konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2011

2010: Yılın En İyileri

Geriye dönüp bakıyorum da, 2010 oldukça aktif bir yıl olmuş hayatımda. 141 film izlemiş, 18 konsere, 15 sergiye gitmiş, 9 tiyatro oyunu seyretmiş, 9 festivale katılmış, (biraz utanç verici olsa da) 6 kitap okumuş ve 3 opera izlemişim 2010 boyunca. Dinlediğim şarkıları ve izlediğim dizi bölümlerini sayacak bir mekanizma ise henüz geliştirilmiş değil tarafımdan.

2010'u kendi çapımda değerlendirmek ve çeşitli dallarda kültür/sanat dolu bu yılın en iyilerini ödüllendirmek istedim. Karşınızda "Bana Göre"* yılın** en iyileri...

YILIN VİZYON FİLMİ
A Single Man / How to Train Your Dragon / Inception / Social Network / Up in the Air

YILIN FESTİVAL FİLMİ
127 Hours / Away We Go / Le concert / J'ai tué ma mère / Somewhere

YILIN VİZYON DIŞI FİLMİ
Dear Wendy (2005) / Fucking Åmål (1998) / Julie & Julia (2009) / Shortbus (2006) / Das Weisse Band (2009)

YILIN SİNEMA ETKİNLİĞİ
9. !F Bağımsız Filmler Festivali / Filmekimi 2010 / Sıfır Derecede Aşk / 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali / 13. Uluslararası Randevu İstanbul Film Festivali

YILIN ALBÜMÜ
Almost Alice - VA / Kırık Kalpler Durağında - Candan Erçetin / Masumiyetin Ziyan Olmaz - mor ve ötesi / Pis - Athena / Prepare the Preparations - Ludo

YILIN PERFORMANSI
Hindi Zahra @Ghetto / Jay Jay Johanson @Ghetto / Mika @Freshtival / Mystery Jets @Salon / Ting Tings @One Love

YILIN KLASİK MÜZİK KONSERİ/OPERASI
Dört Mevsim ve Ötesi - Academy of Ancient Music / Figaro'nun Düğünü - İstanbul Devlet Opera ve Balesi / VI. Leyla Gencer Şan Yarışması Finali / Requiem - İstanbul Devlet Opera ve Balesi / Sevil Berberi - Deutsche Oper Berlin

YILIN MÜZİK ETKİNLİĞİ
Akbank 20. Caz Festivali / 9. Efes Pilsen One Love / Miller Freshtival / 38. İstanbul Uluslararası Müzik Festivali / 1. Uluslararası İstanbul Opera Festivali

YILIN SERGİSİ

Botero @Pera Müzesi / Efsane İstanbul @SSM / Extramücadele @NON / Hüseyin Çağlayan @İstanbul Modern / Kutluğ Ataman @İstanbul Modern

YILIN KİTABI
Ali ile Ramazan - Perihan Mağden / Küçük Aptalın Büyük Dünyası - Pucca / Otomatik Portakal - Anthony Burgess / Ölü Ruhlar Ormanı - Jean Christophe Grangé / Sineklerin Tanrısı - William Golding
YILIN TİYATRO OYUNU
İntiharın Genel Provası @İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları / Kraliçe Lear @Kenter Tiyatrosu / Profesyonel @İstanbul Devlet Tiyatroları / Punk Rock @dot / Shopping & Fucking @dot

YILIN DİZİSİ
Big Bang Theory / FlashForward / Glee / Modern Family / Office

YILIN MEKANI
İstanbul Modern (Hüseyin Çağlayan, Kutluğ Ataman Sergileri; "Sıfırın Altında Aşk" ve "İdare Edemem Anne" gösterim programları.)

YILIN İNSANI
Yekta Kara (Uluslararası İstanbul Opera Festivali)

* Tamamen subjektif bir değerlendirme söz konusudur ve bu değerlendirme yalnızca gitme/görme fırsatı bulduğum adaylar için yapılmıştır.
** 28 Aralık 2009 - 26 Aralık 2010 tarihleri arasındaki kültür/sanat etkinliklerim değerlendirilmiştir.

29 Aralık 2010

Mystery Jets!

Salon, 18 Aralık Cumartesi gecesi, sahnesinde indie-rock'ın en tatlı İngiliz gruplarından birini ağırladı. Fakat bununla da kalmadı, ufak çaplı bir talihsiz serüvenler dizisi ile de başa çıkmak zorunda kaldı. Mystery Jets, kısa ama oldukça tatmin edici bir performansla çıktı o gece karşımıza. Salon'un programında adlarını gördüğümde test amaçlı dinlemeye başladığım, tüm şarkılarını hatmettiğim ve bir günde aşık olduğum bu grubu canlı izlemek gerçekten çok zevkliydi.

Eel Pie Island, Londralı olan Mystery Jets, bas gitarist Henry Harrison, oğlu Blaine Harrison ve Blaine'in kankası William Rees tarafından 2004'te kuruldu. Kapil Trivedi ve Kai Fish'in de aralarına katılması ile bugünkü halini aldı. "You Can't Fool Me Dennis", "Two Doors Down" ve "Half in Love with Elizabeth" gibi hem eğlenceli, hem de kaliteli şarkılara imza atan grubun son albümü "Serotonin" Temmuz 2010'da çıktı. Bana ilk dinlediğim andan beri pozitif enerji yayması ve İngiliz oluşları ile Fratellis'i çağrıştıran grubun vokalisti Blaine Harrison'a olan sokakta-görsem-yanaklarını-sıkarım tavrımı ise açıklayamıyorum.

18 Aralık gecesi Salon, bir hayli doluydu. Yaş ortalaması düşük, nüfus fazlasıyla uluslararası, seyircinin moda anlayışı ve giyim kalitesi ise göz kamaştırıcıydı. Süper ortam vardı yani. Fakat grubun başlangıç saatinden yarım saat sonra halen sahnede olmayışı talihsiz olayların bir habercisiydi. Densiz bir seyircimiz (ya da Blaine'in sahneden sıkça sövdüğü üzere 'an asshole') mixer'in üzerine bira dökmek suretiyle hem bir gecikme yaşanmasına, hem de grubun ses sistemini tamamen kullanamayarak kısa bir performans sergilemesine neden olmuştu. Londra'daki hava şartları nedeniyle İstanbul'a gelemeyen bas gitarist de tüm bunların bonusuydu. Salon, ellerinden geldiğince kısa sürede bu krizi yönetmeyi başardı ve o şartlar altında üretilen geçici bir çözüme göre oldukça kaliteli bir konser izlememizi sağladı.

Grubun en sevdiğim şarkılarından "Half in Love with Elizabeth" ile başlayan, en sevdiğim şarkısı "Two Doors Down"u da içeren ve bissiz bir şekilde biterek bizi üzen, kısa ama öz bir setlist söz konusuydu. Ses düzeni ve bas gitarist eksikliği nedeniyle neredeyse akustik konser havasında geçen konsere damgasını vuran; kesinlikle Blaine Harrison'ın sıcak tavırları, seyirci ile sohbetleri, Türkçe konuşma çabaları ve "This is Efes. It's good stuff." diyerek yaşanan aksilikler için özür dileyip öndeki seyircilere bira dağıtması oldu. (Etkinliğin bir Phonem by Miller etkinliği olduğu düşünülürse biraz ilginç bir durum, evet.)

Mystery Jets, benim için yılın son konseri oldu. Her dakikasına değen, enerji dolu bir konser...

Fotoğraflar: İKSV, Ali Güler

1 Eylül 2010

VI. Leyla Gencer Şan Yarışması

İlk kez 1995 yılında ülkemizin yetiştirdiği en büyük soprano, birçok genç operacının eğitiminde emeği olan Leyla Gencer'in adına düzenlenmeye başlanan ve bu yıl İKSV ve La Scala Tiyatrosu Sahne ve Gösteri Sanataları Akademisi Vakfı tarafından 6.sı gerçekleştirilen Leyla Gencer Şan Yarışması 26 Ağustos 2010'daki finali ile sona erdi.

Mayıs ayında Milano, Berlin ve İstanbul'da gerçekleşen ön elemelerden sonra yarışma 21 Ağustos'ta İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda resmen başladı. Elemelere katılan 119 kişiden 40'ı yarışmaya katılmaya hak kazanırken, bu şancıların 14 ayrı ülkeden oluşu dikkat çekici. 22 ve 23 Ağustos'taki Çeyrek Final ve 24 Ağustos'taki Yarı Final basamakları sonrası 9 yarışmacıyı 26 Ağustos'ta Aya İrini'de düzenlenen Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ve Şef Gürer Aykal eşlikli final gecesinde izleme fırsatı bulduk.

