11 Ekim 2008

Aarhus / Århus

1 milyondan biraz fazla nüfusuyla Danimarka'nın ikinci büyük şehri olan Aarhus, bir liman ve sanayi kenti daha çok. Kopenhag kadar renkli ve şirin ve eski ve güzel binalarla dolu olmasa da, modern bir kültür-sanat merkezi olma çabalarıyla insanların gözüne girebilecek nitelikte. Şehir merkezinde, tren istasyonu ve "City Hall" binasının çevresinde herhangi bir yöne biraz yürüyerek şehirde görülebilecek çoğu yeri görebiliyorsunuz. Fakat daha farklı deneyimler için daha uzun mesafeler giderek doğanın içine dalmanız gerekebiliyor.

Mimar Arne Jacobsen tarafından tasarlanarak 1937-1941 yılları arasında yapılan "Århus Rådhus" yani 'City Hall', şehrin tam merkezinde bulunuyor. Modern bir mimariye sahip olan bina, saat kulesi ile göze çarpıyor. Benim gibi, haritasız ve kulak dolgunluğu bilgilerle gezen şaşkın turistler için de güzel bir referans noktası olan bu kule; yol bulmanıza fazlasıyla yardımcı oluyor.

Tren istasyonunun hemen karşısındaki trafiğe kapalı caddede, kanala kadar yürüdüğünüzde; yüzlerce mağaza ile karşılaşıyorsunuz. Yalnızca alışveriş yetmez diyenlerdenseniz, şehrin en eski yapılarından olan, tarihi 13. yüzyıla dayanan "Skt. Clements Kirke" ve tiyatro binası gibi binalara rastlayabiliyor ve 15.-18. yüzyıldan kalma evlerle dolu mahallelerden geçebiliyorsunuz bu yürüyüşünüz sırasında.


Şehirdeki en önemli müze, kuşkusuz "ARoS" (Aarhus Kunstmuseum). Danimarka sanatının 'Altın Çağ'ına, modern sanat ve çağdaş sanat eserlerine ev sahipliği yapan; içindeki eserler kadar mimarisiyle de göz kamaştıran güzel bir müze burası. Ayrı bir yazı ayırmak gerekiyor kendisine.

Aarhus'taki en ilginç mekanlardan biri ise, şehrin botanik bahçesinin hemen yanında bulunan "Den Gamble By". 'Eski şehir' anlamında gelen bu yer, kısaca bir ev müzesi! 1914 yılından başlayarak kurulan ve hala genişletilmeye devam eden "Den Gamble By", Danimarka'nın çeşitli yerlerindeki 20 tarihi ve eski kasaba ve şehirdeki keresteden ve yarı-ahşap evlerin sökülüp-tekrar yapılarak biraraya getirildiği bir açık hava müzesi. Gezerken kendinizi geçmişte zannetmeniz için yapılanlar bununla da kalmamış ayrıca: Müzede eski kıyafetleriyle insanlar geziyor, balık tutuyor, günlük işler yapıyorlar. Her evin içinde farklı bir konsept var ve geçmişteki yaşamı en ince ayrıntısına kadar görebiliyorsunuz. Marangoz, eczacı, terzi... Her mesleğe ait eşyalar ilgili evin içine yerleştirilmiş ve her ev kendi içinde küçük bir müze olmuş.

"Den Gamble By"de bulunan en büyük bina Aarhus eski belediye binası. Müzenin en güzel binaları, en geniş meydanda bulunan bu binanın etrafına dizilmiş. Meydanda küçük bir çeşme bulunuyor ve uzakta bir yel değimenini görebiliyorsunuz.

"Den Gamble By"nün içinden geçen kanal, su değirmenlerini, gemi tersanelerini ve balık tutan insanları görmenizi daha gerçekçi kılıyor. Yüzlerce çeşit şifalı ot ve bitkinin sergilendiği sera ve bahçeler de görülmeye değer.

3 katlı binalardan birinin içinde geniş bir koleksiyona sahip bir oyuncak müzesi bulunuyor. Bu kalıcı serginin dışında yıl boyunca çeşitli sergilere ev sahipliği yapan farklı binalarda, bana "Sirk Afişleri Sergisi" denk geldi. Oldukça renkli ve eğlenceliydi. Christmas döneminde çok özel bir konseptle parkın yaz sezonundan sonra tekrar canlandığını hatırlatan broşürler ise her yerde..

