölümüne kıskandığım sevgili saraysoytarısı)
Mika, konserinin sonuna geldiğini belli etmeye başladığında ne "We Are Golden", ne "Grace Kelly" ne de "Lollipop" vardı ortada. "Grace Kelly"nin son şarkı olacağını bazı Milanolu arkadaşlarım sayesinde öğrenmiş olduğumdan, büyük panik yaşamama neden oldu bu durum. Fakat sırasıyla bu 3 şarkıyı da söyleyerek ayrıldı Mika sahneden. Hem de karnaval gibi bir finalle. Kendine yakışan ve hayranlarının hak ettiği şekilde.
Efes Pilsen Kültür/Sanat Blogları kategorisinde benim de pek sevgili blogum thebalkabaa.com ile aday olduğum Blog Ödülleri 2010, nam-ı diğer BÖ!2010, dün yapılan ödül töreni ve öncesindeki 2 sosyal medya paneli ile son buldu. Bu yıl 3. kez düzenlenen ve 3 yıllık gelişimine ilgili verilen bilgilere göre Türkiye'deki sosyal medya kullanımının ne denli gelişmekte olduğunu gözler önüne seren organizasyona; herhangi bir ödül alamamış olsam da katılmayı seçtim. "Çok" olmasa da güzel bir gün geçirdim.
Bugüne dek yazdığım öyküleri yayınlayacağım thebalkabaa Öykü'ye http://thebalkabaaoyku.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirsiniz. 1-2 ayda bir yeni öykülere yer vereceğim bu blogun ilk öyküsü 2007 yılında yazdığım ve Yunus Aran Öykü Yarışması'ndan Birincilik Ödülü ile dönen "Portakallar".
Amerikalı bir kadın, kocasının görevi nedeniyle bulunduğu Fransa'da sıkıldığı için Fransız Mutfağı dersleri almaya başlar. Yemek yapmak tutkusu haline gelir. Ve hizmetkarsız Amerikalı ev hanımlarının da bu yemekleri yapabilmesi için bir kitap yazar. Ülkenin en ünlü kadınlarından biri olur. Yıllar sonra bir başka çaresiz ev kadını, aynı tutkuyla sarılır yemek yapmaya. Onun kitabındaki tüm tarifleri zamana karşı yarışarak imkansız bir sürede uygulayacak, kocasını ve dostlarını besleyecek ve bunları blogunda tüm dünyayla paylaşacaktır. Dünyanın en ünlü blogger'larından biri olur. Birkaç yıl sonra bu macerasını bir kitap haline getirir. Ve o kitap bir film haline getirilir. Bir tutku filmi "Julie & Julia"... Bir yanda yemek pişirme tutkusu, bir yanda yazma ve okunma tutkusu... Yalnızca bir tutku filmi değil, tutkuların teknoloji ve zamanla nasıl şekil değiştirdiğinin bir öyküsü...
"Julie & Julia", Julie Powell'ın "The Julie/Julia Project" adlı blogundaki yazılarını Julia Child'ın Avrupa'da yaşadığı yıllarda yazdığı mektupları ile harmanlayarak yazdığı aynı adlı romanından uyarlanmış. Julie Powell, gerçekten de 2000'li yılların başında Julia Child'ın "Mastering the Art of French Cooking" adlı Fransız Mutfağı tarifleri kitabındaki 564 tarifi 365 gün içinde tamamlamış. Bunu yaparken hem tariflerin kendi zorluklarıyla, hem zaman yönetimiyle, hem evililik sorunlarıyla, hem patronuyla, hem de kendisinin deli olduğunu düşünen insanlarla başa çıkmayı da başarmış. Kısa sürede hem zorlu görevi, hem de blogundaki içten anlatımıyla yüzlerce okuyucusu ve takipçisi olmuş Powell'ın ve "The Julie/Julia Project"in. Gazeteciler, yayıncılar, film yapımcıları peşinden koşmaya başlamış.
