YILIN SERGİSİ
Botero @Pera Müzesi / Efsane İstanbul @SSM / Extramücadele @NON / Hüseyin Çağlayan @İstanbul Modern / Kutluğ Ataman @İstanbul Modern
Pek subjektif kültür/sanat sitesi.
Salon, 18 Aralık Cumartesi gecesi, sahnesinde indie-rock'ın en tatlı İngiliz gruplarından birini ağırladı. Fakat bununla da kalmadı, ufak çaplı bir talihsiz serüvenler dizisi ile de başa çıkmak zorunda kaldı. Mystery Jets, kısa ama oldukça tatmin edici bir performansla çıktı o gece karşımıza. Salon'un programında adlarını gördüğümde test amaçlı dinlemeye başladığım, tüm şarkılarını hatmettiğim ve bir günde aşık olduğum bu grubu canlı izlemek gerçekten çok zevkliydi.
Grubun en sevdiğim şarkılarından "Half in Love with Elizabeth" ile başlayan, en sevdiğim şarkısı "Two Doors Down"u da içeren ve bissiz bir şekilde biterek bizi üzen, kısa ama öz bir setlist söz konusuydu. Ses düzeni ve bas gitarist eksikliği nedeniyle neredeyse akustik konser havasında geçen konsere damgasını vuran; kesinlikle Blaine Harrison'ın sıcak tavırları, seyirci ile sohbetleri, Türkçe konuşma çabaları ve "This is Efes. It's good stuff." diyerek yaşanan aksilikler için özür dileyip öndeki seyircilere bira dağıtması oldu. (Etkinliğin bir Phonem by Miller etkinliği olduğu düşünülürse biraz ilginç bir durum, evet.)
İlk kez 1995 yılında ülkemizin yetiştirdiği en büyük soprano, birçok genç operacının eğitiminde emeği olan Leyla Gencer'in adına düzenlenmeye başlanan ve bu yıl İKSV ve La Scala Tiyatrosu Sahne ve Gösteri Sanataları Akademisi Vakfı tarafından 6.sı gerçekleştirilen Leyla Gencer Şan Yarışması 26 Ağustos 2010'daki finali ile sona erdi.
Hayatımda ilk kez zenci bir soprano dinledim ve kendisine hayran kaldım. Yende'nin söylediği arya da ilk kez duyduğum ve beni büyüleyen bir aryaydı: Jules Massenet'nin Manon'undan "Suis je gentile ainsi"... Birincilikle ödüllendirilen Pretty Yende, önümüzdeki yıl 40. İstanbul Müzik Festivali'nde Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın solisti olarak tekrar İstanbul'da olacak. O sesi tekrar dinlemek için sabırsızlanmaktayım.
İKSV'nin gözbebeği, İstanbullu sanatseverlerin ilk festivali Uluslararası İstanbul Müzik Festivali; bu yıl 38. kez, 3-30 Haziran tarihleri arasında düzenlendi. Her zamanki gibi uluslararası star solistler ve okkalı orkestraların adı programlarda yüz metreden seçiliyor ve heyecan yaratıyordu. İKSV ve organizasyon ile ilgili ilk kez fazlaca şikayetçi olduğum bir festival olsa da, tüm bunları zaten yazmış olduğum için, festivalin genelinden, bulunduğum konserlerden ve tabii ki Chopin'den bahsetmek istiyorum bu yazıda.
Festivalin açılışı, bu yılki Onur Ödülü'nün sahibi olan besteci ve müzikolog Yalçın Tura'nın "Anadolu'dan" adlı süitinin dünya prömiyeri ile yapıldı. Konserde solist olarak ise Andante'nin bu yıl ilk kez dağıttığı Klasik Müzik Ödülleri sayesinde ismini duyduğumuz genç sanatçı Elvin Hoxha Ganiyev bulunuyordu. Bir başka konserde ise Estonyalı besteci Arvo Pärt, "Adem'in Yakarışı" eserinin dünya prömiyerini yaptı ve festivalin Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nü aldı. Festival yaklaşık bir ay boyunca Lang Lang, Radu Lupu gibi solistleri, Riccardo Muti, Gürer Aykal, Rengim Gökmen ve Cem Mansur gibi şefleri ve Viyana Filarmoni, BİFO, İDSO ve Academy of Ancient Music gibi orkestraları ağırladı.
