sabancı üniversitesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sabancı üniversitesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2010

KoroSU'dan "Time"...

2005’ten bu yana bir parçası olmaktan büyük mutluluk duyduğum; bana onlarca arkadaş, repertuarıma onlarca şarkı, hayatıma ise eşsiz bir deneyim katmış olan Sabancı Üniversitesi ÇokSesli Pop ve Rock Korosu, nam-ı diğer KoroSU, bu yıl 7. konseri “Time” ile 17 Mayıs Pazartesi günü SGM’de sahne alıyor.

2004 yılında Müzikus bünyesi altında Sezen Aksu Korosu adıyla kurulan ve önce sanatçıyta adanmış bir koro, ardından bir müzikal ile adından çokça söz ettirmiş oluşum; benim üyeleri arasına katıldığım 2005-2006 sezonunda Nihan Aydın, Aslı Uzun ve Toros Energin adlı ultra başarılı üç öğrenci tarafından çalıştırılmaya başlanmıştı. O yıl konseptini de “Hepsi Burada” olarak belirleyen, Sezen Aksu şarkılarının ötesine geçerek yerli-yabancı, pop-rock demeden herkesin eşlik edip coşabileceği şarkılarla izleyenlerin karşısına çıkmıştı. Sonraki yıl ise Dünya Kızılçay’ın çalıştırıcılığı ile film müzikleri konsepti ile devam etmişti. Bu yıl üçüncü kez yetenekli müzisyen Doğan Kospançalı tarafından çalıştırılıyor KoroSU. Son üç yıldır, önce “Sound of Silence”, sonra ise “Because” ile kalitemiz gittikçe yükselmekte. Çoksesli düzenlemeler ve kolajlar ile dinleyenler daha da şaşırmakta.

17 Mayıs gecesi “Time” ile zamanı durduracak KoroSU bir kez daha. Abba, Beatles, Coldplay, Madonna, maNga, Metallica, Michael Jackson, Muse, Sezan Aksu ve çok daha fazlası aynı 2 saatin içinde, aynı sahneden, aynı insanlar tarafından çalınıp söylenecek. Her zamanki kadar eğlenceli, yer yer duygusal bu konseri kaçırmayınız.

Afiş tasarımı için sevgili davulcumuz Mert Süha Öner’e, birbirinden sevimli fotoğraflarımız içinse Cihan Avcı’ya teşekkür ediyor; görevi ben ve arkadaşlarım Canan ile Işıl'dan devralarak KoroSU’yu bütün bir yıl idare eden Cemre Kaya, Ezgisu Biber ve Nurşah Emel’e ellerinize sağlık diyorum. Ve tabii ki Doğan Kospançalı’ya çok şey borçlu olduğumuzu ekleme gereği duyuyorum.


2 Mayıs 2010

Mayıs Ayı, Müzikus Ayı!

Sabancı Üniversitesi Müzik Kulübü, nam-ı diğer Müzikus tüm üretkenliği ve kalitesiyle, gelenekselleşmiş Mayıs Ayı etkinlikleri ile bu ay yine karşımızda olacak. Tür farkı gözetmeden kaliteli müziği yıl boyunca Sabancı Üniversitesi öğrencileri ile buluşturan, ve bunca yıl bir parçası olmaktan gurur duyduğum kulüp, Mayıs ayını yine kendi projelerine ayırıyor.
3 Mayıs Pazartesi - "Devâ-Saz": "Müziğin birleştirici özelliğinden yola çıkarak, aynı vatan üzerinde çağlar boyunca birlikte yaşamış olan toplumların yaralarını sarmak; ilişkilerin sertleştiği, kardeşliklerin unutulmaya başlandığı günümüzde, özün insan, insanın da aynı öz olduğunu vurgulamak adına kolları sıvıyoruz." diyor Devâ Saz üyeleri. Yurdumuz topraklarından geçmiş onlarca farklı kültürün çaldığı, söylediği müzikleri; kampüste iyi müzik yapan herkesin emeği ile SGM sahnesinde buluşturan "Avam Garde"ın izinden giden projenin de mimarı Müzikus ve Sabancı Üniversitesi'ne çok şey katmış olan mezunlardan Kemal Arslan.

6 Mayıs - Neşeli Günler Kumpanyası 5. Yıl Özel Konseri: 2005 yılından beri gerek sahnesi, gerek kostümleri, gerekse müzisyen trafiği ile dikkat çeken bir proje olarak, 70'li yılların pop müziğini kullanarak Sabancı Üniversitesi'nde nostaljik rüzgarlar estiren Neşeli Günler Kumpanyası; okul dışında verdiği konserler ile dikkat çeken bir proje. Armağan Amcalar'ın öncülüğünde kurulan kumpanya, 5. yılını da ilk konserini verdiği SGM'de kutluyor.

10 Mayıs - Klasik Müzik Korosu: Üç yıl önce Ozan Çavuşoğlu tarafından kurulan ve kampüste klasik ve acapella müziğin öncülerinden olan Klasik Koro, çoksesli klasik batı müziği parçalarının yanısıra Türk bestecilerin çoksesli eserlerine de yer veriyor. Bu yıl Boğaziçi Üniversitesi Korofest'te de sahne alan koronun şefliğini Borusan Çocuk Korosu ve Koralistanbul'un şefliğini de yürüten Gülsen Yavuzkal yapıyor.

12 Mayıs - Türk Sanat Müziği Korosu: Müzikus'un en köklü korosu, “Hayat Tecrübelerine Saygı Duruşu” temasını bu sene de sürdürüyor. Melihat Gürses'in konuk olarak yer alacağı konserde, santaçının repertuarından dinlemeye alışılan Türk Sanat Müziği eserleri seslendirilecek. Uzun yıllar koroyu çalıştıran ve kısa süre önce aramızdan ayrılan Ali Naci Erol'un anısına...

13 Mayıs - Golden Gig: Müzikus'un en yeni oluşumlarından Golden Gig, geçtiğimiz hafta Bora Uzer'in alt grubu olarak sahne almış ve beğeni ile izlenmişti. Popüler şarkıların acid jazz, funk, R&B uyarlamalarından oluşan repertuarı ile Golden Gig'in kadrosu; Saper Şahbaz, Kadir Özgür, Ayça Erel, Arda Berkay Koşar, Aykut Uysal, Sinan Türünz ve Nazlı Kubalas'tan oluşuyor. Grup, Üniversite Merkezi önündeki çimenlerde, değişk bir atmosferde müziğini dinletmeye hazırlanıyor.