Biraz temiz hava almak, doğayla içli-dışlı olmak, sahilde yürümek ve tüm bunları yaparken Viking ve Danimarka tarihinden kalanlara bir yolculuk yapmak isterseniz, Aarhus yakınlarındaki (yol yaklaşık yarım saat sürüyor) Moesgård'a uğrayabilirsiniz. Moesgård Müzesi, daha çok çocukların tarihi ve doğayı bir arada keşfetmesini amaçlayan bir müze. Etrafımızdakilerin yaptığı çok sıkıcı olduğu yönündeki uyarılar sonucu müzeyi gezmesek de, içeride Vikinglere ait arkeolojik buluntuların olduğunu duyduk (ki duymasak da tahmin etmek olası).
Müzenin asıl alamet-i farikası etrafındaki ormanın da müzeye dahil olması. Beyaz taşlar üzerindeki kırmızı noktaları takip ederek ormanda kaybolmadan rahatlıkla yaptığınız yürüyüş sırasında Viking dönemine ait evler görebiliyorsunuz. Doğa yürüyüşleri beni biraz sıksa da; uzun ve oksijen dolu bir yürüyüşün sonunda sahile varıp, sonradan tekrar geriye döndüğünüzde, ardınızda güzel fotoğraflar bırakabiliyorsunuz. Ayrıca bizim gördüğümüzün aksine sadece midilli ve atlarla değil; geyiklerle de karşılaşabiliyormuşsunuz.

Son olarak, tren istasyonundan içine girişi bulunan, ona yakın sinema salonuyla şehrin hemen merkezinde bulunan büyük alışveriş merkezini de kaçırmayın derim. En azından üşüdüğünüzde...

9 Ekim 2008

Legoland Billund

Disney World ve Mısır'dan sonra üçüncü ve son çocukluk hayalimi de gerçekleştirmiş bulunuyorum. Fakat siz siz olun, eğer çocukluk hayalinizi 20nizden sonra gerçekleştiriyorsanız, beklentilerinizi biraz düşürün.

Danimarka'nın Billund şehrinde bulunan Legoland, günümüzde Almanya, İngiltere ve ABD'de dört farklı Legoland daha olsa da, türünün ilk örneği. Martın ortasından Ekim sonuna kadar ziyaret edilebilen parkın açık olduğu saatler haftaiçi-haftasonu oluşuna ya da aya göre değişiyor. Bu düzene göre en geç 21.00, en erken 17.00'de kapanıyor Legoland. Fiyatı ise gezdiğim diğer eğlence parklarına göre daha uygun gibi gözükse de, parkın içindeki aktivite ve "ride"ların sayısı ve parkın büyüklüğü göz önünde bulundurulursa oldukça pahalı. (içine girdiğim 13-59 yaş grubu için bir günlük giriş 259 Danimarka Kronu (yaklaşık 35 euro)).

Oldukça küçük bir park olsa da, 7 bölüme ayırmayı başarmışlar Legoland'i. Hitap ettiği yaş gruplarına ve konseptlerine göre (aynı lego oyuncakları gibi) etrafınızda gördükleriniz de değişiyor. Legoland'in "Hotel Legoland" adında, dışarıdan çokça pahalı gözüken bir oteli, adım başı yiyecek-içecek ve hediyelik eşya satan dükkanları ve "Brick Shop" adında kürekle poşetlere doldurarak, gramla her renk ve her şekilden lego satın alabildiğiniz bir mağazası da var.

Parkın ilk karşınıza çıkan bölümü "Miniland" ve arkasındaki "Duplo Land". Miniland'de dünyanın (ve özellikle de Kuzey Avrupa ülkelerinin) bilindik binalarının ve bilinmedik köşelerinin legodan modellerini yürüyerek/legodan-teknelere-binerek geziyorsunuz. Bunun dışında çocuklar için, legodan hayvanların bulunduğu bir safari de mevcut. Yaşımız gereği "Duplo Land"de ise uğramadık haliyle (bilmeyenler için Lego Duplo, 0-3 yaş arası çocuklar için olan legolara verilen ad). Ayrıca metrelerce yukarıya çıkarak tüm parkı ve parkın etrafını gözlemleyebileceğiniz döner kule de parkın bu kısmında.

