


9. "Shutter Island", En İyi Sanat Yönetimi .
Pek subjektif kültür/sanat sitesi.



2010 yılı filmlerinin son yıllara göre oldukça kaliteli ve olağanüstü oluşu aylardır konuşulan bir durum. Bu durumun Oscar yarışının kızıştığı şu günler gelip çattığında da birçok sorunu ve birçok çok-dalda-aday-filmi beraberinde getireceğini de biliyorduk. Bugün Akademi, 83. kez adaylarını açıkladı. Ve karşımıza çıkan tablo her zamanki gibi tahmin edilebilenler ve edilemeyenler ile, sürprizler ve hayalkırıkları ile dolu; fakat her ne olursa olsun iyi filmlerin geçit töreni niteliğinde...
Geçtiğimiz yıl uzun zamandır ilk kez uygulanan 10 En İyi Film Adayı konseptine bu yıl da devam eden Akademi, geçtiğimiz yılın aksine çok iyi bir Top 10 oluşturdu. Bunu sadece kişisel görüşlerimi belirterek söylemediğimi, listede bulunan 10 filmin de en az 4 dalda aday gösterilişinden anlıyoruz. (Geçtiğimiz yıl "Blind Side" ve "A Serious Man" En İyi Film haricinde yalnızca birer dalda aday gösterilmişti.) Tom Hooper imzalı ve geçtiğimiz günlerde PGA Ödülü'nü kazanarak herkesi şaşırtan "King's Speech", 12 dalda Oscar adayı olarak en çok adaylık elde eden film oldu. Onu, 10 adaylıkla Coenler'in "True Grit"i, 8'er adaylıkla yılın gözbebeği "Social Network" ve Nolan harikası "Inception" izledi.En İyi Film dalındaki diğer filmler "127 Hours" (6), "Fighter" (7), "Kids Are All Right" (4), "Toy Story 3" (5) ve "Winter's Bone" (4) oldu.
En İyi Film: 127 Hours, Black Swan, Fighter, Inception, Kids Are All Right, King's Speech, Social Network, Toy Story 3, True Grit, Winter's Bone.
21 milyonu geçen yerli film seyirci sayısının 3'te 2'sinden fazlası, 1 milyon barajını geçen 7 filme ait. Recep İvedik serisinin 2 yıllık galibiyetini elinden alan "New York'ta Beş Minare", 2010'da 3.455.089 seyirci tarafından izlenerek Türkiye'nin en çok izlenen filmi olmayı başardı. Onu yaklaşık 3.3 milyon seyirci ile "Recep İvedik 3" ve yaklaşık 2.5 milyon seyirci ile "Eyvah Eyvah" izledi. 1 milyon barajını geçen diğer filmler ise "Yahşi Batı" (yaklaşık 2.3 milyon), "Av Mevsimi" (yaklaşık 1.8 milyon), "Çok Filim Hareketler Bunlar" (yaklaşık 1.1 milyon) ve "Veda" (yaklaşık 1 milyon) oldu.
2010 yılının atağa geçen türünün polisiye olduğunu görüyoruz. Yılın en çok izlenen 5. ("Av Mevsimi") ve 10. ("Ejder Kapanı") sinemamızda rastladığımız iki başarılı polisiye örneği olarak karşımıza çıktı. Yıldız kadroları ile olduğu kadar sürükleyici senaryoları ile de dikkat çeken bu yapımlar, bazı eksiklikleri olsa da sinemamızın Hollywood ve Avrupa standartlarına yükselmeye başladığının önemli bir göstergesi. Uğur Yücel ve Yavuz Turgul türü bu denli üst sıralara taşıyarak komediye rakip olabilmesi önemli ve sevindirici bir gelişme. "Av Mevsimi"ni önemli kılan bir başka durum ise, Cem Yılmaz'ın komedi dışındaki oyunculuk yeteneğini de kanıtlıyor oluşu. Bu yıl iki filmi ile 4 milyondan fazla seyirciye ulaşan Cem Yılmaz'ın Türk Sineması için önemli bir isim olmakla kalmayıp, yetenekli bir oyuncu olduğunu görmek de iç rahatlatıyor.
Yılın dikkat çeken başka bir konusu ise, Kürtçe filmlerin vizyon şansı yakalayabilmiş olması. Başta İstanbul Film Festivali'nde aldıkları olmak üzere birçok ödül sahibi Miraz Bezar imzalı "Min Dît", 23 bini aşan seyirci sayısı ile dikkat çekmeyi başaran bir Kürtçe yapım. Onun dışında "Son Mevsim: Şavaklar" ve "Büyük Oyun" da Kürtçe ya da ağırlıklı olarak Kürtçe yerli yapımlar olarak karşımıza çıkıyor.
