22 Aralık 2007

Referans var; Referans var.

Birazdan okuyacaklarınız son bir hafta içinde izlediğim, sayısı bir elin parmaklarını fazlasıyla geçen filmlerden iki tanesi hakkında: "O Kadın" ve "Kabadayı". Öncelikle her ikisi hakkında da yorumumu ve beğeni derecemi belli edip sonra başlığı bir açıklığa kazandırmayı düşünüyorum.

"O Kadın", bana göre fikir olarak gayet yaratıcı, fakat birazcık beceriksizliğin hiçbir şekilde affedilmeyeceği bir film türü olarak yola çıkmış. Şarkı sözlerinden senaryo yazmak zor bir şey, (denedim, biliyorum; ciddiyim) eğer şarkıların güzelliğine kapılıp onların tek başlarına güzel olmalarının bir araya geldiklerinde de güzel bir şey yaratacağını düşünürseniz ve bir bütünlüğün içine oturtamazsanız batarsınız. Ne filminizin bütününü oturttuğunuz temanın etkileyici olması ("O Kadın" olmak gibi), ne de oyuncularınızın iyi oynuyor olması (ki bu filmde sadece birkaç yerde geçerli) kurtarabilir sizi. Yönetmen ve senarist olan yaratıcı insan, sanki Sezen Aksu'ya yıllardır klip çekme teklifinde bulunmuş ve durmadan reddedilmiş de; bir an bir ego patlaması yaşayıp "Ben bu kadına 30 klip birden bile çekerim!" gazıyla yapmış bu filmi. Güzel espriler, güzel noktalar, duygusal anlar var filmde. (misal, "Beni Al, Onu Alma" sahnesi gayet güldürdü beni.) Ama Erol Günaydın-Nefise Karatay sahneleri (ki bir: bu ikili nasıl karşı karşıya gelebiliyor anlamış değilim. iki: Erol Günaydın gibi muhteşem bir insanın yer aldığı sahne için bu kelimeyi kullanmak istemezdim ama) gayet gereksiz olmuş bence. Şarkılar güzel bir öykü oluşturacak şekilde seçilmiş evet, ama oluşturamamış. Ve film çoğunlukla sonundaki şarkı alıntısında denildiği üzere "Buraya bu acıyı çekmeye geldik." dedirten bir şeye dönüşmüş izleyenler için.

"Kabadayı" ise, Şener Şen ve Yavuz Turgul'un adının beraber geçtiği her film gibi kusursuza yakın olmuş. Şener Şen'in yaşlandıkça büyüklüğü artan oyunculuk yeteneği; kulak tırmalamayan, klişe gelmeyen ağır laflarla dolu sürükleyici, ilginç ve keyif veren bir senaryo; iyi oyuncu yönetmenliği; Kenan İmirzalıoğlu'nun "olmaya" başladığını, İsmail Hacıoğlu'nun "olacak" olduğunu görmek... Bunların hepsi güzel bir sinema deneyimi yaşatıyor insana.


Gelelim sebeb-i yazımıza... Filmlerde diğer yerli ya da yabancı yapımlara göndermeler yapmak, referans vermek oldukça sık rastlanan bir şey. Fakat bunu yaparken kopyalamak, olduğu gibi almakla karıştırmamak gerekiyor referans vermeyi. İki film arasında gördüğüm en küçük detay, ama göze batan en büyük farklılık buydu. Belki inanması güç, ya da düşünmesi komik gelecek size, ama "Kabadayı"da "Memento" ve "Lord of the Rings" referansları vardı!!! Ve filmin bütününü etkilemeyen, antipati yaratmayan, herkesin anlayamayacağı şekilde kullanılmışlardı. Oysa "O Kadın"da yapılan, ne yazık ki, bir Sezen Aksu şarkısına J.Lo'nun "My Love Don't Cost a Thing" klibinin aynısını çekmekten başka bir şey olmamış. Ve ne yazık ki bunu, yanımda oturan 50li yaşlardaki insan bile farkedip yanındakinin kulağına fısıldadı.

