22 Eylül 2010

Filmekimi 2010 Önerileri

Festivalsiz geçen ayların ardından sonbaharımıza bu yıl 9. kez güneş gibi doğan İKSV'nin Filmekimi, bu yıl 8-14 Ekim tarihleri arasında bizlerle olacak. Geçtiğimiz yıl ilk kez 9 gün süren film haftası, bu yıl 7 günlük sıkışık bir programa geri dönmüş; fakat kendisine bir sponsor bulmuş olması sevindirici. LG'nin sponsorluğundaki Filmekimi programındaki 31 film, film haftası ile özdeşleşmiş Emek Sineması'nın yokluğunda; Atlas, Beyoğlu ve Maçka Gmall salonlarında sinemaseverlerle buluşacak.

2 Ekim Cumartesi günü; haftaiçi gündüz seansları 4 TL, haftasonu ve 19.00, 21.30 seansları tam 12 TL, öğrenci 8 TL; gala filmleri ise 15 TL'den satışa çıkacak. Filmekimi'nin resmi websitesinin http://www.iksv.org/filmekimi resmi twitter hesabının ise @filmekimi2010 olduğunu da hatırlatmak isterim.

Programda Toronto, Sundance, Cannes ve Venedik film festivallerinden dikkat çekici filmler ve bağımsız sinemanın merak uyandıran filmleri yer alıyor. İşte festival programının göze çarpan, merak uyandıran, ağız sulandıran ve kaçırılmaması gereken 10 filmi:

1) "New York, I Love You" (Yön: Fatih Akın, Yvan Attal, Randy Balsmeyer, Allen Hughes, Shunji Iwai, Shekhar Kapur, Joshua Marston, Mira Nair, Natalie Portman, Brett Ratner, Jiang Wen; ABD): 2006'da yine Filmekimi sayesinde izlediğimiz "Paris, Je t'aime"in New York versiyonu, 1 yıllık bir gecikme ile İstanbul seyircisi ile buluşuyor. Yönetmenleri arasında Fatih Akın, ünlü oyuncu Natalie Portman, "Maria Full of Grace" ile çıkış yapan Joshua Marston ve Elizabeth filmleri ile tanınmış olan Shekhar Kapur gibi isimlerin bulunduğu 11 kısa filmden oluşan "New York, I Love You"nun oyuncu kadrosu da bir yıldızlar geçidi: Orlando Bloom, Hayden Christensen, Ethan Hawke, Eli Wallach, John Hurt, Shia Labeouf, Natalie Portman, Uğur Yücel, Robin Wright Penn, Irfan Khan, Christina Ricci...

2) "Somewhere" (Yön: Sofia Coppola; ABD): 2003 yılında "Lost in Translation" ile herkesi şaşırtan bir çıkış yapan ve En İyi Orijinal Senaryo dalında Oscar kazanan, Francis Ford Coppola'nın kızı Sofia Coppola; 2006 yılında "Marie Antoinette" ile herkesi hayalkırıklığına uğratmıştı. Coppola, 3. filmi "Somewhere" ile başarılı başladığı kariyerinin ilk günlerine ve otel setlerine geri dönüyor. Bu ay, Venedik'ten Altın Aslan ile ayrılan film; dağıtmış bir Hollywood yıldızının ansızın çıkıp gelen kızı ile değişen hayatına odaklanıyor.

3) "The Town" (Yön: Ben Affleck; ABD): Ben Affleck, 2007 yılında ilk filmi "Gone Baby Gone"ı yönettiğinde birçok insan gibi ben de tarifsiz bir şaşkınlık geçirmiştim. Çünkü kötü oyunculuğu tescillenmiş bu adam, oldukça başarılı bir filme imza atmıştı. Affleck, ikinci filmi "The Town" ile geçtiğimiz günlerde Toronto Film Festivali'nde ilk filmi ile olduğu gibi yine takdir edildi. Bu kez başrolde kardeşi Casey yerine kendisi oynayan; yanına da "Hurt Locker" ile çıkış yapan Jeremy Renner, "Mad Men"den Jon Hamm ve Woody Allen'ın son keşiflerinden Rebecca Hall'u alarak çektiği "The Town" bir soygun filmi.

4) "Get Low" (Yön: Aaron Schneider; ABD): 2009'da Toronto Film Festivali'nde beğeni kazanan, fakat kendi ülkesinde de bir hayli geç vizyon şansı bulan bağımsız film "Get Low"; ormanda tek başına yaşayan bir halk kahramanı Felix Bush'un gerçek hikayesinden yola çıkılarak çevrilmiş bir drama. Robert Duvall'ın performansı ile adından çok söz ettiren filmde, Sissy Spacek ve Bill Murray de rol alıyor.

5) "Flickan som lekte med elden" (Yön: Daniel Alfredson; İsveç): Millenium üçlemesinin ilk filmi "Ejderha Dövmeli Kız", geçtiğimiz İstanbul Film Festivali'nde gösterilmiş, bu ay vizyonda gösterim şansı yakalamış ve Hollywood versiyonun David Fincher tarafından çekileceği haberleri sinema dünyasında yayılmıştı. Üçlemenin ikinci filmi "Ateşle Oynayan Kız", tahminimizden çok daha erken bir şekilde karşımızda. Noomi Repace ve Michael Nyqvist ilk filmdeki rolleri ile yeniden bizlerle.

6) "Happythankyoumoreplease" (Yön: Josh Radnor; ABD): Çevresinde sorunlu arkadaşları bulunan bir New Yorklu, metroda bulduğu kimsesiz bir çocuğu evine getirir... "How I Met Your Mother"ın Ted Mosby'si Josh Radnor'ın yazdığı, yönettiği ve başrolünde oyndığı bağımsız yapım, bu yıl bağımsız sinemacıların kalesi Sundance Film Festivali'nden İzleyici Ödülü ile döndü.

7) "Lung Boonme Raluek Chat" (Yön: Apichatpong Weerasethakul; Tayland): Uzakdoğu sinemasından hazzetmediğimi dünya alem biliyor. Ama öneriler söz konusu olduğunda tarafsız olmaya çalışıyorum, yoksa gideceğimden değil. Artık gelenekselleşmiş bir durumdur, Cannes'dan Altın Palmiye ile dönen filmleri Filmekimi'nde izlemek. Bu yıl da program palmiyesiz değil. "Amcam Önceki Hayatlarını Anımsıyor"; ilkel inançlara ve yeniden-doğuşlara gönderme yapan" bir film-miş.

8) "Revolución" (Yön: Gael Garcia Bernal, Mariana Chenillo, Fernando Eimbcke, Amat Escalante, Diego Luna, Gerardo Naranjo, Rodrigo Garcia, Rodrigo Plá, Carlos Reygadas, Patricia Riggen; Meksika): Aralarında ünlü oyuncular Gael Garcia Bernal ve Diego Luna ile bu yaz "Mother and Child"ını izlediğimiz Rodrigo Garcia'nın da bulunduğu 10 Meksikalı yönetmenden 10 devrim hikayesi. Programıma bir türlü uyduramadığım için ağlamak istediğim, merak uyandıran bir yapım.