Jüri Başkanı Pier Luigi Pizzi, üyeleri ise Gürer Aykal, Renato Bruson, Yekta Kara, Gianni Tangucci, Luca Targetti, Vincenzo de Vivo gibi hepsi de birbirinden efsanevi isimlerdi. Finalistler ise şöyleydi: Soprano Pervin Çakar, Soprano Esra Çetiner, Bariton Bahadır Noyan Coşgun, Soprano Adelina Diaconu (Romanya), Bariton Kartal Karagedik, Mezzo-Soprano Anna Lapkovskaja (Beyaz Rusya), Soprano Aylin Sezer, Soprano Sirel Yakupoğlu ve Soprano Pretty Yende (Güney Afrika).

Organizasyon gerçekten kusursuzdu. Sunucu Halit Ergenç'in sahnedeki varlığının da, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ve Şef Gürer Aykal'ın yarışmacılarla olan uyumunun da, 2008 kazananı Nazlı Deniz Boran'ın aryalarının (Gece Kraliçesi'nin aryasını söyledi daha ne yapsın) da gecenin bu kusursuzluğundaki payı büyüktü. 30 kişinin klişe konuşmalar yapmadığı, final heyecanı, ödül töreni heyecanı ve konser profesyonelliğinin içiçe yaşandığı, kalitesi yüksek bir geceydi. (Yekta Kara'nın yelpazesini ise gecede göremedim.)

Gecenin ilk yarısında finalistler birer birer sahne almaya başladı. Favorilerim sırasıyla Pretty Yende, Anna Lapkovskaja, Kartal Karagedik ve Sirel Yakupoğlu olmuştu. 2. yarıda ise önce Nazlı Deniz Boran'ı dinledik, daha sonra ise ödül törenini izledik. Jürinin değerlendirmesi ile dereceye giren finalistler 1. Pretty Yende, 2. Kartal Karagedik, 3.ler ise Anna Lapkovskaja ile Pervin Çakar oldu. Jürinin seçimin çok kolay olduğunu söylemesinden, ve zaten benim 'bile' çoğu dereceye gireni doğru tahmin etmiş olmamdan anlaşılacağı gibi çok yerinde kararlar verildi yarışmada.


Hayatımda ilk kez zenci bir soprano dinledim ve kendisine hayran kaldım. Yende'nin söylediği arya da ilk kez duyduğum ve beni büyüleyen bir aryaydı: Jules Massenet'nin Manon'undan "Suis je gentile ainsi"... Birincilikle ödüllendirilen Pretty Yende, önümüzdeki yıl 40. İstanbul Müzik Festivali'nde Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın solisti olarak tekrar İstanbul'da olacak. O sesi tekrar dinlemek için sabırsızlanmaktayım.

Katkılarından dolayı sevgili Emre Erbirer'e teşekkürlerimi sunarım.

4 Temmuz 2010

38. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali'nin Ardından...

İKSV'nin gözbebeği, İstanbullu sanatseverlerin ilk festivali Uluslararası İstanbul Müzik Festivali; bu yıl 38. kez, 3-30 Haziran tarihleri arasında düzenlendi. Her zamanki gibi uluslararası star solistler ve okkalı orkestraların adı programlarda yüz metreden seçiliyor ve heyecan yaratıyordu. İKSV ve organizasyon ile ilgili ilk kez fazlaca şikayetçi olduğum bir festival olsa da, tüm bunları zaten yazmış olduğum için, festivalin genelinden, bulunduğum konserlerden ve tabii ki Chopin'den bahsetmek istiyorum bu yazıda.

38. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali programında bu yıl doğumunun 200. yılı nedeniyle Chopin'in çok özel bir yeri vardı. Benzer şekilde, Schumann'ın 200 ve Arvo Pärt'in 75. doğum yılları olduğundan, programda bu iki efsaneleşmiş ve bir yaşayan efsane, 3 bestecinin eserlerine mümkün olduğunca fazla yer verilmişti.

Festivalin açılışı, bu yılki Onur Ödülü'nün sahibi olan besteci ve müzikolog Yalçın Tura'nın "Anadolu'dan" adlı süitinin dünya prömiyeri ile yapıldı. Konserde solist olarak ise Andante'nin bu yıl ilk kez dağıttığı Klasik Müzik Ödülleri sayesinde ismini duyduğumuz genç sanatçı Elvin Hoxha Ganiyev bulunuyordu. Bir başka konserde ise Estonyalı besteci Arvo Pärt, "Adem'in Yakarışı" eserinin dünya prömiyerini yaptı ve festivalin Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nü aldı. Festival yaklaşık bir ay boyunca Lang Lang, Radu Lupu gibi solistleri, Riccardo Muti, Gürer Aykal, Rengim Gökmen ve Cem Mansur gibi şefleri ve Viyana Filarmoni, BİFO, İDSO ve Academy of Ancient Music gibi orkestraları ağırladı.

Chopin eserleri, 3'ü tamamen besteciye adanmış 6 konserde yer aldı festival boyunca. Lang Lang, BİFO'na eşlik ettiği konserinde 1. Piyano Konçertosu'nu icra ederken; Festival Buluşmaları serisinin iki konserinde Polina Leschenko ve Gülsin Onay da bestecinin polonez ve sonatlarını çaldı. Tamamen Chopin'e adanan konserler ise Andrezej Jagodzinski Trio tarafından yorumlanan "Chopin Cazla Buluşuyor" ve benim de izleme/dinleme fırsatı bulduğum "Chopin Romantizmi" ve "Mutlu Yıllar Chopin" konserleriydi.

9 Haziran Çarşamba: "Dört Mevsim ve Ötesi", Academy of Ancient Music, Pavlo Beznosiuk (şef, solist), Joanne Lunn (soprano) - Aya İrini

Festivalin Chopin ağırlıklı içeriği beni heyecanlandırmaya yetmiyormuş gibi, bu konser adını ve programını gördüğüm ilk andan itibaren delirmeme sebep olmuştu. Zorlu bir mücadele ve uzun uğraşlar sonucu, sevgili arkadaşım Işıl'ın, ailesinin ve konserin sponsoru Türkiye İş Bankası'nın sayesinde konserde bulunabildim. Hem de üçüncü sırada! Müzik Festivallerinin olmazsa olmazı Barok, bu kez çok farklıydı. Çünkü dünyanın en çok bilinen ve icra edilen eserlerinden Vivaldi'nin dört mevsimi anlatan keman konçertoları; aralarına Purcell ve Händel aryaları serpiştirilmiş bir şekilde karşımızdaydı. Hele Aya İrini gibi mistik bir mekanda en sevdiğim klasik müzik eserlerinden birini dinleyebilmek gerçekten mutluluktan uçurucu bir durum oldu benim için. Academy of Ancient Music, kendi içlerindeki uyumu ve sevimli orkestra üyeleriyle çok memnun bıraktı beni. Joanne Lunn'un sesi de öyle. Şef ve solist Pavlo Beznosiuk'un yorumu ise biraz uzaktı bana. (Hele ki geçtiğimiz hafta Joshua Bell'in Dört Mevsim kaydını dinledikten sonra buna kesinlikle emin oldum.)


14 Haziran Pazartesi: "Chopin Romantizmi: Baladlar & Noktürnler", Ayşe Deniz Gökçin (piyano), Furkan Özyazıcı (piyano) - Süreyya Operası

Chopin'in en büyüleyici eserlerinden olan noktürnleri, beni değişik zaman ve yerlerde ağlatmayı başarmıştır bugüne kadar. Bu konserde de 6 noktürn ve 4 balad yer almaktaydı ve bir hayli duygulandığımı söyleyebilirim. Çocuk yaşlardan itibaren uluslararası yarışmalarda ödüller ve dereceler elde etmiş iki genç piyanistimiz Ayşe Deniz Gökçin (d.1988) ve Furkan Özyazıcı (d.1987) gerek yorumları, gerek duruşlarıyla olsun; Chopin çalmanın ve dinletmenin hakkını verdiler. Hele ki Ayşde Deniz Gökçin konserin finalindeki 4 numaralı Fa minör Balad'da (abuk bir noktada alkışı patlatan seyirciye rağmen) harikalar yarattı. Kendisinin konserlerinden önce seyircisi ile sohbet etmeyi sevdiğini ve ben izleyememiş olsam da konserden önce bunu gerçekleştirdiğini de hatırlatmak gerek. Ayırca Andante'nin Haziran sayısındaki röportajını da tavsiye ederim.


19 Haziran Cumartesi: "Mutlu Yıllar Chopin: Scherzolar & Polonezler", Zeynep Üçbaşaran (piyano) - Süreyya Operası

Scherzo, bugüne dek fazla dinlemediğim bir tür olması bir yana, bu konser ile anladım ki, bundan sonra da fazla dinlemeyeceğim bir tür. Diğer yandan Chopin'in çokça sevilen "Polonez Fantezi" eserini de genelin aksine fazla beğenmiyor oluşum; konserden yeterince tatmin olmayarak ayrılmama neden oldu. Yurtdışındaki başarıları ile ülkemizin önemli piyanistlerinden biri olan Zeynep Üçbaşaran'ın yorumu ise bana biraz caz piyanistlerini andırdı. Başlığında "Polonezler" sözcüğü geçen bir konserde Chopin'in en ünlü eserlerinden 6 no'lu Polonez "Heroique"in olmayışı da oldukça üzücüydü benim için.