"Ay bu Cenifırlopez'in klibine benzememiş mi?"
Abla haklı...
Yani.. Referans var; referans var.
İkincisini yapanlardan uzak duralım.

16 Aralık 2007

Piyanistler ve Köşe Yazarları Üzerine...


Zamanında ShowTV'de yayınlanan "Dharma & Greg" çakması bir dizi vardı "Kerem ile Aslı" diye. 'Greg' rolündeki Kerem karakterinin annesinin adı, "Leopar Perihan"dı. Hatun baya katlanılmaz bir tipti. Kaynağı bu mudur bilinmez, -ki onun dışında hayatıma sadece 2 Perihan girmiştir, ikisi de sevilesi insanlardır-, Radikal okuduğum ilk günden beri Perihan Mağden hanımefendiye gıcık, kıl, hört, pört, zırt ve bilimum tiksinti çağrıştırıcı sesle tabir edilebilicek şey olurum. Fakat gerek yazma şekli ve tarzıyla, gerek düşünceleriyle, gerekse varlığıyla tüylerimi diken diken eden ve her yazısını "Bugün ne saçmalamış acaba?" diye negatif önyargının kralı bir tavırla okuduğum aynı hanımefendi; itiraf ediyorum, bugün 'kırk yılınbaşı doğru düzgün bir laf etme' lüzumunu göstererek beni şaşırtmayı başardı.


Mağden'in bugünkü yazısı, ünlü piyanistimiz, yeryüzünün en yetenekli insanlardan Fazıl Say'ın "Ya Sev Yabadabadu" toplumumuzun gazına gelerek öfkesini dile getirişini diline dolayan gündemle ilgiliydi. Bu ülkeyi terkedebileceğini söyleyen Say'a bir bakanımsının söylediği "İstedikleri ülkede yaşayabilirler. Çok üzüntü yaşayacağımızı düşünmüyorum." sözleriyle ilgiliydi. (Aynı sözler için, (bkz.oha) )


Gazetenin manşetini okuyup, suratımı birkaç aydır her gün yapmakta olduğum gibi karın ağrısından mıdır, beynimin ülkeden göçme istemine karşı koymaya çalışmamdan mıdır bilinmez; engel olamadığım bir biçimde Alzheimmer olmuş bir Fatih Terim misali değişik mimiklere soktum önce. Arka sayfayı çevirip hanımefendinin köşe yazısını okumaya başladım. Başında, sonunda, ortasında; her yerinde her zamanki gibi rahatsız edici kelimeler ve cümleler eksik değildi. Fakat o da ne:


"İşte çirkin olan, katlanılmaz olan, hiçbir şekilde demokrasinin özüyle bağdaşmayan BU LAFLAR, BU TUTUMLAR. Bizler (diyelim Türban Fobisinden Ari Olanlar) onların hiçbir şeyini yadırgamayacağız. Yaşam biçimlerini, konuşma tarzlarını, hayat görüşlerini kabul edeceğiz, 'bireysel tercihler' kategorisinde değerlendireceğiz; ama onlar çıkıp Bir Birey'in, Bir Pianist'in memleketiyle ilgili duygularının dışavurumunu bu denli katlanılmaz bulacaklar. En kabadayı/maço/uygunsuz lafları 'yapıştırmakta' hiçbir beis duymayacaklar! George W. Bush ikinci kez başkan seçildiğinde "Böylesi bir kuduz köpeğin yönettiği bir ülkede çocuklarımı yetiştiremem," denli ağır laflar etti Johnny Depp. Ne kalkıp hiçbir Otorite, kendisine en kestirmeci/saldırganından laflar etti, ne de 'Amerikalılığa hakaret', 'Uluğ devlet görevlisine dil uzatma' türünden fantastik antidemokratik maddelerden hapis istemli davalar açıldı hakkında. Bir memleketin bireylerinin en tabii hakkıdır: ülkelerinde yaşamayı ARTIK istemek ya da istememek. Üniversite mezunu gençler arasında yapılan anketler yüzde yetmişlere varan oranlarda umutsuz çocuğumuzun (fırsatını bulurlarsa) kapağı yurtdışına atmak istediğini gösteriyor mesele! Fazıl Say dünyaca ünlü bir sanatçımız. 'Elini Sallasa Ellisi' konumu, ARTIK bu ülkede yaşayıp yaşamamak istediği beyanının 'uygunsuz' bulunmasını haklı çıkarmaz. Bu atmosferi açıklayamaz. Hiçbir şey, bir bireyin, bir vatandaşın ifade özgürlüğünden/terk etme/eleştirme özgürlüğünden daha mühim değildir. Olamaz. "