17 Mayıs - KoroSU: Sabancı Üniversitesi'nin hayatıma kattığı en güzel şey olan KoroSU'nun bu yıl da bir parçası olmaktan gurur ve mutluluk duyuyorum. 2004 yılında Sezen Aksu Korosu adıyla kurulmuş olan KoroSU; değişen ve gelişen konsepti ile yıllardır enerjisini, renklerini ve müzikalitesini artırarak yola devam etmekte. Türkçe ve yabancı şarkıları çoksesli olarak seslendiren koro, bu yıl 3. kez usta müzisyen Doğan Kospançalı tarafından çalıştırılıyor. Bu yıl "Time" konsepti ile karşınızda olacağız. 'Zaman'ı unutmak üzere hepinizi bekliyoruz.

25 Mayıs - Adam Olacak Çocuklar!: "O’nunla büyüdük, O’nu izleyerek öğrendik birçok şeyi...O’nu dinledik, O’nunla söyledik, O’nunla gezdik bütün dünyayı...O bizim için “adam olacak çocuklar” dedi, biz de olduk.Biz “Barış’ın çocukları” olduk...Biz onu unutamadık, bir avuç genç toplandık, onu çaldık, söyledik.. Sizin de bizimle söylemenizi istedik, o yüzden böyle bir projeye giriştik. O’nu yaşatacağımız; O’nunla sevinip O’nunla hüzünleneceğimiz bu duygusal gecede bizleri yalnız bırakmayın istiyoruz." diyor projede emeği geçenler. Yıllar sonra bize Barış Manço'yu anımsatacak anlamlı projenin çalıştırıcısı da KoroSU'dan aşina olduğumuz Doğan Kospançalı.

26 Mayıs - Halk Müziği Topluluğu: Müzikus'un her tür müziğe açık olduğunun bir başka kanıtı olan topluluk, bir kez daha SGM'de sahne alıyor.

27 Mayıs - Müzikus Geleneksel Okul Grupları Konseri: Yıl boyunca okulun ve hayatın stresini Müzikus stüdyosunun anahtarını alarak o sünger kaplı duvarların arasında atan herkesi buluşturan, Sabancı Üniversitesi'ni ve izleyenleri yeni seslerle ve yeni yüzlerle buluşturan, gelenekselleşmiş Müzikus Okul Grupları Konseri, bir kez daha göl kıyısında. Soğuğa da rüzgara da karşı koyarak müzik yapmaya kararlı gençlerimizi yalnız bırakmayalım. (Önemsiz not: Geçtiğimiz yıl o sahnede hayatımın en kötü performansını sergilemiş olabilirim.)

10 Temmuz 2009

Tosun Terzioğlu ve Çocukluğu

Sabancı Üniversitesi (SU), geçtiğimiz haftalarda benim de aralarında bulunduğum 7. lisans mezunlarını verirken 26 Haziran 2009'da SGM'deki kapanış dersimizi, kendisi de bu yıl okula veda edecek olan, rektörümüz Tosun Terzioğlu verdi. Terzioğlu, sahnede matematikçi kimliğiyle değil, eğitimci kimliğiyle vermeyi seçmişti rektörü olarak Sabancı Üniversitesi'ndeki son dersini. Konu, kendi eğitimiydi. (Kapanış dersinin geçtiğimiz Pazar günü Radikal İki'de yayınlanan bir özetine buradan ulaşabilirsiniz.)

Kendisini önce 7 ayrı yılda mezun olan 7 SU mezunu, sonrasında da Güler Sabancı takdim etti. Eski öğrencilerinin söyledikleri, Tosun Hoca'yı tanıyan herkesin katılacağı türden sözlerdi. Evet, o aramızda, bizden biri gibi yaşamıştı. -ki kendisiyle bir arada olduğumuz bu sondan bir önceki günde birlikte çektirdiğimiz fotoğrafta da kendisinin gayet cool olduğunu farkedebilirsiniz.

Diğer yandan kapanış dersinde Tosun Hoca'nın anlattıklarının bir çoğunu biliyordum. İlk duyduğumda, yaklaşık 2 yıl önce Okyanus'un 12. sayısındaki "Hoca Çocuklukları" köşesi için Irmak'la beraber oturmuştuk karşısına. Güzel bir nostalji oldu benim için. O röportaj şöyleydi:

Gazetelerde Sabancı Üniversitesi’ni ya da gündemi ilgilendiren konular hakkındaki fikirlerini beyan ederken gördük hep onu. Yemekhanede tepsisini kaldırırken ya da bisikletiyle kampusta gezerken karşılaştık onunla. Daha önce O hiç çocukluk anıları, cezaları, oyunları; kısacası 1940-1950li yıllarda çocuk olmak gibi konularda röportaj vermemişti. Bu sayımızda Hoca Çocuklukları köşemizde rektörümüz Tosun Terzioğlu’ nu ağırlıyoruz.

Ne zaman, nerede doğdunuz?
1942’de doğdum. Laleli’de oturuyorduk. Koska Caddesi, 10 numara… O kış çok soğuk geçmiş. Annem, ciğercinin önünde ayağı kayıp düşmüş. O yüzden zannediyorum 10-15 gün erken doğmuşum. Esasında ismim de oradan geliyor. Çok zayıfmışım erken doğumdan dolayı. Babam ‘bebekken baktığımız zaman arka taraf gözükürdü’ diye takılırdı hatta. İlk ismim olan Ahmet’te zaten karar kılmışlarmış. Ama sonraları babam ‘tosun gibi olacak’ diye diye Tosun diye kalmış.

Çocukluğunuz nerede geçti?
Laleli’de geçti çocukluğum. İlkokulum oradaydı, Koca Ragıp Paşa İlkokulu. Halen mevcut olan bir ilkokuldur. Ailenin tek çocuğuydum. Ama çocukluğumun büyük bir kısmı, yazları özellikle; benim çok sevdiğim, annemin memleketi olan Manisa’nın Turgutalp Köyü’nde geçti. Anneannemin, dedemin olduğu yerde… Orada oyun oynayarak, çayda balık tutarak, ninemin ineklerini sürüye götürerek.

Türkiye çok, çok daha fakir bir ülkeydi.

