21 Şubat 2010

9. !F Bağımsız Filmler Festivali'nin Ardından...

Bu yıl 9. kez bağımsız ruhu İstanbullu sinemaseverlerle buluşturan !F Bağımsız Filmler Festivali, 11 günün ardından, bugün sona eriyor. Bu yıl programımı yaparken gerçekten zorlandım ve 11-21 Şubat tarihleri arasında izlemek üzere 20'ye yakın filmden oluşan kısa(!)listemi, 13 filme indirdim. "Lovely Bones" ve "Crazy Heart"ı yakın vizyon tarihleri nedeniyle, "Fantastic Mr.Fox"u Wes Anderson'a olan antipatim nedeniyle, "Apan" ve "Alle Anderen"i ise çok istememe rağmen programıma uyduramadığım için izleyemedim.

İzlediklerim ise şöyle:

Hit Filmler:

An Education İngiltere (Yön: Lone Scherfig): Danimarkalı yönetmenin İngiliz oyuncularla çektiği son filmi "An Education", 20. yüzyılın ortalarında (böyle yazınca çok eski bir zaman gibi oldu) Londra'da geçiyor. Senaryo ve romanlarıyla tanınan İngiliz yazar Nick Hornby'nin Lynn Barber'ın günlüklerinden uyarladığı hikaye, modern bir Jane Eyre olarak tanımlanıyor. 'Liseli bir genç kızın üniversiteye girmek için çırpınışları, iyi bir koca buluşu ile boşa gitmeli mi'yi tartışan bir konusu var filmin. Fakat bu konuyu irdelerken ne kadının toplumdaki yerine, ne İngiliz aile yapısına, ne de geçmişin eğitim sistemine oturaklı bir dokundurma yapamamış olması üzücü filmin. Anti-semitizmden, siyah-beyaz ırkçılığına, hırsızlığın meşrulaştırılmasına kadar birçok konuya bulaşıp, konuyu dağıtmış olması da... Diğer yandan başta Carey Mulligan olmak üzere iyi oyunculuklar görmek mümkün filmde. Hele ki Alfred Molina ve Emma Thompson'lı sahneler...

Away We Go ABD (Yön: Sam Mendes) İlk 4 filmi arasında 3'er yıl boşluk bırakan Sam Mendes, geçtiğimiz yılki "Revolutionary Road" sonrası şaşırtarak çektiği son filminde, ağır aile dramları ve banliyö yaşamı tutkularından da uzaklaşarak keyifli bir yol hikayesine imza atmış. Festivalde izlediğim en iyi filmlerden biri olan "Away We Go", çocuklarını yetiştirmek için en uygun kenti arama pahasına Kuzey Amerika'da oradan oraya dolaşan, birbirine deli gibi aşık, sevimli bir çifti konu alıyor. Her yol hikayesinde olduğu gibi her durakta karşımıza çıkan ilginç karakterler ve onların ana kahramanlarımıza kattıkları, finale doğru bir adım daha attırıyor onlara. İyi müzikler ve iyi görüntüler eşliğinde ilerleyen, esprili ve keyifi bir film "Away We Go". Dave Eggers ve Vandela Vida imzalı senaryo, iki yazarın da ilk çalışması olmasına rağmen çok güzel kurulmuş. Televizyon yıldızları John Krasinski ve Maya Rudolph ise hem birbirlerine, hem de filme oldukça yakışmış. Yan rollerde gördüğümüz (özellikle) Maggie Gyllenhaal, Allison Janney ve çok kısa da görünseler Jeff Daniels ve Catherine O'Hara harikalar yaratıyor. Vizyon tarihi 26 Mart olarak gözüken film, mutlaka izlenmeli.

C'est pas moi, je le jure Kanada (Yön:Phillippe Falardeau) Kanada'nın Fransız tarafından çokça şirin bir film. Komşuları tarafından deli olukları düşünülen, onların haksız da olmadığını her fırsatta gördüğümüz bir ailenin, her tepesi attığında intihara kalkışan küçük oğlunun merkezinde olduğu film içinizdeki çocuğu harekete geçirecek sevimlilikte. Eğer çocukken fazla haylaz değilseniz, yapmak isteyip de yapamadıklarınızın hepsini perdede gerçekleşirken görebiliyorsunuz. Bana konu olarak benzemese de saflık açısından biraz "Je m'apelle Elizabeth"i hatırlatan filmin başrolündeki küçük oyuncu Antoine L'Écuyer'in performansı ise şaşırtıcı derecede iyi.

Cold Souls ABD (Yön: Sophie Barthes) Amerikalı oyuncu Paul Giamatti'nin, içindeki sıkıntılardan dolayı iyi performanslar çıkaramamaya başlaması sonucu, bir dergi ilanı sayesinde bulduğu ruh dondurma yöntemine başvurmasını konu alan fantastik bir bağımsız film "Cold Souls". Kendi adını kullanarak oynayan Giamatti'nin başarısız bir oyuncuyu canlandırmak için ne kadar başarılı bir oyuncu olduğunu göstermesi de fazlasıyla ironik olmuş. Filmde ayrıca doktor rolündeki David Strathairn de çok eğlenceli. !f blog'un davetlisi olarak gittiğim filmden çok gülmüş ve eğlenmiş olarak ayrıldım kısacası.

Good Heart İzlanda (Yön: Dagur Kári) İzlanda'nın dünyaca tanınmış birkaç yönetmeninden biri olan Kári'nin son filmi, New York'ta geçen İngilizce bir film olmasıyla yönetmenin evrenselleşme yolunda atmış olduğu bir adım. İntihar girişiminde bulunan evsiz bir gencin ve bilmemkaçıncı kalp krizini geçiren yaşlı bir bar sahibinin hastanede tanışmasını, dostluklarını ve birbirlerine bağlanmasını konu alıyor. Paul Dano ve Brian Cox, iyi bir uyumla tiyatro tadında oyunculuklar sergiliyorlar. Filmde yönetmenin Nordic kökenlerinin etkisini de, hakim olan soğukluktan ve ışık kullanımından hissetmek (ve benim durumumda mutlu olmak) mümkün.

La Nana Şili (Yön: Sebastián Silva) Şili'nin bu yıl adından çok fazla söz ettiren filmi "La nana", Altın Küre Ödülleri'nde En İyi Yabancı Film dalında aday olmuş, fakat Oscar için Akademi'ye yollansa da kısalistede yer alamamıştı. Yalnız olmaktan hoşlanan, yaşı ve sağlığı izin vermemeye başlasa da evin tüm işlerini kendi düzeni ve yöntemiyle yapmaya fazlasıyla alışmış olduğu için bir yardımcıya tahammül edemeyen hizmetçi Raquel'in hikayesi... Catarina Saavedra'nın bu rolüyle birçok ödül kazanmasına şaşırmamak gerekiyor. Tek bir evin içinde geçmesine rağmen hiç sıkıcı olmayan, bir karakterin evrimini/değişimini çok güzel perdeye yansıtabilen bir film olmuş.