"Legoredo Town", western konseptli bir bölüm. Büyümüş de küçülmüşler için uygun olan tek aktivite ise çuf çuf giden bir trenle gezilen maden konseptli oyulmuş dağ ve içindeki legodan atraksiyonlar.
"Pirate Land", yani korsan temalı aktivitelerin bulunduğu bölümde ise genelde ıslatma eğlimli eğlenceler var. Ama çoğu çocuklar için.. (fakat aman çocuğum ıslanıp hasta olmasın diyen anneler için, hepsinin çıkışında "insan kurutma makineleri" mevcut) Büyükler ıslanmayıp 'cool'luklarını bozmadan, küçük korsan gemilerinde dönüp dönüp durabilirler, ya da Disney'in sonradan bir blockbuster sinema serisine dönüşmüş olan "Pirates of the Caribbean"ını andıran "Pirate Boats" ile gezip legodan korsan dünyasını izleyebilirler. Küçük teknelerle gezdiğiniz mağaralarda ve sularda komik şeyler göreceksiniz.

"Imagination Zone" kısmında içinde legodan dalgıçların, legodan antik bir kentin ve fakat gerçek su canlılarının olduğu -ama konsept bakımından fazla abartılan- "Atlantis" adlı bir akvaryum mevcut. Hemen yanındaki "Lego Mindstorms" ise çocukların legolar ile oynayabildiği çocuk yuvası kıvamında bir eğitici mekan.
Yanyana duran "Adventure Land" ve "Knights' Kingdom" daha macera dolu bölümleri olarak anılabilir parkın. Kapısında boy sınırlaması ve uyarı levhaları bulunan 'ride'lar da bu bölümlerde zaten. Parkın iki rollercoaster'ından ikisi de bu bölümlerde bulunuyor. "The Dragon", bir ejderhanın şatoyu basması teması üzerine kurulmuş, daha çok hızla-yan-bir-şekilde-dönme heyecanı üzerine giden bir roller-coaster. "X-treme Racers" ise (hayatımda attığım nadir çığlıklardan birini Billund'da bıraktım) yüksekten-dik-bir-şekilde-hızla-yere-düşme heyecanının üzerine fazlasıyla giden bir tanesi. Burada ise yarış arabalarıyla uçtuğunuz farzediliyor. Bu iki maceracı bölümdeki diğer söz edilmesi gereken aktiviteler merkezkaç olayını suyla birleştiren eğlencelik "Jungle Racers" ve Viking konseptli sulu düşüş olayı "Vikings River Splash". Bu "ride"ın yenilikçi bir yanı ise nehirde rafting havası veren bölümlerinden sonra asıl düşüş öncesi raylar kullanarak değil de, asansörle bir tepeye çıkmanız güzelliği olmuş.


Parkın son kısmında, "Lego City"de, sadece iki 'ride' mevcut. Fakat yaz gecelerinde ve gündüzlerinde verilen konserlerin de burada yapıldığı düşünülürse, neden geniş bir alana sahip olduğu anlaşılıyor. İçeriyi seyretmem sonucu midemin kaldırmayacağını tahmin ettiğimden binmediğim "Power Builder" çok manyak bir şey, tarif edemiyorum; ama abartma derecesini kendinizin seçtiği bir düzeyde abartarak 6 bir yana savrulup duruyorsunuz bir robot tarafından. İkincisi ise çok zevkli bir yarış olan "Fire Brigade". Yarışta, pompalayarak hareket eden itfaiye arabalarına binip, yanan binalara ulaşmaya; arabadan inip yeterli miktarda suyu deliklerin içine püskürtmeye ve aynı yolu geri dönmeye çalışıyorsunuz ekibinizle beraber. İlk önce yangını söndürüp geri dönen kazanıyor. Çok eğlenceli!


Beklentilerimin tam karşılandığını söyleyemesem de; ne kadar geç kalmış olursanız olun, çocukluğunuzda lego delisi bir insansanız, bir gün gidip Legoland'i görün derim.