"Fazıl Say da kimmiş, bırakın gitsin" diyen herkesi, düşünürken kafataslarının içinde bir beyin olması gerektiğini -kendilerininki olmayanlar bir tanıdıklarından ödünç alabilirler- hatırlatıp, düşünmeye davet ediyorum. Bazı insanlar sadece popolarının sandalyeye uyguladığı basıncı değiştirerek osuruklarını şekillendirip müzik yapabiliyorlar. Sonra da git diyorlar işte Fazıl Say'a. Zamanında Nazım Hikmet'i kovdukları, zamanında Orhan Pamuk'u vatan haini ilan ettikleri, zamanında Elif Şafak'ı yargıladıkları, zamanında Hrant Dink'i vurdukları gibi.


Sevmeyen terk etsin. Bereket Tanrıçamız Seda Sayan, Afroditimiz Banu Alkan eksik olmasın topraklarımızdan yeter ki. George Clooney'e benzeyen bir cumhurbaşkanı, Mehmet Ali Erbil-Şafak Sezer-Peker Açıkalın üçlüsü Türk Sineması'na yeter. Petek Dinçöz ve Demet Akalın Türk müziğini ayakta tutar. Sanat denilen ne ki, fuzuli bir uğraş. AKM'yi de döner salonu falan yaparız. (Aslında iyi fikir ya, Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ni yıkmayalım, düğün salonuna çevirelim hadi!)


(Bu arada Perihan Hanım'a teşekkür ediyorum, 1-2 paragraf da olsa saçmalamamayı becerebildiği için)

2 Aralık 2007

Badem Ağaçları ve Yıkılan Gökdelenler üzerine...