Precious ABD (Yön: Lee Daniels): Yılın en çok konuşulan filmlerinden, Sundance ve Toronto'da adını duyuran 6 Oscar adayı bağımsız "Precious: Based on the Novel Push by Sapphire", açıkçası beni olumlu yönde etkilemedi. Yönetmen Lee Daniels ve senarist Geoffrey Fletcher; romanın içindeki sıkıntı, bunalım ve talihsizlikler silsilesini, her ne kadar ana karakterinin hayal dünyasıyla yumuşatmaya çalışmış olsalar da bu sahneler filmde o kadar sırıtmış ki, benim daha fazla depresyona girmeme neden oldu. Mo'nique, ortalamanın çok çok üstünde bir performans sergilemiş doğru. Gabourey Sidibe de öyle... Fakat onca ödülün ve övgünün, biraz da filmin sosyal mesajıyla alakalı olduğunu düşündürdü film bana. Bu yılki !f'te yaşadığım en büyük hayal kırıklığı olduğunu söyleyebilirim filmin. "Precious", 12 Mart'ta vizyonda olacak.

Samson & Delilah Avustralya (Yön: Warwick Thornton) Avustralya'nın bu yıl Oscar Yabancı Film Kısalistesi'ne kalan Aborjin filmi, asimile olmuş yerlilerin yaşadığı küçücük bir toplulukta, iki gencin sıkıntıdan birbirlerine aşık olmasını konu alıyor desem yeridir. Köyden şehre kaçış ve evsiz/parasız yaşamaya alışmaya çalışma sahnelerinin yarattığı sıkıntı, sinir bozucu ve tekrar eden bir müzik ve fondaki pislik/sefalet beni yordu.

Un prophète Fransa (Yön: Jacques Audiard) Cannes'da Jacques Audiard'a En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazandıran film, bir Fransız hapishanesinde yaşamak için kurnazlığını, zekasını ve tanrı vergisi kahinliğini kullanan Malik'in 6 yılını anlatıyor. Çok da güzel, gerçekçi, çarpıcı ve sürükleyici anlatıyor. Filmin bu sürükleyiciliğini baltalayan tek şey ise 150 dakikalık süresi.

Dünyanın Çivisi:

Food, Inc. ABD (Yön: Robert Kenner) Bunu bir belgesel için söyleyebileceğimi ben de düşünmezdim ama, festivalde izlediğim en iyi filmdi "Food, Inc.". Kapitalist gıda endüstrisinin ne kadar acımasız olduğunu, organik ürünlere geçme isteğinin neden haklı ve yerinde olduğunu, bir McDonald's menüsünün neden bir kilo sebzeden çok daha ucuz olabildiğini gösteren ve bunu çok çarpıcı/korkutucu bir şekilde yapan bir filmdi. Neyse ki, ülkemiz bir tarım ülkesi olduğundan (!) henüz bu kadar kötü değil durumumuz ama dur denilmesi gidişatı görmek açısından bizim için de anlamlı, yeri/zamanı olmayan bir film. Sualtı yaşamı ne kadar iyi anlatılmış olabilir bilmiyorum ama, eminim En İyi Belgesel Oscar'ı için "The Cove"un en güçlü rakibi olmasına kimse şaşırmıyordur "Food Inc."in. Yönetmenin bölümlere ayırdığı ve bu bölümleri güzel başlıklarla renklendirmesi seyircisinin ilgisini sürekli sabit tutmaya yaramış. Diğer yandan "Fikir Sahibi Damaklar"ın film sonrasındaki soru-cevap kısmına katılamamış olsam da, !f'i buna önayak olduğu için tebrik etmek lazım.

Gökkuşağı:

Broderskab Danimarka (Yön: Nicolo Donato) Bu yıl izlediğim 3 Gökkuşağı filminden tek kayda değer olanı, Danimarka filmi "Broderskab"dı. Neo-Nazi bir örgütün iki üyesinin arasındaki eşcinsel ilişkinin, önceden tahmin edilebilir bir şekilde kendilerini felakete sürüklemesini konu alan film ne bağıra bağıra anti-homofobi mesajları vermeye çalışan (bkz. To Each Her Own), ne de olaya 'nasılsa eşcinsel temalı film, konuya gerek yok, hadi porno çekelim' felsefesiyle yaklaşan (bkz. Greek Pete), doğru düzgün, sinema sanatını iyi icra eden bir filmdi. Hikayesi, gerilimi, romansı ile film gibi bir filmdi. Bir de Nordic filmiydi, daha ne isteyeyim.
Greek Pete İngiltere (Yön: Andrew Haigh)
To Each Her Own Kanada (Yön: Heather Tobin)

!f, 25-28 Şubat tarihleri arasında Ankara'da. Ankaralılara duyurulur.
Biz İstanbullular ise, İstanbul Film Festivali için 3 Nisan'ı bekliyoruz.

18 Şubat 2010

Kırmızı Ödülleri 2009

2009 yılının "Kırmızı Basında En İyiler Reklam Ödülleri" geçtiğimiz gün dağıtıldı. Hürriyet Gazetesi'nin öncülüğünde 2005'ten beri dağıtılan Kırmızı Ödülleri dergi ve gazetelerde yayınlanan en yaratıcı ve en başarılı, görselliğiyle şaşırtan ve beğeni toplayan basın reklamlarını ödüllendiriyor.

Dağıtlımaya başladığı yıldan beri Mey İçki, Eczacıbaşı, Mercedes-Benz ve Akşam Gazetesi'nin kazandığı büyük ödül "Kıpkırmızı"nın bu yıki sahibi ise geçtiğimiz yıllara kıyasla daha yeni ve daha küçük bir firma: Dank 2. El Mobilya Mağazası. Dank, DDB&Co. reklam ajansının, mobilyalara gelen zararın ve küçük hasarların değerinden ne kadar kaybettirdiği fikrinden yola çıkarak hazırladığı dört reklamlık gazete kampanyası ile büyük ödülün sahibi olmuş. Aynı kampanya "En İyi Perakende Reklamı" dalında da Kırmızı Ödülü'ne layık görülürken, "En İyi Sanat Yönetimi" ve "En İyi Gazete Reklam Kampanyası" kategorilerinde de başarı belgesine layık görülmüş. Dank dışında, Cumhuriyet Gazetesi, tatilsepeti.com, Yeni Rakı, Anadolu Sigorta ve Türkiye İş Bankası da ikişer Kırmızı Ödülü'ne layık görülen firmalar olmuş.