7 Ekim 2008

10 Adımda "Statens Museum for Kunst" / Kopenhag

"Statens Museum for Kunst" yani 'Danimarka Ulusal Sanat Galerisi', Kopenhag'da yemyeşil bir parkın ve küçük bir gölün kıyısında; çok güzel koleksiyonlarıyla her dönemden ve her zevke hitap eden bir sanat müzesi. 1897'de halka açılan müze, 1998'de modern görünümlü ve göl manzaralı bir ek bina ile genişletilmiş. Müzede Erken Rönesans'tan günümüze kadar uzanan genişlikteki resim, heykel ve çizim koleksiyonlarını görmek mümkün. Bunlar, basitçe "Resim ve Heykel Koleksiyonu", "Baskı ve Çizim Koleksiyonu" ve müzenin dışında, limana bakan eski bir depo binasında (yani ana binadan birkaç harita karışı uzakta) sergilenen "Kraliyet Heykel Koleksiyonu" olarak üçe ayrılabiliyor. Müzenin yeni binasının giriş katı "Sculpture Street" olarak anılıyor. Eski binanın üst katında da, bir kanat modern sanata, bir kanat ise Danimarkalı ressamların 21. yüzyıl öncesi eserlerine ayrılmış. Yeni binanın çok geniş üst katında ise, tüm sanat tarihi bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçiyor. Kimi yerde kategorilere ayrılmış ve Palazzo Vecchio'yu andıran bir sıkışıklıkta sergilenen tablo gruplarına rastlayabiliyorsunuz.


Müzenin düzenlemesi biraz ilginçti. Karşılaştırmaya elverişli olsun diye, benzer temalı klasik ve modern eserlerin yanyana durduğu noktalar vardı. Güzel bir fikir, fakat 29 tane modern eserin olduğu odaya 1 tane 16. yüzyıl tablosu asmak ne kadar doğrudur, tartışacak sanatsal birikime sahip değilim.


Fakat müze hakkında çok beğendiğim bir şey, her salonun girişine ve çıkışına astıkları ve salonda gezerken bazı numaralandırılmış tablolarla eşleşen ve onlarla ilgili detaylı bilgiyi veren el kartlarıydı. Girişte toplayıp, gezerken okuyup, çıkarken bırakıyorsunuz elinizden. Çok kullanışlı :)

Tabii ki 10 adımda gezilecek bir müze değil "Statens Museum for Kunst". Fakat ben, gördüklerim arasından, üzerinde düşünülmesi gereken 10 adımı seçtim. Kronolojik sırayla, 10 Adımda "Statens Museum for Kunst":

1. C. N. Gijsbrechts, "Trompe l'Oeil with Studio Wall and Vanitas Still Life", 1668 & "Trompe l'Oeil. The Reverse of a Framed Painting", 1670.

17. yüzyılda bu kadar marjinal olmak, Magritte'in dert edindiği şeyleri ondan bu kadar zaman önce yapabilmek, sanatın 2-3 boyutluluk arasındaki kararsızlığını böyle güzel anlatmak... Tablonun içindeki tablonun yapılışını anlatan tablosu ve onun hemen altında duvara dayalı olarak duran (ve hakkaten de sanki stüdyoda arkası dönük duvara dayalı bırakılmış bir tabloyu andıran fakat aslında eserin kendisi olan) iki eseriyle 20. yüzyıldan fırlamış gibi duruyor. Ancak bir Flamandan beklenir.


2. E. Nielsen, "And in His Eyes I Saw Death", 1897.

Ölümü, yalnızlığı, karamsarlığı; en az bir Munch tablosu kadar iyi anlatıyor Danimarkalı ressamın bu tablosu. Nuri Bilge Ceylan filmlerindeki karelere benzettik biz.


3. P.S. Krøyer, "Boys Bathing at Skagen. Summer Evening", 1899.

Ayın aydınlattığı bir yaz gecesini tüm "çıplaklığıyla" anltamış Danimarkalı ressam. Skagen'den çıkan ressamlar arasında kendi çağdaşlarından en tanınanı olan Krøyer, bu eseri ile 1900 yılında Paris fuarına katılmış. (Resimdeki, tablodan sadece bir detay)

4. H. Matisse, "Portrait of Madame Matisse. The Green Line", 1905.

Matisse'in bu en ünlü eseri, müzedeki 10'a yakın Matisse eserinden yalnızca biri. Fransız ressamın karısının portresi olması bir yana, kullanılan gerçekdışı renkler ve kompozisyonla uzunca üzerine tartışılacak bir Matisse eseri. Adını, tablodaki en radikal öge olan ve suratı boydan boya dikine kesen kalın, yeşil çizgiden alıyor.