Geçmiş, insana kötülük eden bir şey. Birçok oyun oynuyor, oynatıyor; ve siz de üzerinize düşen rollerini bu oyunların -bazen istemeden de olsa, -bazen görmezden gelerek gerçekleri, -bazen bilip de bilmemezlikten gelerek; oynamak zorunda kalıyorsunuz.
Geçmişiniz başarılar, mutluluklar, eğlenceli dakikalar ve huzur dolu anlarla sarılmış olmuyor hiçbir zaman tamamen. Mutlaka tamı tamına zıtları da oluyor. Ve kafanız cama dayalı, bir otobüs koltuğunda kulağınıza şarkılar çalarken; ne yazık ki ikinci kategoridekiler kemiriyor beyninizi. En yalnız olduğunuz anda, düşünceleriniz ve geçmişiniz arasında melankolik şarkı sözleri dışında hiçbir şey olmadığı o anlarda yakalıyorlar sizi.
İki haftadır Badem ve Mat şarkıları çalıyor kulağımda, bu yalnızlık anlarında. Anlıyor beni sanki kulaklıklarım, "Sen Ağlama" diyor, "bir damla gözyaşın yeter.". Ve sonra "Sensiz Olmaz" diyor aklımdan geçenleri anlamışçasına. Yaşanmamışlıkların, yaşanamamışlıkların ve unutulması gerektiği söylenenlerin inadına aptal olduğumu haykırıyor sonra... Hem de Aziz Nesin sponsorluğunda:
"Bu gönül hep düş kurar usanmadan /Aldanıp her umuda sıcaklığa / Oysa bilir çoğu hüsran bakınca şöyle bir maziye / Uslanmaz bu gönül nafile... / Belki bu kez kış olmaz, / Bakarsın sevdan düş olmaz / Bir güler yüz yeter / Bu gönül adam olmaz..."
Bazen geçmişte verilmiş bir söz oluyor tuzağına takıldığınız, 'belki'lerinize yenildiğiniz. Ama yenik düşseniz de o an, anlayamıyorsunuz sonrasında. 'Belki'leriniz devam ediyor istemeden. Bir hayalin güzelliğine kapılıp, unutuyorsunuz geçmişi; çünkü o andan sonra ne çıkarsa karşınıza, ne kadar mutlu olursanız, o hayalin yerini tutamayacağını anlıyorsunuz bir yerden sonra. Unutmak ve vazgeçmenin arafında; ikisini de yapamayarak kalıveriyorsunuz. "Başka güneş, başka deniz, tuzu başkaydı suyun..." diyorsunuz gizliden gizliye. Her şeyin çok farklı olabileceği bir ütopya yaratıp cama dayalı lanet olası beyin hücrelerinizde, değiştirmek istiyorsunuz geçmişi. Ya da oyunun kurallarını bir yana bırakıp, geçmiş hiç yaşanmamış gibi davranmayı seçiyorsunuz kendinize. Kendi kendinize, kendinizi mutlu etmek için, uzun vadede sizi mutsuz edecek yalanlar söylüyorsunuz.
Ama "Kolay Değil. Rol yapsam da bazen, beni hiçbir şey güldürmüyor. Sorun değil, çünkü artık zaten beni hiçbir dert öldürmüyor." derken buluyorsunuz sonra kendinizi. Geçmişi unutup yeni bir sayfa açmanın "yeni bir zaman, yeni bir mekan, yeni bir hayat"ın, "yıkılan gökdelenler yerine gecekondular dikmek" gibi bir şey olacağını tahmin edercesine içgüdüleriniz, mutsuzluğu seçiyor.
Geçmiş insana kötülük eden bir şey. Bazen hayatınızdan çıkardığınız bir insanla yanyana çekilmiş fotoğrafları çıkarıyor karşınıza. Bazen unutmayı seçtiğiniz anları hatırlatıyor. Bazen bir anıyı anımsatıp, ergenken ne kadar salak olduğunuzu vuruyor yüzünüze. Bazen kaybettiklerinizi, kaybetmeyi seçtiklerinizi getiriyor aklınıza. Tıpkı görmezden gelmek istediklerinizin ne kadar da gerçek olduğunu yaptığı gibi.
Geçmiş, kurduğu oyunlarda sizi oynamak zorunda bırakan bir şey. Ve yalnız kaldığınızda düşüncelerinizle, onu görmezden gelmenin cezasını veriyor ruhunuza, bedeninize. Geçmiş sürekli hatırlatıyor kendini, bileğinizde unutmamanız gereken bir şey olduğunu göstermek için bağlanmış bir ip varmışçasına.
Ve "Sen Ağlama" diye fısıldıyor yüzsüzce. "Bir damla gözyaşın yeter."
Şimdiki zamansa o kadar anlamsız ki... Kulaklığınızı çıkardığınızda, radyodaki Gülben Ergen sayesinde hayatın anlamını hiçbir zaman öğrenemeyeceğinizi bir kez daha kavrıyorsunuz:
"Laylalaylalay sen güneş ben ay" diyor, "Annem de Celine Dion."

5 Kasım 2007

Ya sev ya ba daba du!

