21 Nisan 2008

27. İstanbul Film Festivali'nin Ardından...


Gördüğüm film sayısı her festivalde biraz daha artıyor. Bu festivalde toplam 16 filme bilet aldım; fakat sağlık sorunları nedeniyle Zeynep'in Sekiz Günü, Paris ve Elegy olmak üzere 3 filmin (özellikle Paris'i kaçırmam 39 derece ateşle yatarken gözlerimin dolmasına neden oldu) biletlerini yakmak zorunda kaldım. Gördüğüm 13 film arasında "Ne işim var lan benim burada?" dediğim hiçbir film olmadı, bu açıdansa oldukça mutluyum.

5 Nisan, Tropa de Elite: Fernando Meirelles'in "Cidade de Deus" filmi tadındaydı. Gerek mekan, gerek zaman, gerekse konunun birbirine benzemesi filmin orjinal oluşunu kesinlikle etkilememiş. Kendine özgü bir mizahı, kendine özgü bir draması ve kendine özgü aksiyon sahneleri vardı ve güzel bir açılış oldu benim için. Berlin'de altından bir ayının kendisine layık görülmesini bu yılki birçok ödülü yadırgadığımın aksine (bkz. Oscar, SİYAD) yadırgamadım. Not: Portekizceyi sevmiyorum.

6 Nisan, King of California: Bağımsız Amerikan filmlerinin çılgın-ebeveynler-ve-hayatla-yüzleşmek-zorunda-kalan-çocukları alt başlığına cuk oturan; uçuk kaçık bir filmdi. Bir Pazar sabahı için gayet hafif, eğlenceli, komik ve hafif duygusal... Not: Evan Rachel Wood gerçekten güzel.

8 Nisan, Katyn: İkinci Dünya Savaşı, Almanya, Rusya ve arada kalmış zavallı Polonya temalı, klasik bir duygu sömürücüsü savaş filmi. Bu seneki yabancı film dalında Oscar adayı filmlerden gördüğüm ikincisi olarak Katyn de beni derinden etkilemedi. (ki ilki ödülü kapan Die Falsher idi) Çok etkileyici sahneler (bkz. final sahnesi), güzel bir görüntü yönetmenliği, güzel müzikler vardı evet. Ama işte bu yılın en çok beğendiğim İngilizce-olmayan filmleri bile geçen yılkilerle kıyaslayamıyorum.

12 Nisan, Savages: İşte budur! "Little Miss Sunshine", "Juno" ve türevleri. Hepinizi seviyorum. Teoride Mahsun Kırmızıgül'ün "Beyaz Melek"te vermeye çalıştığı mesajı baz alan bir senaryo, bu kadar başarılı bir şekilde eli yüzü düzgün bir şeye benzetilebilir. Diablo Cody kadar olmasın, Tamara Jenkins o kadar güzel, o kadar mizahi ve o kadar sıcak bir senaryo yazmış ki, filmin en duygusal yerinde bile, ağlayacağınız yerde sıcak bir gülümseme buluyorsunuz suratınızda. Laura Linney, Philip Seymour Hoffman ve Philip Bosco'nun oyunculukları ve film için seçilmiş şarkılar gerçekten iyi. İyi vakit geçirmek istiyorsanız, festival boyunca en içten kahkaha attığım filmdi Savages.

12 Nisan, Inner Life of Martin Frost: Paul Auster film çekebiliyor muymuş diye gitmiştim. Çekebiliyormuş. Ama ne kadar iyi çekebiliyormuş orası tartışılır. Sıkılmadım, "neler oluyor?" demedim -ki sevdiğim bir yazar olmasına rağmen kitaplarını okurken ikisini de yaptığım olur- fakat tatmin olmuş bir şekilde de ayrılmadım salondan. Hafif (?) fantastik, hafif (?) değişik karakterlerle dolu ilginç bir filmdi işte. Not: Paul Auster'ın kızı da ne güzelmiş.

12 Nisan, Savage Grace: Bu hafta vizyona da giren, Julianne Moore'un başrolünde olduğu, tüm ahlak ve cinsellik anlayışlarını zorlayan, farklı ülkelerde farklı villalarda geçen; bir erkeğin din, dil, ırk, cinsiyet, akrabalık ilişkisi, TC kimlik numarası, hobi, zevk ve renk ayrımı gözetmeksizin kaç farklı insanla yatabileceğini özetleyen; işleniş tarzıyla değil belki ama işlediği konudan dolayı "neler oluyor?" dedirten bir filmdi. Eddie Redmayne adlı abimiz ileride değişik rollerde karşımıza çıkacakmış gibi geliyor.

16 Nisan, Be Kind Rewind: Michel Gondry, Eternal Sunshine of the Spotless Mind gibi bir başyapıtla karşımıza çıktığından olsa gerek sonrasında çektiği filmler birer birer hayal kırıklığına uğratıyor beni. "Science of Sleep"ten sonra "Be Kind Rewind" da beklentilerimin altında çıktı. Yine her zamanki gibi dekor ve kostümleriyle elişi derslerini andıran bir hayal gücü patlamasıyla karşımıza çıkmış Sayın Gondry. Ama Jack Black'in antipatikliğinden midir, yoksa ilk cümlede söylediğim sebepten midir bilmem; fikrin inanılmaz yaratıcılığına rağmen yıldıza boğamadım filmi. Ha çok eğlendim, o ayrı. Bir de inanmazsınız, sonunda ağladım.