Bu yıl bana farklı duyguları bir arada tattıran (hem olumlu, hem de olumsuz anlamda) her zamanki gibi kalitesi ve programının kusursuzluğu ile öne çıkan bir festival oldu. Beni üzen bazı durumlara yer verdiğim yazıma buradan ulaşabilirsiniz.

Festival sezonu henüz kapanmış değil. Şu anda 17. Uluslararası İstanbul Caz Festivali ile İstanbul sokaklarında ve mekanlarında caz var!

28 Haziran 2010

Efes Pilsen One Love Festival 9'un Ardından...

Bu yıl 9. kez düzenlenen ve 19-20 Haziran'da (birkaç ay içinde okulum demeye başlayacağım) Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsünü bir karnaval alanına çeviren Efes Pilsen One Love Festival'a bu yıl ilk kez, o da limitli bir şekilde, katılma fırsatı buldum. Hayati Krizi ile başlayan, yağmur krizi ile devam eden ve muhteşem birer Sophie Ellis Bextor ve The Ting Tings performansı ile sonlanan festivalin havasını soluduğum 4-5 saat boyunca benim de hem yüzümü güldüren, hem de canımı sıkan yönleri oldu. Buyrun, izlenimlerim:
Festivalden yaklaşık bir hafta önce, Efes Pilsen One Love Festival 9'un basın bülteni, sosyal medya başta olmak üzere gündeme bomba gibi düştü: Hayati'ler adı verilen görevli gençlerimiz, katılımcıların yarışmada kazandığı birer servis olarak hizmet verecek, şanslı izleyiciler sahneyi görebilsin diye onları omuzlarında taşıyacak, tuvalet ve yiyecek/içecek sıralarında onlar yerine bekleyeceklerdi. Üstelik bu durum festivalin en büyük hizmeti olarak lanse edilmekte, Hayatiler üzerinden festival pazarlanmaktaydı. Bülteni okuyan her bilinçli insanın "modern çağda kölelik" temalı yorumlar yapmasına neden olacak kadar yanlış bir uygulama, ya da yanlış bir kendini ifade ediş biçimi vardı ortada. Efes Pilsen One Love Festival sayfası, @EfesPilsen ve @efesonelove durumun sosyal medya dışında fazla büyümesine fırsat vermeden geri adım attı. Ya da daha doğru bir tabir ile "Çevir kazı yanmasın." metoduna başvurdu. Reklamın iyisi kötüsü olmazdı aslında, bu kölelik yakıştırması bir hafta içinde unutuldu, yerini alan şeyse festival coşkusu oldu.

Festivalin ilk gününe; bir Chopin resitalini yeni tanışacağım ve hakkında hiçbir fikrim olmayan gruplara tercih ettiğim için katılmadım. Bu ilk günün kaçırdığım önemli grupları arasında; müzik zevkine çok güvendiğim hunterofphoenix tarafından çok beğenilen The Whitest Boy Alive; ve gördüğüm/duyduğum kadarıyla görsel bir şölen vadeden, ama genelde müzikal yetenekleri bu renk ve ışığın arka planında kalan Fischerspooner ve birçokları tarafından heyecanla beklenmiş olan Groove Armada bulunuyordu. The Whitest Boy Alive'ın fotoğraflarına (yukarıda) bakıyorum da şimdi (albümlerini de en kısa zamanda dinlemeyi görev edindim kendime), giyim tarzlarından bile anlıyorum tam benlik bir grup olduklarını.


İkinci gün ise Babalar Günü ve sonrasında yağmurdan tırsmam sebebiyetiyle evden geç çıkmam nedeniyle anca saat 6 gibi festival alanına ulaşabildim. Şöyle ki, enim evden çıkamama engel olan yağmur festival alanında İlhan Erşahin sırasında etkisini göstermiş ve Hayatiler yağmurluklarla (ücretli mi değil mi emin değilim, ama ücretlidir herhalde) insanların imdadına yetişmiş. Bu noktada beni "Yağmur burada da başladı. Ama çok güzel. Don't be a pussy." mesajı ile gaza getiren hunterofphoenix'e tekrar teşekkür etmem gerekiyor. Çünkü kendisi olmasaydı One Love millisi olmamış olabilirdim henüz.


One Love, daha servislerine bindiğim anda kalbimi fethetmişti, çünkü servisler ücretsizdi. Girişe geldiğimde ise, bu kez giriş düzenine hayran kaldım. Benim davetiyem var, benim iki günlük biletim var, benim biletim var ama evde, ben içerden çıkmıştım yeniden giriyorum şeklindeki farklı kombinasyonlarla çeşit sayısı iki basamaklı sayılara ulaşabilecek insan gruplarını kategorize ederek giriş sağlayan güzel bir düzende çıkabilecek sorun sayısı minimize edilmeye çalışılmıştı. Organizasyon ile ilgili söylenebilecek tek olumsuz şey sanırım bira fiyatları ile ilgiliydi. Sevgili Efes Pilsen, bir Türk markası olarak, Türk gençlerine Türkiye'deki bir festivalde -ki uçuk bilet fiyatları ödeyerek ayağına gelmiş insanlar olurlar- 40'lık birayı neden 6 TL'ye satarsın? Hem de bu insanlar birkaç hafta önce Freshtival'de 50lik Miller'ı 5 TL'ye içmişken ve herhangi bir gece dışarı çıkması halinde 70'lik birayı 6 TL'ye içebiliyorken...

Diğer yandan festivalin ortamına ise diyecek söz bulamıyorum. Hayatımda gördüğüm en renkli, en pozitif, en güzel, en eğlenceli insanlar biraradaydı. Festival dışındaki hayatta nerede bu insanlar dedirtti etrafımda gördüklerim. Elimde rengarenk fırıldağım, festivalin adına layık bir şekilde fazlasıyla aşık olası gelmiş bir modda dolaştım sahneye odaklanmam gerekene dek. (Ki Sophie Ellis Bextor sahnedeyken bir ara tuvalete bir gezi düzenlemem gerekti, o sırada da bazı SEB şarkılarını etrafımdaki güzel insanlara hayran hayran bakarak arkadaşlarımdan uzaklarda söyledim.) Festival alanı bedavacılar için de tam bir cennetti: USB bileklikler, parmaklıklı gözlükler, boyna asmalık ve çakma bagetlerle vurulması halinde vuvuzeladan daha sinir bozucu bir ses çıkaran çakma davullar, Mariachi Dark ikramları ve bilimum sponsorun promosyon ve etkinlikleri iki gününü Santral'de geçiren insanları baya bir oyalamış olsa gerek.


Derken lise yıllarımın popçu ve rockçı arasında gidip gelen bünyesini dans hitleri ile daha da kavram karmaşasına çeviren, dilimden düşmeyen şarkıları ve bacakları ile bir zamanlar çok sevdiğim, şimdiyse dünya ahiret bacım olan Sophie Ellis Bextor sahneye çıktı. Kendisi hakkında kötü bir şey yazmamam konusunda tehditler aldım, ama zaten kötü ne yazabilirim ki... Gerek ultra mini eteği, İngiliz beyazı teni ve upuzun bacakları ile fiziksel anlamda; gerekse yeni albümünden şarkı söylemek için izin istemesi, "you've been such a great date, hope you will ask me out again" gibi laflarıyla duygusal anlamda fethetti seyircisini. "Murder on the Dancefloor", "Get Over You" ve "Groovejet" gibi olmazsa olmaz hitleriyle coşturdu. Yine de "I Can't Change You" gibi çok şirin ve sevdiğim bir şarkısını söylemedi (ya da ben o sırada işiyordum) ve kırdı beni.

Ardından festivalin son bombası The Ting Tings aldı sahnedeki yerini. Hatta pat diye bitiverdiler sahnede. İkilinin performansını bir endüstri mühendisi olarak "multi-tasking"in dalağını yarmış ve sahne optimizasyonunun kralını gerçekleştirmiş olarak tanımlayabilirim. Katie White ablamız elinde gitarı oradan oraya hoplayıp zıplarken, eğlenceli şarkıları ardı ardına sıralarken, arada gümbür gümbür davulunu çalarken ve Mika kadar olmasa da şirin bir Türkçe ile "Türkçem bok gibi. O yüzden susucam ve sizi dans ettiricem." gibi cümleler kurarken; Jule de Martino abimiz hem vokallerde sesini duyurup hem de davulun başında boyunda gitarı asılıyken oturmayı başarıyordu. Tam festival ruhuna uygun, eğlenceli bir seçimdi ana grup olarak The Ting Tings. "Shut Up and Let Me Go" ve "That's Not My Name" ile seyircinin çığlıkları da tavan yaptıktan sonra ise bir hüzün çöktü Santral'e. Birkaç parti vardı ufukta, ama insanlar yorgun ya da kalmaya hevesli olmalarına rağmen erken uyanmak zorundaydı Pazartesi sabahına.