9) "Des hommes et des dieux" (Yön: Xavier Beauvois; Fransa): Cannes Film Festivali'nden Büyük Ödül ile ayrılan film, 90'lı yıllarda Kuzey Afrika'daki bir manastırdaki rahiplerin Müslüman köktendinci saldırganlar ile olan çatışmasına odaklanıyor. Bu yıl Cannes'ın en beğenilen filmlerinden biri olan "İnsanlar ve Tanrılar" inanç ve fanatizmi sorguluyor.

10) "Certified Copy" (Yön: Abbas Kiarostami; Fransa): Juliette Binoche'a Cannes Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü kazandıran İranlı yönetmenin son filmi; İngiliz bir yazar ve Fransız bir galeri sahibinin Toscana'da geçen aşk hikayesini anlatıyor.
Festival programında ayrıca Philip Seymour Hoffman'ın ilk yönetmenlik denemesi "Jack Goes Boating", Mathieu Amalric'e Cannes'da En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazandıran "Tournée", Ken Loach'un son filmi "Route Irish", Charlotte Gainsbourg'lu "Tree", Jean-Luc Godard'dan "Film Socialisme", Werner Herzog'dan "My Son, My Son, What Have Ye Done", İzlandalı Balthasar Kormákur'dan "Inhale", "Jeux d'enfants"ın yönetmeni Yann Samuell'den "L'age de raison", animasyon sevenlere "Illusionist" ve eşcinsel sinemasının son harikası "Kaboom" gibi filmler de yer alıyor.

thebalkabaa feat. Starbucks

Tanıyanlar da, bu blogu okuyanlar da bilir Starbucks'ın en önemli lovemark'ım olduğunu... İşte o çok sevdiğim ve taptığım Starbucks, öyle bir şey yaptı ki, sevgimi ne denli hak ettiğini gösterdi.


Her şey Starbucks'ın yeni dönem ürünlerini çıkarması ile başladı. Yeni dönem, artık Yaz sezonunun kapanması, en sevdiğim çekirdek kahve Tanzania'nın raflardan kalkması ve frappucino'dan uzaklaşmam anlamına geliyordu. Pek sevmediğim bir dönemdi kısacası sonbahar dönemi. Starbucks'ın bu sonbahar için seçtiği tema karameldi. Her yerde caramel macchiato reklamları ve yeni çıkmış ve çok lezzetli olan bir Karamel Dolgulu Muffin çılgınlığı görülmekteydi. Ve ben bu dönemin ilk günlerinde bir Starbucks'tan çıkarken balkabağı şeklindeki mug'ı gördüm.

Adı thebalkabaa olan birinin bu mug ile yakından bir ilişki kurmaya çalışmaması ve bu konuda bir espri yapmaması aptallık olurdu. Ben de tweetledim: "@StarbucksTR balkabağı şeklinde mug çıkarmış. Artık nick nedeniyle bi indirim yaparlar." Starbucks'ın bu espriyi ciddiye almasını ise açıkçası hiç beklemiyordum.

Pazartesi günü, ofise gelen bir kurye adımı söylediğinde, pek arayanı soranı olmayan biri olarak şaşırdım. Kuryenin elinde bir Starbucks torbası vardı. Önce evdekilerin bir şey yolladığını, bula bula da Starbucks torbası bulduklarını düşündüm.

Ama paketten bir kart, bir paket Guatemala Antigua çekirdek kahve ve balkabağı şeklindeki o mug çıktı. Kartta şunlar yazıyordu:

"Sayın Emre Eminoğlu,

Yeni döneme özel kupamızda kahvelerinizi keyifle içeceğinizi umuyoruz. Starbucks kahve keyfinizin her zaman daim olması dileği ile...

Saygılarımızla,

Starbucks Coffee Türkiye"

Uğradığım şok, bir süre sonra kendini kahve keyfine bıraktı. Teşekkür ederim! :)

14 Eylül 2010

Geleceğin Ustaları #1: Emircan Soksan

Sanatın farklı alanlarında yıllardır emek veren, eserler yaratan genç isimler onlar. Önümüzdeki yıllarda isimlerini çok önemli yerlerde duyacağımıza emin olduğum isimler. Onları geleceği beklemeden size tanıtmayı amaçlayan "Geleceğin Ustaları" röportaj serisinin ilk konuğu Emircan Soksan.

1991 doğumlu Emircan, 10 yıldan fazladır elinde tuttuğu fotoğraf makinesini sanat için kullanmayı çoktan öğrenmiş bir fotoğrafçı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğrencisi olsa da, asıl tutkusu olan fotoğrafçılık ile ilgili gitgide daha sağlam adımlar atıyor. Özellikle son bir yıl içinde yarattığı fotoğraf serileri ve videoları ile şimdiden belli bir renk, tarz ve çalışma düzeni yakalamış durumda. Moda blogger'ı Ozan Alçın tarafından "Sürüden uzak bir koyun." olarak tanımlanmış olan Emircan Soksan, yağmurlu bir pazar günü white-chocolate-mocha eşliğinde sorularımı yanıtladı:

Şehir ve Bölge Planlama okuyorsun. Bu bilinçli bir tercih miydi, yoksa ÖSS kurbanı mısın? Memnun musun bu tercihinden?
Mimarlık okumak istiyordum ama asıl amacım Mimar Sinan’da okumaktı ilk başta. Herhangi bir bölüm olabilirdi. Şehir ve Bölge Planlama diye bir bölüm olduğunu bilmiyordum, sayısal okumuş olduğum için Mimarlık diyordum. Puanım yetmeyince fark ettim öyle bir bölüm olduğunu. ÖSS kurbanı gibi oldum ama sonuç güzel oldu. Memnunum.

Sosyal medyayı çok iyi kullandığını görüyorum. Bu ne derece faydalı oluyor senin için?
Sonuçta çalıştığım bir dergi vs. yok. O yüzden internet ortamında yayılıyor çalışmalarım. Haliyle eğer sen bir yere yazarsan, oradan başka birileri görüyor ve bu şekilde görmesi gereken insanlara ulaşıyor. Editörler, tasarımcılar… Onlara daha kolay ulaşabiliyorsun sosyal medyadan. Çok faydalı yani… Aralarında en fazla insana ulaştığım ise Facebook. Twitter’ı severim ama, Facebook’ta daha geniş bir çevrem var.


İlk çektiğin fotoğrafı hatırlıyor musun?
Hatırlamıyorum. Büyük ihtimalle çek-at makinelerle çektiğim bir fotoğraftır. 5 yaşında beri elinde makine olan bir insan olduğum için hatırlamıyorum gerçekten, imkanı yok. Genelde çok özel şeyler olur, ama benimkinin özel bir şey olduğunu da sanmıyorum açıkçası.