17 Nisan, Grace Is Gone: 2007 filmlerinde Afganistan ve Irak lafını duymaktan gına geldi aslında. Ama bu kez durum farklıydı. Tek bir savaş görüntüsü göstermeden, tamamen geride kalanlara odaklanmıştı Grace Is Gone. Ve filmin başında öğrendiğimiz üzere, bu kez ölen asker evin erkeği değil, evin kadınıydı. Kızlarına annelerinin yokluğunu açıklamaya çalışan baba rolündeki John Cusack bir kez daha gözüme girerken, küçük kızların performansı ve Altın Küre adayı Grace Is Gone adlı şarkının filmde kullanımı da beni derinden etkiledi. Sanırım bu festivalin en çok gözyaşı harcadığım filmi ünvanını da Grace Is Gone aldı.

18 Nisan, Ben X: Demek ki bu yıl İngilizce-olmayan filmler kategorisinde güzel bir şeyler aramak için Belçika'ya bakmak gerekiyormuş. İnanılmaz bir anlatımla, inanılmaz çekimlerle süslenmişti film. Liseli gençlerin dünyası bu kadar açık anlatılıp, intihara eğilimli ergen portresi bu kadar kusursuz çizilemezmiş gerçekten. Vizyona girmesi halinde tekrardan seyretmekten zevk alacağım, yine bolca gözyaşı döktüğüm (evet son 3 filmdir ağlıyorum) bir filmdi Ben X. Not: Flamancayı da sevmiyorum.

18 Nisan, Margot at the Wedding: Squid and the Whale'in yönetmen/senaristi Noah Baumbach'ın son filmi de aynı dertte, aynı kıvamda. Bu kez sorunlu ailemizin yarıçapı biraz daha büyümüş sadece. İçine teyzeler, kuzenler, müstakbel enişteler girmiş. Merkezde cidden sorunlu bir anne. Annenin beden bulduğu isim Nicole Kidman. Jennifer Jason Leigh, nasıl olduğunu anlamasam da Nicole Kidman'ı gölgede bırakmış. Jack Black yine karşıma çıktı, yine antipatikti. Zane Pais ise 10lu yaşlardaki bir çocuk için fazlaca yetenekliydi. Kendisinin birkaç saniye Sunday Girl adlı şarkıyı mırıldandığı sahne, filmin en detay sahnelerinden biri olmasına rağmen beni benden aldı nedense. Bu adam aile içi sorunları gerçekten iyi anlatıyor. Devamını bekliyoruz.

20 Nisan, Things We Lost in the Fire: Geçtiğimiz yıl "Efter Brylluppet" filmi ile En İyi Yabancı Film dalında Oscar adayı olan Danimarkalı yönetmen Susanne Bier; artık Danimarka'da nereden buluyorsa, fazlasıyla Türk filmi seyrediyor bence. Gerek geçen yılki filmiyle, gerek bu filmiyle bende aynı duyguları uyandırdı. Halle Berry'nin oynadığı her filmde haykırarak ağlaması ve Benicio del Toro'nun oynadığı her filmde uyuşturucuyla bir bağının olması gerektiği kurallarını da hangi sinema otoritesi yazmış çizmiş bilmiyorum. Ama bir şeyler değişmeli. Kötü bir film değildi, ama işte... Gözlerim Türkan Şoray'ı aradı.

20 Nisan, Into the Wild: Ve festivalin en iyi filmi. Sean Penn 11 Eylül temalı kısa filmler kolajındaki sekansından sonra (ki kendisi sonraları bir Emre Altuğ klibi için araklanmıştır) yine harikalar yaratmış. Ama yani öyle böyle değil... Felsefesinden senaryosuna, doğa görüntülerinden oyunculuklarına, kastinginden Pearl Jam şarkılarına kadar her şeyiyle dört dörtlük bir film çıkarmış ortaya. Buraya sığmayacak kadar fazla şey düşünmeme neden oldu seyrederken. Gözlerim doldu, güldüm, imrendim, kıskandım, kendimi güçsüz hissettim... Emile Hirsch. Nereden nereye be abi? Daha dün komşu kızının peşinden koşuyordun gençlik komedilerinde...

20 Nisan, Other Boleyn Girl: Demek ki neymiş? Tudor ailesinin entrikaları bir filme sığmaya yetmezmiş, dizi olarak seyredelimmiş. Yoksa kim ne zaman evlendi, kim ne zaman boşandı, kim ne zaman çocuk doğurdu, kim ne zaman Vatikan'dan koptu, kim ne zaman öldürüldü anlaşılmıyormuş. Beni ahlaki olarak "Scarlett mi Natalie mi?" gibi cevabı bulunamaz soruları cevaplamaya iten "Previously on Tudors" tadındaki bu filmi kutlar; Jonathan Rhys Meyers'ın gözlerinden öperim. Peter Morgan'ın da elindeki makası bırakıp roman uyarlamaktan vazgeçmesini, tekrardan "Queen" gibi günümüzde geçen orijinal senaryolar yazmasını dilerim.