Efes Pilsen One Love Festival, çok eğlenceliydi. 10.sunda da Efes adını kullanabilmesini diliyorum. Bir festival daha böylece bitmiş oldu. Sırada birçok etkinlik var ama benim için sırada ne var, zaman gösterecek.

Fotoğraflar için yıldızlaşma yolunda emin adımlarla ilerleyen fotoğrafçı Emircan Soksan'a teşekkürler!

15 Haziran 2010

İKSV'ye Açık Mektup

Hayatımı değiştiren, kültür seviyemi tavan yaptıran, dünyanın kültür/sanat dünyasını ayağıma getiren, her zaman beni memnun eden, pek çok sevdiğim, sevgili İKSV;


Bu kez sana laflar hazırladım.


38. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali de, yıllardır katıldığım İKSV imzalı her festival gibi, henüz programı çıkar çıkmaz heyecanlandırmayı başardı beni. Lang Lang, Arvo Pärt, Ricardo Muti, Viyana Filarmoni, BİFO, Academy of Ancient Music... Daha neler neler. Hele ki "Dört Mevsim ve Ötesi" konserini, mekanını ve programını gördüğümde; şu hayatta klasik müziğe dair en büyük dileklerimden birinin gerçekleşeceğini anladım. Bunu fırsat bilerek başta Sayın Yeşim Gürer Oymak olmak üzere, (bazı Fazılsay eksiklikler dışında) yıllardır kalitesinden ve başarısından ödün vermeden çalışan tüm festival ekibine bir kez daha teşekkür ederim. Aşağıda yazacaklarım bunca yıldır aynı tutarlılık ve kaliteden ödün vermezlik ile devam eden bir festival organizasyonunda eleştirilecek çok küçük detaylar olabilir, farkındayım. Ama küçücük bir hata görüp, tüm organizasyonu yerden yere vurmak yerine önce gerekli uyarıları yapan, ilgili insanlara ulaşmaya çalışan, elimden geldiğince yıkıcı değil yapıcı eleştiriler yapmaya çalışan bir insan olduğumdan ve her zaman haddimi bildiğimden; bu detaylar konusundaki eksiklikler sürdüğü için yazıyorum bunları.


Bu yıl Müzik Festivali ile sorunlarım, henüz önsatıştan bilet alma sürecinde başladı. Bendeniz, Lale Kart üyelerine tanınan en güzel ayrıcalık olan önsatıştan bilet alma, biletleri anında tükenen etkinliklere yer bulabilme şansı ve bu şansın öğrencilere de tanınması nedeniyle 4 yıldır Sarı Lale üyesiyim. Geçtiğimiz 3 yıl da, sorunsuz bir şekilde, önsatış başlar başlamaz telefona hücum etmem sayesinde yaklaşık 20-30 adet bulunan öğrenci biletlerine sahip olabildim. Bu yıl ise şöyle bir sorunla karşılaştım: (Saatler yaklaşık olarak verilmiştir.) 10.00'da satışa açılan biletler için saat 10.03'te arayıp, İKSD üyelerine özel hatta yaklaşık 15 dakika bekledikten sonra (normaldir, önsatıştır, heyecanlı insanlar vardır, saldırıp kitlerler, sorun etmiyorum. hem hatta beklerken klasik müzik dinletiyorlar.) görüştüğüm Biletix görevlisi, seçtiğim 5 konserden Süreyya'da olanlar dışında hiçbirine (Dört Mevsim ve Ötesi, Lang Lang, Viyana Filarmoni) öğrenci bileti kalmadığını söyledi. Bu yüzden, ekonomik sebeplerle, içim kan ağlayarak, yalnızca Süreyya'daki iki konsere bilet alabileceğime karar verdim. İnanamamıştım, sordum: "25 dakika oldu, nasıl tükenir hemen?" sorusuna aldığım cevap, "Bu yıl yalnızca 10 öğrenci bileti ayrılmış." oldu. Süreyya'daki konserler içinse geçtiğimiz yıllarda yaşadığım sorunları yaşamamak adına şu soruyu yönelttim: "Öğrenci biletleri nereden, 2. kat localardan mı? Eğer öyleyse başka kategoriden bilet alayım." Cevap: "1. kat balkondan ayrılmış öğrenci biletleri. Kaç tane istiyorsunuz?" Sonuç: Süreyya biletlerim 2. kattaki localardandı ve aşağıda okuyacağınız üzere, aynı sorunları yaşamaya devam ettim.
Çok istediğim konserlere gidemeyecek olmanın verdiği hayalkırıklığı ile telefona sarıldım. İKSV'den 3 kişiyle görüştüm, hiçbiri bilgisi/konusu olmadığını söyledi ve beni başka yerlere yönlendirdi. Öğrenci biletleri ve en ucuz kategori biletleri arasında 70 lira fark varken, neden sadece 10 öğrenci bileti olduğunu öğrenmek istiyordum. Kimseden cevap alamayınca cevap almama ihtimal bile vermeyerek Yeşim Hanım'a bir e-posta yazdım. Koskoca festival direktörü, festival telaşı içinde 4 saatten kısa bir sürede cevap verip şaşırttı beni. Sorunun Biletix'ten kaynaklandığını, istediğim 3 konser için de halen 5-30 arası sayılarda öğrenci bileti olduğunu bildirdi bana. (Film Festivali zamanıydı, evden çıkmıştım, cevabı çok geç gördüm ve o biletleri kaçırdım. Ama evde olsaydım, çok çok minnettar olacağım bir hareketti. Çok teşekkür ediyorum kendisine.) Diğer yandan aldığım cevabın "Merhaba Emine Hanım," şeklinde başlıyor olmasını yine gereksiz bir ayrıntı olarak görüp kimseye söz etmedim. Hala da aldığım cevabın ismimin ve cinsiyetimin algılanamamış olmasından çok daha önemli ve değerli olduğunu düşünüyorum.





Asıl önemli sorun ise dün geceki "Chopin Romantizmi: Baladlar ve Noktürnler" konserinde olanlar... Dün gece (14 Haziran 2010), saat 20.00'de Süreyya Operası'ndaki konserde, yine yukarıda bahsettiğim süperzeka Biletix görevlisi ya da süper işleyen Biletix sistemi sayesinde son 2 yıldır olduğu gibi sahnenin zor gözüktüğü ve mutlaka ya yerleşimde ya da program tedarikinde sorun yaşanan 2. kat localardaki yerimi aldım.

Bundan önceki 2 Müzik Festivali'nde Süreyya'nın öğrencilere ayrılmış 2. kat locaları ile ilgili yaşadığım sorun(lar) şöyleydi: 1) Koltuklar localara öyle bir yerleştirilmişti ki, en az 2 kişi hiçbir şey göremiyordu. 2) Koltuklarda numara yoktu. Fakat 4 koltuk bulunan ve sadece 2 tanesi sahneyi görebilen bu yerlerden kimin iyi olanlara oturacağına karar vermek için katta hiçbir görevli de bulunmuyordu. 3) Katıldığım ve bahsedilen yerde oturduğum hiçbir konserde (2 sene önce fuayede dağıtılan bir konser hariç) yukarıdan görüldüğü üzere 1. balkon ve salondaki tüm koltuklarda program olmasına rağmen, koltuklarımızda program bulunmuyordu. 4) Durumu fark edip fellik fellik program arama çalışmaları (katta da görevli olmadığı için aşağı katlardaki görevlilerden gelen) "Programlar koltukların üzerinde.", "Tüm programlar salondaki koltuklara dağıtıldı, elimizde kalmadı.", "Fazla programımız yok." cevapları nedeniyle başarısız olmuştu ve konser arasında ya da çıkışında salonda oturanlardan, fazla program dilenmiştim. Bu sorunların hepsini 2 yıl boyunca 5 konserden 2'sinde konser çıkışı görevlilere bildirdim.