En çok izlenen yerli filmler sıralamasının üst sıralarında kalitenin yükselmekte olduğunu söylemek de gayet mümkün. Son yılların kalitesi en yüksek, senaryosu en düzgün komedi filmlerinden "Eyvah Eyvah", usta oyuncuları usta bir yönetmenle buluşturan "Av mevsimi", yapım tasarımı ile dikkat çeken Cem Yılmaz komedisi "Yahşi Batı" ve Zülfü Lİvaneli imzalı "Veda" gibi filmlerin 1 milyondan fazla seyirciye ulaşabilmiş olması sevindirici. Diğer yandan sanatsal filmlerin de elde ettikleri uluslararası başarılarla orantılı olarak normalin üzerinde seyirciye ulaşabildiğini görüyoruz. Berlinale'den Altın Ayı ile dönen Semih Kaplanoğlu imzalı "Bal" 31 bini aşkın seyirci çekerken, Venedik Film Festivali'nden Genç Aslan Ödülü ile dönen Seren Yüce imzalı "Çoğunluk" 23 bine yakın seyirciye ulaşmış durumda.
Kişisel bir ekleme ile yazıyı noktalayacak olursam, 66 filmden yalnızca 12'sini izleyebilmiş olduğumu söyleyebilirim. Yılın en iyi yerli filminin Onur Ünlü imzalı "Beş Şehir" olduğunu düşünmekte, onu "Kara Köpekler Havlarken" ve "Bal" izler demekteyim. Bartu Küçükçağlayan'ın "Çoğunluk"taki, Bora Altaş'ın "Bal"daki, Tansu Biçer'in "Beş Şehir"deki, Volga Sorgu'nun ise "Kara Köpekler Havlarken"deki performanslarına hayran kalmamak mümkün değil.
Karşılıklı yemek yiyen genç bir çift görürüz önce perdede. Kızın ne kadar gururlu, erkeğin ise ne kadar aptal olduğunu gösteriyor bize. Yaklaşık 10 dakika süren bu diyalog, çok iyi yazılmış bir diyalogdur. Çünkü o aptal erkeğin, çağımızın teknolojik devrimlerinden birinin ardındaki dâhinin ta kendisi olabileceğine ihtimal bile vermeyiz konuşulanları izlerken. Ülkemizde 22 Ekim’de vizyona giren “The Social Network”, işte böyle etkileyici ve cesur bir sahne ile başlyor.
Doksanlı yılların ikinci yarısında “Se7en” ve “Fight Club” gibi, tüm zamanların en iyi filmleri listelerinde kendilerine rahatlıkla yer bulan iki filme imza atarak adını duyuran David Fincher; iki binli yıllarda birbirinden farklı türler denedikten sonra facebook’un yaratıcısı Mark Zuckerberg’in yaşam öyküsüne odaklanmıştı. Yaşam öyküsü derken, yalnızca çeyrek asırlık bir yaşam sürmüştü Zuckerberg henüz. Fakat mimarı olduğu teknolojik devrim; önce insanların sosyal yaşamını değiştirmiş, ardından kapitalist düzenin ilgisini çekerek milyon dolarlık bir yatırım aracı ve pazarlama mecrası halini almıştı. Sosyal medyanın, sosyal ağların, dijital pazarlamanın, şeffaf yaşamların ve offline ile online dünyanın iç içe geçişinin ateşleyicisi olmuştu facebook. – ya da ilk adıyla thefacebook.