Ödüller dağıtılmadan önce sitede açılan sergi sayesinde sadece ödül alanların değil, aday olanların da görülebilmesi sonucu geçtiğimiz yılın tüm yaratıcı fikirlerini ve reklamlarını inceleme fırsatı buldum ve kişisel favorilerimin listesini çıkardım:

Bir numaram kesinlikle Mey İçki'nin Yeni Rakı'sının 'alkollü içecek reklamlarında sosyal, kültürel, coğrafi değerlerin kullanılması' konusunda çıkan ve kısa sürede haksız bulunarak iptal edilen yasak ile dalga geçtiği reklamlarından biriydi. "En İyi Gündem Bağlantılı Reklam" dalında Kırmızı Ödülü kazanan bu reklam Wunderman Reklam Ajansı imzası taşmakta. Reklamda boş tabakların üzerinde yazan "Denizde yaşayan solungaçlı canlı...", "Süt ürünlerinden en katı ve beyaz olanı..." ve "Güzel kokulu, sulu, turuncu meyve..." gibi ifadeler görüyoruz ve görmemiz yasal olmadığından bir rakı sofrasını hayal etmemiz sağlanıyor.

İki numaramda CNN Türk'ün "Hava Durumu" temalı gazete reklam kampanyası var. Kıpkırmızı Ödülü'nü alan Dank reklam kampanyasında da imzası bulunan DDB&Co. Ajansı'nın elinden çıkan kampanyada "CNN Türk Hava Durumu %99 doğru çıkar." ifadesini ve tüm reklamı kaplayan doğa manzaralarının %1'inde farklı bir hava durumunun hakim olduğunu görüyoruz. "En İyi Kültür, Sanat ve Eğlence Reklamı" dalında Kırmızı Ödülü'nü kazanan kampanya aynı zamanda "En İyi Sanat Yönetimi" ve "En İyi Gazete Reklam Kampanyası" dallarında da Başarı Belgesi'ne layık görülmüş.


Üç numaramda büyük ödülün kazananı Dank'ın kampanyası bulunuyor. Kişisel dördüncüm ise "En İyi Sosyal İçerikli Reklam" Kırmızı Ödülü'nü kazanan Umut Çocukları Derneği'nin "Büyük riskleri küçükler alıyor." sloganlı reklamı. Alice BBDO Ajansı imzalı reklamda tahtaya çivi çakılırken çekici tutan bir adam ve çiviyi tutan bir çocuk eli görüyoruz.

Beşincim "En İyi Otomotiv, Yan Sanayi ve Aksesuar Reklamı" dalında Başarı Belgesi alan Volkswagen Satış Sonrası'nın reklamı. Medina Turgul DDB Ajansı'nın elinden çıkan reklamda "Kötü servis, değerinden çok şey kaybettirir." ifadesini ve gazeteye sarılmış ekmek arası bir ıstakoz görüyoruz. Volkswagen aynı zamanda aynı ajansın Scirocco reklamı ile de "En İyi Otomobil Reklamı" Kırmızı Ödülü'ne layık görülmüş durumda.

Altıncı sıramda televizyon ve sinema reklamlarına da hayran olduğum Levi's'ın bir reklamı bulunuyor. manajans thompson imzalı 571 Jeans Zip Fly reklamında öpüşen çiftlerden oluşan bir fermuar görüyoruz. Bu reklam, "En İyi Moda, Tekstil ve Kişisel Aksesuar Reklamı" dalında Kırmızı Ödülü kazanmış.

Yedinciliği nasıl hiçbir ödüle ya da Başarı Belgesi'ne layık görülmediğini anlamadığım bir yaratıcılığa sahip olan Teknosa'nın dergi reklam kampanyasına veriyorum. Alice BBDO imzalı 3 reklamlık kampanyada "İhtiyaç duyduğunuz her türlü fotoğraf malzemesi. / TeknoSA" ortak metnini görüyoruz. Seri, karanlıkta kalmış bir flaş, uzakta kalmış bir objektif ve titrediği için bulanık gözüken bir tripoddan oluşuyor.

Sekizincim yemeksepeti.com'un Sevgililer Günü temalı reklamı. TBWA\\Istanbul imzalı reklamın sanat yönetimi de dikkat çekici olmasına rağmen, yalnızca "En İyi Gündem Bağlantılı Reklam" kategorisinde Başarı Belgesi ile ödüllendirilmiş.

Dokuzuncu sıramda Candaş Arın imzalı fotoğrafı ile "En İyi Reklam Fotoğrafı" dalında Başarı Ödülü'ne layık görülen JeansLab reklamı var. Jean pantolonlardan yapılma bir ana rahminde uyuyan iki genç insanı görüyoruz fotoğrafta ve acilen gidip jean alışverişi yapmak istiyoruz. -ya da ben istiyorum.

Onuncu sıramda ise Mercedes-Benz'in Yetkili Servis reklamı bulunuyor. Bir kasap dükkanında asılmış motorları gördüğümüz ürkütücü reklamda bir de katil kılıklı, ellerindeki kanı -pardon moto yağını- temizleyen tamirciye yer verilmiş. Alice BBDO ajansına ait reklam "En İyi Otomotiv, Yan Sanayi ve Aksesuar Reklamı" dalında Kırmızı Ödülü'nn sahibi olmuş.

Bana göre En İyi Reklam Metni ise, Nike Cortez'in, Babylon Dergi'nin arkasında görüp okuduğumda, sahip olduğum Cortez'lerimi sevmememe rağmen beni duygulandıran reklamının metni kesinlikle. "En İyi Reklam Metni" kategorisinde ödül alamasa da Başarı Belgesi'ne layık görülen metin şöyle: "Baltaydı favorileri, bıyıkları çenesine, saçları ensesine kadar iniyordu, İspanyol'du paçaları ve ayağında Cortez vardı. Koşucuydu. Koşmak hayatıydı. Bayır aşağı, yokuş yukarı, yağmurda ve kavurucu sıcaklarda hep koşmak. Ve ayağında Cortez vardı. Ufak bir İngiliz kasabasında, üç arkadaşıyla başladı hikayesi. Küçük bir kulüpte, büyük bir tesadüfle keşfedildiler. Wembley'de onbinlerin önünde sahne aldı. Ve ayağında Cortez vardı. Hollywood'un parlayan yıldızıydı. Kimileri Ünlüler Bulvarı'na hücum etti el izini görmek için. Kimileri ise ayak izlerini takip etti aynı yolu yürümek için. Ve ayağında Cortez vardı. Dün gece gördüm onu, Babylon'daydı. Sahneye yakın bir yerde, arkadaşlarıyla birlikte eğlenirken. Yüzünde bir tebessüm, ayağında ise Cortez vardı." Dünyaca ünlü insanların da, bizim gibi sıradan insanların da aynı markayı ve modeli tercih etmesi, ancak bu kadar güzel ve duygulu bir şekilde anlatılabilir.


Kişisel mansiyonlarım ise Converse bağcıkları ile İNDİRİM yazan YKM'ye, logosu masayı tırmalayan Efes Dark'a ve Fortis'in "Sen al, başkası ödesin" sloganlı Estetik Kredisi reklamlarına gidiyor. Ayrıca görsel olarak rezalet olmasına rağmen her gördüğümde güldüğüm TNT reklamına da değinmeden geçemem: "Lost'tan Yeşilçam filmlerine... İzlemeye değer ne varsa TNT'de." metnine sahip reklamda Hülya Koçyiğit ve Sawyer'ın diyalogu şu şekilde: "HK: Ada deyince faytona bineriz sanmıştım. / S: Aynı kanaldayız tamam da, aynı ada zorlayacak gibi."