Deviantart’a sanatsal fotoğraflar çekme kaygısıyla mı girdin, yoksa zaten çektiğim fotoğraflar var, burada yayınlayayım diyerek mi?
Zaten bir şeyler çekiyordum. Ama bundan birkaç yıl önce, deviantart herkesin girdiği, girmeye cesaret edebildiği bir site değildi. Daha kendimizi tutarak, elimizdekileri eleyerek girmeye çalışıyorduk biz de. Uzun bir süre bekledik, daha iyi olmaya çalıştık. Ben sonuçta 2007’de başlamadım fotoğraf çekmeye. Zamanı gelince bir arkadaşımla beraber açtık hesaplarımızı, çektiğimiz şeyleri paylaşmaya başladık. Sanatsal kaygım, bir renk kaygım, görsel bir kaygım tabii ki, her zaman var.

Fotoğraf çekmek için bulunduğun en ilginç yer neresi?
Eminönü’nde bir harabe, eski bir iş hanı. Üst katlar kullanılmıyor, alt katlar da depo olarak kullanılıyor. İnanılmaz bir yerdi. Fare ve kuş ölüleri arasında çekim yapmamız dışında harika bir mekandı. “La Ritournelle” serisinin çekimlerini orada yapmıştım. Çok da beğenilmişti, çok ilginç bir mekandı. Birçok fotoğrafçı o mekanı sormuştu bana sonrasında.

İlk modelin kimdi?
Neslihan’dı. (Balcı) Hala da beraber çekim yapmaktan zevk aldığım bir arkadaşım. Hep yanımda olan, abuk subuk fikirlerime destek veren bir arkadaşımdır aynı zamanda. Hiçbir zaman “Saçmalama!” dememiştir bana. O yüzden ilktir ve daima da olacak.

Modellerini yakın çevrenden mi buluyorsun, modellerinin seni bulduğu oluyor mu?
Eskiden yakın çevremden bulurdum - bulabilirdim, artık daha çok dışarıda görüp de ilgimi çeken insanları kullanmaya çalışıyorum. Genelde beni takip edenlerden oluyor onlar da zaten. Talep edenleri seçmekten çok kendi isteğime göre hareket ediyorum açıkçası model seçiminde. Çoğu zaman da internette dikkatimi çeken insanlarla irtibata geçiyorum.

Son fotoğraf serilerinin hepsinde backstage fotoğrafçısı kullanıyorsun. Bunun amacı nedir?
Açıkçası biraz insanları heyecanlandırmak istiyorum. Show business mantığım var benim biraz. Bir şey yapıyorsan, onu insanlara mal ediyorsan, onu gösteriyorsan, onları sonuna kadar tatmin etmen lazım. Tamam, sanat yapıyorsun. En azından ben öyle yapma çalışıyorum. Ama bu sanatı yaparken, fotoğraflarımı görecek olan insanları da benle aynı yolculuğa çıkarmak istiyorum. Olayı yaşatmak için de backstage fotoğrafçısı kullanıyorum.

Fotoğraf çekmeye başladığından beri geçen zamanı parçalara ayırsan, dönüm noktası ya da dönüm noktaları ne olurdu?
İlk dönüm noktası deviantart’ı açışım olurdu. İkinci dönüm noktası Facebook Sayfası, üçüncü de video yapmaya başlayışım. Video yapmaya başladıktan sonra tamamen farklı bir boyut kazandı yaptığım işler. Hatta bazı yerlerde “videographer” olarak geçiyor adım.

Videolar araç mı, amaç mı senin için? Yani, stop-motion bir video hazırlamak için mi fotoğraf çekiyorsun, yoksa çektiğin fotoğrafları sergilemek için onları stop-motion video haline mi getiriyorsun?
Değişiyor. Örneğin “Pagan Poetry”de amaç videoydu. Daha sonra ise bazı çalışmalarımda, çekimlerimde araç olarak kullandım videoyu. Ama gelgelelim yakında tamamen amaç olmaya başlayacak galiba. Zaten filmde fotografik yaklaşımlara karşı bir tutkum vardı, video işi de beni fazlasıyla tatmin ediyor şimdilik.

İleride görüntü yönetmenliği ya da film yönetmenliği yapmak istiyor musun?
Düşünüyorum. Noktadan çizgiye geçmek gibi bir şey bu… Fotoğrafla başlıyorsun, kısa videolarla devam ediyorsun. Sonraki adım sinema oluyor. Benim de o yönde ilerleyebilir.

Sinema ve fotoğraf sanatlarının yakınlığı hakkında ne düşünüyorsun?
Klişe bir cevapla, sonuçta filmler fotoğraflardan oluşuyor. Ben de inanılmaz dikkat ediyorum buna film izlerken. Fotografik öğeleri ön planda olan filmler benim için her zaman daha iyidir. Sonuçta eğer sen anlatmak istediğini görüntüye aktarıyorsan, o görüntüler değerli olmalı. Aynı şeyi hikaye yazarak da anlatabilirsin çünkü. O yüzden fotoğraf ve sinema asla ayrılamayacak iki şey.
Kişisel zevklerine göre ve sanatçı gözüyle en beğendiğin filmler hangileri?
Çok klişe, herkesin söyleyebileceği filmler geliyor aklıma. Sanatçı olarak… Ben Fransız filmlerini çok sevdiğimden “Amélie” demek istiyorum. Yeri benim için ayrıdır. Görsellik benim için filmlerde çok önemli. Hatta filmi seyrederken hikayeyi kaçırdığım olabiliyor, görüntülere takılıyorum. “Amélie” de benim renklerimi etkilemiş bir filmdir. Kişisel olarak ise çok fazla film var. Müzikal filmleri çok severim örneğin. En kötüsünü bile izlerim. Ama “Moulin Rouge!” ve "Nine", hem fotografik açıdan, hem de müzikleri ile önemlidir benim için.

Müzikten ilham alıyor musun? Ne tarz müzikler dinliyorsun?
Tabii ki… O gördüğün bütün çekimler daha önce dinlediğim bir müzikten çıkmıştır. Zaten belli de oluyordur. Hepsi öyle. Bir müzik dinlerim, direkt olarak aklımda bir tema canlanır. O müziğe uyacak şekilde devam ederim. Genellikle çıkış noktamdır müzik. Daha sonra fotoğraf çekerim. Eğer o fotoğraflardan bir video yapacaksam da, çıkış noktası olan müziği kullanırım. Bu aralar genellikle daha duyulmayan şeyleri dinlemeye çalışıyorum. Hiç ortada olmayan alt grupları… Yeni çıkan ama altyapısı sağlam, müzikal kaygısı ağır basan grupları… Bu aralar böyle. Genelde de çok değişiyor. Bazen Morissey dinlerim mesela, romantik hissediyorsam Nouvelle Vogue dinlerim, biraz daha hareketliysem Little Boots dinlerim. Erykah Badu ile aram iyidir. Lounge ve chill out müzik her zaman bir numaram.