5. P. Hansen, "Playing Children, Enghave Square", 1907.

Danimarkalı Hansen'in bu eseri, Kopenhag'ın bir meydanında oynayan çocukları resmediyor. Fransız empresyonistlerini çağrıştıran tabloda oyun oynayan kızlardan çok ışığı, gölgeyi ve yansımaları görüyor gözleriniz. (Resimdeki, tablodan sadece bir detay)

6. G. Braque, "Trees at l'Estaque", 1908.

Fransız Kübizminin ilk örneklerinden olan bu eser, Cézanne'ın çok geç dönemlerini hatırlattı bana. Yerin, göğün ve ormanın yusyuvarlak bir şekilde birbirine karışması ve bunu şekillere bürünerek yapması... (Resimdeki, tablodan sadece bir detay)

7. A. Modigliani, "Alice", 1918.

Portreleriyle ünlü İtalyan Modigliani'nin bir portresi. Portredeki, suratı Afrika maskelerine benzeyen Alice; elbisesinin renginden, göğsündeki haçlı iğnenin parıltısına kadar her şeyiyle çok sevimli geldi bana. Ellerinin kenarlarındaki kontürler Manet tablolarını hatırlatıyor.

8. G. Baselitz, "Untitled", 1997.

Danimarkalı Baselitz, eserlerini ters olarak yaratmasıyla ünlü. Tersten manzaraları, 'still-life'ları bile var. Buradaki de yine ters ve yine oldukça modern bir eseri. Bu kez ters duran kırmızı ve siyah tonlarda boyanmış bir kadın portresi. Ardındaki siyah çizgilerle oldukça uyumlu bence. (Ne de olsa kırmızı ve siyahın uyumu en sevdiğim renk kombinasyonlarından biri.)

9. K. Roepstorff, "Desolation of the Beast", 2002.

Danimarkalı sanatçı Roepstorff'un bu kolajı çarpıcı üç cümleyi de içine katıyor: "Your freedom oppressing my freedom.", "Your power makes me powerless.", "My rules eliminate your rules". ABD, İngiltere, Avusturya, Arjantin, Küba ve Tunus bayrakları, korsan bayrağı, Harley Davidson, Che Guevara, Azrail... Bir sembol, bir ikon haline gelmiş birçok şeyin birleştirilip duvardan sarkıtılmış hali. Günümüz politikalarını anlatan, demokrasinin anlamını sorgulatan güzel bir çalışma.


10. L. Harlev, "My Own Country", 2005.

Müzede en çok sevdiğim şeydi sanırım. "I often catch myself defending my own country. BUT DO I REALLY THINK IT'S THAT GOOD A PLACE? Or did I just grow up believing it is?" ve "I often catch myself criticizing my own country. BUT DO I REALLY THINK IT'S THAT BAD A PLACE? Or am I just afraid of seeming nationalistic?" iki parçalarından oluşan "My Own Country" Lise Harlev'in milliyetçilik, ırkçılık ve birarada yaşama temalı onlarca çağdaş eserinden biri. (Siz de benim gibi çok sevdiyseniz, sanatçının diğer eserlerini http://www.liseharlev.com/index.html adresinden görebilirsiniz.)

5 Ekim 2008

Kopenhag'da Tekne Turu

Kopenhag'da şehir merkezindeki kanalları ve Inderhavn'ı (yani iç liman) gezen tekne turlarına birçok yerden binilebiliyor. Biz, Nyhavn'dan binerek başladık yaklaşık 60 dakika sürecek olan turumuza. Şehirdeki ve ülkedeki yiyecek-içecek-giyecek fiyatlarıyla karşılaştırdığınızda 1 saatlik bir turistik aktiviteye göre oldukça ucuza, 60 Danimarka kronu ödedik kişi başı. (yaklaşık olarak 10 euro). Teknemizi 60lı yaşlarda bir amca kullanıyor, 20li yaşlarda güzel bir ablamızsa mikrofondan 3 dilde (Danca, İngilizce ve İspanyolca) sağımızda-solumuzda ne gördüğümüzü anlatıyordu.



Renkli evleriyle bahsetmeden duramadığım şirin Nyhavn'dan çıktık yola. Nyhavn, ya da "Yeni Liman", şu anda şehrin en gözde mekanlarından ve en pahalı bölgelerinden biri olsa da, eskiden denizcilerin ve fahişelerin takıldığı bir mekanmış sadece. Şehrin en sefil ve en fakir bölgelerinden biriymiş. Hans Christian Andersen de, şehirde yaşadığı yıllarda Nyhavn'da kanal kenarındaki renkli evlerden ikisinde yaşamış belirli dönemlerde.