Kaan Sezyum demiş:

"Niye bize diğer devletler kötü davranıyor? İnsan muamelesi neden göremiyoruz? Ya onu bırakın, dünyada artık bitmiş, kullanılmayan teknolojiler, adamın azına sçan ilaçlar, en kalitesiz ve düşük verimli ampuller (Evet, Türkiye'de satılan bir çok ampul, Avrupa'da yok. Neden, çünkü aydınlatma kalitesi düşük standartta) neden Türkiye'ye geliyor? Neden nükleer atıklar oranın buranın sahilinde gömülü olarak birdenbire ortaya çıkıyor? Neden çokuluslu şirketlerin çağrı merkezleri Türkiye'de?.. Nedeni belli. Burada hiçbir şeyin değeri yok, insanın değeri ise hiçbir şeyden bile ucuz. Peki bu olmayan değeri kim saptıyor? Tabii ki devlet. Kim olacaadı? Ben mi saptıyacaadım? 250 kilo altın için tek hamlede koruma altındaki dağlarını satılığa çıkaran, bir-iki tahtakafa golf oynayacak diye ormanlarını kestiren kim? Bu izinleri ben mi veriyorum? Yoo, bayaa devlet veriyor. Kaz Dağları'nda ormana makineler girebilsin diye yollar açıldı, ağaçlar kesildi. O sondaj deliklerinin çevresinde toprağı bir görmeniz lazım. Toprak jöleye dönüşmüş. Bildiğiniz toprak ama jöle şeklinde. Uzay toprağı gibi. Orada burada memleketin bir karış toprağı için canını vermeye hazır olanlar gelsin bakalım o jöle toprağa havlasınlar." (Sezyum, 3 Kasım 2007, Radikal Cumartesi)
ve eklemiş:
"Hem seviyorum, hem de terk etmek istiyorum. Ama insanından değil, hayvanından dolayı..."

1 Kasım 2007

Hipokondriyak.


Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on, onbir, oniki, onüç, ondört, onbeş, onaltı, onyedi, onsekiz, ondokuz, yirmi, yirmibir, yirmiiki, yirmiüç, yirmidört, yirmibeş, yirmialtı, yirmiyedi, yirmisekiz, yirmidokuz, otuz, otuzbir, otuziki, otuzüç, otuzdört...
Her birliktelik, kalbinin emzireceği bir yeni bebektir. Önce emeklemeyi, sonra yürümeyi öğretmen gerekir. Kalbindeki sütü tüketmediler mi?
Bazen hiç başlamaması, bir gün bitmesinden iyidir. Çünkü beraberlik yaşlanırken, bir terkediş gençleşir. Seni hiç terk etmediler mi?
...doksandört, doksanbeş, doksanaltı, doksanyedi, doksansekiz, doksandokuz...
Aslında dostluklar da kardanadam gibidir. Eriyecekleri bile bile inşa edilir. Kapım neden hiç çalmıyor artık? Fotoğraflardaki insanlar hatırlıyor mu beni? İsimleri neydi? Yüzleri çok tanıdık...
Yalnız kalmak, bir ilaç mıdır? Yoksa hastalığın ta kendisi mi? Işığı görünce karanlığa kaçıyorum hemen, böcekler gibi. Bir şeye çok uzun süre bakarsan, onu görmemeye başlıyorsun. Hayat, keşke bu kadar etobur olmasaydı.
İşte sen... Kurbanlarından korkan bir kanlı zalim bıçak...
Sen... Kendi gölgesinden bile korkan bir paranoyak...
Bir hipokondriyak...
...yüzaltmışyedi, yüzaltmışsekiz, yüzaltmışdokuz, yüzyetmiş, yüzyetmişbir, yüzyetmişiki...
Sen... Kırık cam üstünde yalınayak.. ve çırılçıplak...
Bir hipokondriyak...
Bir paranoyak...
Yalnız kalmak ilaç mıdır, yoksa hastalığın ta kendisi mi?
Kapım neden çalmıyor hiç artık?
Senden hiç vazgeçmediler mi?
Sizin, isminiz neydi?
Bir hipokondriyak...
Bir paranoyak...
Bir hipokondriyak...
Kalbim çoktan iflas etmiş bir kardiyak.
Yalınayak...
Ve çırılçıplak...
İşte sen, bir paranoyak...
Bir hipokondriyak...
Siz hepiniz benim hakkımda mı konuşuyorsunuz?
...üçyüzon, üçyüzonbir, üçyüzoniki, üçyüzonüç, üçyüzdört, üçyüzonbeş, üçyüzonaltı, üçyüzonyedi, üçyüzonsekiz, üçyüzondokuz, üçyüzyirmi, üçyüzyirmibir, üçyüzyirmiiki, üçyüzyirmiüç, üçyüzyirmidört, üçyüzyirmibeş...
Zakkum.