Modanın hayatındaki yeri nedir?
Moda benim için sadece bir araç. Sürekli işbirliğinden bahsediyorum. Eğer bir fotoğraf çekiyorsan, o fotoğrafın içinde olan her şey fotoğrafa bir zenginlik katmalı. Bir boşluk ya da harabe bile olabilir bu… Moda da benim için çalışmalarıma zenginlik katan bir araç. O yüzden de modayla, moda alanında çalışan insanlarla sürekli işbirliği yapıyorum.

Kendini moda fotoğrafçısı olarak görmüyorsun o halde?
Moda fotoğrafçılığı yapıyorum. Ama ben her şeyi çekiyorum. Yeri geldiğinde belgesel fotoğrafçısı da oluyorum, yeri geldiğinde spontane şeyler çekiyorum. Ama bu aralar moda fotoğrafçılığı üzerine daha çok çalışıyorum. Çünkü hala kendimi geliştiriyorum, hala yeni şeyler görüyorum ve denemek istiyorum. Bu da tatmin ediyor beni.

Türkiye’de moda fotoğrafçılığının ne düzeyde olduğunu düşünüyorsun?
Çok orijinal değiliz bence. Hiçbirimiz değiliz. Hepimiz birilerinden ilham alıyoruz. Ama bu orijinalliği öldürmemeli. Türkiye’den birinin çektiklerini yabancı bir fotoğrafçınınkilerle karıştırabiliyoruz. Elbette ilham alacağız ama; özgün olan, kendini ayırt ettiren fotoğrafçı çok az Türkiye’den. Birkaç isim var sık takip ettiğim. Koray Birand, zaten dünya çapında çalışan bir isim; kendi çizgisi var. Bir fotoğrafını gördüğümde Koray Birand fotoğrafı diyebiliyorum. Akif Hakan Çelebi… Onun da fotoğraflarını gördüğümde renklerinden tanıyabiliyorsun. Olması gereken de bu.


Türk moda blogger’ları hakkında ne düşünüyorsun?
Çok iyi moda blogger’ları, bu işe emek veren isimler var. Bütün gün işyerinde çalışıp, akşamdan sabaha kadar da post yazmaya çalışanlar var. Ama o kadar çoklar ki, kötü olanlar onların da üstünü kapatabiliyor. Bazıları sadece popüler olmak için bu işi yapmak istiyor. Sonuçta moda da popüler bir şey, haliyle popüler olmak için çabalıyorlar. Ama iyi olanlar, dünya standartlarında olanlar var, onlara haksızlık edilebiliyor. Destekliyorum kendilerini, çoğu arkadaşım zaten.

Çektiklerin arasından yalnızca tek bir kareyi kurtarma şansı verseler, hangi fotoğrafını seçerdin?
Çok kötüsün, çok zor bir soru bu. Direkt olarak bir fotoğrafın ismini veremem, ama bir seriden seçmem gerekirse o “Pagan Poetry” olurdu. O serinin benim için ayrı bir önemi var, çok farklı bir yola girdim onunla.

Bundan sonra ne var?
Öyle çok büyük hedeflerim henüz yok. Zamana bırakıyorum bazı şeyleri. Ben bunu bile planlamıyordum. Böyle her şeyin çığırından çıkacağını, bu işi bu kadar büyüteceğimi tahmin etmiyordum. Benim için de şaşırtıcıydı çoğu şey. Bu kadar insanın ilgileneceğini düşünmüyordum gerçekten.

Backstage Fotoğrafı: Ozan Eicher,
Diğer Tüm Fotoğraflar: Emircan Soksan

12 Eylül 2010

Efsane Sergi, Efsane İstanbul


Bu şehirde, İstanbul'da, akılalmaz bir tempo ile yaşarken çoğu zaman unuttuğumuz birkaç gerçek var: Bundan 8,000 yıl öncesinde de bu şehirde yaşandığı, bu şehrin iki imparatorluğa başkentlik yaptığı, bu şehir uğruna milyonlarca insanın öldüğü ve bu şehrin her tarafından tarih fışkırdığı. Ne yazık ki, tarihinin değerini bilmeyen, üzerini baraj sularıyla ya da kum tepeleriyle örtmeye çalışan bir ülkede yaşadığımızdan; bu gerçeklerin de arada bize hatırlatılması gerekiyor. Ve Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi, şehrin Avrupa'ya kültür başkentliği yaptığı bir yılda en iyi şekilde yapıyor bu hatırlatmayı. Süresi uzatılarak 26 Eylül'e kadar gezilebilme imkanı süren "Efsane İstanbul: Bizantion'dan İstanbul'a Bir Başkentin 8000 Yılı" adlı sergi ile...

Bizantion, Nea Roma, Constantinopolis, İstanbul... Birçok isim eskitmiş bir şehrin, yaşlı bir şehrin hikayesini çok güzel anlatıyor; fakat içeriği bir yana, sunuşun ne denli önemli olduğunu anlamamızı sağladığı için önemli "Efsane İstanbul" Sergisi. Müzenin müdürü de olan küratör Nazan Ölçer, gerçekten sadece eserlerden ibaret olmayan bir sergiye imza atmış. Işıklandırması, müzik kullanımı, aynalı duvarları, yapma kubbesi, antik duvarları ve girişte sizi karşılayan o harika video ile tam bir İstanbul tarihi deneyimi yaşamanız mümkün kılınmış. Daha önce iki kez ziyaret ettiğim İstanbul Arkeoloji Müzesi'nden getirilmiş, fakat hayatımda ilk kez gördüğüme emin olduğum eserlerin dikkatimi çekmesi ve sunuşu; devletimizin müzecilik anlayışının ne kadar baştan savma olduğunun, özel müzelerin ise bu işi ne kadar iyi yapabildiğinin kanıtı gibi.

"Efsane İstanbul", 8,000 yılın hikayesini anlatan, çok iyi hazırlanmış bir video ile başlıyor. Videoyu gerçek ağaç kütükleri üzerinde oturarak izliyorsunuz ve sergiye giriş yaptığınızda 8,000 yıl öncesinin eserleri karşılıyor sizi. Hadi Yenikapı'nın antik bir liman olduğunu biliyorduk, ama benim hayatımda Kadıköy minibüsleri ile geçilen varoş bir semt olması dışında hiçbir önemi olmayan Fikirtepe'nin İstanbul'un ilk yerleşim yerlerinden biri olduğunu kaç kişi biliyordu? Silahtarağa Çeşmesi adı verilen arkeolojik harikanın bugünün Bilgi Üniversitesi'nin Santral kampüsündeki kazılardan çıkarıldığını kim duymuştu ya da?