Nyhavn'ın Inderhavn'a bakan kıyısında bu yıl açılmış olan tiyatro binası, kanal turu boyunca göreceğiniz modern sanat eseri binaların bir habercisi olarak ilk karşınıza çıkan şey oluyor. Bir süre sonra, solda Amalienborg Sarayı'nı görüyorsunuz. Sarayın kıyısındaki "Amaliehaven" adlı bahçesi fıskiyelerle süslü. Oldukça güzel bir görüntüdeki bu bahçe 1993'te ülkenin en büyük firması olan denizcilik devi Maersk'in sahibi A.P. Møller tarafından kraliçeye armağan olarak yaptırılmış.


Sarayın karşı kıyısında, bugüne kadar gördüğüm en güzel binalardan biri olan "Operaen", yani opera binası var. Artık amcada ne para varsa, bu inanılmaz bina da A.P. Møller tarafından yaptırılarak devlete bağışlanmış. Holmen adasında bulunan Opera binasının mimarı, ileride farklı şehirlerde farklı eserlerini görmeyi umduğum Henning Larsen.




Mermer kilise "Marmorkirken", Amalienborg Sarayı'nın ortasındaki Frederik V Heykeli, "Amaliehaven" ve "Operaen"'in bulunduğu çizgiye "The Golden Axis" denildiğini de ekleyeyim. Bu çizgiyi geride bıraktığınızda Inderhavn'daki bir başka görkemli yapıyla karşılaşıyorsunuz: Maersk'in kendi binası. Mavi tonlardaki bu bina, kare pencereleriyle çok güzel gözüküyor.



Daha da ilerlediğinizde kıyısında Denizkızı Heykeli'nin, içlerinde şehrin kalesinin bulunduğu ve dünyanın en büyük cruise limanlarından biri olan "Langelinie"ye ulaşıyorsunuz. Sahilde toplaşmış, Denizkızı Heykeli'nin ne kadar küçük olduğuna şaşıran insan kalabalığını sudan görmek bir hayli eğlenceli oluyor. Inderhavn'da biraz daha ilerlendiğinde İsveç'in Malmö kentine doğru ilerlemiş oluyorsunuz. Limanın hemen çıkışında (ve uçaktan da çok şirin gözüken) denizin ortasındaki rüzgar santrallerini de gözünüzden kaçırmayın.


Aynı yolu geri dönüp bu kez şehrin içindeki kanallara giriyor teknemiz. Kanalların üzerindeki tekne-evler oldukça dikkat çekici. Rehberimiz Kopenhag'ın Christianshavn adlı bölgesinin hippi mahallesi olarak anıldığını ve bazılarının buraya "Küçük Amsterdam" dediğini ekliyor. Bir zamanlar deniz doldurularak Amsterdam'a benzesin diye yaptırılmış bu bölge, kimse oturmaya yanaşmayınca kralın elinde patlamış. Fakat şimdi şehrin en eğlenceli ve gözde mekanlarından biriymiş.



Christianshavn'ın içlerinde bulunan "Vor Frelsers Kirke" adlı kilise Norveçli bir mimar tarafından yapıldıktan 50 yıl sonra, çok güzel görünümlü (fakat üzerine çıkılması acı vericidir sanıyorum, ama çıkılabilen) kulesi üzerine eklenmiş.


4.5 milyondan fazla kitaba sahip Ulusal Kütüphane'nin modern ek binası, "Den Sorte Diamant", yani Siyah Elmas yine bir mimarlık harikası. Siyah mermer ve camdan yapılmış olan ve içinde konser salonu ve konferans salonları barındıran bu bina adı gibi, ışıl ışıl parlıyor suyun kenarında. Mimarları: M.Schmidt, B.Hammer ve J.F.Lassen.


Kütüphaneyi geçerek, Ulusal Müze'nin önünden geçiyor teknemiz. Müzenin hemen karşısında "Slotsholmen" var.Kopenhag, 11. yüzyılda bir balıkçı kasabası olarak bu adanın üzerine kurulmuş. Şu anda ada, şehrin eski kalıntılarının, daha sonraları üzerine inşa edilen fakat yanan ve tekrar yapılan binaların ve Danimarka tarihi ile ilgili sıkıcı detayların sergilendiği müzelerin bulunduğu bir yer halini almış.



Son olarak, bazı bakanlık ve devlet binalarının; İsveç ve Danimarka'yı birbirine bağlayan köprü yapılmadan önce oldukça işlek bir iskele olarak Kopenhag-Malmö seferi yapan gemilerin kalktığı (fakat şimdi İzmir'deki Konak Pier'i andıran bir yere dönüştürülmüş olan) iskelenin önünden geçerek yine Nyhavn'da son buluyor yolculuğumuz.