1940’larda çocuk olmak deyince, ne geliyor aklınıza?
Bir kere Türkiye çok daha fakir bir ülkeydi. Çok, çok daha fakir bir ülkeydi. Arsada oynamak diye bir şey vardı mesela. Sonradan anlıyorum ki, bizim arsa dediğimiz yerler yangın yerleriydi. Yani bir zamanlar yangın olmuş ve büyük bir arazi parçası öylece kalmış. İçinde hâlâ bina kalıntıları, dehlizler vardı. Dehlizlerde garip insanlar yaşardı, fevkalade fakir bir yerdi. Bizim Koska Caddesi’nin tam köşesinde bir çorbacı vardı. Şimdi artık çorbacı diye bir şey kalmadı. Orada sade suya çorba ve ekmek satılırdı. Daha sonra 1950’lere doğru pilav da satılmaya başladı. Çok fakir ve küçüktü İstanbul. Örneğin Mecidiyeköy’de kır kahveleri vardı. Yani, ‘şehrin dışına çıkıyorum’ derdin Mecidiyeköy’e gitmek için. İlk okuduğum gazete havadislerinden biri “Hacı Osman Bayırı’nda eşkıyalar yol kesti” idi. Hacı Osman Bayırı, bugün Büyükdere’yi Maslak’a bağlayan yol.Bugün eşkıya çıksa, ilk geçen arabanın altında kalır. Çok farklı bir Türkiye’ydi yani. Tempo çok daha yavaştı. İstanbul’dan Soma’ya gitmemiz, (Turgutalp Köyü Soma’ya bağlıdır) bir günümüzü alırdı. Vapura binip Bandırma’ya gidilirdi, Bandırma’dan trene binilirdi. Trenin tarifeye göre 5 saat sürmesi gerekirdi, ama ben hiç 5 saatte gittiğini hatırlamıyorum. 6 saatte gidersek ‘Baya iyi geldik’ derdik. Buharlı bir lokomotifti ve buharlı lokomotif Bandırma’dan rampayı çok zor çıkardı. Hatta gençler trenden atlayıp yanda yürürdü. Yaz günüyse, kenarlardaki erik ağaçlarından erik toplarlardı. Sonra da rahatlıkla trene geri binerlerdi.

Arsada oynardık dediniz. Ne tür oyunlar oynardınız?
Futbol! Küçük plastik topla… Zordu, çünkü arsalar düz değildi. Takım seçiminde ilk önce yokuş aşağı kimin hücum edeceği çok önemli bir şeydi. Hangisi daha avantajlıydı onu hiçbir zaman tam olarak çıkaramamıştık. Bana göre ikinci devre yokuş yukarı hücum etmek daha zordu. Onun dışında çelik-çomak oynardık. Bir de benim çok sevdiğim bir oyun vardı: Yağmurlu günlerden sonra o arsalarda, su birikintileri olurdu. Gölcükler oluşurdu. Bir gölcükten diğerine kanal açarak o suyun akışını seyreder, içinde bir şeyler yüzdürürdük. Yani çamurda oynardık. Su birikintisi dediğime bakmayın; çamurdu, başka bir şey değil. Okulun bahçesi vardı, ama okulun bahçesinde oyun oynamak kesinlikle yasaktı. Bir keresinde, 4. sınıfta orada futbol oynarken yakalanmıştık. Üstelik nöbetçi öğretmen Fatma Hanım da benim öğretmenimdi. Sert bir öğretmen olduğu için çok kötü oldu. İlkokulda epey ceza vardı ve o cezaların içerisinde dayak da vardı.

O zaman cezalarla ilgili sorumuza geçelim. Okuldayken ne tür cezalar aldınız?
Sert bir müdürümüz vardı. Değişik boyda cetvellerle döverek cezalandırırdı. Fakat maalesef, öyle alışmıştık ki bu cezalara, haksız olmadıkça fazla sesimizi çıkarmazdık. 50 santimlik cetvel cezası hak edecek bir kabahat yapmışsak -ki bu sırada doğru durmamak olabilir- onun yerine bir metrelik cetvelle dayak yersek ona kızardık. Ama tabii, ‘Müdürüm bu elli santimlik suçtu’ diyemezdik.

Matematiğe ilk katkım, hiç iyi karşılanmadı.

Matematik ilginiz çocukluktan mı geliyor?
Tabii, babam matematikçiydi. Ama matematiğe ilk katkım, hiç iyi karşılanmadı. Laleli’deki evimizde babamın bir çalışma odası vardı. Oraya benim girmemem tembih edilmişti. Çünkü babam orada ‘matematik’ yapıyordu. Böyle yasak şeyler cazip gelir çocuklara tabii, kilitli falan da değildi. Bir gün ben girdim oraya. Babamın masasına baktım, nefis kâğıtlar var. Kuşe kâğıdı olduklarını sonradan öğrendim. Ve Babam oraya çini mürekkebiyle çok dikkatli bir takım şekiller çizmiş. Geometrik şekiller… Geometri kitabı yazıyordu o sıralar. Çini mürekkebini de buldum; ben de bir şeyler çizdim! Derken elim çini mürekkebinin şişesine çarptı, onu da devirdim. Başka kâğıtlarla onu temizlemeye çalıştım. Hemen kaçtım oradan. O tarihlerde de bu kuşe kâğıdı, çok zor bulunan, çok pahalı bir şeymiş. Sonra babam geldi eve. Orayı gördü, berbat bir durumda. Tabii mürekkebin hepsini silememişim. Güzel bir masası vardı, ben evimde, kullanıyorum şimdi o masayı. O masanın içine nüfuz etmiş adamakıllı. “Nedir bu, ne yaptın sen?” dedi, “Matematik yaptım.” dedim. Matematiğe ilk katkım, biraz cezayla sonuçlandı. O masada hâlâ o leke duruyor, kaç yıl geçmesine rağmen, kaç kez cilalanmasına rağmen.

Küçükken akademisyen olmak ister miydiniz?
Annem de babam da üniversitede öğretim üyesiydi. Dolayısıyla üniversiteyle tanışmam 3-4 yaşında oldu diyebilirim. Geri dönüp bakınca “o zamandan belliymiş” diyebiliriz, evet. Ortaokul ve lise yıllarım Robert Kolej’de geçti. Oradaki hocaların bana koyduğu takma isim de ‘profesör’dü. 10-11 yaşlarındaydım İngilizce hocam bana bu ismi taktığında. Akademik kariyer kaderimde varmış. Bana yalnızca hangi alanda olacağını seçmek kaldı. Lisedeyken ne annem, ne de babam ‘akademik kariyer yapacak mısın?’ diye sormadı. Ama ne yapacaksın ki?
Annem fizyologdu, benim biyolog olmamı isterdi herhalde. Ama biyolojiye bir merakım yoktu. Tarihe merakım vardı, matematiğe vardı, bir ölçüde fiziğe ve arkeolojiye. Bir de denize… Gemi mühendisi olmayı hayal ediyordum. Ortaokul ve lise yıllarında bütün yazı sandalda geçirirdim. Kendi sandalım, ya da bir arkadaşın sandalı olurdu bu. Saha sonra motorlarımız vardı. Değişik arkadaşların 3 motoru. Devamlı onları tamir etmeye çalışır, bir tanesini çalıştırmayı başardığımız anda balığa çıkardık, olmazsa da kürekle çıkardık. İşte, bunlar arasında kaldım, sonunda matematiğe karar verdim. Son anda karar verdim hatta. Ve yurtdışında okuduğum o üniversiteyi de öyle bir seçtim ki, matematiğe gidiyorum ama istersem gemi mühendisliğine hemen transfer olabilirdim sene kaybetmeden. Ama birinci senenin sonunda sevdim bu işi. Üniversiteyi de sevdim, matematiği de.