Bizans sütunları, büstler, heykeller... Derken alt kata iniyorsunuz ve 4. Haçlı Seferleri sırasında yağmalanan Constantinopolis'ten Venedik'e kaçırılan, daha önce San Marco Basilicası'nı ziyaret ettiyseniz tanıdık gelecek olan atlar karşılıyor sizi. Bu katta işler daha da çığrından çıkıyor. Altın giriyor işin içine çünkü, değerli taşlar giriyor. Bizans mozaikleri, ikonaları, takıları göz kamaştırıyor. Topkapı Sarayı'ndan getirilmiş Arapça bir İncil dikkat çekiyor. "Galata Kulesi'nin Çanı" ya da (aslında yine İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunan) "Haliç'i Kapatan Zincir" ibarelerini görüp şoka uğruyorsunuz.

Orta katın alamet-i farikası ise ne o çan, ne de o zincir... Tek bir oda yetiyor. "İstanbul'un Kubbeleri" diyor duvardaki posterin başlığı. Ve odanın ortasındaki yapay kubbenin altına kurulup, İstanbul'daki kilise ve camilere ait yirmiye yakın kubbeyi çok iyi seçilmiş bir müzik eşliğinde tavanda izliyorsunuz. Aya İrini'ye o kadar konsere gidip, kubbesinin ortasındaki figürleri fark etmemiş biri olarak söylüyorum, gözünüzün önündekini daha iyi görmenizi sağlayabilir o oda. Duvarlarda ise İstanbul'un üç ayrı çağına ait panoromik görüntülerini inceleyebiliyorsunuz. -ki o günümüz İstanbul'u fotoğrafı, gerçekten harikaydı.

Serginin en alt katında ise çoğunlukla Topkapı Sarayı'ndan getirilmiş eserler, saray yaşantısını anlatan araç-gereç, süs, mektuplar, silahlar, kıyafetler, müzik aletleri ve tablolar sergileniyor. İstanbul ile ilgili bir sergide Fausto Zonaro tabloları görmemek olmazdı, tabii ki böyle bir hata da yapmamışlar. Alt katın en çok dikkat çeken eseri ise Tanzimat Dönemi'nden devasa bir sayeban (gölgelik).

Sergide Vatikan'ın özel koleksiyonundan, dünyanın birçok ülkesinin birçok müzesinden (İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Vatikan, Macaristan, Yunanistan, Avusturya, Belçika, Hollanda, İrlanda, Katar, Portekiz ve Rusya) ve İstanbul'un kendi müzelerinden getirilmiş 500'e yakın eser görmek mümkün. Halen vaktiniz varken, hele ki kendinize İstanbullu diyorsanız, sakın kaçırmayın!

1 Eylül 2010

VI. Leyla Gencer Şan Yarışması

İlk kez 1995 yılında ülkemizin yetiştirdiği en büyük soprano, birçok genç operacının eğitiminde emeği olan Leyla Gencer'in adına düzenlenmeye başlanan ve bu yıl İKSV ve La Scala Tiyatrosu Sahne ve Gösteri Sanataları Akademisi Vakfı tarafından 6.sı gerçekleştirilen Leyla Gencer Şan Yarışması 26 Ağustos 2010'daki finali ile sona erdi.

Mayıs ayında Milano, Berlin ve İstanbul'da gerçekleşen ön elemelerden sonra yarışma 21 Ağustos'ta İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda resmen başladı. Elemelere katılan 119 kişiden 40'ı yarışmaya katılmaya hak kazanırken, bu şancıların 14 ayrı ülkeden oluşu dikkat çekici. 22 ve 23 Ağustos'taki Çeyrek Final ve 24 Ağustos'taki Yarı Final basamakları sonrası 9 yarışmacıyı 26 Ağustos'ta Aya İrini'de düzenlenen Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ve Şef Gürer Aykal eşlikli final gecesinde izleme fırsatı bulduk.

Jüri Başkanı Pier Luigi Pizzi, üyeleri ise Gürer Aykal, Renato Bruson, Yekta Kara, Gianni Tangucci, Luca Targetti, Vincenzo de Vivo gibi hepsi de birbirinden efsanevi isimlerdi. Finalistler ise şöyleydi: Soprano Pervin Çakar, Soprano Esra Çetiner, Bariton Bahadır Noyan Coşgun, Soprano Adelina Diaconu (Romanya), Bariton Kartal Karagedik, Mezzo-Soprano Anna Lapkovskaja (Beyaz Rusya), Soprano Aylin Sezer, Soprano Sirel Yakupoğlu ve Soprano Pretty Yende (Güney Afrika).

Organizasyon gerçekten kusursuzdu. Sunucu Halit Ergenç'in sahnedeki varlığının da, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ve Şef Gürer Aykal'ın yarışmacılarla olan uyumunun da, 2008 kazananı Nazlı Deniz Boran'ın aryalarının (Gece Kraliçesi'nin aryasını söyledi daha ne yapsın) da gecenin bu kusursuzluğundaki payı büyüktü. 30 kişinin klişe konuşmalar yapmadığı, final heyecanı, ödül töreni heyecanı ve konser profesyonelliğinin içiçe yaşandığı, kalitesi yüksek bir geceydi. (Yekta Kara'nın yelpazesini ise gecede göremedim.)

Gecenin ilk yarısında finalistler birer birer sahne almaya başladı. Favorilerim sırasıyla Pretty Yende, Anna Lapkovskaja, Kartal Karagedik ve Sirel Yakupoğlu olmuştu. 2. yarıda ise önce Nazlı Deniz Boran'ı dinledik, daha sonra ise ödül törenini izledik. Jürinin değerlendirmesi ile dereceye giren finalistler 1. Pretty Yende, 2. Kartal Karagedik, 3.ler ise Anna Lapkovskaja ile Pervin Çakar oldu. Jürinin seçimin çok kolay olduğunu söylemesinden, ve zaten benim 'bile' çoğu dereceye gireni doğru tahmin etmiş olmamdan anlaşılacağı gibi çok yerinde kararlar verildi yarışmada.


Hayatımda ilk kez zenci bir soprano dinledim ve kendisine hayran kaldım. Yende'nin söylediği arya da ilk kez duyduğum ve beni büyüleyen bir aryaydı: Jules Massenet'nin Manon'undan "Suis je gentile ainsi"... Birincilikle ödüllendirilen Pretty Yende, önümüzdeki yıl 40. İstanbul Müzik Festivali'nde Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın solisti olarak tekrar İstanbul'da olacak. O sesi tekrar dinlemek için sabırsızlanmaktayım.

Katkılarından dolayı sevgili Emre Erbirer'e teşekkürlerimi sunarım.

30 Ağustos 2010

62nd Primetime Emmy Awards

Dün gece insanlık için küçük, ama benim için büyük bir adım atarak 62. Primetime Emmy Ödül Töreni'ni izlerken sonuçları canlı olarak blogumda güncelledim. (bkz. Live Blogging) Aşağıda bu güncellemelerin düzenlenmiş ve yorumlanmış hallerini bulabilirsiniz.