Bu yıl, dünkü konserde ise durum şuydu: 1) Eleştiriler dikkate alınmış, koltuklar, birer adedi devre dışı bırakılmak fedakarlığını göstererek, 3 kişinin de aynı açı ve kolaylıkla sahneyi görebilmesini sağlayacak şekilde yerleştirilmişti. Görüdüğümde çok sevindim. Centilmenlik yapıp, kötü yere oturup konserden hiçbir şey anlamama durumu elenmişti. Güzeldi. 2) Koltuklarda yine numara yoktu, ama 1. maddeden dolayı önemi de yoktu zaten. 3) Yukarıdan görüldüğü üzere 1. kat balkon ve salondaki tüm koltuklarda program bulunmasına rağmen, 2. kat localarda yine program yoktu. Ve ben bu durumu, fuayede İKSV'nin her yıl, her festivallerinde büyük bir sabır ve yardımseverlikle doldurduğum anketlerini doldurmakta olduğumdan yerimize konsere 5 dakika kala gittiğimiz için geç fark ettim. 4) Durumu fark ettiğimde, katta yine hiçbir görevli yoktu. 1. kata indim, orada da yoktu. Giriş katında, bir arada bulunan 5 görevliye "2. kat localarda program yok" şikayetinde bulundum. Her yıl olduğu gibi "Programlar koltukların üzerinde.", "Tüm programlar salondaki koltuklara dağıtıldı, elimizde kalmadı.", "Fazla programımız yok."cevaplarını aldım. Ve ne yazık ki 5) Gelelim asıl meseleye. Bu noktada karşınızda halen ısrarla program isteyen biri varsa sizden "Şu an konser başlamak üzere, arada fazla programımız varsa size ulaştırabiliriz, lütfen yerinize geçin." ya da ne bileyim "Konser başlıyor, siz geç kalmayın, ben ilgilenip sizi bilgilendiririm." gibi yapmacık bir cevap bekliyor insan en azından. Aldığım cevabın beni Emine Hanım sanılmaktan çok daha üzdüğünü belirtmeme gerek yok: "Hadi, konser başlıyor. Kapıyoruz kapıları, girin artık içeri."

Sevgili İKSV, eğer bu yazdıklarımı okuduysan, sosyal medyayı biraz olsun ciddiye alıyorsan, senden tek bir isteğim var. Hayır, hayır.. Özür bile değil istediğim. Organizasyon psikolojisi ile insanların gergin olabildiklerini biliyorum. Küçük detaylara takmış, 25 yaşından küçük, parasız, 2. kat locada oturmaya mahkum, ezik öğrencilerin size para kazandırmadığını, sponsorlarınızın en ön sıralardan dağıttıkları bedava biletlerle gelen misafirlerinizin çok daha önemli olduğunu, bu nedenle ikinci sınıf seyirci muamelesi görmek zorunda olduğumu da kabul edebilirim. Ama artık e-posta'mı ister *.pdf formatında mı yollarsınız, adresimi ister eve mi yollarsınız, (ki ikisini de istemenize gerek yok, çünkü 4 yıldır her türlü kaydınızda varım) ben o programı istiyorum. Çünkü her festival sonrası olduğu gibi, izlediğim konserlerden övgüyle bahsetmek için o programda yazanlara ihtiyacım var. Tabii Cumartesi tekrar aynı yerde izleyeceğim konserde artık koltuğumda bir program bulabileceğimi düşünerek söylüyorum bunları.

Saygılarımla,

Emre Eminoğlu
Edit: 19 Haziran Cumartesi günü, Süreyya Operası'nın 2. kat localarında her koltuğun üzerinde program, katta ise bir görevli vardı. Diğer yandan benim halen bir konser programım olmayışı, bu olumlu gelişmede bu yazının pek etkisi olmadığını gösteriyor. Yine de, gözlemlediğim kadarıyla Caz Festivali'nin twitter ve facebook gibi mecraları oldukça verimli bir şekilde kullanıyor oluşu İKSV'nin sosyal medya konusuna önem vermeye başladığını gösteren sevindirici bir gelişme.

4 Haziran 2010

Miller Freshtival'in Ardından...

Birkaç ay önce "Mika Türkiye'ye geliyormuş" haberini duymamla beraber bir anda benim için bu yılın en önemli organizasyonu durumuna gelmiş olan "Miller Freshtival"in ikincisi, 29 Mayıs'ta (geçtiğimiz Cumartesi) Maçka Küçükçiftlik Park'ta gerçekleşti. 14:00'te kapılarını açan ve Sakin, The Phenomenal Handclap Band, Prins Thomas, The Raveonettes ve Mika'nın sahne aldığı Freshtival, yazın ilk önemli festivali olarak oldukça eğlenceli ve capcanlı bir gün geçirmemizi sağladı.

Frestival alanı ve ortamı; yerlere serilmiş olan yapay çimenleri, şirin mi şirin sapsarı dev papatyaları (eğer o şeyler papatya değilse çok özür diliyorum, doğayla aram kültür/sanat ile olduğu kadar iyi değil), rengarenk giyinmiş trendy insanları, bardak bardak Miller biraları ve enerjik kalabalığıyla kusursuzdu. Mika hayranı 18 yaş altı (sayısı azımsanamayacak olan) kitlenin, anne-babası eşliğinde alanda bulunması ise yaş ortalamasını hesaplanamaz hale getirmekteydi. Yine de, en azından kendi yaşıtlarıma (±3yaş) bakıldığında, neredeyse herkesin fiziksel olarak hoş/güzel/taş, tarz olarak ise takdir ettiğim/kıskandığım/özendiğim şekilde giyinmiş olduğunu söyleyebilirim.

Cumartesileri de çalışan bir insan olarak ne Sakin'i dinleyebildim, ne de dönmedolaptan ve güneşten faydalanabildim. Fakat okuduğum ve festival alanına erkenden giden arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla gündüz de capcanlı bir Freshtival söz konusuymuş. Sakin'i dinleyememiş olsam da, kendilerini defalarca dinlemiş bir insan olarak çok iyi olduklarını tahmin edebiliyor ve meraklısını geçtiğimiz Aralık'ta Sakin ile yaptığım röportaja yönlendiriyorum. Diğer yandan duyduğum hepsi de olumlu yorumlar nedeniyle The Phenomenal Handclap Band'i fazlasıyla merak etmiş bulunuyorum. Yazıda eksik kalan bu kısımlar için buraya, göz atabilirsiniz.

Freshtival'in Mika öncesi kısmında yalnızca The Raveonettes'i dinleme fırsatı bulabildim. Festival izleyicisinin genelinin aksine "The OC" ya da "Gossip Girl"ün soundtrack'inde şarkıları yer aldığı için değil; yalnızca Danimarkalı oldukları için merak ettiğim bir gruptu The Raveonettes. Ve yine izleyici genelinin aksine; The Ravenoettes'in beklenilenden sert oluşu da, indie'den öte rock oluşu da hoşuma gitti. Özellikle "Last Dance", grubun takip ettiğim gruplar arasına girmesi için yeterli bir sebep oldu. Birkaç yıl önce SUŞenlik'te izlediğim Estonyalı Brainstorm'u saymazsak da ilk Nordic rock grubunu İstanbul'da dinlemiş olmaktan da bir hayli mutluydum. İkilinin 'hatun' kişisi Sharin Foo ise hem değişik ve rock'a yakışan sesi, hem de davula geçtiğindeki şaşırtıcı performansıyla ayrıca dikkatimi çekti.


Derken beklenen an geldi ve The Raveonettes sahneden indi. Yaklaşık 40 dakikada fazlasıyla dolu/renkli/göz dolduran bir sahneyi hazırlamayı başaran ekip kitleyi sıksa da, zoru başardı bence. Ayrıca sahnenin yanındaki ekranlarda Mika ruhuna yakışan rengarenk çizgileriyle canlı yayında çizim yapan arkadaşa da çokça güldüm. Diğer yandan sahneye getirilen piyanonun dizaynı beni benden aldı. (Piyanonun arkası çatlamış bir cam/ayna görüntüsündeydi.) Çığlıklar doruk noktaya ulaştığında, "Mika! Mika! Mika!" sesleri yükselmeye başladığında duyurulduğu gibi 22:50 olmasa da 22:52'yi falan göstermekteydi saatler. (ki bu da yine organizasyonun bir başarısı ya da Mika ekibinin profesyonelliğinin bir göstergesi, ya da her ikisi birden) Merakla beklenen renk seçimi konusunda oldukça şaşırtan bir Mika çıktı sahneye: Beyaz bir pantolon, kırmızı çizgili bir tshirt ve gri bir ceket giymişti. İlk şarkı ise "Relax, Take It Easy" oldu.

1.5 saatten az süren konseri boyunca, kendisinden beklendiği gibi, rengarenk, eğlenceli, dinamik ve sürprizlerle dolu dakikalar yaşattı Mika. Gerek sahnenin kullanımı, gerek hareketleri, gerek bir parça ekleyip çıkararak hemen hemen her şarkıda değiştiriverdiği tarzı, gerek grubu ve seyircisi ile iletişimi ile sahneye de kalplere de sığmadı bence. "Big Girl You're Beautiful"da şişme bir dev topuklu ayakkabı giymiş şişman kadın bacağının seyircinin üzerine doğru şişmesinde olduğu gibi, sahne o kadar seyirciye doğru taşıyordu ki; "Rain" sırasında yağmur (ya da belki bira) yağacak diye korkmadım değil.