Son olarak,
Bu festivalde birçok şey öğrendim. (Penguen'deki ilkokul önlüklü Tayyip modu)

1) Yurdum insanı gerçekten garip. Otoyolda karşı yönde olan bir kaza, gittiğiniz yöndeki trafiği tıkayabiliyor. Nedeni, insanların önleri boşken yan tarafta olan kazayı seyretmeleri ve kan görme arzuları. Sinemasever falan dinlemiyorlar, tıkıyorlar yolu, siz de yeterince erken çıktığınızı düşünürken Emek Sineması'na depar atarken buluyorsunuz kendinizi.

2) Tamamen İstanbul trafiğinin suçu olarak, benzer bir geç kalma olayını Kadıköy'de yaşadığınızda kalabalık olan ana cadde yerine kesinlikle arka sokakları kullanmamalısınız. Çünkü kaybolmak, yavaş yürümekten daha fazla vakit kaybettiriyor.

3) Arka arkaya 4 filme bilet almamalıyız. Hatta arka arkaya 3 filme bile bilet almamalıyız. Baş ağrısı yapıyor.

18 Nisan 2008

Bit Palas'tan...


Elif Şafak yine demiş, yine demiş:

"Tamamına kavuşan tek bir şey bile yoktu hayatta; "bütünlük" denilen, kof bir kelimeden ibaretti lugatlarda. Deniz yoktu mesela; her biri ayrı ayrı yönlere akmaya çalışan sayısız sonsuz denizler vardı, tek bir denizin içinde bile. Gördüğümüz dalgalar, denizlerarası savaşların toplamdan eksilttiklerinden geriye kalabilen yükseklikte ve sıklıkta ulaşıyordu kıyıya. Ulaşıp parçalanıyordu köpük köpük, zerre zerre. İstanbul da yoktu keza. Her biri kendi güzergâhında seyreden onlarca, yüzlerce, binlerce, milyonlarca güruh, cemaat, cemiyet vardı. Artılar eksileri götürüyor, zıt rüzgarlar birbirinin cereyanını durduruyor, kimsenin gücü kimseninkine baskın çıkamadığından, sonuçta şehir varlığını korumayı başarıyor, ama bu arada durmadan azalıyordu. tıpkı dalgalar gibi, İstanbul da, toplamından eksilenlerden geriye kalandı aslında." (Şafak, 104)

"İnsan bekârken, bir-ev-içindeki-eşyalar-içinde yaşıyor; mazisi, hikâyesi, kişisel önemi, sembolik değeri olan, kendine ait eşyalar içinde. Evlendiğinde, eşyalar-içindeki-bir-ev-içinde yaşamaya başlıyor; maziden ziyade gelecek, anılardan ziyade beklentiler üzerine kurulu, neyin ne kadarının kendine ait olduğu şaibeli evler içinde. Boşanmak ise, giden mi yoksa kalan mı olduğunuza bağlı olarak, ya eşyasız evler, ya da evsiz eşyalar içine konmak, silbaştan başlamak demek." (Şafak, 132)

"Sarhoşların araba sürmeleri sakıncalıdır. Bunu herkes teslim eder. Ne var ki, sarhoşların telefonu kullanmaları, araba kullanmalarından çok daha ölümcül sonuçlar doğruabildiği halde bu konuda hiçbir düzenleme mevcut değildir. Sarhoşken araba kullananlar rastgele hedeflere çarpar: aniden karşılarına çıkan talihsiz bir ağaç, kendi halinde seyreden ilgisiz bir araç... ne bir kasıt vardır bu kazalarda, ne de bir amaç. Sarhoşken telefonu kullananlar ise gidip mutlaka sevdiklerine çarpar." (Şafak, 135)

"Yalnız bir kusuru vardı. Beğenildiğini anlar anlamaz doğallığını yitiren tüm kadınlar gibi o da zoraki bir sertlik takınıyor; karşısındaki erkeği ne fazla uzak, ne lüzumsuzca yakın olacak surette arafta bir yerlerde bekletmekle, gördüğü göreceği ilgiyi daimi kılacağını sanıyordu." (Şafak, 145)

"Tatlı tatlı emdiğimiz şekerin birdenbire kırılarak, içinde gizlediği peltemsi ve alabildiğine ekşi sıvının ağzınızın içinde dağılıvermesine benzer şu özne BİZ. Lav gibidir aynı zamanda. Tek ve mutlak bir kaynaktan fışkırdığı halde, sanki her yerden boy vermiş ve her yere aitmişçesine, pervasızca dört bir yana yayılan, yoluna çıkan her şeyi istisnasız, ayrımsız eteklerinin altına alan, kendi dışında bir varlık kalmayıncaya değin tüm bir yaşam alanını kaplayan, yakıcı, kavurucu, fetih tutkunu lav gibi. Tanrı böyle konuşur kutsal kitaplarda. Tüm yaratma, yok etme, cezalandırma, mükafâtlandırma eylemlerini anlatırken, BİZ diye hitap eder. Bir de anneler böyle konuşur çocuklarıyla. "Acıktık mı?" diye sorarlar mesela. "Bakmayın amcası böyle yaptığımıza, aslında çok usluyuzdur.", derler ya da. Alınan karar, yapılan tercih tamamen onlara ait olduğu halde, ortada iki ayrı benlik ve bellek değil de, som ve sonsuz bir bütünlük varmışçasına katarlar berikinin varlığını kendi varlıklarının hudutlarına. Tanrı'nın Kuran'da,annelerin çocuklarına [...] hitap ederken kullandığı BİZ'in formülü (Biz = Sen + Ben) değil, (Biz = Ben + Ben olmayan her şey)dir. Böyle bir BİZ'in dışında kalmak mümkün değildir." (Şafak, 229)

6 Nisan 2008

İstemek ve istenmek üzerine: Juno.