Fincher, filminde Zuckerberg ya da çevresindekileri kaynak olarak almak yerine; filmini Ben Mezrich’in, içerdiği bilgilerin doğruluğu çokça tartışılan ve yarı-kurgusal olduğu iddia edilen romanı “The Accidental Billionaires”ten uyarlanmış olan bir senaryoyu seçti. Senaryoyu yazan isimse “American President” ve “Charlie Wilson’s War” gibi politik ve biyografik filmlerin senaristi Aaron Sorkin idi. Sorkin’in hikayesi, bir biyografiden çok bir kararlılık ve başarı hikayesiydi. Ve her başarı hikayesinde olduğu gibi entrikalar, zorluklar ve engellerin bolca yer aldığı bir hikaye…
Filmin harika kurgusu, iki dava üzerinden yürüyen bu hikayeyi bir solukta izlemeyi sağlıyor. Geri dönüşler, ileri gidişler, davalar arası geçişler; (yılın başka bir popüler filminde olduğu gibi rüya içinde rüya değil belki ama) dava içinde dava algısını yaratarak sürüklüyor seyirciyi. Teknolojik bir devrimin yaratılış sürecinde, kimin kazanan kimin kaybeden olduğunun belirlenişinin metaforu olarak kullanılan bir kürek yarışı var filmde. Filmin ne ile ilgili olduğunu tam olarak orada anlıyor aslında izleyici: “The Social Network”, kazanmak ve kaybetmek; ve kazanmak için her zaman dürüst olunması gerekmediği üzerine. Ya da afişte denildiği gibi; 500 milyon arkadaş edinmek için, birkaç düşman edinmenin şart olduğu üzerine…
Filmin genç oyuncularının her biri takdir edilecek performanslar sergiliyor. Yıllarca bağımsız Amerikan filmlerinde oynayarak küçük bir hayran kitlesine sahip olan Jesse Eisenberg, Mark Zuckerberg için çok iyi bir tercih. Fakat bana göre filmin en iyi oyuncusu Eduardo Saverin rolündeki Andrew Garfield. Bir arkadaşın düşmana, bir dostun bir davacıya, bir hayalin bir kabusa dönüşümünü; üniversiteli bir genç olduğunu unutmadan yansıtıyor Garfield. (Kendisinin geçtiğimiz aylarda Spider-Man rolünü Tobey Maguire’dan devraldığını da ekleyelim.) Diğer yandan Napster’ın yaratıcısı Sean Parker rolündeki Justin Timberlake ise rolünün hakkını vererek yalnızca ticari kaygı ile filme dahil edilmiş olmadığını kanıtlıyor.
David Fincher, 80 yaşında doğan bir adamın tuhaf hikayesinden sonra; 25 yaşında milyarder olan bir adamın hikayesine odaklanıyor “The Social Network” ile. Bu modern çağ hikayesini anlatırken, çizgisel bir kurgu izlemeyişi dışında klasik yöntemlerle sınırlı kalıyor. facebook’un insanların hayatında neler değiştirdiğini ve ne kadar önemli bir icat olduğunu sayılarla geçiştiriyor belki. Ama sosyal ağ ve sosyal medya çağının ilk filmine imza atıyor. Filmi beğenenler, alacağını savundukları ödülleri işte bu gerçekle öngörüyor.* Beğenmeyenler ise “Ne yani, koskoca Facebook, bir kıza olan öfke nedeniyle mi icat edilmiş?” diyorlar filmle ilgili. Evet, böyle bir şeyin doğru olması mümkün olamaz. Ama işte, ya doğruysa?
*Bu yazı yazıldıktan sonra, “The Social Network”, aralarında Altın Küre, Broadcast Film Critics Association, National Board of Review ve National Society of Film Critics ödülleri de dahil olmak üzere toplam 25 En İyi Film, 25 En İyi Yönetmen, 29 En İyi (Uyarlama) Senaryo, 6 En İyi Erkek Oyuncu (Jesse Eisenberg), 1 En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Armie Hammer) ödülüne layık görüldü. Bunların dışında En İyi Film dalında 8, En İyi Yönetmen dalında 7, En İyi Erkek Oyuncu dalında 18, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında 15 (Andrew Garfield (14) ve Justin Timberlake (1)) ve En İyi Senaryo dalında 4 adaylık aldı.** Film, Şubat ayında dağıtılacak Oscar Ödülleri için de şimdiden birçok dalda favoriler arasında gösteriliyor.
** İstatistikler için Burak Hazine'ye teşekkürler.
Sinema dallarında gecenin yıldızı, bu yıl dağıtılan hemen hemen tüm ödüllerde olduğu gibi David Fincher imzalı "Social Network" oldu. En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo ve En İyi Orijinal Müzik dallarında ödüllendirilerek 4 Altın Küre sahibi olan filmi, 2'şer ödülle "Fighter" ve "Kids Are All Right" izledi. En sevdiğim Nordic yönetmenlerden Susanne Bier'in "Hævnen"i En İyi Yabancı Dilde Film seçilirken, "How to Train Your Dragon"un "Toy Story 3"ü yenememesi beni oldukça üzdü. (Melissa Leo'nun ödül kazanması ise Helena Bonham Carter'ı çok üzdü. Ekranlarda gördük.)
Televizyon dallarının galibi ise şaşırtıcı bir şekilde geçtiğimiz yıl olduğu gibi "Glee" oldu. Zaten henüz törenin başlarından, Chris Colfer'in ödüllendirilmesi ile belliydi bu sonuç. En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Chris Colfer), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Jane Lynch) ve En İyi Dizi ödüllerini kazanan "Glee" bir yana, drama kategorilerinde "Mad Men"i tahtından eden "Boardwalk Empire", Emmy Ödülleri için de bir umut oldu. Törene katılmayarak beni üzen Laura Linney'in yeni gözdem "The Big C" ile En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanması ise gecenin en güzel sürprizlerindendi.