Chopin eserleri, 3'ü tamamen besteciye adanmış 6 konserde yer aldı festival boyunca. Lang Lang, BİFO'na eşlik ettiği konserinde 1. Piyano Konçertosu'nu icra ederken; Festival Buluşmaları serisinin iki konserinde Polina Leschenko ve Gülsin Onay da bestecinin polonez ve sonatlarını çaldı. Tamamen Chopin'e adanan konserler ise Andrezej Jagodzinski Trio tarafından yorumlanan "Chopin Cazla Buluşuyor" ve benim de izleme/dinleme fırsatı bulduğum "Chopin Romantizmi" ve "Mutlu Yıllar Chopin" konserleriydi.

Scherzo, bugüne dek fazla dinlemediğim bir tür olması bir yana, bu konser ile anladım ki, bundan sonra da fazla dinlemeyeceğim bir tür. Diğer yandan Chopin'in çokça sevilen "Polonez Fantezi" eserini de genelin aksine fazla beğenmiyor oluşum; konserden yeterince tatmin olmayarak ayrılmama neden oldu. Yurtdışındaki başarıları ile ülkemizin önemli piyanistlerinden biri olan Zeynep Üçbaşaran'ın yorumu ise bana biraz caz piyanistlerini andırdı. Başlığında "Polonezler" sözcüğü geçen bir konserde Chopin'in en ünlü eserlerinden 6 no'lu Polonez "Heroique"in olmayışı da oldukça üzücüydü benim için.
Bu yıl 9. kez düzenlenen ve 19-20 Haziran'da (birkaç ay içinde okulum demeye başlayacağım) Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsünü bir karnaval alanına çeviren Efes Pilsen One Love Festival'a bu yıl ilk kez, o da limitli bir şekilde, katılma fırsatı buldum. Hayati Krizi ile başlayan, yağmur krizi ile devam eden ve muhteşem birer Sophie Ellis Bextor ve The Ting Tings performansı ile sonlanan festivalin havasını soluduğum 4-5 saat boyunca benim de hem yüzümü güldüren, hem de canımı sıkan yönleri oldu. Buyrun, izlenimlerim:
Festivalin ilk gününe; bir Chopin resitalini yeni tanışacağım ve hakkında hiçbir fikrim olmayan gruplara tercih ettiğim için katılmadım. Bu ilk günün kaçırdığım önemli grupları arasında; müzik zevkine çok güvendiğim hunterofphoenix tarafından çok beğenilen The Whitest Boy Alive; ve gördüğüm/duyduğum kadarıyla görsel bir şölen vadeden, ama genelde müzikal yetenekleri bu renk ve ışığın arka planında kalan Fischerspooner ve birçokları tarafından heyecanla beklenmiş olan Groove Armada bulunuyordu. The Whitest Boy Alive'ın fotoğraflarına (yukarıda) bakıyorum da şimdi (albümlerini de en kısa zamanda dinlemeyi görev edindim kendime), giyim tarzlarından bile anlıyorum tam benlik bir grup olduklarını.

Ardından festivalin son bombası The Ting Tings aldı sahnedeki yerini. Hatta pat diye bitiverdiler sahnede. İkilinin performansını bir endüstri mühendisi olarak "multi-tasking"in dalağını yarmış ve sahne optimizasyonunun kralını gerçekleştirmiş olarak tanımlayabilirim. Katie White ablamız elinde gitarı oradan oraya hoplayıp zıplarken, eğlenceli şarkıları ardı ardına sıralarken, arada gümbür gümbür davulunu çalarken ve Mika kadar olmasa da şirin bir Türkçe ile "Türkçem bok gibi. O yüzden susucam ve sizi dans ettiricem." gibi cümleler kurarken; Jule de Martino abimiz hem vokallerde sesini duyurup hem de davulun başında boyunda gitarı asılıyken oturmayı başarıyordu. Tam festival ruhuna uygun, eğlenceli bir seçimdi ana grup olarak The Ting Tings. "Shut Up and Let Me Go" ve "That's Not My Name" ile seyircinin çığlıkları da tavan yaptıktan sonra ise bir hüzün çöktü Santral'e. Birkaç parti vardı ufukta, ama insanlar yorgun ya da kalmaya hevesli olmalarına rağmen erken uyanmak zorundaydı Pazartesi sabahına.