Herkesin istemediğini isteyen, istemediğini isteyen birileri vardır. Ya da elindekinin kıymetini bilmeyen, gözlerinin önündekini olmaması gerekn bir şey olagelene dek göremeyen. Juno'da Ellen Page'in akıllara zarar performansı ya da Diablo Cody'nin hayatın içinden senaryosundan çok daha fazla şey vardı bu bakımdan. Indie şarkılarla dolu neşeli soundtrack'inden de bağırıyordu Juno tüm bunlar hakkında:



"The flower said, "I wish I was a tree,"
The tree said, "I wish I could be
A different kind of tree,
The cat wished that it was a bee,

The turtle wished that it could fly
Really high into the sky,
Over rooftops and then dive
Deep into the sea.

And in the sea there is a fish,
A fish that has a secret wish,
A wish to be a big cactus
With a pink flower on it."

Birinin istemediği bebeği isteyenler vardır mesela. Ya da birinin istediği bebeği istemeyenler.
Birinin hayran kaldığı dışarıdan mükemmel görünen eve ve içindeki evliliğe katlanamayanlar vardır mesela.

Birilerine garip, tuhaf ve çirkin gelen kız bazen en istediğimiz insandır aslında. Ya da herkesin kusursuz olarak nitelendirdiği kadın hayatı zindan ediyordur bir başkasına. Bazen burnumuzun dibindekini görmeyiz ve sonunda görmek zorunda kaldığımızda neler kaçırdığımızı anlarız o güne dek.Bazen birisi farkına vardırana dek gerçekleri anlamayız.

İkinizin odasında da aynı hamburger telefondan vardır belki de... Ama o kadar körsünüzdür ki, biriniz diğerini hamile bırakana kadar farkına bile varmazsınız.















Hayatın ne demek olduğunu olgunlaşmak zorunda kalarak ve bu gerçeklerle hiç beklenmedik bir şekilde hiç beklenmedik bir zamanda karşılaşarak öğrenen Juno'nun ve Bleeker'ın hikayesi Juno.

"You're a part time lover and a full time friend
The monkey on your back is the latest trend
I don't see what anyone can see in anyone else
But you."

4 Nisan 2008

Geçmişten Satırlar #1: "Güne Kahveyle Başlamadım"

14 Ekim 2006, Saat 01:24'ten geliyor:

-Güne Kahveyle Başlamadım-

benim de ağzım kuru, benim de zihnim açıktı belki. ama harun'dan farklı olarak; güne kahve yerine dunkin'in o iğrenç kahvaltısıyla başlamak zorunda kalmıştım. ve ne yazık ki; artık sabah mahmurluğundan mıdır, kahvaltı tabağımın hazırlandığı sırada televizyonda " 'cause i won't say goodbye anymore " diyen bir maroon5'ın bulunmasından mıdır, yoksa "her şey yolundayken 'dur' diyen hayat"ın genel halinden midir bilinmez "daaaahaaa muuutluu olamam!" nidaları atmıyordum bu sabah. tam tersine; sonuna kadar katılıyordum bayatlığı mikrodalgalarla geçiştirilmeye çalışılmış ekmeğime bal sürerken tepemde "ama aşkım yok, benim aşkım yok, yalnızım çok" diyen direc-t'e.

hep gülerek, dalga geçerek sakladığım yalnızlığım; o bir şeyler ardına gizlenemediği periyodlardan birine girmiş, öldürmekteydi beni. içimdeki 15 yaşındaki çocuğun birkaç ayda bir düzenli olarak 50 yaş yaşlanıverdiği günlerin içindeydim yine yani. ve o kadar karanlıktı ki, başkaları gibi afili değildi benim yalnızlığım, çünkü hayran olduğum bir ben bile yoktu kendim sınırlarında.

yaşamak zorunda olduğum beraberliğim, 2.5 saatlik bir yolculuktan sonra, istiklal'e sıfır bir masada pizza yerken de onsuz bırakmadı beni. sonra tek başıma girdim yine emek'in kapısından. taksim meydanı'ndan beri omuzlarımı çökertmekte olan o iki çantayı bırakacak biri olmadığı için yanımda zar zor girdim yine tuvalete. herkese "şu iki koltuk" diye yer gösteren emek'li amca koltukları tekil yaptı sıra bana geldiğinde.

ve yine yalnız üzüldüm, yalnız düşündüm, yalnız sıkıldım yeri geldiğinde. sayıları arttıkça yalnızlığın gelmiş-geçmişliğini daha da artıran yalnız gidilmiş filmlere bir yenisini daha ekledim. otobüse yalnız koştum. yolda iPodumdan, harun ve şebnemle konuştum.

eve geldiğimde yatmıştı herkes. karanlık koridorda odama yürüdüm, kimseyle konuşmadan yattım yatağıma. sonra baktım hala yalnızım, başladım yazmaya yine.