Seyircisi üzerine papatyalar attıkça (bkz. onların papatya olduğunu düşünmekte direnen Emre) onları eline alıp şovunun bir parçası yapan, yeri geldiğinde piyano çalıp şarkı söyleyen, yeri geldiğinde ise piyanosunun üzerine mikrofon ayağı ile çıkarak orada tepinen bir Mika vardı sahnede. Ve en bombası, seyircisi ile Türkçe konuşan bir Mika! Hem de "Şimdi size bir arkadaşımın hikayesini anlatıcam!" ya da "Ve ben ölüyorum! Üçe kadar saydığımda herkesin zıplamasını istiyorum!" diyebilen bir Mika! (Bu cümlelerin Mika tarafından öğrenilmesinin arkasındaki isim ise, 2 gün boyunca Mika'nın rehberliğini yapmış olduğu için ölümüne kıskandığım sevgili saraysoytarısı)

Mika, konserinin sonuna geldiğini belli etmeye başladığında ne "We Are Golden", ne "Grace Kelly" ne de "Lollipop" vardı ortada. "Grace Kelly"nin son şarkı olacağını bazı Milanolu arkadaşlarım sayesinde öğrenmiş olduğumdan, büyük panik yaşamama neden oldu bu durum. Fakat sırasıyla bu 3 şarkıyı da söyleyerek ayrıldı Mika sahneden. Hem de karnaval gibi bir finalle. Kendine yakışan ve hayranlarının hak ettiği şekilde.

Mika'nın sahneden inmesi, benim için gecenin en önemli kısmına sıra geldiği anlamına gelmekteydi. Miller'ın Freshtival öncesi sosyal medyadaki varlığını gayet başarılı bir şekilde kullandığını kanıtladığı, twitter ve facebook üzerinden düzenlediği yarışmada kazanan 6 kişiden biri olmam sonucunda yüzüme festivalden önceki üç gün boyunca aptal bir gülümseme yerleştiren bir ödül kazanmış oldum. Mika ile tanışmak! Kulise giriş yapana dek bilmesek de, bu "tanışma" yaklaşık 15 saniyeden ibaret olsa da, kendisine "hey!" demek, elini sıkmak, bir grup fotoğrafı ile sınırlı olsa da fotoğraf çektirmek, albüm imzalatmak gerçekten heyecan verici ve inanılmazdı. Gözlerinin rengi çok güzelmiş bu arada belirtmek isterim.

Konserden Mika fotoğrafları için, seyircinin arasında bulunan onlarca yabancıdan biri olan Fransız Bénédicte Maurice'e çok teşekkür ediyorum. (Diğer fotoğraflar ise kendim, arkadaş grubum ve Millercılara ait.) Sırada 19-20 Haziran'da Santral'deki Efes Pilsen One Love Festival var! Heyecanla bekliyoruz!

Son olarak toplumsal bir konuya değinmek gerekiyor Freshtival ile ilgili. Aynı gün, Küçükçiftlik Park'ın hemen yanıbaşındaki İnönü Stadı'nda İstanbul'un Fethi Kutlamaları (ya da Fetih Şenlikleri) organizasyonu (!) vardı. Kabataş'ta metrodan inip Maçka'ya yürürken stadın etrafında toplanmış takkeli, cüppeli ve sakallı vatandaşlarımızca giyimim nedeniyle yediğim laflar, maruz kaldığım bakışlar ve "Cehenneme gideceksin!" (evet aynen bunları söyledi oturduğu duvarın üzerinden) gibi yorumlar bu ülkenin bir gerçeğini bir kez daha tiksindirici bir şekilde anlamamı sağladı. Birkaç kişinin daha Frehstival vs. FetihKutlaması katılımcıları arasındaki nefret dolu bakışlar konusunda konuşmasından anlayabileceğimiz üzere, toplumun birbirine tahammül edemeyen iki kesime ayrılmış olması gerçekten can sıkıcı.

12 Mayıs 2010

KoroSU'dan "Time"...

2005’ten bu yana bir parçası olmaktan büyük mutluluk duyduğum; bana onlarca arkadaş, repertuarıma onlarca şarkı, hayatıma ise eşsiz bir deneyim katmış olan Sabancı Üniversitesi ÇokSesli Pop ve Rock Korosu, nam-ı diğer KoroSU, bu yıl 7. konseri “Time” ile 17 Mayıs Pazartesi günü SGM’de sahne alıyor.

2004 yılında Müzikus bünyesi altında Sezen Aksu Korosu adıyla kurulan ve önce sanatçıyta adanmış bir koro, ardından bir müzikal ile adından çokça söz ettirmiş oluşum; benim üyeleri arasına katıldığım 2005-2006 sezonunda Nihan Aydın, Aslı Uzun ve Toros Energin adlı ultra başarılı üç öğrenci tarafından çalıştırılmaya başlanmıştı. O yıl konseptini de “Hepsi Burada” olarak belirleyen, Sezen Aksu şarkılarının ötesine geçerek yerli-yabancı, pop-rock demeden herkesin eşlik edip coşabileceği şarkılarla izleyenlerin karşısına çıkmıştı. Sonraki yıl ise Dünya Kızılçay’ın çalıştırıcılığı ile film müzikleri konsepti ile devam etmişti. Bu yıl üçüncü kez yetenekli müzisyen Doğan Kospançalı tarafından çalıştırılıyor KoroSU. Son üç yıldır, önce “Sound of Silence”, sonra ise “Because” ile kalitemiz gittikçe yükselmekte. Çoksesli düzenlemeler ve kolajlar ile dinleyenler daha da şaşırmakta.

17 Mayıs gecesi “Time” ile zamanı durduracak KoroSU bir kez daha. Abba, Beatles, Coldplay, Madonna, maNga, Metallica, Michael Jackson, Muse, Sezan Aksu ve çok daha fazlası aynı 2 saatin içinde, aynı sahneden, aynı insanlar tarafından çalınıp söylenecek. Her zamanki kadar eğlenceli, yer yer duygusal bu konseri kaçırmayınız.

Afiş tasarımı için sevgili davulcumuz Mert Süha Öner’e, birbirinden sevimli fotoğraflarımız içinse Cihan Avcı’ya teşekkür ediyor; görevi ben ve arkadaşlarım Canan ile Işıl'dan devralarak KoroSU’yu bütün bir yıl idare eden Cemre Kaya, Ezgisu Biber ve Nurşah Emel’e ellerinize sağlık diyorum. Ve tabii ki Doğan Kospançalı’ya çok şey borçlu olduğumuzu ekleme gereği duyuyorum.


2 Mayıs 2010

Mayıs Ayı, Müzikus Ayı!

Sabancı Üniversitesi Müzik Kulübü, nam-ı diğer Müzikus tüm üretkenliği ve kalitesiyle, gelenekselleşmiş Mayıs Ayı etkinlikleri ile bu ay yine karşımızda olacak. Tür farkı gözetmeden kaliteli müziği yıl boyunca Sabancı Üniversitesi öğrencileri ile buluşturan, ve bunca yıl bir parçası olmaktan gurur duyduğum kulüp, Mayıs ayını yine kendi projelerine ayırıyor.
3 Mayıs Pazartesi - "Devâ-Saz": "Müziğin birleştirici özelliğinden yola çıkarak, aynı vatan üzerinde çağlar boyunca birlikte yaşamış olan toplumların yaralarını sarmak; ilişkilerin sertleştiği, kardeşliklerin unutulmaya başlandığı günümüzde, özün insan, insanın da aynı öz olduğunu vurgulamak adına kolları sıvıyoruz." diyor Devâ Saz üyeleri. Yurdumuz topraklarından geçmiş onlarca farklı kültürün çaldığı, söylediği müzikleri; kampüste iyi müzik yapan herkesin emeği ile SGM sahnesinde buluşturan "Avam Garde"ın izinden giden projenin de mimarı Müzikus ve Sabancı Üniversitesi'ne çok şey katmış olan mezunlardan Kemal Arslan.

6 Mayıs - Neşeli Günler Kumpanyası 5. Yıl Özel Konseri: 2005 yılından beri gerek sahnesi, gerek kostümleri, gerekse müzisyen trafiği ile dikkat çeken bir proje olarak, 70'li yılların pop müziğini kullanarak Sabancı Üniversitesi'nde nostaljik rüzgarlar estiren Neşeli Günler Kumpanyası; okul dışında verdiği konserler ile dikkat çeken bir proje. Armağan Amcalar'ın öncülüğünde kurulan kumpanya, 5. yılını da ilk konserini verdiği SGM'de kutluyor.

10 Mayıs - Klasik Müzik Korosu: Üç yıl önce Ozan Çavuşoğlu tarafından kurulan ve kampüste klasik ve acapella müziğin öncülerinden olan Klasik Koro, çoksesli klasik batı müziği parçalarının yanısıra Türk bestecilerin çoksesli eserlerine de yer veriyor. Bu yıl Boğaziçi Üniversitesi Korofest'te de sahne alan koronun şefliğini Borusan Çocuk Korosu ve Koralistanbul'un şefliğini de yürüten Gülsen Yavuzkal yapıyor.

12 Mayıs - Türk Sanat Müziği Korosu: Müzikus'un en köklü korosu, “Hayat Tecrübelerine Saygı Duruşu” temasını bu sene de sürdürüyor. Melihat Gürses'in konuk olarak yer alacağı konserde, santaçının repertuarından dinlemeye alışılan Türk Sanat Müziği eserleri seslendirilecek. Uzun yıllar koroyu çalıştıran ve kısa süre önce aramızdan ayrılan Ali Naci Erol'un anısına...