Okumayı ne zaman öğrendiniz?
İlkokulda öğrendim. İlkokula da 2-3 hafta geç başladım. Annem-babam yurtdışındaydı. Yeni bir okuldu, sınıf çok kalabalıktı. 70 küsur kişiydik sınıfta. Ben en son geldiğim için beni bir 3 kişilik sıraya 4. kişi olarak yerleştirmişlerdi. Ben de en köşesindeyim, onlar şöyle bir kıpırdansa; düşerim diye çok korkardım.

Araştırdığımız kadarıyla kampusta sürekli bisiklete bindiğiniz söyleniyor, bu bisiklet sevgisi de çocukluktan mı geliyor?
Sürekli binmiyorum, havaya baksana. (Gülüyor) Bazen biniyorum evet. Bisiklet ilkokul dörtte alındı bana. Ve hep bisikletim vardı. Şimdi yapamıyorum tabii ama eskiden, 13-14 yaşındayken, direksiyonu tutmadan da sürebilirdim bisikleti. Ayrıca öyle giderken kazağımı da çıkartabilirdim. Birkaç sefer de düştüm tabii.

Futbol, bisiklet… Sporu severdiniz yani?
Evet, Robert Kolej’de de futbol oynadım. Bir ara atletizmle biraz uğraştım. Basketbol oynadım. Bir çok spor yaptım. Bir tanıdık beni 5 yaşından itibaren futbol maçlarına götürmeye başladı. Fenerbahçeli oldum. Çok küçüktüm, seyredip anlamaya çalışıyordum. Bir şeyler oldu, gol atıldı, Lefter attı. Herkes sevindi. Ben de sevindim ama Şevket Bey’i kaybettim ben. Beni o gol heyecanıyla tuttuğu gibi atmış bir tarafa. Bir baktım, bambaşka insanların arasındayım. Sonra geri verdiler beni.

Takma isminizin ‘profesör’ olduğunu söylediniz. Başka takma isminiz de var mıydı?
Biri de ‘eşkıya’ydı. Arkadaşlarım takmıştı. Dağda bayırda gezmesini severdim çünkü. Yani hırsızlık yaptığım için değil. Eskiden Boğaz’da çok boş arazi vardı. “Eskiden her taraf koruymuş” , onlar nostaljik yalanlar çoğu. Boğaziçi’nin üst kısımları tamamen boştu. Etiler diye bir şey yoktu. Ben de o dağ-bayırda gezmesini çok severdim. Ha bir de elimde sopa taşırdım. Çünkü yılan çıkardı ve ben yılandan çok korkardım. Hâlâ da korkarım. Bu yüzden adım ‘eşkıya’ kalmıştı.

Kavga eder miydiniz?
Mecbur kalmadıkça hayır… Ama kafam gözüm yarıldığı olmuştur. En kötüsü, bir kere bostan dediğimiz yerde, 14-15 yaşındayken futbol oynuyoruz arkadaşlarımızla... 3-4 arkadaşım fena halde kavgaya başladı. Aralarına girdim ‘durun yapmayın’ diye. Uf ne biçim dayak yedim. Herkes bana vurmaya başladı. Yok ama… Öyle çok kavgacı değildim. Ama kavga etmedim de diyemem.

Ben kendi çocukluğumdan memnunum.

Şimdiki çocuklara baktığınızda etraflarında internet, bilgisayar, televizyon... Öyle bir çocukluğunuz olsun ister miydiniz?
Ben kendi çocukluğumdan memnunum. Oyuncağımız dâhil her şeyimizi kendimiz yapmak zorundaydık. Sen su kabağından gemi yapmayı biliyor musun? Ben biliyorum. Soma’da bir havuzumuz vardı, orada bir şeyler yüzdürmek istiyordum, ama yok öyle hazır bir şey. Su kabakları vardır, onların biçimli olanlarını gider dedemin tarlasından keserdim. Esasında kesmemem lazım, çünkü onlar tohumluktur. Dolayısıyla tohumluk pek kabak kalmazdı tarlada. Büyük olanlarını keserdim, oyardım. Ondan sonra yelken direği, uydurma bir yelken. Oradan, buradan… İyi güzel de, birkaç gün sonra kabak su çekmeye başlardı ve dağılırdı. Bu sefer de havuzu temizlemek gerekirdi.

Teşekkür Ederiz.

Emre Eminoğlu & Irmak Şişmanoğlu

(Bu röportaj Mart 2008'de Sabancı Üniversitesi Yayın Kulübü Okyanus'un çıkardığı "Okyanus" Dergisi'nin 12. sayısında yayınlanmıştır.)

3 Haziran 2009

Eğitimde eşitsizlik ve haksızlık üzerine...

Bir öğrencisi olarak içindeki son günlerimi yaşadığım Sabancı Üniversitesi bir haftadır akılalmaz bir zihniyetin ürünü bir krizle başa çıkmaya çalışıyor. Her şey, yaklaşık bir hafta önce, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan'ın yaptığı bir açıklama ile başladı:

"Özcan, “Sabancı Üniversitesinde öğrencilerin puan şartı aranmaksızın, alan farkına bakılmaksızın bölümler arası geçebilmesine” ilişkin bir soru üzerine, “Sabancı Üniversitesinde uygulanan sistemin çağdaş ve iyi bir sistem olduğunu” ifade etti. Üniversite sınavında öğrencilerin yeteri kadar istedikleri yerlere giremediklerinin altını çizen Özcan, yönlendirmenin Türk milli eğitim sisteminde hiçbir zaman yapılmadığını söyledi. Özcan, şunları kaydetti: “Bizim ülkemizde hiçbir zaman kabiliyetlerimiz bakımından bir yere yönlendirilmedik. Üniversiteye gidiyoruz hasbel kader. Annemiz, babamız bize bir bölüm söylüyor, orayı yazıyoruz. Bu iyi bir şey değil. O üç üniversitede (Sabancı, Okan ve Işık üniversiteleri) yapılan şey bu. Mekanizmaya biraz da çözüm getiriyor. Yönlendirilmemiş çocuklara son bir şans veriyor. Bir sene ortak dersler alıyorlar. O derslerde seviyeleri yükseliyor. Hem de hangi alanlara ilgileri var onlar tespit ediliyor. Çocuk ikinci yılında istediği alana yönlendiriliyor bu iyi bir şey. Şimdi bunun sakıncası siz Eşit Ağırlıkla düşük puan gerektiren bir yere giriyorsunuz. Bir sene okuyorsunuz, sizden 30 puan daha yüksek veya sayısalla öğrenci alan bir bölüm gösteriliyor. İlginizin o bölüme olduğunu düşünüyorsunuz. Sizi o bölüme geçiriyorlar. Sonra ne oluyor? Siz 30 puan farkı bir anda kapatmış oluyorsunuz. Sınav türü değiştiriyorsunuz. Eşit ağırlıktan sayısala gidiyorsunuz bizim itiraz ettiğimiz kısım bu. Ya herkese bu sistemi verelim ya da hiç kimseye vermeyelim.