"günaydın sevgilim, ne güzel bir gün değil mi?
her şeyi bir yana bırakıp, bütün gün film izleyelim mi?"

işte o zmn var ya,
daha mutlu olamam inan ki.

EMR.



Artık Dunkin yok. Artık o gece gidip yattığım, o satırları yazdığım oda yok. Artık güne kahveyle başlıyorum.
Ama işte... iPod hâlâ aynı iPod, Harun ve Şebnem hâlâ aynı şeyleri fısıldıyor kulağıma.

23 Mart 2008

"Hayat" Üzerine...


Sakin ile ilk tanışmam 3 Şubat 2008 tarihinde, Rolling Stone'un verdiği CD'deki "Denek Hayatım" şarkısını dinlemek suretiyle gerçekleşti. Sözleri güzeldi, tarzları güzeldi, yaptıkları müzik de güzeldi. Mor ve Ötesi'nin "Daha Mutlu Olamam" ve "23" zamanlarını hatırlattı bana.

"Aman da aman ne güzel grupmuş bunlar" derken, aradan bir ay geçti ve kendileriyle ikinci karşılaşmam D&R'ın "Yeni Çıkanlar" rafının önünde olageldi. Bir an -ki mutlu olmamam için yeterli ve gerekli nedenimin olduğu zamanlardan bahsediyoruz- ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Şu Last FM çağında, Last FM teknolojisinden faydalanmaya üşenen ve faydalananlara yamanan bir insan olarak kendim bir grup keşfedip -o an için "belki"- insanlara önerebileceğimi düşündüm ve sevindim inanılmaz derecede.

Albümü dinledim. Albümün adı "Hayat"tı. Ve şarkı isimlerinden, şarkı sözlerine, şarkıların söyleniş tarzına kadar o kadar hayatın içinden bir albüm olmuş ki gerçekten, birkaç satır yukarıda gördüğünüz "belki"ye gerek yokmuş.

Öncelikle Sakin'i indie tarzlarıyla, tatlı melankolileriyle, harika sözleriyle ve dinlendirici müzikleriyle Mor ve Ötesi'nin ilk zamanları, Pinhani ve Mat arasındaki ince -ki düşününce hiç de ince olmayan- çizginin üzerinde bir yere koydum, hayran olunan Türkçe gruplar dünyamda.

Müzikal bir analiz yapmak için kendimi bir dinleyici ve söyleyiciden öte bir noktada herhangi bir otorite olarak görmediğimden, sadece sözler konusunda yorum yapmak istiyorum.

Öncelikle Sakin'in sevgili üyelerine bir sorum var: Siz ne kadar inanılmaz insanlarsınız ki, benim hayatıma "Seni sorana her yanım derim" cümlesini sokma hakkını kendinizde görüyorsunuz? "Laleler Beyaz"ıyla, "Kırmızı Oda"sıyla ve "Edepsiz Komedya"sıyla bütün albüm bu tarz cümlelerle dolu. Mitolojik ve tarihi göndermeler bir yana, -ki "Sentetik Sezar" ismini her okuduğumda hala kopmaktayım, anlamı değil belki ama tınısı çok komik geliyor kelimelerin-, neşeli bir melankolisi var tüm sözlerin. "Hayat" yani, ya da belki benim hayatım sadece: "Bir yalnızlık / Sessizsin / Ah kahretsin / Her yerimde batmış ağrılar, birden kalktım / Baktım ve sabah."


Kokumdasın ki güç bela sürünüp bulduğum
Elinde kaybolup uzandı(ğı)m ufuklara
Hoş senin de bir varoluş sebebin var
Yakından uzaktan alakam olsa mutluyum
Bir gülümseten benim
Bir daha, daha söyler misin
Tek iyim sen kalmışsın aman ne mutluyum
Burnum omzunda

22 Mart 2008

S'onsuzluk Üzerine...

Badem'in heyecanla beklediğim ikinci albümü S'onsuz yaklaşık bir aydır dönüp duruyor (kafamın içi dahil) müzik çalma teknolojisine sahip her donanımımda. Önce youtube sayesinde Özlem Tekin promosyonlu "Kalpsiz" gelip girdi hayatıma, sonra da "S'onsuz"un kendisi.
Her şeyden önce buradan sevgili BA., D., E., M. ve M.'yı böylesine damar, böylesine derinden yaralayan, böylesine saf gözüküp üzerine düşündükçe -bir de bonus track'te cümle içinde kullanılmış halini duyunca- insanın içine eden muhteşem bir isim buldukları için kutluyorum.

"Kalpsiz"in "Sen ağlama dedin / Hani dönecektin / Bir damla gözyaşım / Silmeye bile gelmedin" sözleriyle eski Badem bombardımanı "Sen Ağlama"ya bir cevap olduğu konuşulup dururken sağda solda; benim albümdeki favorim kesinlikle "Sensiz Kalacak Bu Şehir".