Gecenin yıldızı kesinlikle "Temple Grandin" oldu. Gecede dağıtılan 21 ödülden 5'ine sahip olan tv filmi, yine de toplamda aldığı 7 ödülle, toplamda 8 ödül almış olan "The Pacific"i geçemedi. "Modern Family" dün gece 3, toplamda 6 ödül alarak "30 Rock"ı tahtından indirirken; "Mad Men" drama dizilerindeki rahatsız edici liderliğini toplamda aldığı 4 ödülle korumuş oldu.

Sunucu Jimmy Fallon, bir yerden sonra gitar eşlikli esprileri ile baymış olsa da, genele bakıldığında izlemiş olduğum ödül töreni sunucuları arasında üst sıralara ismini yazdırdı. Gecede beni en çok sevindiren ödüller "Modern Family"nin aldığı tüm ödüller, Jim Parsons'ın En İyi Erkek Oyuncu, Jane Lynch'in ise En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü'nü almasıydı.

Gece için özel olarak hazırlanmış üç özel an gerçekten takdire şayandı:
- Törenin açılışı gerçekten süperdi. "Glee", "30 Rock", "Mad Men", "Saturday Night Live", "Lost", gibi bir çok dizi ve şova göndermeler içeren müzikal bir açılış, "Glee"nin yıldız olacağının habercisi gibiydi aslında. Jane Lynch "Glee" eşofmanları içinde o içeceği Jimmy Fallon'ın değil Jon Hamm'in üzerine dökseydi hislerime çok tercüman olurdu aslında.
- "Modern Family" için önerilerle dolu olan sekans, "Family Guy" ve George Clooney göndermeleri ile yarılırcasına güldürdü.
- Ekrana veda eden 3 drama dizisi ("24", "Law & Order" ve "Lost) için Jimmy Fallon'ın Elton John, kim-olduğunu-bilmiyoum ve Green Day kılığında; piyano, rap ve gitar eşliğinde In Memoriam yapması tarif edilemez dumurlar içine girmeme neden oldu. Şarkının sözleri de süper ayrıca.

Ödül kazananların tam listesi ise şöyle:
En İyi Dizi - Komedi: Modern Family
En İyi Erkek Oyuncu - Komedi: Jim Parsons - Big Bang Theory
En İyi Kadın Oyuncu - Komedi: Edie Falco - Nurse Jackie
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu - Komedi: Eric Stonestreet - Modern Family
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu - Komedi: Jane Lynch - Glee
En İyi Yazar - Komedi: Modern Family (Steven Levitan, Christopher Lloyd)
En İyi Yönetmen - Komedi: Ryan Murphy - Glee

En İyi Dizi - Drama: Mad Men
En İyi Erkek Oyuncu - Drama: Bryan Cranston - Breaking Bad
En İyi Kadın Oyuncu - Drama: Kyra Sedgwick - Closer
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu - Drama: Aaron Paul - Breaking Bad
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu - Drama: Archie Panjabi - Good Wife
En İyi Yazar - Drama: Mad Men (Erin Levy, Matthew Weiner)
En İyi Yönetmen - Drama: Steve Shill - Dexter
En İyi Minidizi: Pacific
En İyi TV Filmi: Temple Grandin
En İyi Erkek Oyuncu - Minidizi/TV Filmi: Al Pacino - You Don't Know Jack
En İyi Kadın Oyuncu - Minidizi/TV Filmi: Claire Danes - Temple Grandin
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu - Minidizi/TV Filmi: David Strathairn - Temple Grandin
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu - Minidizi/TV Filmi: Julia Ormond - Temple Grandin
En İyi Yazar - Minidizi/TV Filmi: Adam Mazer - You Don't Know Jack
En İyi Yönetmen - Minidizi/TV Filmi: Mick Jackson - Temple Grandin

En İyi Variety/Eğlence Programı: Daily Show with Jon Stewart
En İyi Yazar - Variety/Eğlence/Özel Program: 63rd Annual Tony Awards
En İyi Yönetmen - Variety/Eğlence/Özel Program: Bucky Gunts - Vancouver 2010 Olympic Winter Games Opening Ceremony
En İyi Reality Show: Top Chef
Bob Hope Humanitarian Award: George Clooney

28 Ağustos 2010

Emmy 2010: En İyi Dizi Adayları

Yaklaşık 30 saat sonra dağıtılacak olan 62. Emmy Ödülleri, aslında tamamen bu dört ödülle ilgili. Peki bu yıl yeni ve sürpriz isimler mi alacak büyük ödülleri, yoksa bir Emmy klasiği olarak tarih tekerrürden mi ibaret diyeceğiz? Geçtiğimiz yıl üçüncü kez "30 Rock"ın ve ikinci kez "Mad Men"in galibiyetiyle biten gecede, bu yıl ödüllendirilmesi muhtemel isimler aşağıda:


En İyi Dizi - Komedi:
30 Rock (3/3)
Curb Your Enthusiasm (0/5)
Glee (0/0)
Modern Family (0/0)
Nurse Jackie (0/0)
Office (1/4)

Bir variety programının yazar ekibinin ve yapımcılarının başından geçenleri anlatan, özellikle de Liz Lemmon ve patronu Jack Donaghy arasındaki komedi unsuru bol dostluğu irdeleyen, ince esprilerle dolu karakter odaklı bir dizi 3 yıldır Amerikan televizyonlarının en iyisi seçiliyor: "30 Rock". Yapımcıları düşük reytinglerine rağmen hem aldıkları onlarca ödül, hem de bu eleştirel başarıyı inanılmaz düşük bir bütçeyle elde ediyor olmaları nedeniyle vazgeçemiyorlar diziden. Konuk oyuncuları ve esprileri ise ayrı bir tercih sebebi tabii. Fakat "30 Rock", bu yılki ödüllerde ilk 3 sezonu ile 3 ödül kazanarak komedi dizilerinde kurduğu hakimiyete veda edecekmiş gibi duruyor. Yeni başlayan iki dizi, "Glee" ve "Modern Family", bomba gibi birer ilk sezon ile "30 Rock"ı tahtından edecek kadar iyi bir başlangıç yaptılar çünkü. Bir lise korosunun maceralarını anlatan ve Altın Küre ödülüne layık görülen ultra-eğlenceli müzikal dizi "Glee", yılın gerçekten de en iddialısı. İkinci en güçlü aday olan, adına uygun bir şekilde çok modern bir ailenin 3 ayrı hanesini konu alan "Modern Family" ise aile ilişkilerine ve yeni toplum düzenine süper bir ayna niteliğinde karşımıza çıktı bu yıl. Onların yanında Larry Davidli "Curb Your Enthusiasm", "30 Rock" devrinden önce ilk sezonu ile bu ödüle layık görülmüş olan "Office" ve yine yeni bir dizi, Eddie Falco'lu "Nurse Jackie" adaylar arasında.