Ekim, hem seyirci hem de film sayısı bakımından kurak geçen yazın ardından yeni sezon harketliliğine geçiş niteliğindeydi. Mehmet Aslantuğ imzalı "Aşkın İkinci Yarısı" yalnızca 183.979 seyirci ile ayın en çok izlenen yerli filmi olmaya başarırken; "Kavşak" ve "Çoğunluk" gibi bol ödüllü filmler de Ekim'de gösterime girenlerdendi. Bunun dışında Ekim 2010, tarihi epiklerin ayı oldu Türk Sineması için: "Mehpeyker", "Nene Hatun" ve "Kubilay" gibi filmler vizyona girse de, tür pek ilgi görmedi. Türk Sineması'nın İlk 3D Filmi "Cehennem" de beklenen ilgiyi göremedi. Ayın diğer filmleri "Harbi Define", "O Kul" ve "Kako Si?" idi.
Kasım ayında vizyona giren Mahsun Kırmızıgül'ün üçüncü filmi "New York'ta Beş Minare", tahmin edildiği gibi 1 milyon barajını geçti. Fakat bununla da kalmadı, 3 milyon barajını ve Recep İvedik faktörünü de geçerek yılın en çok izlenen filmi olmayı başardı. Sinemamız standartlarına göre inanılmaz bir prodüksiyon başarısına, iyi kotarılmış teknik detaylara ve uluslararası bir oyuncu kadrosuna sahip olan film, ne yazık ki Mahsun Kırmızıgül'ün halen ilk iki filmindeki hatalarını tekrarlaması nedeniyle iyi eleştiriler alamadı. Mahsun Kırmızıgül filmlerinin sorunu kesinlikle senaryosu ve bu senaryonun senaristi tarafından yönetilmesi durumu daha da vahim hale getiriyor. Filmin mesajını izleyicinin bulup, çıkarıp anlaması için filme saklamak yerine defalarca yüzümüze çarpıyor Mahsun Kırmızıgül senaryoları. Filmde oynayan herkes bir kez bu mesajı bağırıyor bizlere. Bu da filmi oldukça antipatik hale getiriyor. Kısacası "New York'ta Beş Minare", Haluk Bilginer'in oyunculuğuna ve yukarıda saydığım olumlu donanımına rağmen sınıfta kalıyor. Kasım, "New York'ta Beş Minare" ayı olsa da, vizyona Çağan Irmak'ın merakla beklenen filmi "Prensesin Uykusu" da ayın filmleri arasında yer aldı. Redd'e güzelleme niyetine çekilmiş upuzun bir video klip havası barındırsa da, sıcak ve güzel bir filmdi. Ayın diğer filmleri ise "Vay Arkadaş", "Pak Panter", "Uçan Melekler", "Joenjoy" ve "İki Tutam Saç: Dersim'in Kayıp Kızları" oldu.
Aralık ise 1 milyon barajını geçen, merakla beklenmiş başka bir filmi getirdi bize: "Av Mevsimi". Yavuz Turgul, Şener Şen, Cem Yılmaz, Okan Yalabık, Çetin Tekindor ve Melisa Sözen'i aynı filmde buluşturması ile adından sıkça söz ettiren film ülkemiz standartlarına göre başarılı bir polisiye öykü ve filmdi. Ayın diğer filmleri "Çakallarla Dans", "Memlekette Demokrasi Var", "Sultanın Sırrı", "Şenlikname" ve "Teslimiyet" oldu.
ılın son çeyreğinde 47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin yanısıra ilk kez düzenlenen Malatya Film Uluslararası Festivali ve son yılların önemli projelerinden Gezici Festival de izleyicilerle buluştu. Ülkemiz sinemasının en önemli ödülü kabul edilen Altın Portakal, Venedik'ten de ödülle dönen Seren Yüce'nin "Çoğunluk" filmine giderken, ödüllerin büyük çoğunluğu 2010'da vizyon şansı bulamayan filmlerin oldu. Tüm kazananlara buradan ulaşabilir, filmleri izlemek içinse önümüzdeki ayları bekleyebilirsiniz. 2010, Türk Sineması için oldukça verimli bir yıl; son çeyreği ise seyirci sayısı bakımından oldukça verimli aylar barındıran bir dönem oldu. Çok yakında, yazının son bölümünde, genel bir 2010 değerlendirmesi bulacaksınız.