Kendisi moralimin eksi beşyüzlerde olduğu bir anda iPod'umdan kulaklarıma çalınmak suretiyle beni Cadde'de yürürken ağlatmayı başarmış ve sözleriyle hayatımın sonuna kadar her dinlediğimde aynı etkiyi yaratacak bir şarkı olma cesaretini göstermiştir.

"Doğ Güneş", "Hep Düşle" ve "Varsın Yoksun" şarkıları ise beni laylaylom ortamlara, pembe bulutlar mor-kelebekler atmosferlerine uçuranın da aynı albüm olması gerçeğini yüzüne vuruyor insanın, "Çok mu melankoli yaptın, al sana!" dercesine.

Ayrıca albümdeki Begüm Günceler faktörüne dikkat çekmek istiyorum. Kendisi Eyüboğlu'ndan çıkan en büyük müzik insanlarındandır, yurtdışında müzikal ortamlara adım atmıştır ve birkaç sene içinde baya baya başarılı olacaktır. Kendisinin gidişatını "Geceyedir Küsmelerim" şarkısındaki vokalinden ve "Geceyedir Küsmelerim" ve "Bir An İçin" şarkılarına yazdığı sözlerden takip edebilirsiniz.
Albümün bonus track'inde yer alan "S'onsuz" sürprizindeyse şu sözler yer almakta: "Bu aşk sonsuz aşk / Bu aşk onsuz aşk / Kalbime gömdüm diye / Gözyaşım aksın hep içine".

Son olarak "Kalpsiz"in Gülçin Santırcıoğlu ve etnik enstrümanlar eşliğindeki akustik versiyonunu daha bir sevdiğimi de söylemeden geçemiyorum.

Badem'i sevelim, sevmeyenleri uyaralım, çok sesli müziği koruyalım, gelecek nesillere aktaralım.

Biliyorum bir gün bir gemi gelecek bu sensiz limana

Ama o gelene dek sensiz kalacak bu şehir
Sensiz kalacak bu liman
Sensiz batacak bu güneş

Biliyorum bir gün bir gemi gelecek bu yalnız limana

Ta ki o gelene kadar gökten yıldız toplayacağım
Senin o salkım salkım saçlarına ışıl ışıl bir taç yapmak için

19 Mart 2008

Bu Dağınıklığın İçinde Kendime Göre Bir Düzenim Var (mı?)


Seyrettiğimiz kaliteli ya da ucuz Amerikan dizilerinde, filmlerde kim bilir kaç kez duyduk "Bu dağınıklığın içinde kendime göre bir düzenim var" bahanesini.

Şu anda canım çok sıkıldı. Yemek yemek istemiyorum, dizi seyretmek istemiyorum, ödev yapmak istemiyorum, uyumak istemiyorum, kitap okumak istemiyorum, film seyretmek istemiyorum, odadan dışarı çıkmak istemiyorum.

Masamın üzerinde duranları yazmak istedim buraya. İleride belki bir gün düzenli bir işadamı falan olacağım tutar, dönüp geriye belki biraz özlem duyarım ya da en azından ibret olur.

Önümde ve Sağ Tarafımda:

1) Sabancı Üniversitesi Yurtlar Müdürlüğü'ne ait demirbaşlar: Siyah ve sabitlemesi gayet zor masa lambası, beyaz telefon. 2) Laptop. 3) Mouse ve altında Ikea'dan alınma beyaz kumaş mouse pad. 4) Kalemlik (içinde 5 tükenmez, 6 renkli, 3 kurşun kalem, 1 CD kalemi, 1 marker, pritt), bir blok not kağıdı, bir ataş kutusu (içinde ataşlar dışında küçük siyah bir tel zımba ve bir miktar bluetack). 5) 14 Mart Cuma günü IC'den ödünç alınmış ama hala seyredilmemiş "Being Julia" DVD'si ve üzerinde haftasonu alınmış ve defalarca dinlenmiş "Sakin" CD'si. 6) Yarısı yenmiş bir kutu tuzlu kurabiye. 7) Bir kutu Selpak mendil. 8) Jean Paul şişesi ve Rexona deodorant. 9) Üzerinde 5 (1i yurt odasına, 2si eve, 1i posta kutusuna, 1i apartman kapısına ait) anahtar takılı Chicago anahtarlığı. 10) iPod şarjı ve iPod Nano siyah 4GB 11) Reflü ilaçları (30mg Lansor ve Rennie çiğneme tableti) ve nedeni bilinmeyen kaşıntılarım için kullandığım 180mg antihistaminik ilaç kutuları. 12) Kahverengi bir bileklik. 13) Yarısı boş bir su bardağı.(çok simgesel oldu be!) 14) 150GB WD external harddisc. 15) Moda Kup ve Homer Kitabevi'nden olma fiş ve kredi kartı ekstresi. 16) Bir adet boş naylon dosya. 17) 22 Şubat tarihine ait, hala temize geçirilmemiş CS306 ders notları, 4e katlanmış. 18) Küçükten büyüğe kule yapılmış bozuk paralar, toplam 7.70 YTL. ve 5 YTL'lik banknot. 19) Siyah Eastpak cüzdan ve altında TI-83 hesap makinesi.