Türk reklam sektörünün yaratılıclığının her geçen gün arttığını, kalitenin de gitgide yükseldiğini her yıl Kırmızı Ödülleri sayesinde görmek güzel oluyor.

16 Şubat 2010

Günümüz Türk Sineması'nın En İyi Yönetmeni

2 hafta boyunca thebalkabaa.com'da 109 kişi tarafından oylanan "Türk Sineması'nın Son Yıllardaki En İyi Yönetmeni" anketinin sonuçlarına göre oyların büyük çoğunluğu 3 yönetmen arasında paylaşıldı. Çağan Irmak %28 ile birinci olurken, onu Nuri Bilge Ceylan (%24) ve Reha Erdem (%23) takip ediyor.

1970 İzmir doğumlu Çağan Irmak, Ege Üniversitesi'nde çektiği kısa filmler sonrasında adını ilk kez 1998'da "Günaydın İstanbul Kardeş" adlı televizyon dizisi ile duyurdu. Bunu 2000 yılında, Türkiye'nin henüz hazır olmadığı, fakat Irmak'ın çok iyi bir iş çıkardığı farklı bir format, bir televizyon filmi izledi: "Çilekli Pasta". 2001'de ise ilk sinema filmi olan "Bana Şans Dile", başarılı bulunmadı, hatta gösterime girebilmesi için yönetmenin ünlenmesini ve 2007 yılını bekledi. Çağan Irmak, ustalaşmaya başladığı televizyon dizileri ile devam etti. 2001'de "Şaşıfelek Çıkmazı", 2002'de (yönetmenin ayrılmasından sonra bir çöküş dönemine geçen efsane dizi) "Asmalı Konak" ve 2004'te Türk televizyon tarihinin en başarılı dizilerinden (ve kısa ve öz oluşuyla hatırlanan) "Çemberimde Gül Oya" yönetmenin işleri arasında.


Son televizyon dizisi öncesi 2004 yılında "Mustafa Hakkında Her Şey" (filmin orijinal isminde 'herşey' olarak yazılması üzücüdür) ile sinemaya geri dönen Çağan Irmak'ın bu ikinci sinema filmi, bu sektörde de kalıcılaşmasına neden olan ilk sağlam adımı oldu. İleride kendisinin favori oyuncularından olacak Fikret Kuşkan ve Şerif Sezer'in yanısıra Nejat İşler ve Başak Köklükaya gibi 2000'li yılların Türk Sineması'nın en iyi oyuncuları arasında bulunan isimlerle çalışan yönetmen, bu film ile psikolojik gerilim türünde; ağır replikler ve akılda kalıcı sahnelerle bezeli modern bir işe imza attı. 2005 yılında ise zor olanı başardı ve hem eleştirmenlerden hem de halktan yüksek notlar alan; bir kulaktan kulağa pazarlama harikası olarak ters bir gişe grafiği izleyerek son yılların en çok izlenen Türk filmlerinden olan "Babam ve Oğlum" ile adını duymayanın kalmamasını sağladı. "Babam ve Oğlum", SİYAD Ödülleri'nden aday olduğu 8 dalın 6'sında ödül kazanarak ayrıldı.


Çağan Irmak, "Babam ve Oğlum" sonrasında, yine deneyselliğe el attı ve yine Türkiye'nin hazır olmadığı bir şey yaptı. Sinema ya da televizyonda yayınlanmadan, tamamen DVD piyasası için "Kabuslar Evi" adlı filmler serisini yazdı ve yönetti. Şu an 1.99 TL'ye bile orijinal kopyalarını bulabileceğimizden de anlaşıldığı üzere, pek başarılı olamadı. 2008'de sinemaya dönüş yaparak "Ulak" ve "Issız Adam"ı yönetti. "Ulak", fazla düşündürücü ve altmetni çokça olan bir film olması nedeniyle hakettiği ilgiyi göremese de, "Issız Adam" özellikle romantik modern genç Türk kadınlarını ve Alper karakterinde kendini bulan tüm "Issız Adam"ları kalbinden vurdu. Bu yıl ise, yine hakettiği ilgiyi göremeyen fazla kişisel bir filmle, "Karanlıktakiler" ile karşımıza çıktı Çağan Irmak.


Çağan Irmak'ın bu ankette ve Türkiye'de herhangi bir platformda yapılacak bir çok ankette "Türk Sineması'nın En İyi Yönetmeni" ünvanını almasının/alacak ve alabilecek olmasının nedeni ise çok açık bence: Çağan Irmak, hem televizyonda hem sinemada iyi işler çıkaran; hem eleştirmenlerin gözüne girmeyi, hem de halkın beğenisini kazanmayı başarabilen neredeyse tek Türk yönetmen şu anda. Seyirciyi ağlatmaya oynaması gibi kurnaz numaraları var evet; ama ne belaltı esprilerle düşük gelirli Türk seyircisini salonlara doldurup para kazanmayı, ne de ben farklıyım tavrını takınıp elitist bir yaklaşımla sadece eleştirmenlerin anlayacağı filmler çekmeyi hiçbir zaman düşündüğünü ya da düşüneceğini sanmıyorum kendisinin. Bunun en büyük kanıtları arasında ise "Ulak" ve "Issız Adam"ın aynı yıl elinden çıkması ve Türk televizyon kültürünü değiştirmeye ve iyileştirmeye çalıştığı riskli hareketleri sayılabilir.

Ankette ikinci olan Nuri Bilge Ceylan, Cannes Film Festivali'nin En İyi Yönetmen Ödülü'nü alacak kadar uluslararası standartlarda bir yönetmen ve Türk Sineması'nın son yıllarda yetiştirdiği en usta sanatçılardan biri. Fakat sinemayı bir sanattan çok eğlence unsuru olarak gören bir halka fazlasıyla uzak ve yabancı bir isim. Anketin dördüncüsü Zeki Demirkubuz ve altıncılarından Derviş Zaim ve Semih Kaplanoğlu için de benzer şeyleri söyleyebiliriz. Üçüncümüz Reha Erdem ise (ki benim ankette oyum kendisine gitmiştir), "Korkuyorum Anne" kadar sıcak ve halkın içinden bir film sonrasında çektiği "Beş Vakit" ve "Hayat Var" ile Çağan Irmak gibi olmaktansa bu gruba dahil olmaya başladı denilebilir.


Son olarak, ankette oy veren herkese teşekkür ediyor ve Türk Sineması'nın bu kadar umut veren, uluslararası standartlarda ve başarılı yönetmenlere sahip olmaya başladığını görmekten mutluluk duyduğumu da belirtmek istiyorum. Birçok kişinin sorduğu bir soruya cevap olarak da Fatih Akın'ın Alman Sineması, Ferzan Özpetek'in ise İtalyan Sineması'na dahil edilmesini düşünenlerden olduğum için seçenekler arasında yer almadılar.