13 Mayıs - Golden Gig: Müzikus'un en yeni oluşumlarından Golden Gig, geçtiğimiz hafta Bora Uzer'in alt grubu olarak sahne almış ve beğeni ile izlenmişti. Popüler şarkıların acid jazz, funk, R&B uyarlamalarından oluşan repertuarı ile Golden Gig'in kadrosu; Saper Şahbaz, Kadir Özgür, Ayça Erel, Arda Berkay Koşar, Aykut Uysal, Sinan Türünz ve Nazlı Kubalas'tan oluşuyor. Grup, Üniversite Merkezi önündeki çimenlerde, değişk bir atmosferde müziğini dinletmeye hazırlanıyor.

17 Mayıs - KoroSU: Sabancı Üniversitesi'nin hayatıma kattığı en güzel şey olan KoroSU'nun bu yıl da bir parçası olmaktan gurur ve mutluluk duyuyorum. 2004 yılında Sezen Aksu Korosu adıyla kurulmuş olan KoroSU; değişen ve gelişen konsepti ile yıllardır enerjisini, renklerini ve müzikalitesini artırarak yola devam etmekte. Türkçe ve yabancı şarkıları çoksesli olarak seslendiren koro, bu yıl 3. kez usta müzisyen Doğan Kospançalı tarafından çalıştırılıyor. Bu yıl "Time" konsepti ile karşınızda olacağız. 'Zaman'ı unutmak üzere hepinizi bekliyoruz.

25 Mayıs - Adam Olacak Çocuklar!: "O’nunla büyüdük, O’nu izleyerek öğrendik birçok şeyi...O’nu dinledik, O’nunla söyledik, O’nunla gezdik bütün dünyayı...O bizim için “adam olacak çocuklar” dedi, biz de olduk.Biz “Barış’ın çocukları” olduk...Biz onu unutamadık, bir avuç genç toplandık, onu çaldık, söyledik.. Sizin de bizimle söylemenizi istedik, o yüzden böyle bir projeye giriştik. O’nu yaşatacağımız; O’nunla sevinip O’nunla hüzünleneceğimiz bu duygusal gecede bizleri yalnız bırakmayın istiyoruz." diyor projede emeği geçenler. Yıllar sonra bize Barış Manço'yu anımsatacak anlamlı projenin çalıştırıcısı da KoroSU'dan aşina olduğumuz Doğan Kospançalı.

26 Mayıs - Halk Müziği Topluluğu: Müzikus'un her tür müziğe açık olduğunun bir başka kanıtı olan topluluk, bir kez daha SGM'de sahne alıyor.

27 Mayıs - Müzikus Geleneksel Okul Grupları Konseri: Yıl boyunca okulun ve hayatın stresini Müzikus stüdyosunun anahtarını alarak o sünger kaplı duvarların arasında atan herkesi buluşturan, Sabancı Üniversitesi'ni ve izleyenleri yeni seslerle ve yeni yüzlerle buluşturan, gelenekselleşmiş Müzikus Okul Grupları Konseri, bir kez daha göl kıyısında. Soğuğa da rüzgara da karşı koyarak müzik yapmaya kararlı gençlerimizi yalnız bırakmayalım. (Önemsiz not: Geçtiğimiz yıl o sahnede hayatımın en kötü performansını sergilemiş olabilirim.)

1 Kasım 2009

Kolpa Röportajı

Onları ilk kez geçtiğimiz bahar aylarında dinlediğim şarkıları “Aslında” ile tanıdım. Daha sonra, geçtiğimiz ayın başında bir Cumartesi gecesi Taksim Jolly Joker - Balans’daki Cover Party’deki performanslarıyla bir anda ilgimi çektiler. Albümlerini alıp ezberlemem sadece birkaç saatimi aldı. İstanbul’un en tanınmış cover gruplarından KOLPA, vokal Barış Yurtçu ve bas gitarist Bora Yeter tarafından 2004 yılında İstanbul’da kurulmuş ve sonrasında gitarist Cenk Taner Dönmez’in aralarına katılmasıyla bugünkü halini gelmiş. İlk albümleri “Hayat Senin”, Nisan 2009’da müzik marketlerdeki yerini almış. Geçtiğimiz günlerde ikinci klipleri “Koşa Koşa”yı da ekranlarda görmeye başladığımız grup, çokça eğlendiren bir cover grubu olmanın ötesinde, eğlenceli ve kaliteli besteleriyle de dikkat çekiyor.

20 Ekim 2009’de Sabancı Üniversitesi Müzik Kulübü MÜZİKUS ve RadyoSU’nun ev sahipliği ile eski okulumda sahne alan KOLPA ile parti öncesinde sohbet ettik. Röportajın yapıldığı günün onlar için de çok özel bir anlamı vardı: Röportajımızdan birkaç dakika önce partinin kulisinde alınan bir kararla Samuray Gökçe, düzenli bir davulcusu bulunmayan KOLPA’nın resmi davulcusu olmuştu.
Grubun üç elemanı olarak, hepiniz Adanalısınız. Adana’da ayrı ayrı nasıl müzikle uğraşmaya başladınız ve nasıl bir araya geldiniz?

BARIŞ: Adana’da ayrı ayrı lise gruplarımız vardı. Milliyet Müzik Yarışması’na hazırlanan farklı okul gruplarının elemanlarıydık. Ama sonuçta arkadaştık, görüşüyorduk. Adana’da, özellikle müzikle uğraşan herkes çok iç içedir. O nedenle tanışıyorduk zaten. İstanbul’a gelince de Bora ve Cenk ile birleştik.

Grup ilk kurulduğunda aranızda olan Dinçer Çetin’in aranızdan ayrılması ve Cenk’in size katılması nasıl oldu?

BARIŞ: Geçen Aralık ayında oldu. Dinçer’in Amerika’ya gitmesi gerekiyordu. Cenk de Adana’dan arkadaşımız olduğu için yumuşak bir geçiş oldu.

KOLPA’nın, birkaç dakika öncesine kadar, neden sabit bir davulcusu yoktu?

BARIŞ: Aslında çok değerli davulcu arkadaşlarla çalıştık bugüne kadar. Hepsi de yakın arkadaşlarımız… Ama biz bir şekilde Adanalı tayfası olarak daha kendi içimizdeydik belki de. Diğer yandan hepsinin ayrı projeleri vardı ve bize yeterince vakit ayıramayabiliyorlardı. Samuray gruba girdiğinden beri işler biraz değişti ve bugün aramıza katıldı.


KOLPA ismi, okuduğuma göre afişe isim yetiştirmek gerektiği için bir anda alınmış bir kararla grubun ismi olmuş. Bu ismin sizi kötü etkilediği oldu mu hiç?

BARIŞ: İlk davulcumuz, “kolpa” kelimesini çok kullanırdı. Adana’da hiç duymadığımız bir kelimeydi bizim de… Garibimize gitmişti ama sevmiştik. Evet, afişe yetişmesi gerekiyordu, biz de “Kolpa” olsun dedik. Bunun bizi kötü etkilediği olmadı, ama o konuda şakalar çok oluyor. “Kolpacılar!” şeklinde. Ama hayır, kötü bir etkisini görmedik. Hatta belki de adımızın duyulmasını kolaylaştırdı.

İnternette KOLPA için funk, punk, pop, dance-rock, alternative-rock, pop-punk gibi birçok tarz yakıştırılmış durumda. Nedir sizin tarzınız?

BARIŞ: İlk başladığımızda, ilk bar programlarımız olmaya başladığı dönemlerde biraz daha sert çalıyorduk. “Rage Against the Machine”, “No Doubt”, “Muse”… Daha sonra biraz daha yumuşattık repertuarımızı. Çünkü son dönemlerde alternative-rock adına çok güzel şarkılar çıkmamaya başladı. Biz de hep aynı yerde kalmak istemediğimiz için biraz tarz değiştirdik ve şimdi altyapı da kullanmamızın etkisiyle daha pop, R&B şarkılar çalıyoruz. “Sexy Back” bile çalıyoruz yani.
BORA: Pulp, alternatif bir mekandı. Jazz Stop ise biraz daha pop bir mekan. Bizse bir dönemimizde Cuma geceleri Pulp’ta, Cumartesi geceleri Jazz Stop’ta çalıyorduk. Cuma günleri Pulp’ta alternatif tayfaylayız, Cumartesileri Kylie Minogue çalıyoruz. O ara bize bir şeyler oldu. Grup olarak yapmak istediğimiz şey eğlendirmek. Kendi hazzımız da önemli tabii, ama daha çok insanların eğlenmesine önem veriyoruz. Grup olarak müziğin globalliğine inanıyoruz. Zaten son dönemlerde müzikte tarzlar arası bağlantılar da iyice gelişti. Biz hepimiz de farklı tarzlarda müzik dinleyen insanlarız. Ama bir şekilde barışçıl bir ortak noktada buluşuyoruz. Dolayısıyla bazı rock grupları “Şu çalınır mı be!” der, bizde o yok. Biz biraz daha geniş bakmaya çalışıyoruz.