Filmekimi'nin Ardından...


Bir Filmekimi daha geçip gitti. 19-25 Ekim 2007 tarihleri arasında, tam 7 film gördüm, İKSV sayesinde.

4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün (4 Luni, 3 Saptamani si 2 Zile): Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ile ödüllendirilen Romanya filmi, kürtaj konusunu işliyor. Çarpıcı görüntüler var ve pat diye bitiyor film. Klasik Cannes yani. (Yön: Cristian Mungiu)

Abim Evin Tek Çocuğu (Mio Fratello é Figlio Unico): Fazlasıyla eğlenceli, çokça sıcak, sevimli bir Akdeniz filmi. 60'larda biri faşist, diğeri komünist iki İtalyan kardeşin yaşadıkları üzerine. Müzikleri de süper ayrıca. (Yön: Daniele Luchetti)
Bobby: 2006'dan kalan dev kadrolu bir film. Oynamayan Hollywood yıldızı yok. Kennedy süikastının öncesinde, bir sürü ayrı hayattan kesitler ve anlamlı bir kapanış monoloğu. (Yön: Emilio Estevez)

İpek (Silk): Biraz Last Samurai, biraz Painted Veil tadında; Fransız bir adamla Japon bir kadının aşkını anlatırmış gibi gözüken, ama aslında Fransız bir çiftin aşkını anlatan dönem filmi. Michael Pitt ve Keira Knightley var. (Yön: François Girard)
Paranoid Park: 2007 Filmekimi'nin hayatıma kattığı en güzel şeydi sanırım. Kişisel favorimdi. Gerek kurgusu, gerek görüntüleriyle, hayatın ta kendisi oyunculuklarıyla, müzikleriyle ve tabii ki Gus van Sant'ın mükemmel yönetmenliğiyle dört dörtlüktü.
Şark Vaatleri (Eastern Promises): Viggo Mortensen, Naomi Watts ve Vincent Cassel ile Londra'daki Rus mafyasının içine giren bir film. Sinema tarihine geçecek bir kavga sahnesi görmek isteyenler için. (Yön: David Cronenberg)
Across the Universe: Bir Beatles peri masalı. Vietnam Savaşı yıllarında İngiliz bir çocukla, Amerikalı bir kızın hikayesi. 32 Beatles şarkısı, biraz Amerikan rüyası, biraz deneysel sinema, biraz sembolizm, fazlasıyla sanat, kıskançlık, romantizm ve politika. Her şey var bu filmde. Hele ki "Let It Be" ve "All You Need Is Love" sahneleri, kelimeleri kifayetsiz bırakıyor. (Yön: Julie Taymor)
2008 Filmekimi'ne 11 ay kaldı.

1 Ekim 2007

"Goya'nın Hayaletleri" Üzerine...