14 Şubat 2010

"The Prisoner"

1960'lı yıllarda Patrick McGoohan tarafından yaratılan 17 bölümlük İngiliz dizisi "The Prisoner"; felsefesi, altmetni ve karakterleri ile kült mertebesine erişmekte hiç zorlanmamış bir televizyon eseri. "Mad Men" ve "Breaking Bad" gibi dizilerle son yılların en ödül-dostu dizilerine imza atan AMC tarafından yeniden çevrilen ve geçtiğimiz Kasım ayında yayınlanmaya başlayan "The Prisoner", eskisini bilmem ama, oldukça başarılı, kafa karıştırıcı ve düşündürücü bir minidizi. Gerek anlatmak istedikleri, gerek anlatmak istediklerini anlatma şekli, gerekse oyunculukları ve her karesindeki sanatla da önümüzdeki yaz Emmy Ödülleri'nde de adına sıkça rastlanılacak bir minidizi ayrıca.

"The Prisoner"; kendisini birdenbire "The Village" denilen, insanların adlarla değil numaralarla çağrıldığı, 2 adında karizmatikliği ile korku saçma katsayısı paralel olan bir adam tarafından yönetilen ve rüya görmenin yasak olduğu ıssız bir yerde bulan Michael'ın (6) bu yerden kurtulma mücadelesini anlatıyor. 2 ve 6 arasındaki diyaloglar ile izleyenleri derin, alegorik ve felsefi bir anlatımın içine çekiyor dizi. Yer yer bu uzun diyaloglar nedeniyle sıkıcılaştığı olsa da, her bölümde karşımıza çıkan yeni bir karakter ve minidizinin bütünlüğü bir yana bölümler içinde gelişen ayrı bir olay örgüsünün de varolması bunu affedilir kılıyor. Dizide 6'yla gitgide duygusal bir bağı olan doktor 313, 2'nin oğlu 11-12 ve 2'nin karısı M2 öne çıkan diğer önemli karakterler.

Orijinalinden farklı olarak 6 bölümden ibaret olan AMC'nin "The Prisoner"ının tek farkı kısa ve öz oluşu değil. İlk versiyonu Galler'de deniz kıyısındaki bir kasabada çekilen, 2'nin her bölümde farklı bir oyuncu tarafından oynanması sonucu daha da kafa karıştırıcı hale gelen ve ucu açık bıraklıan bir dizi "The Prisoner"ın. Yeni versiyonunda ise Namibia'daki çölün ortasına kurulan bir "The Village", sabit bir 2 ve karmakarışık bu hikayeyi bir sonuca ulaştıran iyi bir final görüyoruz.

Dizinin başrollerinde Sir Ian McKellen ve Jim Caviezel var. Ian McKellen'ın ortaya çıktığı her sahne bir oyunculuk gösterisine dönüştüğünden, Caviezel performansıyla onun gölgesinde kalıyor. Minidizide McKellen'a rağmen oyunculuğu ile dikkat çekebilen bir isimse Jamie Campbell Bower. 1988 doğumlu oyuncu, 2'nin oğlu 11-12 rolünde çıkıyor karşımıza. Donuk bakışları, beyaz teni ve soğukluğu ile karaktere cuk oturmuş diyebilir ve kastingi yapanları kutlayabiliriz. Fakat isyankar, sorgulayan, meraklı ve baskı altındaki bir karakteri çok iyi oynayan ve tüm donukluğuna rağmen duygularını ifade edebilen bir yeteneğe sahip Jamie Campbell Bower. Kendisinin Gotik filmlerin vazgeçilmezi olma yönünde ilerlerdiğini de "Sweeney Todd"daki çıkışından sonra "Twilight" ve "Harry Potter" serilerinin kadrosuna dahil olmasından da anlayabiliriz.

"The Prisoner"ın sanatsal ve teknik dallardaki başarısı da gözardı edilemeyecek denli fazla. Özellikle Afrika'da bir çölün ortasına sıfırdan inşa edilmiş bir kasaba var ortada. Set tasarımı oldukça etkileyici. Çöl atmosferine uyumlu; beyaz, sarı, gri ve pastel pembe renklerde her yer. Kostümler de aynı renklerde, insanların tek-tipliliğine ve ifadesizliğine uygun... Diğer yandan müzikler, kurgu, görüntü yönetmenliği dallarında da iyi işler çıkarılmış minidizide. Kısacası 2010 Emmy'lerinde minidizi/tvfilmi dallarında ismine çok yer bulacak bir yapım "The Prisoner". Mart ayında izleyeceğimiz; Tom Hanks ve Steven Spielberg yapımı, yeni "Band of Brothers" olma yolundaki "Pacific"in gölgesine kalma ihtimali olsa da...

13 Şubat 2010

thebalkabaa Profil Fotoğrafı Yarışması 2010

Aylar önce sosyal medyada profil fotoğrafı olarak kullandığım -ve en yenisi 1.5 yaşında olan- fotoğraflarımın aleyhine olan yorumlar sonucunda yarattığım ve gelenekselleştirmeyi düşündüğüm thebalkabaa Profil Fotoğrafı Yarışması'nın ilki sonuçlandı. Jüride benden başka kimsenin bulunmadığı, katılımcı sayısının bir hayli az olduğu, ödüllerinse küçük olduğu yarışmanın ileriki yıllarda daha önemli bir aktivite haline gelmesini umuyor ve tüm katılanlara teşekkür ediyorum.

Yarışmaya 3 kişi tarafından çekilen 50'den fazla fotoğraf katıldı. Finale 5 fotoğrafı ile Cihan Avcı, 3 fotoğrafı ile Işıl Demir ve 2 fotoğrafı ile Canan Sayitoğlu kalırken; zaten katılımcı sayısının "3" olmasından dolayı kesinlikle belli olan ilk 3'e kalacak isimlerin sıralama aşamasına geçildi. (ki bu aşamada fotoğraflara isim de verdim, maksat şirinlik olsun.)

Yaptığım değerlendirmenin sonuçları şöyle:

Birincilik Ödülü: "It's Complicated" (Işıl Demir - 30 Ocak 2010)

İkincilik Ödülü: "But I Really Want to Direct" (Cihan Avcı - 7 ocak 2010)

Üçüncülük Ödülü: "Dinette" (Canan Sayitoğlu - 13 Ocak 2010)

Mansiyon: "Red Riding Hood" (Cihan Avcı - 7 Ocak 2010)

Ocak 2011'de, 2. Geleneksel thebalkabaa Profil Fotoğrafı Yarışması'nda görüşmek üzere...

4 Şubat 2010

İstanbul Modern'de Nordic Sineması

Tanıyanlar bilir, özellikle son birkaç yılda, Nordic Sineması'na karşı olan ilgim, beğenim ve sevgim sınırları zorlamaya başladı. Festival programlarından, ya da DVD sepetlerinin ücra köşelerinden özenle seçtiğim Danimarka, İsveç, Norveç, Finlandiya ve İzlanda filmleri bağımlılık yarattı. Yalnızca geçtiğimiz yıl bu ülkelere ve bu kültüre ait seyrettiğim film sayısı 20'yi geçmiş durumda. Kendilerine özgü espri anlayışları, ölümü hafife alışları, dini hiçe sayışları ve o depresif, karanlık atmosfer gerçekten en büyük tutkularımdan biri haline geldi.