Bu kadar performansın arasında, beste yapmaya nasıl vakit buluyorsunuz?

BARIŞ: Beste, evde yalnız kaldığında ortaya çıkan bir şey. Gitarı eline aldığında bir şeyler çıkıyor. Ama tabii aslında yazın çıkamadı pek bir şey. Çünkü haftada üç gece çalıyorduk. Antalya’ya gidip geliyorduk ve hiç vakit olmuyordu. Şimdi artık haftada bir gece çaldığımız için biraz daha vaktimiz oluyor, uğraşabiliyoruz.

Peki, beste süreci nasıl işliyor?

BORA: O konuda grubu yönlendiren Barış.
BARIŞ: Evet, genelde benden çıkıyor. Ama kim bir şey getirirse, üzerine ekliyoruz. Mesela Bora bir şey buldum diyor, Cenk bir şey buldum diyor; onları ekliyoruz, ortaya çıkan şeyin üstüne ben bir şeyler daha ekliyorum. Çıkan şey olmazsa, başka şeylerle birleştiriyoruz. Ortak bir noktada buluşuyoruz yani.

Albümün çıkışı nasıl oldu, nasıl karşılandı?

BORA: Albüm Nisan ayında çıktı. Albüm çıktığında yaşanan standart bir şey vardır, albümü yeni çıkan gruplar “Albümün çıkması çok zor oldu.” der. Bizim için hiç zor olmadı açıkçası. O dönemde şöyle bir avantajımız vardı. Albümü olan gruplardan daha fazla çalma şansımız oluyordu. Haftada 2-3 gün dolaşıyorduk sürekli. Kısacası zaten dinleyen bir kitlemiz vardı, bir de müziğimizi sahiplenen prodüktör bir abimiz oldu; Murat Matthew Erdem, ünlü bir ses mühendisi. Açıkçası 2-3 ayda da çıkmadı albüm. Çünkü toplandığımız zaman 3 saat playstation oynuyorduk, sonra 1 saat albümle uğraşabiliyorduk. Geniştik biraz. Nisanda albüm çıktı, bir de klip çıkardık. (“Sayende” şarkısına) Şimdi yeni klibimiz de çıktı. (“Koşa Koşa” şarkısının klibi) Geniş ilerliyoruz çünkü çok performans yapıyoruz. Balans gibi İstanbul’un en büyük mekanlarından birinde çalıyoruz. Yüzlerce insan girip çıkıyor, onlarla sürekli etkileşim halindeyiz. Tüm bunun arasında besteler çıktıkça ilerliyoruz. Aman yapalım, aman edelim diye bir durum yok.

Albüm ve iki klipten sonra, artık performanslarınızda biraz daha kendi bestelerinize yer vermeyi düşünüyor musunuz?

BORA: Süreç nereye götürürse… Özel bir planımız yok. Eskiden 1 şarkı çalıyorduk, şimdi 2-3 şarkı çalıyoruz. Beste çaldığın yerlerde ses sistemi çok önemli. Çaldığın şarkının sözlerinin anlaşılması buna bağlı çünkü. Çok fazla beste çalmak istemememizin sebebi de bu.
BARIŞ: Sen çalıyorsun ama, karşındaki anlıyor mu, anlamıyor mu? Zaten ilk kez duydukları bir şey, yabancı oldukları bir şey… Ne sözler ne müzik doğru düzgün anlaşılıyorsa, niye çalasın ki o zaman. Orada sadece kendi egon için beste çalmanın anlamı yok. Balans’ta beste çalıyoruz, bizden isteniyor da zaten. Bu gece burada da çalarız belki. (“Koşa Koşa”yı çaldılar.)
BORA: Biz bir de hep şu mantıktayız, insanlar eğleniyorsa biz de eğleniyoruz. O yüzden neyi istiyorlarsa onu çalıyoruz. Mesela playlist de olmaz bizde. Şu sırada çalalım falan… Böyle yere bir kağıt yapıştırırsın yazar üstünde şunları çalalım. Bizde yok öyle. Genelde Barış yönlendiriyor ne çalacağımız konusunda.

Popüler şarkılar dışında çok güzel, alışılmadık cover şarkılarınız da var. “Bir Teselli Ver”, “Kadınım”, “Aşk Oyunu”, “Böyle Ayrılık Olmaz”… Albümlerinize cover koymayı düşünüyor musunuz?

BARIŞ: Olabilir, koyabiliriz. İlk albüme “Kadınım”ı koymayı düşünmüştük, belki bir sonraki albüme olur.
BORA: Bizde öyle uzun vadeli planlar yok anlayacağın.
BARIŞ: Çünkü Türk müzik piyasası hiç belli olmuyor ki… Her an her şey değişebiliyor, ona göre senin bir sonraki adımın da değişiyor. Mesela bir anda kriz çıktı.

İnsanlar istiyor diye, o aralar popüler diye, hiç sevmemenize rağmen bir şarkıyı çaldığınız oldu mu hiç?

BARIŞ: Oldu. Artık bir gecede 10 kişi gelip isteyince, çalalım kurtulalım dedik.
BORA: Bazı şarkıları insanlara göre yönlendirdik. Özellikle Antalya’da ve İstanbul dışında çaldığımız diğer yerlerde, İstanbul’a nazaran peçeteye yazıp şarkı isteme olayı hâlâ var. Bize garip ya da komik geliyor ama var. Hatta şarkıyı isteyen adamın gözüne baka baka peçeteyi birbirimize gösterip güldüğümüz oldu. Bir keresinde “Losing My Religion” yerine “Losing My REGION” yazmışlardı, ona çok gülmüştük.

Performanslar sırasında başınıza gelen ilginç hikayeleriniz var mı?

BARIŞ: Olmaz mı… Bora uyudu bir keresinde. Gerçekten kafası çok iyiydi, gitarı falan bıraktı, bir baktık Bora yok. Sonra, Pulp’ta kafamıza disko topu düşüyordu. Bir keresinde çalarken barın içine biber gazı atıldı. Biri geyiğine atmış.
BORA: O biber gazı olayında, biz sahnede olduğumuz için ilk başta farkında değildik. Ve bir baktık herkes çat çat kapıdan çıkıyor. İçerisi tamamen boşaldı neredeyse. Neden çıktıklarını anlamaya çalışırken bize de gelmeye başladı ve anladık.

Jolly Joker – Balans’ta devam ediyor musunuz? Başka yerde çıkacak mısınız?


BORA:
Devam. Görünmeyen bir zamana kadar Cumartesi geceleri oradayız. Yazın bitiriyorduk ama baktılar ki çok tuttu, devam ediyoruz. İstanbul’da başka yerde çalmıyoruz. Çünkü yeterince büyük bir mekan, çok insan girip çıkıyor. Gereksiz olur. Ama şehir dışına gidip geliyoruz. Bursa, İzmir, Ankara…


(Bora’ya) KOLPA dışında yönetmenlik ve prodüktörlük konusunda da işlerin varmış? Bunlardan bahsedebilir misin biraz?

BORA: Müzik dışında şu sıralar video produksiyon ve organizasyon işleriyle uğraşıyorum. Bir de şimdi yeni bir oluşumumuz var, Box diye… Video klipler çekiyoruz. KOLPA’nın son klibini (“Koşa Koşa”) de Box ile çektik. Klibi ben yönetmedim ama, prodüksiyonunda yer almış oldum böylece. Belki bir gün bir Kolpa video klibinin yönetmenliğini de yaparım. Onun dışında menajerlik mevzularım devam ediyor. (Bora Yeter, KOLPA dışında Gökçe, Esin Iris gibi sanatçıların menajerliğini yapıyor.)


(Barış’a) Vokal olarak, gitar çalmıyor olsaydın, sahne performansından bir şey kaybeder miydin?

BARIŞ: “Elimde bir şey olmadan yapamıyorum” gibi bir durum yok tabii ki. (Kahkahalar) Yo, kaybetmezdim herhalde. “Koşa Koşa”nın klibinde mesela, çalmadan söyledim. Çok etkilemezdi sanırım, hatta biraz rahatlayabilirdim. Ama sonuçta çalmam lazım. Zor parçalar çalıyoruz ve klavye de yok.


Fotoğraflar: Cihan Avcı


Röportajdan sonra partide sahne alan KOLPA’yı yüzlerce Sabancı Üniversitesi öğrencisi izledi. Grup gecede kendi besteleri “Koşa Koşa”nın da aralarında olduğu 20’ye yakın şarkı çaldı. Böylece bir SU partisinde “Bir Teselli Ver” de çalınmış oldu. Bu güzel gece ve röportaj için KOLPA’ya, MÜZİKUS’a (özellikle Esat ve Sibel’e) ve fotoğraflar için Cihan’a teşekkürler!