Şimdi buraya kadarki kısmı özetleyecek olursak, ülkemizin Yüksek Öğrenim Kurumları'nın başındaki insan, ülkemizin eğitim sisteminde hiçbir zaman yönlendirilme olmadığını söylüyor. Bunun farkında olması, gerçekten tebrik edilesi bir durum. Fakat asıl sorun kendisinin "çağdaş ve iyi" bir sistem olarak nitelediği sistemi "ya herkese ya hiç kimseye" mantıksızlığıyla ortadan kaldırmak istemesi.

Madem 10 yıldır süregelen bir sistem bu, madem "iyi", madem "çağdaş"; zor olsa da 10 senede adım adım, yavaş yavaş uygulanamayacak kadar zor olmasa gerek, ne kadar işe yarar bir sistem olduğunu gördükten sonra tüm okullarına uygulasaydın? Neden bu ülkede öne çıkan, iyi olarak nitelenen şeyler engelleniyor diğerlerine örnek olması gerekirken? Neden herkesin bu kadar iyi olması imkansız, o yüzden herkes kötü, herkes bir-örnek, herkes odun olsun yolu seçiliyor? (Arkadaşım Işıl Demir, ntvmsnbc'ye verdiği röportajda bunun cevabını "bürokratik tembellik" olarak veriyor, çok da doğru söylüyor bence.)

Sabancı Üniversitesi'nin %50'si bu sistem sayesinde kariyerine, hayatına ve geleceğine giden yolda doğru kararlar olduğunu her fırsatta dile getirdiği U-dönüşleri yapmış bulunmakta. YÖK tarafından gözüktüğünün aksine, herkesin sözel puanla üniversiteye kapağı atıp mühendis olarak çıkmasından ibaret değil. Onlarca arkadaşım mekatronik, elektronik, malzeme ve bilgisayar mühendisi olmak isteğiyle geldiği bu okuldan sanatçı ya da siyaset bilimci olarak mezun oluyor bu üniversiteden. 18 yaşında, beyinleri hocaları ve aileleri tarafından yıkanarak alınan kararlardan mutsuz olanlar, okulumun bu sistemi sayesinde mutlu oldukları, istedikleri ve bu nedenle ileride iyi yaparak alanlarında zirveye çıkacakları bölümü seçebiliyorlar. Mutsuz mühendislerin sayısı bu sayede azalacak; ülkeyi siyasetçilerin değil, mühendislerin yönetiyor olması bu şekilde engellenecek... Anne-babalar arasındaki -dün bir hocamızın söylediği- "mühendislik fetişi" ve "madem para veriyorum, bari mühendis olsun" mantığı, "sanatçı aç kalır" önyargısı bu sayede aşılacak. 18 yaşında ÖSS denilen illetle beyinlerindeki her şey boşaltılıp ezber bilgilerle doldurulan, istemedikleri bir mesleği sırf puanı oraya yetebiliyor diye istemeden yapan zavallıların sayısı böyle azalacak.

Bu okulda sanat tarihini Mısır'dan Warhol'a kadar ezbere bilen mühendisler, tarih bilgisi sayesinde dününü bugününe rasyonel olarak bağlayabilen biyologlar, elektrik devrelerinin nasıl çalıştığını bilen siyasetçiler ve evrimin ne kadar mantıklı bir şey olduğuna inanan sanatçılar var. Çünkü eşitsizliğin ve haksızlığın ta kendisi mühendislerin, sanatçıların ya da tarihçilerin tekdüze, kendi alanı dışında, afedersiniz, hiçbir bok bilmiyor olmaya zorlanması.

Ya da daha da ileriye gidelim eğitimdeki asıl haksızlıklar ve eşitsizlikler için: Bu ülkede neden 18 yaşına gelmemiş, özgürce istedikleri dine inanma hakları olan beyinler zorunlu bir din dersi ile muhatap oluyor? Neden bu ülkede binlerce çocuk anadilinde eğitim-öğretim hakkını kullanamıyor? Neden bazı öğrenciler okula gidecek yol bile bulamıyor? Neden bu ülkenin çoğu köyünde kızlar okula gönderilmiyor? "İlkel ve kötü" olanı düzeltmek varken, "çağdaş ve iyi" olanı yok etmek niye?

Geçtiğimiz yıllarda "iyi ve çağdaş bir sistem" olduğu Işık ve Okan Üniversiteleri tarafından farkedilip, bu okullarda da uygulanmaya başlayan bir sisteme dil uzatmak neden? Belki bir özel okulun nasıl bu kadar kısa sürede devlet okullarını sollayabildiğini kıskanmak, belki 10 yılda sıfırdan zirveye çıkan bir okulda bu sistem sayesinde gerek akademik hayatlarında gerek kariyerlerinde zirveye çıkmaya başlamış olan mezunları/öğrencileri hazmedememek, belki de bilinçli, gözleri açık ve farkında olan insanların çıktığı bu fabrikadan korkmaya başlamak...

Ali Alpar'ın dediği gibi, "Bırakınız yapsınlar." Engel olmak niye?

Ayrıca bu konu hakkında yazılmış güzel bir yazı için: Radikal'den "Tornadan Çıkmış Eğitim Kavgası"...

22 Mayıs 2009

KoroSU'dan "Because..."

“Neden şarkı söylüyoruz?” Bu sorunun eğlenmekten kafa dağıtmaya, beraber bir şeyler yapıyor olmaktan rahatlamaya, müzikle uğraşmaktan vakit öldürmeye kadar sayısız nedeni var biz KoroSU üyeleri için. Ama amacı ne olursa olsun şarkı söyleyen biz, bunu bizi izleyenlerle paylaşmaktan büyük zevk alıyoruz. Sabancı Üniversitesi Çok Sesli Pop ve Rock KoroSU, 27 Mayıs’ta, bu kez adını bir Beatles şarkısından alan konseri ile altıncı kez SGM’yi sallamak için geliyor.