İyi filmdi, güzel filmdi "Goya's Ghosts". Gerek sanat yönetimi, gerek müzikleri, gerek oyunculukları (özellikle de Natalie Portman'ı), teker teker sahneleri...
Ama bir 'şey' vardı... Bu ayki "Sinema"da, Uygar Şirin çok güzel anlatmış bu 'şey'i "Seyir Defteri"nde. Kısa ve öz...
" "Goya's Ghosts - Goya'nın Hayaletleri" ressam Francisco Goya'nın hayatını... Hayır hayır, katı bir rahipten katı bir liberale dönüşen, çeşitli katılıklar arasında salınıp duran bir adamın... Pardon, o da değil. Hah, buldum, engizisyonu anlatıyor... da sayılmaz. Engizisyon yüzünden hayatı kararan bir kadının dramını... denemez tam olarak. 18. yüzyıl sonunda İspanya'daki akıl hastanelerinin durumunu anlatıyor. Evet, sanırım bunu anlatıyor. " (Uygar Şirin, Ekim 2007, "Seyir Defteri", Sinema)

25 Eylül 2007

Kapaktaki Bıçak Sırtı'na Dair...

Bu hafta Tempo'ya bir dizi, "Bıçak Sırtı", kapak olmuş. Editör Çınar Oskay'ın yazısından bir alıntı var aşağıda; silahların patladığı, sözde 'oyuncuların' kendi reklamlarını yaptığı saçmalıklara ve köylü dizilerine de kapak olması adına:
"Peki biz bu diziyi neden kapak yaptık? İnsanların dizilerden esinlenerek adam öldürdüğü ülkemizde, Karamazov Kardeşler'den, Tanpınar'dan bahsettiği için... Biliyorum ki birileri, Nejat İşler'in canlandırdığı Ali gibi Dostoyevski'yi ya da Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okuyacak. Genç kadın avukatı (Vildan Atasever) işinin önünde, dostunun kamyonundan gururla indirdiği için... Belki bu sahneyi seyreden birileri, babasının, ağabeyinin arabasından artık utanarak inmeyecek. "Beni bir adama verip, hayatım boyunca televizyonun önüne oturtmaya çalışıyorlar. Hiçbir zaman evlenmeyeceğim." diyen Almancı kız için... Kim bilir o akşam, kaç genç kadın bir daha düşündü... Erkan Can'ın karakterinin söylediği gibi, "Bir kere inandı mı insan, artık o, yalan olmaktan çıkıyor, umut oluyor, umut..." 'Bıçak Sırtı' bir televizyon hikâyesi... Umarım yine de hepimiz, bu 'onurlu' hikâyenin söyleyeceklerine inanırız." (Oskay, 20 Eylül 2007, Tempo Dergisi)

22 Eylül 2007

Bir 'Deja-vu' Olarak "Becoming Jane"

Deja-vu: (1) Geçmişte yaşanan bir olayı tekrar yaşama olgusu. (2) Tanıdık gelme. (3) "Bunu daha önce yaşamıştım" duygusu.

Bazen öyle şeyler oluyor ki, onun bir 'deja-vu' olmadığını bilseniz de öyle olduğuna inanmak istiyorsunuz. Çünkü içinde bulunduğunuz o dakikalarda yaşadıklarınızın bir 'deja-vu' olması, o anı geçmişin ucuz bir kopyası yapmaktan kurtarıyor.

İşte bu yüzden bir 'deja-vu' olduğuna inanmak istiyorum "Becoming Jane"in. Çünkü ne Anne Hathaway, Keira Knightley'dir; ne James McAvoy, Matthew MacFadyen'dir; ne Julie Walters, Brenda Blethyn'dir; ne James Cromwell, Donald Sutherland'dır; ne de Maggie Smith, Judi Dench'tir.

Sanat yönetmenliği, görüntü yönetmenliği, kurgusu, kostümleri, sahneleri, dansları, müzikleri bu kadar 'daha önce yaşanmışlık' hissi veren tek filmler ucuz Amerikan korku ya da aksiyon filmleri veya daha ucuz Fransız komedi filmleridir çünkü.