Hayatımı değiştiren, kültür seviyemi tavan yaptıran, dünyanın kültür/sanat dünyasını ayağıma getiren, her zaman beni memnun eden, pek çok sevdiğim, sevgili İKSV; 
Birkaç ay önce "Mika Türkiye'ye geliyormuş" haberini duymamla beraber bir anda benim için bu yılın en önemli organizasyonu durumuna gelmiş olan "Miller Freshtival"in ikincisi, 29 Mayıs'ta (geçtiğimiz Cumartesi) Maçka Küçükçiftlik Park'ta gerçekleşti. 14:00'te kapılarını açan ve Sakin, The Phenomenal Handclap Band, Prins Thomas, The Raveonettes ve Mika'nın sahne aldığı Freshtival, yazın ilk önemli festivali olarak oldukça eğlenceli ve capcanlı bir gün geçirmemizi sağladı.
Frestival alanı ve ortamı; yerlere serilmiş olan yapay çimenleri, şirin mi şirin sapsarı dev papatyaları (eğer o şeyler papatya değilse çok özür diliyorum, doğayla aram kültür/sanat ile olduğu kadar iyi değil), rengarenk giyinmiş trendy insanları, bardak bardak Miller biraları ve enerjik kalabalığıyla kusursuzdu. Mika hayranı 18 yaş altı (sayısı azımsanamayacak olan) kitlenin, anne-babası eşliğinde alanda bulunması ise yaş ortalamasını hesaplanamaz hale getirmekteydi. Yine de, en azından kendi yaşıtlarıma (±3yaş) bakıldığında, neredeyse herkesin fiziksel olarak hoş/güzel/taş, tarz olarak ise takdir ettiğim/kıskandığım/özendiğim şekilde giyinmiş olduğunu söyleyebilirim.
Derken beklenen an geldi ve The Raveonettes sahneden indi. Yaklaşık 40 dakikada fazlasıyla dolu/renkli/göz dolduran bir sahneyi hazırlamayı başaran ekip kitleyi sıksa da, zoru başardı bence. Ayrıca sahnenin yanındaki ekranlarda Mika ruhuna yakışan rengarenk çizgileriyle canlı yayında çizim yapan arkadaşa da çokça güldüm. Diğer yandan sahneye getirilen piyanonun dizaynı beni benden aldı. (Piyanonun arkası çatlamış bir cam/ayna görüntüsündeydi.) Çığlıklar doruk noktaya ulaştığında, "Mika! Mika! Mika!" sesleri yükselmeye başladığında duyurulduğu gibi 22:50 olmasa da 22:52'yi falan göstermekteydi saatler. (ki bu da yine organizasyonun bir başarısı ya da Mika ekibinin profesyonelliğinin bir göstergesi, ya da her ikisi birden) Merakla beklenen renk seçimi konusunda oldukça şaşırtan bir Mika çıktı sahneye: Beyaz bir pantolon, kırmızı çizgili bir tshirt ve gri bir ceket giymişti. İlk şarkı ise "Relax, Take It Easy" oldu.
1.5 saatten az süren konseri boyunca, kendisinden beklendiği gibi, rengarenk, eğlenceli, dinamik ve sürprizlerle dolu dakikalar yaşattı Mika. Gerek sahnenin kullanımı, gerek hareketleri, gerek bir parça ekleyip çıkararak hemen hemen her şarkıda değiştiriverdiği tarzı, gerek grubu ve seyircisi ile iletişimi ile sahneye de kalplere de sığmadı bence. "Big Girl You're Beautiful"da şişme bir dev topuklu ayakkabı giymiş şişman kadın bacağının seyircinin üzerine doğru şişmesinde olduğu gibi, sahne o kadar seyirciye doğru taşıyordu ki; "Rain" sırasında yağmur (ya da belki bira) yağacak diye korkmadım değil.