2004 yılında Sezen Aksu Korosu olarak kurulmuş ve sanatçıya adanmış olan koro, 2005 yılında Sezen Aksu Müzikali ile daha çok ilgi çekmiş ve Harbiye Açıkhava Konseri’nde sanatçıyla aynı sahneyi paylaşmıştı. 2006 yılında değişim geçirerek, Türkçe ve Yabancı pop ve rock şarkılarından oluşan “Hepsi Burada” konseptini benimsemiş ve 3 öğrenci tarafından çalıştırılmış olmasıyla da takdir toplamıştı.

Kurulduğundan bu yana her yıl yeni koro ve orkestra üyeleri ile daha da dinamikleşen KoroSU; bu yıl yine Doğan Kospançalı’nın usta ellerinden çıkan düzenlemeler ile ABBA’dan Kenan Doğulu’ya, Queen’den MFÖ'ye uzanan geniş bir repertuarı çoksesli olarak seslendirecek. 90’lar pop ve rock müziğine saygı duruşu niteliğindeki sürpriz bölümleri, Danny Elfman ve John Williams gibi iki usta ismin film müzikleri ile de dikkat çeken “Because…”; 27 Mayıs 2009 Çarşamba günü, saat 20.00’de Sabancı Üniversitesi Gösteri Merkezi’nde (SGM) ücretsiz olarak izlenebilecek.

2 Ocak 2009

"SU Öğrencisinin En İğrenç Anları"

Geçtiğimiz hafta blogum açısından bir yeniliğe daha imza atarak, "Okurlara Sor" serisinin başlamasını sağladım. Bir Sabancı Üniversitesi öğrencisinin en iğrenç anlarını SU öğrencisi okurlarımın oylarıyla belirledim: Ankete katılan 48 kişinin (5'er seçenek işaretlediği) cevaplarına göre, okulum öğrencilerinin %52'sinin okul sınırları içerisinde yaşayabileceğini düşündüğü en iğrenç şey "Shuttle'ı kaçırmak". Bunu sırası ile %42'nin ve %40'ın oylarını alan "Finallerden sonra proje vb. nedenlerle okulda kalmak zorunda olmak." ve "Müzikus Partisi'nin ertesi günü sınavının olması." izliyor.

En popüler 10 seçenek ve katılanların yüzde kaçı tarafından işaretlendikleri şöyle:

1. Shuttle'ı kaçırmak (%52)
2. Finallerden sonra proje vb. nedenlerle okulda kalmak zorunda olmak (%42)
3. Müzikus Partisi'nin ertesi günü sınavının olması (%40)
4. BK Paylaşım'ın çalışmaması (%38)
5. Boş study aramak (%38)
6. Aynı gün 2 finalinin olması (%35)
7. Fabrikalardan gelen deri kokusunu solumak (%35)
8. Gece yarısı acıkmak ve odada yiyecek bir şey olmaması (%31)
9. Son bozuk paranı otomatlara kaptırmak (%29)
10. Cuma/Cumartesi gecesi 01:00 shuttle'ına yetişmek için arkadaşların yanından erken kalkmak zorunda olmak (%27)

İlk iki sırada yer alan anlar gösteriyor ki, okulum öğrencisi şehrin kilometrelerce uzağındaki kampusunda tıkılıp kalmaktan tiksiniyor. Dağın başından tek kurtuluş yolu olan shuttle'ların saatlerine bağımlı yaşamak, "Shuttle'ı kaçırmak" anının dünyanın en iğrenç şeyi olmasına neden olmuş durumda. Finaller biter bitmez de evine kaçmak istemek, benzer nedenlerle, yine haklı bir ikincilik getirmiş. 10. sıradaki "Cuma/Cumartesi gecesi 01:00 shuttle'ına yetişmek için arkadaşların yanından erken kalkmak zorunda olmak" da aynı kapıya çıkıyor. Okulum öğrencisi, okulda kalmak zorunda olduğu anlarda ise sınırlı eğlence olanaklarına sahip. Ve haklı olarak okulun en büyük kulübünün dönemde ortalama 2 kez düzenlediği en eğlenceli partisine gidememek kötü bir şey. Bilgisayar Kulübü'nün dev hizmeti BK Paylaşım ise, eğlenceye açılan bir başka kapı olarak çalışmaması durumunda insanları çileden çıkarıyor.

Anket sonuçları anonim olarak bana ulaştığı için -mantıklı olarak-, kimin ne yazdığını bilemesem de, "Diğer..." seçeneğini işaretleyen 10 kişiden 3'ünün alternatiflerine yer vermek istiyorum. Kendilerini övgüye ve ödüle değer buldum, lütfen kimliklerini belirtsinler.

Sürrealizm Ödülü: "Bok Heykeli'nin deliğinden yılan gibi süzülerek geçmek." ("Bu aslında eğlenceliydi." - diye de not düşmüş arkadaşımız. Denemek isteyenlere duyurulur.)

Hijyen Ödülü: "Köpüklü Kahve'ye 2 saniyeliğine de olsa girip çıktığında yağ kokmak."

Bunu Anca Kerem Yapar Özel Ödülü: "Anfide Merdivenlerden Yuvarlanmak"

26 Kasım 2008

"Remember the 20th of November"

Yaklaşık bir hafta önce, 19 Kasım'ı 20 Kasım'a bağlayan geceyarısı; bilgisayarı başında oturup olağanüstü bir durum olmadıkça (ki çoğu zaman dersler olağanüstü bir durum kategorisine girmiyor) odasından çıkmayan yurdum (derken Sabancı Üniversitesi Yurtları) insanları DELİRDİ!

"20 Kasım 2008 Sabancı Üniversitesi Çıldırması" olayında rastladığım birkaç aktiviteyi okuyacak ve SU öğrencilerinin amaçsızlığına şaşıp kalacaksınız şimdi: Camlardan bağırmak, yağmurun altında yalınayak koşarak bağırmak, avaz avaz şarkı söylemek, çığlık atmak, odaların ışıklarını yakıp söndürmek, odalardan dışarıya lazer tutmak, odaların camlarından müzik yayını yapmak, gitar çalmak, elektro-gitar solosu atmak, saksafon çalmak, meşale yakmak, odalardan yakılan cisimleri aşağı atmak, odalardan aşağı tuvalet kağıdı ruloları atmak, halay çekmek, frizbi oynamak, uzun eşek oynamak, zıplamak, haykırmak, amaçsızca koşmak, stadyum tezahuratları yapmak... Favori sloganın rektörümüzden bizi diskoya götürmesini istemek olduğu kesin. En favori şarkılar ise "Çile Bülbülüm" ve "Fesufanallah"...


Son cümledeki iki şarkının sözlerini inceleyecek olursak, 20 Kasım vaka-i cinnetiyesinin bir sınav-ödev-ders protestosu olduğu yargısına varmak gayet mümkün. Diğer yandan olayın çıkış noktasının bununla hiç mi hiç alakası yok.