Tekne turu sırasında bira, hele ki Carlsberg, şiddetle önerilir.


Fotoğraflar için Arzu'ya teşekkürler!

Kopenhag / København / Copenhagen

Danimarka yazılarımın ilk birkaçı; yaklaşık 3.5 milyonluk nüfusu, rengarenk tarihi evleri, tasarım harikası modern binaları, kanalları, sarayları ve müzeleriyle başkent Kopenhag'da geçirdiğim iki gün üzerine...

Öncelikle, özellikle Paris gibi büyük bir şehirden sonra giderseniz, şehir merkezi inanılmaz küçük bir başkent Kopenhag. Haritadan gözünüzü ya da parmağınızı iki saniye kaçırdığınızda şehir diğer ucunda olduğunuzu farkedebiliyorsunuz. Mesafeler kısa ve haritadan takip etmek oldukça kolay o yüzden. 2 gün içinde her köşesi rahatlıkla gezilebilecek şirin bir şehir.

Kopenhag'da yapılması gereken ilk şey kesinlikle liman ve kanal turu. Hayatında Kopenhag ile ilgili herhangi bir fotoğraf görmüş çoğu insan altlarında kafeler ve barlar olan rengarenk binaların olduğu liman görüntüsünü anımsıyordur. Önünde limana ve denize açılan bir kanal olan o şirin mekan, Nyhavn. Buradan yaklaşık 20 dakikada bir kalkan teknelerle, 1 saatten fazla süren turlara katılmak mümkün. Kanal turu ve kanalların etrafındaki yerleri daha detaylı olarak bir sonraki yazıda bulabileceksiniz.

Şehrin ikinci gözde mekanı Tivoli, oldukça meşhur bir eğlence parkı. Nisan ayından Eylül ayının ortalarına kadar açık kalıyor, Halloween ve Christmas dönemlerinde de birkaç haftalığına yeniden açılıyor. Çok güzel gece ve gündüz aktiviteleri, roller-coasterları ile diğer "ride"ları ve pahalı restoranlarıyla çok görmek istediğim bir yerdi kendisi. Fakat ne yazık ki, özenle seçip Eylül ortası ve Halloween arasındaki dönemde Kopenhag'da bulunduğumdan; yalnızca çitlerin arasından gördüğüm raylar ve giriş kapısıyla yetinmek zorunda kaldım.

Kopenhag'ın simgesi, hatta Danimarka dendiğinde akla gelen şeylerden biri olan "Den lille Havfrue" yani "Küçük Denizkızı"; limanın çıkışında, Kastelskirken kalesinin kıyısındaki parkta bulunuyor. Ama bulmak biraz zor oluyor kendisini, boyutları nedeniyle. Dünyadaki şehir sembolleri arasında en küçüğü Kopenhag'ın denizkızı heykeli olsa gerek. 1913 yılında heykeltraş Edvard Eriksen tarafından yapılan heykel, şehirde Hans Christian Andersen'i hatırlatan onlarca şeyden biri.

Şehirdeki üç önemli müzeden ilki olan "Statens Museum for Kunst" (Ulusal Sanat Müzesi), 14. yüzyıldan bugüne Avrupa ve Danimarka sanatından güzel örnekler barındıran bir resim ve heykel müzesi. Ayrıca yeni koleksiyonları arasında yakın geçmişe ve günümüze ait modern eserlere de rastlamak mümkün. Matisse'in "The Green Stripe" olarak da bilinen "Portrait of Madame Matisse" tablosunun da aralarında bulunduğu etkileyici koleksiyonlar Kopenhag'da en çok beğendiğim yerlerden biri yaptı bu müzeyi. Detaylı bir yazıda, etkilendiğim sanat eserleri üzerine bir şeyler yazabilirim yakında.

"Ny Carlsberg Glyptotek", geniş bir koleksiyona sahip bir heykel müzesi. Ayrıca empresyonizm akımının erken dönem örneklerinden oluşan; Manet, Renoir, Monet, Sisley, Pisarro ve Degas eserlerinin bulunduğu bir resim koleksiyonu da mevcut. Fakat üç müzeden ikisini seçmek durumunda kalmam ve bu seçimde buranın bulunmaması; sonradan pişman olmama neden oldu ne yazık ki.