Seyircisi üzerine papatyalar attıkça (bkz. onların papatya olduğunu düşünmekte direnen Emre) onları eline alıp şovunun bir parçası yapan, yeri geldiğinde piyano çalıp şarkı söyleyen, yeri geldiğinde ise piyanosunun üzerine mikrofon ayağı ile çıkarak orada tepinen bir Mika vardı sahnede. Ve en bombası, seyircisi ile Türkçe konuşan bir Mika! Hem de "Şimdi size bir arkadaşımın hikayesini anlatıcam!" ya da "Ve ben ölüyorum! Üçe kadar saydığımda herkesin zıplamasını istiyorum!" diyebilen bir Mika! (Bu cümlelerin Mika tarafından öğrenilmesinin arkasındaki isim ise, 2 gün boyunca Mika'nın rehberliğini yapmış olduğu için ölümüne kıskandığım sevgili saraysoytarısı)
Mika, konserinin sonuna geldiğini belli etmeye başladığında ne "We Are Golden", ne "Grace Kelly" ne de "Lollipop" vardı ortada. "Grace Kelly"nin son şarkı olacağını bazı Milanolu arkadaşlarım sayesinde öğrenmiş olduğumdan, büyük panik yaşamama neden oldu bu durum. Fakat sırasıyla bu 3 şarkıyı da söyleyerek ayrıldı Mika sahneden. Hem de karnaval gibi bir finalle. Kendine yakışan ve hayranlarının hak ettiği şekilde.
2005’ten bu yana bir parçası olmaktan büyük mutluluk duyduğum; bana onlarca arkadaş, repertuarıma onlarca şarkı, hayatıma ise eşsiz bir deneyim katmış olan Sabancı Üniversitesi ÇokSesli Pop ve Rock Korosu, nam-ı diğer KoroSU, bu yıl 7. konseri “Time” ile 17 Mayıs Pazartesi günü SGM’de sahne alıyor.
2004 yılında Müzikus bünyesi altında Sezen Aksu Korosu adıyla kurulan ve önce sanatçıyta adanmış bir koro, ardından bir müzikal ile adından çokça söz ettirmiş oluşum; benim üyeleri arasına katıldığım 2005-2006 sezonunda Nihan Aydın, Aslı Uzun ve Toros Energin adlı ultra başarılı üç öğrenci tarafından çalıştırılmaya başlanmıştı. O yıl konseptini de “Hepsi Burada” olarak belirleyen, Sezen Aksu şarkılarının ötesine geçerek yerli-yabancı, pop-rock demeden herkesin eşlik edip coşabileceği şarkılarla izleyenlerin karşısına çıkmıştı. Sonraki yıl ise Dünya Kızılçay’ın çalıştırıcılığı ile film müzikleri konsepti ile devam etmişti. Bu yıl üçüncü kez yetenekli müzisyen Doğan Kospançalı tarafından çalıştırılıyor KoroSU. Son üç yıldır, önce “Sound of Silence”, sonra ise “Because” ile kalitemiz gittikçe yükselmekte. Çoksesli düzenlemeler ve kolajlar ile dinleyenler daha da şaşırmakta.
17 Mayıs gecesi “Time” ile zamanı durduracak KoroSU bir kez daha. Abba, Beatles, Coldplay, Madonna, maNga, Metallica, Michael Jackson, Muse, Sezan Aksu ve çok daha fazlası aynı 2 saatin içinde, aynı sahneden, aynı insanlar tarafından çalınıp söylenecek. Her zamanki kadar eğlenceli, yer yer duygusal bu konseri kaçırmayınız.
Afiş tasarımı için sevgili davulcumuz Mert Süha Öner’e, birbirinden sevimli fotoğraflarımız içinse Cihan Avcı’ya teşekkür ediyor; görevi ben ve arkadaşlarım Canan ile Işıl'dan devralarak KoroSU’yu bütün bir yıl idare eden Cemre Kaya, Ezgisu Biber ve Nurşah Emel’e ellerinize sağlık diyorum. Ve tabii ki Doğan Kospançalı’ya çok şey borçlu olduğumuzu ekleme gereği duyuyorum.

Sabancı Üniversitesi Müzik Kulübü, nam-ı diğer Müzikus tüm üretkenliği ve kalitesiyle, gelenekselleşmiş Mayıs Ayı etkinlikleri ile bu ay yine karşımızda olacak. Tür farkı gözetmeden kaliteli müziği yıl boyunca Sabancı Üniversitesi öğrencileri ile buluşturan, ve bunca yıl bir parçası olmaktan gurur duyduğum kulüp, Mayıs ayını yine kendi projelerine ayırıyor.