Sol Tarafımda:

20) Bir aydan fazladır okuduğum ve 223. sayfasına olduğum Elif Şafak'ın "Bitpalas"ı. 21) Pazartesiye, düne ve bugüne ait "Radikal"ler. 22) Dünkü Unilever Case'inden kazandığım "Türkiye'de Ölmeden Önce Yapılması Gereken 101 Şey" kitabı ve içinden çıktığı hediye paketi. 23) 3 adet renkli kalem. 24) Kırık ve dökük olmaya başlamış Nokia telefonum. 25) Üzerine Film Festivali programı yazılmış müsvedde kağıt (arkasında Mrs.Robinson'un sözleri) 26) Gözlük kutusu (çok kullandığım için (!) gözlük de içinde). 27) Unilever'in verdiği not defteri 28) Üzerine Okyanus'a yazacağım sinema yazısı için notlar alınmış müsvedde kağıt (arkasında MS304 slideları). 29) Seiko kol saati. 30) Kulüp aktiviteleri için kullandığım not defteri. 31) Pepsi staj başvurusu broşürü. 32) Akbil. 33) Diasa torbası içinde 3 adet yeşil elma. 34) Nilay'ın doğumgünü hediyesi bir kutu ve içinde sayısı 3e inmiş çikolatalar. 35) Işıl'ın doğumgünü hediyesi not tahtası (üstünde 5-20 Nisan Film Festivali, 15-20 Nisan Ara Tatil yazıyor). 36) Geçen sene kullandığım CS201 defteri (CS306 için kullanılması planlanmış ama şimdi aklıma geldi bak, yalan oldu o iş heralde 5. haftadayız). 37) "Astronomy Today" kitabının 23. Chapter'ının fotokopisi. 38) Geçen dönem kullandığım defterim (içinde MS302, MS304, MS307 ve MS309 notları). 39) Mavi kapüşonlu sweatshirt. 40) Gri-lila kazak 41) Kemer 42) Belinde başka bi kemer bağlı kot pantolon. 43) Üstünde "Abi saol kitaplar için tekrardan ;) EMR." yazılı bir not kağıdı.

Sağ ve Sol Karşımda Ranzanın "duvarlarına" tutturulmuş olarak:
44) Üzerinde 33 kişinin ve kapının telefonları yazan bir not kağıdı. 45) Öğrenci Birliği Adaylık afişim. 46) Ders programı. 47) Penguen'den çıkma takvim. 48) 15 adet fotoğraf.

Karşımdaki Rafta Sol Tarafta:

49) Geçtiğimiz iki seneden kalma işe yarayabilecek kağıtlar ve notlar (kalınlığı 7.5cm). 50) Birkaç Okyanus ve SUDergi sayısı. 51) HUM212 seçkisi 52) Fresh'ten kalma, bana ait "Calculus" kitabı. 53) Zannak'tan ödünç alınmış "Astronomy Today" kitabı. 54) Bana ait "Operations Research" ve "Database Management Systems" kitapları. 55) Anılcan'dan ödünç alınmış "Manufacturing Planning and Control for Supply Chain Management", "Engineering Economy", "Discrete Event Simulation" ve "Simulation with Arena" kitapları. 56) Dosya içinde 4 adet CV çıktısı. 57) Geçen dönem Anılcan'dan ödünç alınan ve iade edilmeyi bekleyen "Manufacturing Processes for Engineering Materials" ve "Modeling and Analysis of Manufacturing Systems" kitapları. 58) Koro şarkı sözlerinin bulunduğu dosya ve üzerinde şan dersinde çalıştığım aryaların notaları. 59) Not tahtasının kutusu. 60) Laptop'un pili.

Karşımdaki Rafta Sağ Tarafta:

61) Bir kutu içinde çatal, bıçak ve kaşıklar. 62) Bulaşık bezi. 63) Kağıt havlu üzerinde ters duran iki adet kupa ve bir bardak. 64) Müsvedde kağıtlar. 65) 3 paket çikolatalı Eti Form ve bir paket Burçak. 66) Bir kutu Jacobs cappucino. 67) Kraft'ın sunumda hediye ettiği Toblerone, Milka, Tang ve Jacobsla dolu bir torba. 68) 500ml süt ve bir kutu meyveli Nesfit.

17 Mart 2008

"Türkiye İran Olur mu?" sorusu üzerine...

Bugün ntvmsnbc.com'da bir haber okudum:
"İran’da 9 sanat dergisi, “ahlaksız yabancı sinema oyuncuları resimlerini” bastıkları gerekçesiyle kapatıldı.İran Kültür ve İslami İrşad Bakanlığı İç Yayınlar Dairesi’nden yapılan açıklamada, söz konusu yayınların kapatılmasına gerekçe gösterilen suçlar şöyle sıralandı: 'Ahlaksız yabancı sinema oyuncularının resimlerini basmak ve onların sefih yaşamlarının ayrıntılarını aktarmak, asparagas haber yapmak, yetkili kurumlardan izin almaksızın kimi ilaçların (kozmetik) reklamını yapmak, kamuoyu ahlakına aykırı yazılar yayınlamak.' "

Sonra aklıma geldi bir de dönüp Radikal'in arşivinde gezindim. Şunları buldum:

Radikal, 25 Ocak 2008: "Erdoğan sözlerine şöyle devam etti: [...] İstiklal şairimiz 'Alınız ilmini garbın, alınız sanatını' diyor ya... Biz batının ilmini, sanatını almadık. Maalesef değerlerimize ters düşen ahlaksızlıklarını aldık."