Hemen hemen her ay sinema salonunda farklı bir temada 4-5 filmden oluşan gösterim programlarına yer veren İstanbul Modern; bu ay "Sıfır Derecede Aşk" adı altında 4 Nordic ve 1 kuzeyde geçen İspanyol filmine yer veriyor. 4-21 Şubat tarihleri arasında, üç hafta boyunca Perşembe, Cumartesi ve Pazar günleri müze ziyaretçilerine ücretsiz olan gösterim programında 5 film bulunuyor.


1998 tarihli "Fucking Åmål"; Lilja-4-ever" filmi ülkemizde de gösterime giren, geçtiğimiz İstanbul Film Festivali'nde İngilzice olarak çektiği "Mammoth" ile dikkat çeken Lukas Moodysson'un çıkışını gerçekleştirdiği ilk uzun metrajlı filmi. İsveçli yönetmen, bu filmde bir kuzey kasabasında yaşayan iki genç kıza odaklanıyor.


"Allegro", Danimarkalı yönetmen Christoffer Boe'nun "Resconstruction" adındaki başarılı ilk filminden sonra 2005'te çektiği ikinci filmi. Film, Danimarkalı bir piyanistin evine dönüşünü ve geçmişte yaptığı seçimleri sorgulayışını konu alıyor.


Bugüne dek izlediğim en güzel filmlerden biri olma özelliğini taşıyan, geçtiğimiz yıl İstanbul Film Festivali'ndeki gösteriminden sonra geçtiğimiz ay gösterim şansı da yakalayan 2008 tarihli İsveç filmi "Låt den rätte komma in", Tomas Alfredson'un yarattığı bir harika. Vampir bir kız ve küçük bir çocuğun aşkını konu alan film, fantastik bir saf-aşk filmi ve bu gösterim programının en kaçırılmaması gereken parçası.

Yine geçtiğimiz yılki İstanbul Film Festivali sonrası, Temmuz ayında gösterim şansı bulan Kuzey filmi, "Nord" ise bir Norveç filmi. Sinir krizi geçiren bir kayakçının sevdiği kadına ulaşmak için ülkeyi bir kar motorsikletiyle aştığı ve birbirinden ilginç insanlarla karşılaştığı bir yol hikayesi. 2009 yapımı filmin yönetmeni Rune Denstad Langlo.

Nordic kültürünün bir parçası olan bu 4 filmin dışında, İstanbul Modern'in programa eklediği bir de İspanyol filmi var: 1998 yapımı, Julio Medem imzalı "Los amantes del Círculo Polar". Döngüsel bir kurgusu olan, başı-sonu belli olmayan bir aşk hikayesinin kahramanları da filmin kurgusu gibi sondan başa ve baştan sona anlam kazanabilen isimlere sahip: Otto ve Ana. Filmin büyük çoğunluğunun Finlandiya'da, Kutup Çizgisi'nin üzerinde geçiyor olması ve Nordic Sineması'ndan izler taşıması programa dahil olmasında etkili olmuş, ki bence de yerinde bir karar.

Hazır film izlemeye gitmişken süreli ve sürekli sergileri ile Modern Türk Sanatı'nın merkezini de gezmeyi unutmamak gerek..

3 Şubat 2010

2009'un Görmezden Gelinenleri

Her yıl olduğu ve bundan sonra da olmaya devam edeceği gibi; dün açıklanan 82. Oscar Adayları'nda da hayal kırıklığına uğratan bazı kararlar göze çarptı. Bu o denli can sıkıcı bir durum ki; En İyi Film dalında artık 5 değil 10 adayın bulunma nedenini geçtiğimiz yıl "The Dark Knight"ın bu dalda aday gösterilmemiş olmasının Akademi'ye olan zararını ve düşen reytingleri telafi etmek için alınmış bir karar olduğunu düşünenlerin sayısı oldukça fazla. Bu tedbir sayesinde bilimkurgu ve animasyon türündeki filmlerin de En İyi Film adayı olduğu bir liste açıklandı bu yıl. Fakat yine üzülenler, şaşıranlar oldu.

1. "(500) Days of Summer", En İyi Orijinal Senaryo, Scott Neustadter & Michael H. Weber.


"The following is a work of fiction. Any resemblance to persons living or dead is purely coincidental. / Especially you Jenny Beckman. / Bitch." Ekranda beliren bu yazılarla başlıyor film. Neyle karşılaşacağınızı çok iyi özetliyor bu satırlar. Kadın-erkek ilişkisine dair yerinde tespitler, anlamlı espriler, popüler-kültür referansları, çoğu müzik süpervizörü tarafından değil senaristler tarafından seçilmiş şarkılar ve karmaşık olabilecek bir kurguyu akıcı bir anlatıma dönüştüren bir yetenek... Yazarlar ve Eleştirmenler Birlikleri'nce aday gösterilse de, bugüne dek bu tarz hayat dolu senaryoları beğenen Akademi üyelerinin filmin en başarılı ögesi olan senaryosunu görmezden geldi bu yıl. En çok üzüldüğüm ve şaşırdığım karar da buydu. Acımız büyük.

2. "Nine", En İyi Görüntü Yönetimi, Dion Beebe.


Yukarıdaki kare Akademi'nin neyi yok saydığını yeterince özetliyordur bence. Önceki iki Rob Marshall filmi "Chicago" ve "Memoirs of a Geisha" ile harikalar yaratan, ikincisi ile Oscar'a layık görülen Dion Beebe; gelmiş geçmiş en kötü Harry Potter filminin tek iyi yanının görüntü yönetimi olmasından faydalanması sonucu, bu yıl aday olamadı.

3. "The Informant!", En İyi Orijinal Müzik, Marvin Hamlisch.

70'li yıllardan beri 12 kez Oscar adayı olmuş ve 3 kez kazanmış olan 65 yaşındaki bestecinin Steven Soderbergh imzalı, pek de beğenmediğim, gerçek bir hikayeyi anlatan casus komedisi The Informant!" için bestelediği eğlenceli müzikler de güme gitti ne yazık ki. Altın Küre ve Eleştirmenler Birliği Ödülleri adayı olan Hamlisch, halen gerçekte bir müziği olup olmadığını anımsayamadığım "The Hurt Locker"ın müziklerine yenildi.

4. "Up in the Air", En İyi Kurgu, Dana E. Glauberman.

Editörler Birliği ve BAFTA tarafından aday gösterilen bu başarılı kurguyu da görmezden geldi Akademi. Özellikle havaalanı sahnelerinde ve bavul yapma ritüelleri sırasındaki geçişler ile bu tatlı filme biraz heyecan katan unsurlardan biriydi kurgusu. Bir ihtimal yerine "(500) Days of Summer" aday olabilir diye düşündüysem de, Akademi "Precious"ı tercih etti.