Ama bir 'deja-vu' hakkındaki en acımasız gerçek de onun bir 'deja-vu' olmadığını anladığınızda, buna kızamamak için haklı bir sebebi olmasıdır 'taklit anın'.

Jane Austen, Jane Austen'ın ta kendisidir çünkü. Yazarlar yazdıklarına, yazdıkları yazarlarına benzer.

Ve "Pride & Prejudice" 2005'te çevrilmiş bir filmden çok, Jane Austen'ın romanıdır.

Kızamıyorum.

Mahrem'den...

Elif Şafak demiş:

"Aslında az buçuk arızası olan herkes bilir bu altın kuralı: "Baktın ki kem söz işiteceksin, evvela kendin dalga geç kendinle; hatta en çok sen dalga geç ki, başkalarına fırsat kalmasın. İsmini sen koy marazının; hatta davul zurnayla duyur ki merhamet yoksunu ismini, sana lakap takmaya yeltenenlerin hevesleri kursağında kalsın." Yani baktın ki başkaları seni hırpalamak üzere, kendi kendini hırpalamalısın kalkan niyetine." (Şafak, 2000, 20)

"Adem ile Havva, yasak elmanın tadına varınca, farklılıklarını gördüler ilk defa. Utanıp, incir yapraklarıyla örtmek istediler çıplaklıklarını. Ama birinde bir, ötekinde üç incir yaprağı vardı. Sayı saymayı öğrenince, bir daha hiç aynı olamadılar." (Şafak, 2000, 87)

"Komşu kadın, hiç kapanmayan bir gözdür. Pencere önlerinden, dantel tüllerin ardından, balkon kenarlarından, duvar diplerinden, gözetleme deliklerinden ve bir de, pişirip dağıttığı aşurelerin içinden bakar." (Şafak, 2000, 158)

"Aşk bir korsedir. Niye bu kadar kıymetli olduğunu anlayabilmek için haddinden fazla şişman olmak gerekir. Senebesene katman katman çoğalmış, vıcık vıcık yayılmış, pelte pelte yığılmış yağları sarıp sarmalar, hizaya sokar. Ve sonra da geçip karşısına kendi eserinin, seyrine bakar kudretinin. [...] Aşk bir korsedir. Gün gelir, hiç beklenmedik bir yerde, hiç beklenmedik bir anda, atıverir çıt çıtlarından biri yahut çözülüverir iplikleri. Neler olup bittiğini anlamaya vakit kalmadan, korsenin cenderesinden kurtulan yağlarsürüsepet dışarı çıkmıştır çoktan. O keşmekeşte, göz açıp kapayıncaya kadar eski haline dönüverir gövde. Aşk bir korsedir. Niçin bu kadar kısa sürdüğünü anlayabilmek için haddinden fazla şişman olmak gerekir." (Şafak, 2000, 214)

"Uçan balonun seyri sadece tek seyircisi olan bir gösteridir. Niçin böyle olduğu zamanla öğrenilir. [...] Çünkü ömrü hayatında ilk defa bir uçam balon gören yalnız-çocuk öyle şaşırır, öyle heyecanlanır ki, onuhemen başkalarına göstermeye kalkışır. Tek başına keşfettiği bu güzelliği başkalarına göstererek, yalnızlığını savuşturabileceğini zanneder. Ya eve dönüp birilerini dışarı çağırır, ya annesini kollarından çekiştirir ya da en yakındaki çocuklara seslenir. Ötekiler önce anlamazlar yalnız-çocuk'un ne dediğini; sonra, işaret ettiği noktaya bakarlar. Ama orada bir şey göremezler. Çünkü uçan balon, uçmuştur çoktan. Yoktur artık. Varmış da gitmiş gibi değil; sanki hiç var olmamışçasına yoktur. Yalnız-çocuk, uçan balonu göstermek için çağırdığı insanların yanında yarı mahcup, yarı kızgın kalkalır. Anlamıştır." (Şafak, 2000, 225)