"Nationalmuseet", züccaciyeci dükkanını anımsatan koleksiyonları ile ilgilimi hiç çekmeyen bir etnografya müzesiydi. Belki de Kopenhag'ın beğendiğim şehirler arasında yer almasının nedeni de şehirde ilk gördüğüm yerin bu denli sıkıcı bir müze olmasıydı. Müze çıkışı gördüğüm her şey, bu müzeden çok daha güzeldi çünkü. Müzede dünyanın her köşesinden gelmiş ve yığılmış arkeolojik, sanatsal ve etnografik kalıntılar (burada "kalıntı" sözcüğünü dünyadaki diğer müzelerin sergilemeyi reddettiği için geriye kalanlar anlamında kullanıyorum) ve Danimarka tarihiyle ilgili bazı eşyalar sergileniyordu. Eski bir saray olan oldukça geniş bir binada bulunan ve tıkabasa doldurulmuş olan "Nationalmuseet"te hoşuma giden tek şeyse, Kuzey Avrupa'nın çeşitli yerlerine ait Romanesk Hristiyan eserleriydi.

Kopenhag'ın iki önemli sarayından biri Rosenborg Sarayı (ya da kalesi). 16.-18. yüzyıllar arasında kullanılan bir yazlık saray olan ve içinde kraliyet mücevherlerinin sergilendiği görkemli bir bina olan "Rosenborg Slot"; "Kongens Have" adlı geniş bir bahçenin içinde bulunuyor.

Günümüzde Kraliçe Margreth ve diğer kraliyet ailesi üyelerinin yaşadığı, 18. yüzyıldan beri kullanılan, liman kıyısındaki "Amalienborg" ve "Frederiksstaden" sarayları ise oldukça gösterişli bir mimariye sahip. 4 ana binanın ortasında bulunan Frederik V heykelinin sarayın tümünün dört katına mal olduğunu okuduğumdaysa bir hayli şaşırdım. Rokoko tarzı süslemeleri ve bazı koleksiyonları ile saray binalarından ikisi ziyarete açık-mış. İçeriye girmedim.


Amalienborg'a çok yakın olan "Marmorkirken" yani Mermer Kilise, 31 metre çapındaki yeşil kubbesiyle ve Norveç mermeri duvarlarıyla kendini gösteren bir kilise. Belirli saatlerde -ki tabii ki ben bu belirli saatlerin dışında ziyaret etme şansına sahiptim- üst katlara çıkarak güzel bir Kopenhag manzarası seyretmek mümkün olabiliyor.

Şehrin en güzel, en kalabalık ve alışverişi ya da yemeyi-içmeyi sevenler için en uygun bölgesi Strøget. Trafiğe kapalı birkaç cadde ve çokça sokağın bulunduğu bu yerde birçok ünlü markayı ve mağazayı görmek mümkün. "Latin Quarter" adındaki (ve Hispanik çağrışımlar yapan Latin ile uzaktan yakından alakası olmayan) bir başka bölgede bulunan barlar ve pahalı kafeleri de bu gezinize dahil edebilir, turistlikten uzak; alışveriş ve gurme dostu bir gün geçirebilirsiniz. Amagertorv Meydanı'nda rastladığımız stand-upçı kılıklı sihirbaza da rastlarsanız oldukça eğleneceğinizi garanti ediyorum.

Kopenhag'da her yerde yeşillik görebiliyorsunuz. Çok güzel parklar var. Bunlardan ilki yukarıda da bahsettiğim "Kongens Have". Ayrıca "Statens Museum for Kunst"un içinde bulunduğu "Øster Anlæg", Kastellet ve Denizkızı Heykeli'ni içine alan ormanımsı alan, içinde bir jeoloji müzesi bulunan "Botanisk Have" (Botanik Bahçesi) ve haritadan gözümüzü kaçırdığımız bir anda kendimizi içinde bulduğumuz, kocaman bir gölü de olan "Ørsteds Parken" yeşile ve temiz havaya doyabileceğiniz yerler.


Son olarak, Kopenhag sokaklarında dolaşırken yemeniz gereken, adını bilmediğim ve bulamadığım ama çok lezzetli olduğunu bilmenin yeteceğini düşündüğüm bir şeyden söz etmek istiyorum. Bizim İstanbul sokaklarındaki kestane ve mısır arabalarına benzeyen kırmızı arabalardaki kazanlarda kaynatılarak şekerle kaplanmış badem parçaları. Mutlaka deneyin!