3 Mayıs Pazartesi - "Devâ-Saz": "Müziğin birleştirici özelliğinden yola çıkarak, aynı vatan üzerinde çağlar boyunca birlikte yaşamış olan toplumların yaralarını sarmak; ilişkilerin sertleştiği, kardeşliklerin unutulmaya başlandığı günümüzde, özün insan, insanın da aynı öz olduğunu vurgulamak adına kolları sıvıyoruz." diyor Devâ Saz üyeleri. Yurdumuz topraklarından geçmiş onlarca farklı kültürün çaldığı, söylediği müzikleri; kampüste iyi müzik yapan herkesin emeği ile SGM sahnesinde buluşturan "Avam Garde"ın izinden giden projenin de mimarı Müzikus ve Sabancı Üniversitesi'ne çok şey katmış olan mezunlardan Kemal Arslan.
10 Mayıs - Klasik Müzik Korosu: Üç yıl önce Ozan Çavuşoğlu tarafından kurulan ve kampüste klasik ve acapella müziğin öncülerinden olan Klasik Koro, çoksesli klasik batı müziği parçalarının yanısıra Türk bestecilerin çoksesli eserlerine de yer veriyor. Bu yıl Boğaziçi Üniversitesi Korofest'te de sahne alan koronun şefliğini Borusan Çocuk Korosu ve Koralistanbul'un şefliğini de yürüten Gülsen Yavuzkal yapıyor.
17 Mayıs - KoroSU: Sabancı Üniversitesi'nin hayatıma kattığı en güzel şey olan KoroSU'nun bu yıl da bir parçası olmaktan gurur ve mutluluk duyuyorum. 2004 yılında Sezen Aksu Korosu adıyla kurulmuş olan KoroSU; değişen ve gelişen konsepti ile yıllardır enerjisini, renklerini ve müzikalitesini artırarak yola devam etmekte. Türkçe ve yabancı şarkıları çoksesli olarak seslendiren koro, bu yıl 3. kez usta müzisyen Doğan Kospançalı tarafından çalıştırılıyor. Bu yıl "Time" konsepti ile karşınızda olacağız. 'Zaman'ı unutmak üzere hepinizi bekliyoruz.
25 Mayıs - Adam Olacak Çocuklar!: "O’nunla büyüdük, O’nu izleyerek öğrendik birçok şeyi...O’nu dinledik, O’nunla söyledik, O’nunla gezdik bütün dünyayı...O bizim için “adam olacak çocuklar” dedi, biz de olduk.Biz “Barış’ın çocukları” olduk...Biz onu unutamadık, bir avuç genç toplandık, onu çaldık, söyledik.. Sizin de bizimle söylemenizi istedik, o yüzden böyle bir projeye giriştik. O’nu yaşatacağımız; O’nunla sevinip O’nunla hüzünleneceğimiz bu duygusal gecede bizleri yalnız bırakmayın istiyoruz." diyor projede emeği geçenler. Yıllar sonra bize Barış Manço'yu anımsatacak anlamlı projenin çalıştırıcısı da KoroSU'dan aşina olduğumuz Doğan Kospançalı.
Onları ilk kez geçtiğimiz bahar aylarında dinlediğim şarkıları “Aslında” ile tanıdım. Daha sonra, geçtiğimiz ayın başında bir Cumartesi gecesi Taksim Jolly Joker - Balans’daki Cover Party’deki performanslarıyla bir anda ilgimi çektiler. Albümlerini alıp ezberlemem sadece birkaç saatimi aldı. İstanbul’un en tanınmış cover gruplarından KOLPA, vokal Barış Yurtçu ve bas gitarist Bora Yeter tarafından 2004 yılında İstanbul’da kurulmuş ve sonrasında gitarist Cenk Taner Dönmez’in aralarına katılmasıyla bugünkü halini gelmiş. İlk albümleri “Hayat Senin”, Nisan 2009’da müzik marketlerdeki yerini almış. Geçtiğimiz günlerde ikinci klipleri “Koşa Koşa”yı da ekranlarda görmeye başladığımız grup, çokça eğlendiren bir cover grubu olmanın ötesinde, eğlenceli ve kaliteli besteleriyle de dikkat çekiyor.