En İyi Dizi - Drama:
Breaking Bad (0/1)
Dexter (0/2)
Good Wife (0/0)
Lost (1/3)
Mad Men (2/2)
True Blood (0/0)

Drama cephesinde ise Akademi'nin "Mad Men" fetişine noktayı koyabilecek dizi, Altın Küre ile ödüllendirilen "Dexter" olabilir. Fakat En İyi Erkek Oyuncu - Drama kategorisindeki sonuç, bu kategoriyi de etikleyebilirmiş gibi geliyor bana. Hall-Dexter kombinasyonu son birkaç yıldır ödüle susamış dizi ve oyuncuyu mutlu etmeye yarayacaktır. Diğer yandan "Lost", son sezonu ile ödülü almamalıdır, çünkü milyonlarca hayranını hayal kırıklığına uğratmıştır. Diğer adaylar arasında ise gençlerin favorisi "True Blood", yeni dizilerden "Good Wife" ve iki yıldır başrol oyuncusu mutlu edilen "Breaking Bad" bulunuyor.

En İyi Minidizi:
Pacific
Return to Cranford

Pacific. Nokta. (bkz. 17 adaylık, 7 Creative Arts Emmy)

En İyi TV Filmi:
Endgame
Georgia O'Keeffe
Moonshot
Special Relationship
Temple Grandin
You Don't Know Jack

Biyografik yapımların öne çıktığı bir yılda, "Temple Grandin", "Georgia O'Keeffe", "You Don't Know Jack" ve "Special Relationship"e, bir History Channel yapımı Apollo hikayesi "Moonshot" ve polisiye "Endgame" eşlik ediyor. Toplamda 15'er adaylık elde eden "Temple Grandin" ve "You Don't Know Jack"ten "Temple Grandin" Creative Arts Emmy Ödülleri'nden 2 ödülle dönmüştü. Şu anda öne çıkan "Temple Grandin" olsa da, özellikle erkek oyuncu ve yazar ödüllerindeki başarısına göre "Special Relationship" de ödülü alan film olabilir.

62. Primetime Emmy Ödülleri, 29 Ağustos'u 30 Ağustos'a bağlayan gece sahiplerini bulacak. Türkiye saati ile 02.00'de Kırmızı Halı, 03.00'de ise ödül törenini canlı olarak cnbc-e'den izleme şansı bulabilirsiniz. Törenin sunucusu ise Jimmy Fallon.

27 Ağustos 2010

Emmy 2010: En İyi Erkek Oyuncu Adayları

En İyi Erkek Oyuncu - Komedi:
Alec Baldwin - 30 Rock (2/7)
Steve Carrell - Office (0/4)
Larry David - Curb Your Enthusiasm (0/3)
Matthew Morrison - Glee (0/0)
Jim Parsons - Big Bang Theory (0/1)
Tony Shalhoub - Monk (3/7)

Çoğunlukla olduğu gibi, En İyi Erkek Oyuncu dalının komedi kategorisinde yine zorlu bir seçim bekliyor Akademi üyelerini. Fakat kendileri üstüste aynı ismi ödüllendirmeyi sevdikleri için, Alec Baldwin'e 3. kez bu ödülü vermeleri kuvvetle muhtemel. Sanılmasın ki Alec Baldwin'i "30 Rock"ta beğenmiyorum. Çok beğeniyorum. Ama her yıl performansını daha da iyileştirmesi gibi bir durum söz konusu değil bence. Bir kere ödüllendirilmesi yeterli. Diziye başladığından beri 4 kez bu kategoride aday olmuş fakat ödüllendirilmemiş olan Steve Carrell'ın bu yıl "The Office" kadrosundan ayrılacağı söyleniyor. Diğer yandan Tony Shalhoub'a 3 Emmy kazandıran "Monk" son sezonu ile veda etti. Akademi, veda triplerini girmeyi seçerek Baldwin yerine Carrell ya da Shalhoub'u da seçebilir. Ödülü alması gereken isimse tartışmasız "Big Bang Theory" ile harikalar yaratan Jim Parsons. Fakat kendisi tahminim değil, gönlümde yatan isim. Ödülün, SAG v Altın Küre'lerdeki gibi YİNE Alec Baldwin'e gideceğini düşünmekteyim.

En İyi Erkek Oyuncu - Drama:
Kyle Chandler - Friday Night Lights (0/1)
Bryan Cranston - Breaking Bad (2/5)
Matthew Fox - Lost (0/0)
Michael C. Hall - Dexter (0/3)
Jon Hamm - Mad Men (0/3)
Hugh Laurie - House (0/4)

İddia ediyorum, Hugh Laurie bu yıl da Emmy almazsa cinayet işleyebilecek bir milyon kişi bulabilirim. Ama bir şey söyleyeyim mi, alamayacak. Çünkü ödül 4 yıldır ödüle aday gösterilip alamayan Hugh Laurie yerine, bu yıl en verimli sezonlarından birini geçiren "Dexter"ın Altın Küre ve SAG ödülünü kucaklamış başrol oyuncusu Michael C. Hall'un olacak. Adaylar arasında son iki yılın kazananı Bryan Cranston, son 6 yılın aday bile olamayanı (bu yıl da adaylığı gereksiz olan) Matthew Fox ve Akademi'nin "Mad Men" fetişine rağmen ısrarla ödüllendirilmeyen Jon Hamm de var.

En İyi Erkek Oyuncu - Minidizi/TV Filmi:
Jeff Bridges - A Dog Year (0/0)
Ian McKellen - Prisoner (0/4)
Al Pacino - You Don't Know Jack (1/1)
Dennis Quaid - Special Relationship (0/0)
Michael Sheen - Special Relationship (0/0)

Bu yıl ilk kez bir minidizi izledim ve sonunda adylıklar arasında kendisinin ismini gördüm! Ian McKellen, gerçekten de "Prisoner"da çok iyi bir oyunculuk sergiliyordu. Fakat kendisini izlemiş ve beğenmiş olmam tabii ki ödülü alacağı anlamına gelmiyor. "Angels in America" ile ilk adaylığında Emmy kazanmış olan Al Pacino, bu yıl "You Don't Know Jack" adlı TV filminde dikkat çekiyor. Bir yılda hem Oscar, hem Altın Küre, hem SAG, hem de Emmy kazanılır mı bilemiyoruz; ama Jeff Bridges da bir TV filmi ile adaylar arasında. Diğer yandan tahminim "Special Relationship"in iki başrol oyuncusu, Tony Blair rolündeki Michael Sheen ve Bill Clinton rolündeki Dennis Quaid arasında kalmış durumda.