Etrafta dolaşıp duran ve bu olay gelenekselleşip 10 yıl sonra kökenleri tartışıldığında tekrardan -belki de daha abartılarak- dile gelecek olan şehir efsaneleri bir yana; olayın çıkış noktası oldukça basitti aslında. Literatüre "20 Kasım 2008 Sabancı Üniversitesi Çıldırması" olarak geçen vaka; kafası bir hayli dağılmış ve uçmuş olan, sayısı iddia edildiği gibi üç değil dört genç kızımızın kendini A2-A3-A4-A5 yurtları arasındaki boşluğa atarak bağırmalarından ve sonrasında olayın A1-A2-A5-A6 yurtları arasındaki boşluğa taşınmasından ibaret bir olay aslında...

(Efsaneleşmenin tatlı heyecanını sonsuza dek yaşamak isteyen dört kızımız ve kendilerine seyrici kalan iki arkadaşları ne yazık ki röportaj vermeyi reddettiler, ama burdan okul tarihine geçtikleri için kendileriyle gurur duyduğumu söylemek istiyorum.)


Peki 4 kızın çığlık atmasını, bu kadar büyüten neydi? Sanırım tartışılması gereken konu tam olarak bu. Her türlü hizmete birbiri ardına gelen zamlar bir tarafımızı ağrıtırken yapılan eylemlere bile koca okulda bir avuç insan katılırken yüzlerce insanı bir araya toplayan neydi?

Şehrin kilometrelerce uzağında bulunan üniversitemize hapsolan insanlar, 20 gündür parti yapılmamasının (ki eskiden dönemde bir parti anca görürdük, buna da şükür) da yarattığı enerji patlamasıyla; sınav haftasında böyle bir fırsat çıksın da delirelim diye bekliyorlardı sanırım. Sevgili arkadaşlarım arasında bulunan 4 hanım kızımızın çığlıklarını ve college-girl naralarını kaldıramayan üç-beş kişinin çık-çıklarına, "delirenlere saygı duyalım lütfen" kıvamında bir destekti belki de. "Asosyal olabiliriz, ama sosyalleşmek isteyenleri destekleriz." diyorlardı belki de.

Olay kesinlikle anarşinin, kaosun ve spontaneliğin ne kadar tutulduğunun; ruhsuz bir okulda bile "okul ruhu" denilen şeyin, beraberliğin yaratılmasında karmaşanın ve birdenbireliğin ne kadar önemli olduğunun bir sembolüydü Sabancı Üniversitesi öğrencileri için. "Neler oluyor lan, ne bu gürültü?" şeklinde öfkeyle odasından çıkıp, olay mahalline gittiği anda karşılaştığı manzaradan büyülenip amaçsızca bağırdığını söyleyen onlarca kişi tanıyorum.

Yurt binalarının içerisinde yapıldığı söylenen "yaptığınız disiplin suçudur" anonslarına ve -artık delil toplamak için mi, yoksa evde çocuklarına göstermek için mi bilinmez- cep telefonlarıyla olayı görüntüleyen güvenlik görevlilerine inat...

Her yıl aynı şeyin tekrarlanmasını ve okulumuzun artık bir ruha ve beraberliğe kavuşacak olmasını diliyor ve ekliyorum: "Remember the 20th of November!"

24 Eylül 2008

Biz Bu Öğlen Yemek Yemedik! Peki Ya Siz?

Geçmişteki örneklerinin ve öncülerinin videolarını seyrederek büyüyüp 4. sınıfa geldiğimiz; fakat o günlerden bugünlere hiçbir şeyin değişmediğini farkedip tekrarlamamız için 4 yılın geçmesi gereken Sabancı Üniversitesi Yemek Eylemi bugün, tekrar edildi. Okula girdiğim günden beri gördüğüm en büyük birlik-beraberlik ve isyan hareketine hiçbir amfide görülmemiş bir kalabalık dahil oldu.

Saat 12.00'de yemekhane girişinde toplanmaya başlayan kalabalık, turnikelerden geçenlere "Yemek Yemeden Bir Daha Düşün!", "Burdan Yemek Alma, Soyguna Ortak Olma!", "Müşteri Değil, Öğrenciyiz!" sloganları, alkış ve yuh sesleriyle engel olmaya çalışsa da, sevilen birçok öğretim görevlisi ellerindeki kart sayesinde 10 YTL'ye yaklaşan uçuk fiyatlara değil, bedavaya aldığı yemeklerin keyfini çıkardı. Saat 12.45 civarında üst kattan aşağı sarkıtılan pankartla zirveye çıkan eylem coşkusu ve elden ele dolaşan pizza, cips ve paket bisküviler görülmeye değerdi açıkçası.

Dersten çıkanların da katılımıyla daha da büyüyen kalabalık, saat 13.00 sularında yemekhane girişine sığmayarak tüm yemekhaneyi kaplayacak boyuta ulaştı. Üniversite ve holdingin farklarının örneklerle açıklandığı gaza getirici ve güzel hazırlanmış bir konuşmadan sonra; eylemin sadece yemekhaneye değil, hizmet veren tüm yiyecek firmalarına karşı olduğu hatırlatılarak Dorm Havuzu kenarında toplanıldı. Havuz kenarında yemek yiyenler arasında bir saat öncesinde yemekhanede eyleme katılmış olanlara rastlanılması dikkat çekiciydi. Fakat daha da dikkat çekici olanı, bazı zengin arkadaşlarımızın alkış tutarak oturdukları yerden sandviçlerini ısırarak attığı gülücüklerdi. Eylem, Eski Cafe Dorm üzerindeki yurt odasından pankartın sarkıtılmasıyla son bulurken, herkes fiyatlar azalana dek her hafta eylemi tekrarlamaya davet edildi.

Bizden önceki kuşakların yarattığı eğlenceli slogansa eyleme katılan herkesin favorisiydi:

"Sabahtan beri hiçbir şey yemedik
Karnımız acıktı bizim
Rektör amca (Tosun amca) bize yemek ısmarlasana
Parasını alırsın sonra"


Bu yıl yapılan %25 fiyat artışından sonra, Sabancı Üniversitesi'nde günlük yiyecek-içecek harcaması ortalama 25 YTL'yi bulmakta. Hal böyleyken elektrik faturalarının artacağı endişesiyle öğrencilerin odalarında tost makinesi dahi bulundurmaları yasak. Tek umut olan yeni alışveriş merkezi Viaport'ta ucuz ve kaliteli yemek seçenekleri için yemek saatlerinde okuldan ayrılanların sayısı gitgide artarken, arabası olmayanların Viaport'a ulaşması herhangi bir servis olanağı sağlanmadığından henüz mümkün değil.