Radikal, 14 Şubat 2008: "Başbakan Tayyip Erdoğan, türban tartışmasıyla ilgili haberler nedeniyle basına yönelttiği ağır eleştirileri dün de sürdürdü: [...] Bizi çarşafa sokacaklar' diyorlar. Ya insaf. Affedersiniz, gazetelerinin başköşelerinde bu toplumun ahlak değerleriyle tamamen ters düşen çırılçıplak kadın resimlerini siz basıyorsunuz. Basıyorlar mı? Basıyorlar. İlavelerinizde her şey tamamıyla ortada. Bugüne kadar ne yapıldı, hangi müdahale yapıldı, yasama ve yürütme olarak? Bizim yaptığımız veya yapacağımız herhangi bir şey mi var? Yaptık mı, hayır. Nedir bu feryat?"
Öyle...

16 Mart 2008

Oscar'ı Eve Götürmek.




Bugüne dek sevdiğim, beğendiğim, hayranlık duyduğum onlarca insan, hepsi de bir Pazar gecesi, hepsi de şık kıyafetler içinde kucakladı Oscar heykelini. Medyada sık sık kullanıldığı üzere "Oscar'ı eve götürdü".

Fotoğraflarda da görüldüğü gibi "Oscar'ı Eve Götürmek" keyifli bir şey.

Diablo Cody örneğin, 80. Ödül Töreni'nin ertesi günü bu şekilde görüntülenerek "Oscar'ı Eve Götürmek"le kalmayıp "Oscar'ı Yatağa Atmak" eylemini de gerçelkleştirdiği mesajını vermekte.

79. Ödül Töreni çıkışında hamburgerini ısırmakta olan Helen Mirren ise "Oscar'la Yemeğe Çıkmak" eylemini tercih etmiş.

Fakat bu yazıyı yazmamdaki amaç sadece bu fotoğrafları paylaşmak değil.

İşte bana göre "Önümüzdeki 30 Yıl İçinde Oscar'ı Eve Götürmesi Gereken 30 İnsan": (soyadı sırasına göre)

1. Amy Adams - Actress - 1 Nom.
2. Gael Garcia Bernal - Actor - No Nom.
3. Tim Burton - Director - No Nom.
4. Stephen Daldry - Director - 2 Nom.
5. Paul Dano - Actor - No Nom.
6. Johnny Depp - Actor - 3 Nom.
7. Alexandre Desplat - Composer - 1 Nom.
8. Leonardo DiCaprio - Actor - 3 Nom.
9. Marc Forster - Director - No Nom.
10. Philip Glass - Composer - 3. Nom.
11. Ryan Gosling - Actor - 1 Nom.
12. Jake Gyllenhaal - Actor - 1 Nom.
13. Maggie Gyllenhaal - Actress - No Nom.
14. Ed Harris - Actor - 4 Nom.
15. James Newton Howard - Composer - 5 Nom.
16. Scarlett Johansson - Actress - No Nom.
17. Keira Knightley - Actress - 1 Nom.
18. Laura Linney - Actress - 3 Nom.
19. Emmanuel Lubezki - Cinematographer - 4 Nom.
20. Baz Luhrmann - Director - No Nom.
21. Fernando Meirelles - Director - 1 Nom.
22. Julianne Moore - Actress - 4 Nom.
23. Thomas Newman - Composer - 8 Nom.
24. Clive Owen - Actor - 1 Nom.
25. Ellen Page - Actress - 1 Nom.
26. Brad Pitt - Actor - 1 Nom.
27. Natalie Portman - Actress - 1 Nom.
28. Tom Wilkinson - Actor - 2 Nom.
29. Kate Winslet - Actress - 5 Nom.
30. Joe Wright - Director - No Nom.

Bir Peçete Nasıl Katlanmalı...


Buradan İstanbul'da bulunan, kendini peçete katlamak zorunda hisseden tüm servis sektörü personeline sesleniyorum: Lütfen peçeteleri doğru düzgün katlayın. N'olur...
Efendim şöyle açıklayayım sebeb-i yazımı. Doğru düzgün bir caféde oturmuş, keyif yapıp karşımdakiyle muhabbet eder, afiyetle yemeğimi ya da tatlımı yerken; genlerimdeki sakarlık ve dikkatsizlik yeteneğim yüzünden bir şekilde (masaya ya da üstüme bir şey dökmek, çenemden hayvansal yağlar akması veya herhangi bir şey) peçete kullanmak zorunda kaldığımda zorluklarla yüzleşmek istemiyorum. Peçete kullanmak aktivitesinin "acil durumlarda" başvurulması kuvvetle muhtemel bir aktivite olduğunu unutmamlıyız bence. Böyle bir durumda çatal-bıçağımın altında duran peçeteye abandığımda ve onu kat yerinden açtığımda elimde uzun ve işlevselliği sıfır bir kağıt şeridi değil, tam tersine ihtiyaç duyduğum karesel şekle sahip bir kurtarıcı tutmak istiyorum.
Bilmem anlatabildim mi?