5. Julianne Moore, En İyi Yrd.Kadın Oyuncu, "A Single Man".


Günümüzün en başarılı oyuncularından, Amerikan dönem filmlerinin vazgeçilmez yüzü Julianne Moore, Altın Küre ve Eleştirmenler Birliği Ödülleri'nde elde ettiği adaylıklara rağmen; Maggie Gyllenhaal'a yenik düştü. Moore'u adaylığından edecek ihtimallerin anca "Inglourious Basterds Kızları"ndan biri olduğunu (Melanie Laurent, Diane Kruger) olduğunu düşünmekteydim, fakat yanıldım.

6. "Chéri", En İyi Kostüm Tasarımı, Consolata Boyle.

2006'da yine bir Frears filminde, bu kez İngiliz Kraliyet Ailesi'ni giydiren ve Oscar adayı olan Boyle; bu yıl "Chéri"de Belle Epoque dönemine el attı. Tasarımları ile göz kamaştırsa da, sanırım kamaşan sadece benim gözlerim olmuş.

7. "Invictus", En İyi Film, Yön: Clint Eastwood.

Morgan Freeman'ın Nelson Mandela'yı canlandırdığı en son Eastwood filmi, Akademi'nin yönetmene olan 'fazla' sevgisine ve 10 aday bulunmasına rağmen bu kategoriye giremedi, 2 oyuncu adaylığı ile yetinmek zorunda kaldı. Yerini hiç beklenmedik bir şekilde,a "Star Trek" ya da "Nine"a değil, "Blind Side"a kaptırması ise, başka bir şaşırma konusu.

8. "All Is Love", En İyi Orijinal Şarkı, "Where the Wild Things Are", Karen O. and the Kids.

Spike Jonze'un bir çocuk romanından uyarladığı masalsı filmi "Where the Wild Things Are", küçük bir hayran kitlesine sahip özel filmler arasında yerini aldı. Fakat filmin genel tarafından sevilen yanı, Karen O. ve Carter Burwell imzalı müzikleri ve özellikle de şarkılarıydı. Filmin En İyi Orijinal Şarkı Kısa Listesi'nde yer alan şarkılarından ise favori "All Is Love"dı. Her yıl büyük tartışma yaratan bu kategorinin en büyük sürprizi ise "All Is Love"ın olmaması bir yana, listede "Everybody's Fine", "Brothers" ve "Avatar" gibi filmlerdeki şarkıları ile görmezden gelinen Paul McCarthy, U2 ve Leona Lewis gibi isimler yerine "Paris 36" gibi bir festival filminin şarkısının bulunması oldu.

9. "Star Trek", En İyi Film, Yön: J.J.Abrams.

Ünlü serinin en son sinema filmi, yılın en beğenilen bilimkurgularından olmuştu. 10 aday olacağı duyulduğu andan itibaren de En İyi Film kategorisinde artık bu türe yer verileceği ümidiyle favoriler arasındaydı. Ta ki "Avatar" ve "District 9" ortaya çıkana kadar... O ikisi kadar hak etmiyor olabilir listede yer almayı, fakat yine de "Blind Side" yerine listede bulunmasının çok daha iyi olacağı kesin.

10. "District 9", En İyi Makyaj, En İyi Ses ve En İyi Ses Kurgusu.

Yılın en şaşırtan bilimkurgularından, Neill Blompkamp'in kısa filminden uyarlanmış olan, En İyi Film ve En İyi Uyarlama Senaryo adaylıkları ile dikkat çeken "District 9", iddialı olduğu bu üç dalda görmezden gelindi. Özellikle Makyaj dalında "Young Victoria"ya kaptırdığı adaylık içime oturmuş durumda.
İçimde kalanları döktüğüme göre, artık alınan kararları kabullenmenin zamanı geldi. 7 Mart'taki törenden önce; tüm adayları detaylı olarak inceleyeceğim 22 Şubat haftasındaki Oscar Özel Haftası'nda görüşmek üzere.

2 Şubat 2010

82. Oscar Adayları

Dünyanın en önemli sinema ödülü olarak tanınan Amerikan Akademisi Ödülleri, Oscarlar, 7 Mart'ta 82. kez sahiplerini bulacak. Töreni Alec Baldwin ve Steve Martin ikilisi sunacak. Ödüle aday gösterilen isimleri açıklamak üzere erkenden kalkan isim bu yıl Anne Hathaway oldu ve 2009'un Oscar için yarışacak filmleri biraz önce duyuruldu.

Yılın en çok adaylık alan filmi tahmin edildiği gibi sadece "Avatar" olmadı. "Hurt Locker" ve "Avatar" 9'ar adaylıkla bu yılın en öne çıkan iki filmi. Onları, 8 adaylıkla "Inglourious Basterds" ve 6'şar adaylıkla "Precious" ve "Up in the Air" izledi. En büyük sürpriz En İyi Film dalında "Blind Side"ın aday olması oldu. Diğer sürprizler olarak ise En İyi Orijinal Müzik dalında aday olan "Hurt Locker"ın bestecileri Marco Beltrami ve Buck Sanders (Müzik mi vardı o filmde?), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında aday olan Maggie Gyllenhaal (Crazy Heart) ve En İyi Animasyon kategorisinde adını bile duymadığım "Secret of Kells" sayılabilir. En İyi Orijinal Senaryo dalında "(500) Days of Summer"ın bulunmaması, hatta En İyi Kurgu dalında da filmin görmezden gelinmesi ise beni üzdü ve şaşırttı.Tahmin edildiği gibi En İyi Orijinal Şarkı kategorisinin 2 ya da 3 şarkıdan oluşması ya da hiç olmaması gibi bir durum söz konusu olmaması güzel. Fakat Akademi'nin sinir bozucu Disney hayranlığı halen devam etmekte.

Bu yıl uzun yıllar sonra ilk kez 10 adayın bulunduğu En İyi Film dalında, bu yeniliğe rağmen yarışın "Avatar" ve "Hurt Locker" arasında geçeceği belli. Benzer şekilde En İyi Yönetmen dalında da James Cameron ve Kathryn Bigelow arasındaki eski-eş-kavgası şimdiden kesin gibi. Geçtiğimiz yılların aksine hemen hemen tüm oyuncu kategorilerinin kazananları da tahmin edilebilir durumda. Tüm ödülleri silip süpüren Jeff Bridges, Christoph Waltz ve Mo'nique bir yana; belli olmayan tek şey En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü Meryl Streep'in mi, Sandra Bullock'un mu alacağı. Teknik dallarda öne çıkan film ise tabii ki yılın sinema endüstrisi devrimi "Avatar".

22 Şubat haftasında, gelenekselleşme yolunda ilerleyen "Oscar Özel Haftası" konseptimle, tüm kategorilerin detaylı incelemesiyle karşınızdayım. Adayların tam listesi şöyle:

En İyi Film: A Serious Man, An Education, Avatar, Blind Side, District 9, Hurt Locker, Inglourious Basterds, Precious, Up, Up in the Air.