26 Ağustos 2010

Emmy 2010: En İyi Kadın Oyuncu Adayları

En İyi Kadın Oyuncu - Komedi:
Toni Collette - United States of Tara (1/2)
Edie Falco - Nurse Jackie (3/7)
Tina Fey - 30 Rock (2/5)
Julia Louis-Dreyfus - New Adventures of Old Christine (2/11)
Lea Michele - Glee (0/0)
Amy Poehler - Parks and Recreation (0/2)

Komedi dizilerine bakıldığında, 3 güçlü aday ile karşılaşıyoruz. Bir yanda geçtiğimiz iki yılın kazananları "30 Rock"tan Tina Fey (geçtiğimiz yılın SAG kazananı) ve çok kişilikli bir ev hanımını oynayan Toni Collette (geçtiğimiz yılın Altın Küre kazananı); diğer yanda ise "Nurse Jackie" ile "Sopranos" sonrasındaki çıkışını gerçekleştirmiş olan Edie Falco. "Glee" ile ilk kez ciddi bir rolde karşımıza çıkan Lea Michele, söz konusu olan Tony olsaydı favorim olurdu muhtemelen. Fakat Emmylerden bahsetmekteyiz, yavaş gelsin. "Saturday Night Live"dan kendi dizisine terfi eden Amy Poehler hakkında ise pek bir fikrim yok açıkçası. Julie Louis-Dreyfus da bence "Seinfeld"den kalma Emmyleri ile yetinmeli. Başta da söylemiş olduğum gibi, Akademi'nin sıkça yaptığı gibi eski tercihlerini yinelemek ya da bu yıl en iyi çıkışı yapan ismi ödüllendirmek arasında bir tercih yapması gerekiyor. Fakat benim tahminim Falco.

En İyi Kadın Oyuncu - Drama:
Connie Britton - Friday Night Lights (0/0)
Glenn Close - Damages (3/10)
Mariska Hargitay - Law & Order: Special Victims Unit (1/6)
January Jones - Mad Men (0/0)
Julianna Margulies - Good Wife (1/6)
Kyra Sedgwick - Closer (0/4)

Her dalda olduğu gibi, yine izlemediğim 6 diziden oluşan bir liste ile karşı karşıyayız drama kategorisinde. 2 yıldır Emmy'nin bu kategorideki galibi olan Glenn Close'a artık bir dur demek gerekiyor sanırım. Fakat alternatifinin Close'dan fırsat bulup yıllardır ödülü alamayan Hargitay ya da Sedgwick olduğunu düşünenler de yanılacaktır. Geçtiğimiz ödül sezonunda hem Altın Küre'yi, hem de SAG ödülünü kazanan; "ER"dan sonra yeni dizi "Good Wife"ın başrolünde oynayan Julianna Margulies Emmyler söz konusu olduğunda da en güçlü aday.

En İyi Kadın Oyuncu - Minidizi/TV Filmi:
Joan Allen - Georgia O'Keefe (0/1)
Claire Danes - Temple Grandin (0/1)
Hope Davis - Special Relationship (0/1)
Judi Dench - Return to Cranford (0/2)
Maggie Smith - Capturing Mary (1/3)

Minidizi/TV Filmi kategorisinde ise iki İngiliz hanımefendisi, 2 Oscar 5 BAFTA sahibi Maggie Smith ve 1 Oscar 10 BAFTA sahibi Judi Dench adaylar arasında bulunuyor. Fakat onlara rağmen öne çıkan iki aday, biyografik figürleri canlandıran Joan Allen ve Claire Danes. Joan Allen, "Georgia O'Keefe", Claire Danes ise "Temple Grandin"de filmlere adını veren kişilere hayat veriyorlar. "Georgia O'Keefe" dışındaki tüm adaylar 2010 ödül sezonu kapandıktan sonra yayınlandığı için fazla bir yorum yapmak mümkün olmasa da, hem SAG hem de Altın Küre'ye aday gösterilen Joan Allen'ın şansının yüksek olduğu söylenebilir. Beşinci aday ise Hilary Clinton rolü ile Hope Davis.

25 Ağustos 2010

Emmy 2010: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Adayları

Yardımcı erkek oyuncular söz konusu olduğunda bu yıl hakimiyet 3 adaylıkla "Modern Family"de. Onu 2 adaylıkla "Lost" takip ediyor.
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu - Komedi:
Ty Burrell - Modern Family (0/0)
Chris Colfer - Glee (0/0)
Jon Cryer - Two and a Half Men (1/4)
Jesse Taylor Ferguson - Modern Family (0/0)
Neil Patrick Harris - How I Met Your Mother (0/3)
Eric Stonestreet - Modern Family (0/0)

Geçtiğimiz yıl tam Neil Patrick Harris hak ettiği Emmy'e kavuşacak derken birden Jon Cryer ismi ile şoka girdiğimiz anı dün gibi anımsıyorum. Bu yıl Creative Arts Emmy Awards'da En İyi Konuk Erkek Oyuncu ve sunucusu olduğu Tony Ödül Töreni Yayını ile iki farklı dalda iki Emmy kazanmış olan Neil Patrick Harris, bu nedenle başından beri "How I Met Your Mother" ile alması gereken ödülü bu yıl da alamayacak gibi. Fakat onun yerine, 6 adaydan 3'ünün çıktığı "Modern Family" kuşkusuz en iddialı komedi dizisi olma özelliğini taşıyor.

Dizinin en komik karakterlerinden Ty Burrell'in canlandırdığı cool-olmaya-çalışan-ama-yüzüne-gözüne-bulaştıran-ve-karısı-tarafından-idare-edilen Phil bir yana; dizinin gay çiftini canlandıran drama-queen Cameron ve Mitchell rollerindeki Eric Stonestreet ve Jesse Taylor Ferguson gerçekten iddialı. Yine de, oyların özellikle Stonestreet ve Burrell arasında bölünme ihtimaline karşın diğer adayların da şansı var. Benim favorim, kuşkusuz Ty Burrell.


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu - Drama:
Andre Braugher - Men of a Certain Age (2/5)
Michael Emerson - Lost (2/4)
Terry O'Quinn - Lost (1/2)
Aaron Paul - Breaking Bad (0/1)
Martin Short - Damages (0/2)
John Slatery - Mad Men (0/2)

"Lost" ile hak ettikleri ödülleri zamanları geldiğinde almış olan iki isim Michael Emerson (2009) ve Terry O'Quinn (2007) bu yıl dizinin son sezonu ile de yine adaylar. Diğer adaylar ise yine izlemediğim dizilerden. Bu noktada da hem "Lost"un tatmin etmeyen son sezonu ile fazla ödül almasını desteklemediğimden, hem de yine tamamen içgüdüsel olarak "Breaking Bad"in genç oyuncusu Aaron Paul demek geliyor içimden. Maksat tahmin olsun.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu - Minidizi/TV Filmi:
Michael Gambon - Emma (0/1)
John Goodman - You Don't Know Jack (1/10)
Jonathan Pryce - Return to Cranford (0/1)
Patrick Stewart - Hamlet (0/2)
David Strathairn - Temple Grandin (0/0)

Minidizi/TV Filmi kategorisinde ise çok karizma olmalarına rağmen Emmy tarihinde fazla adları geçmeyen isimler bir bir sıralanmış adeta. Fakat yorum yapmayı tabii ki doğru bulmuyorum.