15 Ağustos 2008

Yeni Başlayanlar için En İyileri ile SU



Malum, ÖSS sonuçları açıklandı. Sabancı Üniversitesi'ne (SU) "560 başarılı öğrenci" girmiş, kontejanı doldurmuş diye bir duyum aldım duyurulardan. Kendilerine hoşgeldiniz diyorum, özellikle tanıdıklarıma. Ve öğrenci gözüyle, hiçbir broşürde bulunmayacak bilgiler veriyorum.

SU: En Güzel Sınıflar Top 5:

1. FENS G032 (Gece-gündüz sürekli dolu olan en gözde sınıf.)
2. FASS G022 (IC manzaralı)
3. FENS G035 (G032'nin kopyası olsa da merdiven dibi ve tuvalet yanı olması nedeniyle pek gözde değil.)
4. FENS G025 (Küçük ama şirin sınıf. Belki de ilk dersime girdiğim sınıf olduğu için seviyorum.)
5. YBF L018 (Eski MÜZİKUS odası. "İki sene şarkı söylediğim yerde sınava giriorum lan" etkisi yaratmıştır zamanında)

SU: Ne Yemeli? Top 10:

1. Mozarella Sandviç @ Köpüklü Kahve
2. Köpüklü Özel Sandviç @ Köpüklü Kahve
3. Mercimek Çorbası @ Yemekhane
4. Tombik Döner @ Dorm
5. Dilli Kaşarlı Tost @ PiGastro
6. Brownie @ KCS
7. Cordon Bleu@ Dorm
8. Peynirli Kiş @ KCS
9. Makarna @ Kurdoğlu Fast Food
10. HotDog @ Fasshane

SU: Ne İçmeli? Top 5:

1. Rakı @ Kulüpçenek ya da bölümcenek gidilen fasıl oraganizasyonu, tercihen Nevizade.
2. Türk Kahvesi @ Fasshane (tercihen tavla eşliğinde)
3. Portakal Suyu @ KCS (derse yetişirken kahvaltı için)
4. Bira @ Müzikus partileri ya da SUŞenlik
5. Limonata @ Köpüklü Kahve

Önemli Not: Yasakları delmeye çok karşı bir insan olmasaydım, listede "Finaller bittiği gece arkadaşların odasında içilen kırmızı şarap", "Depresyona girdiğinde arkadaşı odaya çağırıp içilen votka", "News'tan bulunan 'arpa suyu' ya da 'meyve suyu'" gibi önerilerim de olurdu. Hatta gidip bi de en iyisinin bunlar olduğunu söylerdim. Hiç yapmadım bunları yani. Yapanı da görmedim hatta.

SU Öğrencisinin Yurt Odasında Bulunması Gerekenler:

1. İçi, indirilip seyredilmemiş dizi ile dolu bir harddisc.
2. Koridordan araklanmış ve üzerine pompa takılmış su bidonu.
3. Minder ya da armut koltuk
4. Su şişesi olarak kullanılan Absolut şişesi.
5. Study'den araklanmış sandalye.

SU: En Güzel Study'ler Top 5:

1. B4 1. kat (a.k.a Piyasa Study, Akvaryum...)
2. A2 1. kat
3. B1 1. kat
4. B3 2. kat
5. B2 1. kat

SU'dan Mezun Olmadan Yapılması Gerekenler Top 5:

1. Kuleye çıkmak
2. Tünellere girmek
3. IC'de çığlık atmak
4. Dorm havuzuna girmek
5. Derse sarhoş girmek


SU Hakkında Gereksiz Bilgiler:

YBF amfi ve FENS amfi arasındaki dört önemli fark: YBF amfinin koltukları kırmızıdır, koltuklar arasında tek koridor vardır, SU flamaları asılıdır, koltukların arkasında ahşap bir blok yoktur. FENS amfinin koltukları yeşildir, koltuklar arasında iki koridor vardır, SU flamaları katlıdır, koltukların arkasında ahşap bir blok vardır.

FENS G032 ve FENS G035'i ayırt etmenin püf noktası: G032'de üzerine tahta kalemi ile yazılan beyaz tahta vardır. G035'te ise tebeşirle yazılan yeşil tahta vardır.

Bok Heykeli: Söylendiğine göre okulun açıldığı yıldan beri Cafe Dorm önünde mevcuttur. (Dorm'un yemeklerine bir tepki niteliğinde dikilip dikilmediği merak konusudur) Üzerinde bir adet derin çatlak bulunur. Doğru açıyı sağlarsanız havalimanı yönüne baktığınızda halkanın tam ortasında bir Türk Bayrağı dalgalanır.

Sabancı Üniversitesi Yurtları: Yanyana bulunan bina numaralarının çoğu toplandığında 7 ya da 17 sayısını verir. (B1-B6; B7; B2-B5; B3-B4; B8-B9; A1-A6; A2-A5; A3-A4)

Sabancı Hipotenüsleri: Sabancı hipotenüsleri, çimleri yardırmak suretiyle aşındıran öğrencilerin bıraktığı çorak izleri taş bloklarla kaplama sanatının bir meyvesidir. Boşluklara girip, bileğinizi burkmadan üzerlerinde yürümenin en basit yolu (tabii bacak boyunuza göre değişir) 1 ayak taşın ortasına, 1 ayak sonraki iki taşın arasına şeklindeki döngüyle sağlanabilir. (Ayrıca henüz taşla kaplanmamış olduğu için kışın çamurla kaplanan hipotenüsler de mevcuttur (bkz. Sabancı Üniveristesi'nde Camel Trophy keyfi))

Sabancı Sinekleri: 6 bacaklı, örümcek-sivrisinek kırması, zıplayabilen, uçabilen ve soktuğu söylenen bu radyoaktif kardeşlerimizin Tuzla'da bulunan varillerle ilişkisi merak konusudur. Yetkili kimseler kendilerini şöyle tanıtmıştır: "Bostan sinekleri Nisan ayında 3 hafta süresince çimlerde, bina girişlerinde ve duvar diplerinde görülürler. Mayıs ayında gitgide azalarak kaybolurlar. İnsan sağlığına zararları yoktur. Kanatlıdırlar ve büyük boy sivrisineğe benzerler."

Sabancı Asansörleri: Özellikle FENS binasında olanları sinir bozucudur, uzak durulmalıdır. 'Mühendis adam kendine bakmaz' görüşü ile FENS büyük asansörünün aynası yoktur. 2 katı 1 dakikaya yakın bir zamanda çıkarlar. Tam vazgeçip merdivene yürümeye başladığınız anda "ping!" sesini duymak kadar sinir bozucu bir şey yok gibidir.