En İyi Yönetmen: Kathryn Bigelow (Hurt Locker), James Cameron (Avatar), Lee Daniels (Precious), Jason Reitman (Up in the Air), Quentin Tarantino (Inglourious Basterds).

En İyi Erkek Oyuncu: Jeff Bridges (Crazy Heart), George Clooney (Up in the Air), Colin Firth (A Single Man), Morgan Freeman (Invictus), Jeremy Renner (Hurt Locker).

En İyi Kadın Oyuncu: Sandra Bullock (Blind Side), Helen Mirren (Last Station), Carey Mulligan (An Education), Gabourey Sidibe (Precious), Meryl Streep (Julie & Julia).

En İyi Yrd.Erkek Oyuncu: Matt Damon (Invictus), Woody Harrelson (Messenger), Christopher Plummer (Last Station), Stanley Tucci (Lovely Bones), Christoph Waltz (Inglourious Basterds).

En İyi Yrd.Kadın Oyuncu: Penelope Cruz (Nine), Vera Farmiga (Up in the Air), Maggie Gyllenhaal (Crazy Heart), Anna Kendrick (Up in the Air), Mo'nique (Precious).

En İyi Orj.Senaryo: A Serious Man, Hurt Locker, Inglourious Basterds, Messenger, Up.

En İyi Uyr.Senaryo: An Education, District 9, In the Loop, Precious, Up in the Air.

En İyi Yabancı Film: Ajami (İsrail), Das Weisse Band (Almanya), El secreto de sus ojos (Arjantin), La Teta Asustada (Peru), Un prophéte (Fransa).

En İyi Animasyon: Coraline, Fantastic Mr.Fox, Princess and the Frog, Secret of Kells, Up.

En İyi Orj. Müzik: Marco Beltrami & Buck Sanders (Hurt Locker), Alexandre Desplat (Fantastic Mr.Fox), James Horner (Avatar), Michael Giacchino (Up), Hans Zimmer (Sherlock Holmes).

En İyi Görüntü Yönetimi: Avatar, Das Weisse Band, Hurt Locker, Harry Potter and the Half-Blood Prince, Inglourious Basterds.

En İyi Kurgu: Avatar, District 9, Hurt Locker, Inglourious Basterds, Precious.

En İyi Sanat Yönetimi: Avatar, Imaginarium of Doctor Parnassus, Nine, Sherlock Holmes, Young Victoria.

En İyi Kostüm Tasarımı: Bright Star, Coco avant Chanel, Imaginarium of Doctor Parnassus, Nine, Young Victoria.

En İyi Orj. Şarkı: Almost There (Princess and the Frog), Down in New Orleans (Princess and the Frog), Loin de Paname (Paris 36), Take It All (Nine), Weary Kind (Crazy Heart).

En İyi Makyaj: Il Divo, Star Trek, Young Victoria.

En İyi Görsel Efektler: Avatar, District 9, Star Trek.

En İyi Ses: Avatar, Hurt Locker, Inglourious Basterds, Star Trek, Transformers: Revenge of the Fallen.

En İyi Ses Kurgusu: Avatar, Hurt Locker, Inglourious Basterds, Star Trek, Up.

1 Şubat 2010

42. SİYAD Ödülleri

42. SİYAD Ödülleri, Beşiktaş Kültür Merkezi'nde düzenlenen ve Cem Yılmaz ile Şenay Gürler'in sunduğu törenle sahiplerini buldu. 11 dalda adaylığı bulunan "Vavien", kazandığı 5 ödülle gecenin en çok ödül alan filmi olsa da; 4 ödüle sahip "Hayat Var", 2009'un en iyi Türk filmi seçildi eleştirmenler tarafından. Gecenin ödüllendirilen diğer filmleri ise birer ödül ile "Uzak İhtimal", "Neşeli Hayat" ve "Süt" oldu. Önceden duyurulan Onur ve Emek Ödülleri ise Sezer Sezin, Süleyman Turan, Vedat Türkali ve Atilla Dorsay'a takdim edildi.

Yılın en iyi eleştiriler alan filmi "Hayat Var"ın ve yönetmeni Reha Erdem'in ödülü alacağını tahmin etmek pek zor değildi. Fakat "Pandora'nın Kutusu" ve "Süt"ün bu kadar boş elle döneceğini tahmin edememiştim. Yılın son haftalarında sessiz bir yükseliş yapan "Vavien", ne kadar başarılı bir film olduğunu, yönetmenleri Yağmur ve Durul Taylan'ın ne kadar sağlam adımlarla ilerlediğini bu ödüllerle bir kez daha göstermiş oldu.

Oyunculara gelince,... "Bornova Bornova" ile oldukça iddialı olduğunu düşündüğüm Öner Erkan, "Karanlıktakiler"de döktüren Erdem Akakçe, geceden En İyi Senaryo ödülü ile ayrılan Engin Günaydın gibi güçlü adayların arasından sıyrılıp ödülü alan "Uzak İhtimal"deki müezzin rolü ile Nadir Sarıbacak. Kadın oyuncularda ise favorim Binnur Kaya, "Vavien" ile ödüle layık görülerek beni yanıltmadı. Yine "Vavien"de, özellikle televizyonla karşılıklı saz çalıp rakı içtiği sahne ve kahkahaları ile aklıma kazınan Settar Tanrıöğen de eli boş dönmedi. Yılmaz Erdoğan'ın "Neşeli Hayat" ile sinemaya adım atan 'öğrencileri'nden Büşra Pekin ise, Derya Alabora gibi bir efsaneyi, aday oldukları rollerle Altın Portakal almış iki isim Damla Sönmez ve Övül Avkıran'ı ve "Vavien"deki kısa ama öz ve akılda kalıcı rolü ile bir başka dev isim Serra Yılmaz'ı sollamayı başardı. Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz yönetmen Ahmet Uluçay'ın anısına verilmeye başlanan Umut Ödülü'nün sahibi ise, Semih Kaplanoğlu'nun üçlemesinin ikinci filmi "Süt"te başrolü üstlenen Melih Selçuk oldu.

Gecenin tüm kazananları şöyle:

En İyi Film: Hayat Var
En İyi Yönetmen: Reha Erdem (Hayat Var)
En İyi Erkek Oyuncu: Nadir Sarıbacak (Uzak İhtimal)
En İyi Kadın Oyuncu: Binnnur Kaya (Vavien)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Settar Tanrıöğen (Vavien)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Büşra Pekin (Neşeli Hayat)
En İyi Senaryo: Engin Günaydın (Vavien)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Florent Herry (Hayat Var)
En İyi Kurgu: Reha Erdem (Hayat Var)
En İyi Müzik: Atilla Özdemiroğlu (Vavien)
En İyi Sanat Yönetimi: Elif Taşçıoğlu (Vavien)
Umut Ödülü: Melih Selçuk (Süt)
En İyi Belgesel: 5 No'lu Ceza Evi
En İyi Kısa Film: Cennette de Ölüm Var
En İyi Yabancı Film: Hunger (İrlanda)