Hikayenin Nora Ephron'un yönettiği film versiyonunda Julia Child'ı Meryl Streep, Julie Powell'ı ise Amy Adams canlandırıyor ve yaklaşık 50 yıllık bir farkla filmin farklı bölümlernde yer aldıklarından hiç bir araya gelmiyorlar. Filmdeki rolü ile geçtiğimiz günlerde 7. Altın Küre'sini kazanan Meryl Streep, "Julie & Julia"yı bol ödüllü bir film haline getirmekte iddialı ve şimdiden Oscar için de favoriler arasında gösterilmekte. Ayrca film iddialı olduğu Uyarlama Senaryo dalında aday olması halinde bu dalda aday olan, bir blogdan uyarlanan ilk yapım olma özelliğine sahip olacak.
Filmin iki karakterinin zaman ve şartlar değişmiş olsa da başlarından geçenlerin benzerliği çok farklı şeyler getiriyor izleyenlerin aklına tutkular üzerine. Julia Child'ın binbir zorlukla, içindeki hırsla öğrendiği Fransız Mutfağı'nı Amerikan halkına tanıtma isteği, yazdığı yemek kitabını yayınlatma yolunda verdiği emek 1950'lerin dünyasında oldukça zorlu bir mücadele olarak çıkıyor karşımıza. Fransız Mutfağı Amerikan halkına oldukça soyut ve aristokrat gelen bir kavram. Kocası McCarthy rejimine karşı ayakta durmaya çalışan bir bürokrat. Erkek egemen aşçılık dünyasında Fransız geleneğinden gelmiş hocalarına kendini kabul ettirmeye çalışan, Fransızca bilmeyen bir Amerikalı kadın Julia Child. Yazdığı kitabın okunmasını sağlamak için zorlu bir mücadele bekliyor onu. Editörlere okutmak için bile dev bir koliye anca sığan bir kağıtlar yığınını araya karbon kağıdı koyarak 3'er 5'er kopyalar halinde daktilo etmek zorunda örneğin. Diğer yandan Julie Powell'ın 21. yüzyıldaki dünyasında başka sorunları var. Yazdıklarını okutması, dünyanın herhangi bir yerindeki insanlara okutması için hiçbir fiziksel zorluk yok karşısında. Her şey internetin getirdiği kolaylıklar sayesinde anında mümkün olabiliyor. Üstelik yazdıklarını bir yayıncıya göstermek için print tuşuna basmasına bile gerek yok. Fakat sırf onun için değil, isteyen herkes için mümkün bir şey bu. Farklı olması, insanların onu okuması için onlara bir neden sunması gerekiyor. 11 Eylül sonrası yakınlarını kaybedenlere destek veren bir call-center'da çalışıyor. Yemek yapmayı bilmiyor, yumurta yemekten nefret ediyor, canlı ıstakozları kaynatmaktan ve ölü ördekleri kesip içlerini doldurmaktan korkuyor. Ama yazar olma hayali ve tutkusu onu tüm bunları öğrenmeye, deneyimlemeye, değişmeye itiyor; ve macerasını an be an paylaşıyor onu okuyanlarla, okuduğunu umduklarıyla. Her şeyi göze alarak.
Filmden anladığımız kadarıyla Julia Child, Julie Powell'dan hiç hazzetmemiş. 2004'te ölene dek de kendisiyle görüşmeyi reddetmiş. Çünkü Julie Powell, kendisinin göğüs gerdiği zorlukların hiçbiri ile karşılaşmak zorunda kalmadan ve onun ismini kullanarak ünlenmiş bir çocuk sadece ona göre. Tıpkı benim blogumda bahsetmek istediğim her film için anında IMDb'den faydalandığım gibi, her şey hazır önünde. Yemek tarifleri kitabı önünde açık duruyor. Yapması gereken tek şey, tutkuyla bağlandığı bu macerayı okunur kılmak. Oysa bundan çok değil, 15-20 yıl önce bile bir sinema eleştirmenin IMDb'deki tüm bilgileri hafızasına kazımış olmasının şart oluşu gibi; Julia Child da her şeyi sil baştan öğrenmiş bir kahraman. İkisinin tutkusu arasındaki tek farksa değişen dünya, geçen zaman ve gelişen teknoloji. Herkesin her adımını sosyal ağlar ve sosyal medya sayesinde anında herkes ile paylaşabildiği bir dünya yaratılmış durumda günümüzde. Özel olmak için, insanların çok değerli hale gelen zamanının birazını çalabilmek için; farklı bir şey yapmak şart.